Tarihi Yapıları Nasıl Çürütüyoruz?

Tarihi Yapıları Nasıl Çürütüyoruz?

HABER
40. Sayı (Ocak Şubat 2003)

M.Ünal MUTLU İnşaat Yüksek Mühendisi
En son arkeolojik bulgulara göre yapının tarihi 40.000 yıl öncesine kadar uzanmaktadır. Oysa ki bugün en yaygın olarak kullanılan betonarme ve çelik yapıların geçmişi birkaç yüzyıldır. Bu demektir ki geleneksel yapılar modern yapılara göre çok uzun bir evrim ve deneyim üzerine kurulmuştur. Ne yazık ki geçmişin gizemli yapı teknolojisi bugün unutulmuştur.

Modern yapıların ömrü 30-40 yıl iken geleneksel yapıların yüzyıllarca ayakta kalabilmesi nasıl açıklanabilir?

Geleneksel ya da tarihi yapılar kendisiyle ve çevre ile uyum içinde olacak şekilde tasarlanıp yapılmışlardır. Diğer bir deyişle tarihi yapılarda doğal bir denge ve uyum vardır. Kullanılan malzemelerin tümü -demir hariç- doğal malzemelerdir. Doğal afetlerle yıkılmamışlarsa yüzyıllarca yaşayabilirler. Ancak iki ana unsur daha vardır ki tarihi yapıların ömrünü kısaltmaktadır.

1.Restorasyonlar: Yapının doğal denge ve uyumunu bozarak yapıyı çürütür.

2. Korozyon: Demirler paslanır ve taşları, mermerleri sıvaları vs çatlatıp yapıyı çürütür.

Modern yapılarda aşırı ölçüde yapay malzemeler kullanılır. Bu yapılar kendileri ve çevre ile sürekli savaş halindedirler. Çok pahalı koruma yöntemleri gerektirirler ya da kısa zamanda çürürler. Örneğin ABD’nin yapılarını korumak için bir yılda harcadığı tutar 60 milyar dolardır. Çoğu kez kullanılan yanlış koruma teknikleri yüzünden bu tutarın nerede ise yarısı denize atılır.

Gerek tarihi gerek modern yapılara yapılacak her müdahale bir hastanın ameliyat edilmesinden farksızdır. Nasıl ki gerekli tahliler yapılmadan, doğru teşhis konmadan ameliyat yapılamaz; aynı şekilde yapının özelliklerini, davranışını ve sorunlarını anlamadan ona onarım, güçlendirme, restorasyon adı altında müdahalede edilemez. Aksi takdirde, bu tür müdahaleler yapıyı sakat bırakır ya da çökertir. Ülkemiz ve dünya bu olayları sık sık yaşar. Kimileri gündeme gelir kimileri hiç fark edilmez.

Yukarıdaki tabloya somut bir örnek olarak Süleymaniye Camii’nin başına gelenlere bir göz atalım. Bir dünya harikası olan Süleymaniye hakkında birçok yazılar yazılmış, hikayeler söylenmiş, yorumlar yapılmış, şiirler yazılmıştır. Ancak, yapının taşıyıcı sistemi ve yapı fiziği konularında hiçbir bilimsel araştırma yapılmamış, muhasebe kayıtları ve Tezkiretül-bünyan isimli eser dışında yapının özelliklerine ışık tutacak orijinal proje ve belgeler bulunamamıştır. Geçmişin engin yapı teknolojisinin ve Koca Sinan’ın mühendislik dehasının bu eserini bugün gerçek anlamda anlamış değiliz. Yapıyı tanımadığımız için 450 yıldır depremlerin ve yangınların yapamadığı hasarları ‘restorasyonlar’la bizzat kendimiz yapmaktayız.

Koca Sinan’ın -içinde 10.000 kişinin ibadet edebileceği- caminin yaklaşık 100.000 m3 olan iç hacminde doğal olarak çalışan bir ısıtma, soğutma ve havalandırma düzeni kurmaya çalıştığı bilinir. İç mekan sıcaklığı yaz kış 21 derece civarındadır. İnsanların nefesi, kandil ve şamdanların isi ile kirlenen hava doğal bir çekimle ana giriş kapısı üstündeki islik odasına girerek -isini tavanda çökeltip- oradan dışarı atılır. Bu işlerden mürekkep yapılır. Uzun süre başarıyla işleyen bu sistem aksar ve sisler kubbelerde toplanmaya başlar. (Bu aksaklığın nedeni 1660 yılında çıkan yangın veya yangın ertesi yapılan ‘restorasyon’ olabilir.)

