Portre & Röportaj

Terraco Türkiye Genel Müdürü Bulut Uzun


Yalıtım sektörünün dikkat çeken profesyonellerinden Terraco Genel Müdürü Bulut Uzun, babasının fabrikasında geçirdiği çocukluk günlerinden eğitim aldığı Yükseliş Koleji, Gazi Üniversitesi, ODTÜ ve Bilgi Üniversitesi yıllarına, Türkiye'nin en genç öğretim üyelerinden birisi olduğu yıllardan Bakan Danışmanlığı yaptığı günlere, DYP'nin Gençlik Kolları Başkan Yardımcılığını sürdürdüğü dönemden "Dede" lakabıyla geçirdiği askerlik günlerine kadar hayatının dönüm noktalarını Yalıtım okurlarıyla paylaştı...



Ağustos 2016 / Sayı: 149

“Ankara’nın yerlisi olan bir ailenin ikinci erkek çocuğu olarak 1967’de Ankara’da doğmuşum... Benden beş yaş büyük, birçok yönüyle örnek aldığım yüksek makine mühendisi bir de ağabeyim var. Dedemin vefatıyla İktisadi İdari Bilimler Akademisi’ndeki eğitimini bırakarak işlerin başına geçen babam ise uzun yıllar hem ticaretle uğraştı hem de sanayicilik yaptı...”

“Babam, nalburluk yapan dedemi kaybetmesinin ardından bir süre o işi devam ettirmesinden sonra ziraat aletleri üreten bir fabrika kurmuş. Hep yeniliklerin ve ilklerin peşinde olan bir insandı. Türkiye’de ilk araç römorkunu ve ilk kayık römorkunu yaparak iki kere Yılın Sanayicisi Ödülü’nü almış bir girişimciydi. 80’li yıllarda ise ithalat yapmaya başlamış ve çevre ülkelerden, o zamanlar Türkiye’de pek bulunmayan ampül ve kömür gibi temel tüketim maddelerini getirmeye başlamıştı. Mesela çimento fabrikaları için Türkiye’ye ilk defa petrokoku babam getirmişti...”

“Ağabeyimle ben de ilkokuldan itibaren sanayiinin içinde büyüdük. Okul kapanır kapanmaz hemen ertesi gün babamın refakatinde fabrikaya gider, zaman zaman ustabaşıyla torna başında çalışır, telefonlara bakar, ufak hesapların içinden çıkmaya çalışır, eğlenir; zaman zaman da oyunlar oynardık. İskitler’deki fabrika bizim için keyifli bir yerdi ve orada olmayı severdik. Ahşap ve metalden evler yapar, bisikletlerimizi tamir eder, boyar, devamlı bir şeyler yaratmaya çalışırdık. Mesai saatinden sonra fabrikanın stok arazisinde, keyfi yerinde olan işçilerle futbol maçı da yaparsak keyfimize diyecek yoktu. Futbolu pek becerememe rağmen kendimden büyük ağabeylerle maç yapmak beni oldukça mutlu ederdi...”

Rahmetli babamı enkaz altından çıkarmıştık
“Babamın uzun yıllardır kullanılmayan Ankara’daki ofisinde Maarif Takvimi’nin sayfası ise 17 Temmuz 1999’u gösterir... Yani, vefat ettiği 17 Ağustos Depremi’nden tam bir ay önceyi. Yalova’daki yazlıkta depremde kaybettiğimiz babam en son ofisine o gün gitmiş. Bütün kitaplarını, hesaplarını, dosyalarını, yani her şeyi bıraktığı gibi aynen saklıyorum. Enkaz altından çıkardığımız babam, yoğun bakımda kırk gün dayanabilmişti. Yine enkazdan çıkardığımız annemi ise Tanrı bize bağışladı...”

Hayalim inşaat mühendisi olmaktı
“Çocukluğum mutlu, güzel ve sakin geçti. Evimiz Maltepe (Ankara)’deydi. Günlerimiz sokakta, fabrikada ve okulda geçerdi. Televizyonda Beyaz Gölge’yi izleyip, ağaçlara astığımız potalarda basketbol oynamayı ve mahallemizdeki yeni inşaatlarda zaman geçirmeyi çok severdim. İnşaatların başladığı bir dönemde yetiştiğimden inşaatların içinde büyüdüm. İşçilere ve mühendislere kendi çapımda yardımcı olurdum. Hayalim, inşaat mühendisi olmaktı. İnşaatlarda oynamak, tuğlaların örülüşünü, betonun karılışını, yani binaların yapılışlarını izlemek hep hoşuma giderdi. Haşarı değildim ama meraklıydım, araştırmayı severdim. O dönemlerin meşhur oyuncaklarından matchbox otomobil koleksiyonumdaki arabaları boyar, farklı şekillere sokar, değişik şeyler yaratmaya çalışırdım. Yazları geçirdiğimiz Yalova da çocukluk ve gençlik dönemimin güzel anılarıyla süslüdür...”


1972 / Bulut Uzun, annesi, babası ve ağabeyi Aslan ile...

İlkokula beş yaşında başlamıştım
“İlkokula Ankara Sarar İlkokulu’nda beş yaşında başlamıştım. Okula erken başlamanın ileriki yıllarda büyük avantajını gördüm. Bu sayede, 21 yaşımdayken, belki Türkiye’deki en genç öğretim üyelerinden birisi olmuştum. İlkokulda belki ‘hayta’ denilebilecek bir karakterim vardı. Dersleri çok dikkate almazdım ama dersi derste öğrenmeye çalışırdım. Zayıf not da getirmezdim...”