Paha biçilmez birçok tarihi köşkü yıktırmakla ünlü Sultan Abdülmecid 1850’lerde Ayasofya’nın onarımı için getirttiği Fossati biraderlere Süleymaniye’yi teslim eder. Yapının dokusu ile uyuşmayan boyalar kullanarak yaptıkları bezeme ve boyalarla Fossati’ler camiyi adeta kiliseye çevirir, bununla da kalmaz yapıda ‘solunum yetmezliği’ni başlatırlar.

Süleymaniye’ye son elli yılda indirilen iki büyük restorasyon darbesi ile yapıda ‘kanser başlangıcı’ ortaya çıkar. Bu konuyu açıklığa kavuşturmak için tekrar başa dönelim. Sinan cami zeminini gözenekli taşlarla kaplatmıştır. Buraya döşenecek halılarla bizzat ilgilenir. Numune halılar yaptırarak bunlara göre imalat yapılmasını ister. Gelen halıların çoğunu geri çevirir. İstediği şey halıların buharı rahatça geçirebilmesidir. zira 10.000 kişilik bir cemaatın nefesiyle çıkan buhar -ki saatte bir ton civarındadır- halılardan ve gözenekli taşlardan geçerek caminin altındaki rüzgar tünelleri ile dışarı atılmalıdır. Görünüm olarak sakıncalı olmasa hasır da serdirecektir. Nitekim 1956 yılındaki restorasyondan önce camide hasır döşelidir. Bu restorasyon sırasında hasırlar kalkar, kalın halılar döşenir. Artık buhar Kubbeye doğru yükselecek ve kubbenin içine nüfus edecektir. 2000’e doğru halıların altına bir de ahşap kaplama yapılarak buharın tamamı özellikle kış aylarında kubbeye hücum eder. Rüzgar tünelleri kaderine terk edilir. Kubbe de nemlenme, bezemelerinde bozulma başlamıştır. Kubbenin kasnak demiri paslanmaktadır ama kimseler görmez. Sanılır ki kubbe dışarıdan su alır. Kurşun levhalar yenilenir. Buna rağmen kasnak demirinin alt ve üst hizasında iki sıra çatlak kubbeyi çevrelemiştir. 450 yıldır sapasağlam duran kasnak demiri ve kubbe restorasyon darbeleri altında çürümeye başlamıştır. Kubbede biriken nem kasnak demirini paslandırmakta, paslanan demir kubbeyi çatlatarak çürütmektedir. İşte kubbedeki ‘iç savaş’ ya da ‘yapı kanseri’. Dahası var. Gerek şu anda kapalı ve havasız kalan rüzgar tüneli gerek kaplama altındaki boşluk ilerde küf yuvasına dönüşecek, camide koku başlayacak ve her secdeye varışta cemaat küf yutacaktır. Yaşlı ve zayıf bünyeli insanlarda küflerin ölüm vakalarına neden olduğu unutulmamalıdır.

Yukarıdaki değerlendirmeler sadece görsel inceleme ve eldeki kısıtlı bilgilere dayanmaktadır. Aslolan yapıyı ‘genel check-up’tan geçirerek acilen tedavi yöntemlerini geliştirmek ve uygulamaktır; eğer Süleymaniye’yi kaybetmek istemiyorsak; eğer tarihi yapılarımızı -içinde geçmişin sırlarını saklayan canlı belgeleri- özgün haliyle yaşatmak istiyorsak, bunu yapmalıyız.

Restorasyon hatalarına somut bir örnek de yurtdışından, Atina Akropolü’nden verelim. Balanos isimli bir mimar tarafından bu yapıya 100 sene önce yapılan restorasyonlar esnasında mermer ve taşlardaki kırık parçalar demir putrel ve kenetlerle birbirine tutturulmaya çalışılmıştır. Demirler bir süre sonra paslanarak sağlam mermerleri de çatlatmaya başlamış ve yapının çökme tehlikesi ortaya çıkmıştır. Bu demirlerin bir kısmı çıkartılabilmişse de soruna çözüm bulunamayınca en sonunda Unesco uzmanları devreye girmiş, çözüm aranmış, yıllarca çalışılmış yine de sorunsuz çözüm bulunamayınca Akropol’deki çok değerli sanat yapıtları müzeye kaldırılmış yerine kopyaları konmuştur. Bir restorasyon hatasını düzeltmek için 30 seneyi aşkın bir süre çalışılmış yine de başarılı olunamamıştır.

Tarihi yapılara yapılacak müdahalelerde amaç yapının korunumu olmalıdır. Diğer bir deyişle amaç yapının özgün haliyle ömrünü uzatmaktır, esas olan, yapıya makyaj yapmak değil. Bunu başarmanın ön koşulu yapının şu 5 ana özelliğini bilmektir.

1. Yapı fiziği: Yapıdaki enerji ve madde akışı

2.Yapı kimyası: Yapıda mevcut ve muhtemel kimyasal reaksiyonlar.

3. Yapı statiği dinamiği: Yapının statik ve dinamik yükler altında davranışı, herhangi bir enerji girişine karşı yapının gösterdiği davranış.

4.Malzeme parametreleri: Değişikyükler ve etkiler altında malzeme davranışını belirleyen parametler.

5. Yapının mimari ve konstrüktif bütünlüğü Bu veriler ışığında yapılacak müdahaleler aşağıdaki -olmazsa olmaz- koşulları sağlamaktadır.

1. Uyumluluk: Kullanılacak yöntem ve malzemeler yapı ile uyum içinde olmalıdır. Yapıdaki fiziksel, kimyasal ve genel uyumla bağdaşmalıdır. Yoksa ‘doku uyuşmazlığı’ ortaya çıkar, yapı çürüyebilir, çökebilir.

2.Dayanıklılık: Onarımların ömrü yapının ömrü kadar olmalı, bu     başarılamıyorsa belli aralıklarla tekrarlanabilecek nitelikte olmalıdır.

3. Geriye dönülebilirlik: Her onarımda hata yapma riski olduğundan, yapılan onarımlar istendiği anda sökülebilmelidir.

4.Etkinlik: Müdahale yönteminin istenilen sonucu ulaştığı deneyler ve hesaplarla kanıtlanmalıdır.

Şurası bir gerçektir ki bir yapıyı korumak onu kurmak kadar -bazen daha fazla- çaba, değer ve uzmanlık gerektirir. Tarihi yapıları anlamadan varsayımlarla onları restore edeceğiz diye yola çıkarsak, bu yolun sonunda, gelecek kuşakları harabeler içinde görebiliriz.


 

İlginizi çekebilir...

Türkiye İMSAD'ın Yeni Dönem Başkanı Murat Savcı Oldu

Türkiye İMSAD'ın 39. Olağan Seçimli Genel Kurulu'nda, yeni yönetim belirlendi. Türkiye İMSAD'ın yeni döneminin ilk Yönetim Kurulu toplantı...
6 Mart 2026

Depremlerde Yıkılmayacak Binalar için Doğru Yalıtım Şart

Toplum genelinde farkındalık yaratmak ve deprem bilinci oluşturmak için her yıl 1-7 Mart haftası 'Deprem Haftası' olarak anılıyor....
4 Mart 2026

Ravago Grubu'nun EPS, XPS ve Taş Yünü Çözümleriyle Geleceğin Yapıları Güvende

Ravago EPS ve Mineral Yün İş Birim Direktörü Özge Müçek, TS 825'in sektörde performans odaklı dönüşümü hızlandırdığını söylüyor....
4 Mart 2026

 
Anladım
Web sitemizde kullanıcı deneyiminizi artırmak için çerez (cookie) kullanılır. Daha fazla bilgi için lütfen tıklayınız...

  • Boat Builder Türkiye
  • Çatı ve Cephe Sistemleri Dergisi
  • Enerji & Doğalgaz Dergisi
  • Enerji ve Çevre Dünyası
  • Su ve Çevre Teknolojileri Dergisi
  • Tersane Dergisi
  • Tesisat Dergisi
  • Yangın ve Güvenlik
  • YeşilBina Dergisi
  • İklimlendirme Sektörü Kataloğu
  • Yangın ve Güvenlik Sektörü Kataloğu
  • Yalıtım Sektörü Kataloğu
  • Su ve Çevre Sektörü Kataloğu

©2026 B2B Medya - Teknik Sektör Yayıncılığı A.Ş. | Sektörel Yayıncılar Derneği üyesidir. | Çerez Bilgisi ve Gizlilik Politikamız için lütfen tıklayınız.

0,782 sn