Aldığım 38 kiloyu yıllar sonra verebildim
“Ortaokul ikinci sınıfta bir Hepatit B rahatsızlığı geçirdim. Ağır bir hastalıktı. Doktorlar hastalığın sebebini, 1980 darbesi öncesi Kızılay’da şahit olduğum bir terör olayının bende yarattığı korku ve şoka bağlamışlardı. Üç dört ay okula gidememiştim. Dikkatli olmam ve terlemem gerekiyordu. Sonrasında da bayağı kilo almıştım. Çok sevdiğim basketbol bile oynayamıyordum. Bu kiloları, yani aldığım 38 kiloyu ancak lise sonuncu sınıftan sonra verebildim...”

Sürpriz yapmayı severim
“Liseye ise Yükseliş Koleji’nde devam ettim. 1980 ihtilali sonrası birçok toplumsal olayın durulduğu, insanların sakinleştiği, gerginliğin sona erdiği bir dönemdi. Lise yıllarım da buna paralel oldukça keyifli geçti. Okulumuz Ankara’nın en iyi okullarından birisiydi ve nispeten rahattı. Ders çalışmayı sevmediğimden yine dersi derste öğrenmeye çalışır, kalan vakti de kendime ayırırdım. Matematik ve fen derslerim iyi olmasına rağmen tarih gibi ezber derslerinde pek başarılı değildim. İlk sınavlarda çok yüksek not alır, sonraki sınavlarda ise arkadaşlarıma da yardım ettiğimden notlarım düşer, ortalama bir dereceyle sınıfı geçerdim. Vasat görünüşlüydüm ama sürpriz yapmayı da çok severdim. Hatta üniversite birinci sınıftayken, lisede başarılı olan bir arkadaşımla lisemi ziyarete gittiğimde, ilgi odağı o arkadaşım olmuş, öğretmenlerim bana nereyi kazandığımı bile çok sonradan sormuşlardı. Bir yeri kazanıp kazanamadığımdan emin değillerdi. Gazi Üniversitesi İnşaat Fakültesi’ni kazandığımı öğrendiklerinde ise şaşırmışlardı. Ki Gazi İnşaat, ODTÜ ile birlikte Ankara’daki iki inşaat fakültesinden birisiydi...”

Sabahın dördünde dershaneye giderdim
“Üniversite sınavında başarılı olabilmek için lise son sınıftayken bir dershaneye devam ediyordum. Dershanede hocamızın çok farklı bir yapısı vardı. Karda kışta sabahın beşinde dershanede olmamızı isterdi. Dörtte kalkar koştura koştura derse giderdim. Sonrasında okula gider, ardından akşamüstü tekrar dershaneye dönerdim. Dershanenin olmadığı günler ise gece telefon açar, herhangi bir kitabın herhangi bir sayfasındaki testi yapmamı ister ve 45 dakika sonra arar, sonuçları kontrol ederdi. Hiç aklımdan çıkmayan ve hiç şikayet etmediğim o günlerdeki böyle bir disiplinin beni daha farklı bir insan yaptığını söyleyebilirim. Stres altında çalışmayı, sınav esnasında alışılmadık şeyler başımıza geldiğinde nasıl bir tavır sergilememiz gerektiğini, ‘uygulamalı’ olarak, bazen başımızda çay karıştırarak rahatsız edici bir şekilde gösteren Sami Hoca sayesinde öğrendim. Bu konuda farklı yöntemleri vardı...”



Laboratuvardan çıkmak istemezdim
“Üniversite tercihimi yaparken ODTÜ veya Gazi İnşaat dışında pek bir şey düşünmemiştim. 1983 yılında girdiğim Gazi Üniversitesi İnşaat Fakültesi’ni kayıpsız olarak dört senede bitirdim. İddialı, iyi bir öğrenciydim, genelde notlarım hep en yüksek seviyelerdeydi ve hocalarımla da aram iyiydi. Sömestre tatillerinde yüksek lisans yapan asistan arkadaşlarımla laboratuvarlarda zaman geçirmeyi severdim. Laboratuvardan çıkmak istemezdim. Araştırma yapmak, labortatuvar çalışmalarıyla bir şeyler keşfetmek beni çok mutlu ediyordu. Bunların yanında tabii ki her öğrenci gibi bilardo da, king de oynardım. Günü planlamayı o dönemde öğrenmiştim. Bazı öğrenciler gibi geceleri ders çalışarak hiç sabahlamadım. Derse girmeden, bir önceki dersi kabaca gözden geçirir ve öyle derse girerdim. Dersi dersi öğrenmeye çalışmak en önemli prensiplerimden birisiydi. Gece de 12’den önce uyumam lazımdı. Uykumu alamadığım bir günün başarılı geçeceğini düşünmezdim. Dikkat ettiğim bu basit denebilecek kurallar sayesinde çok çalışmak değil, ‘öğrenerek çalışma’ prensibimi edindim...”

Karayollarına yoğunlaşmıştım
“Üniversitede, şimdiki mesleğimden ziyade özellikle zemin ve karayolu konularına ilgi duyuyordum. Eğitimimi karayolları üzerine yoğunlaştırmıştım. Bunun sebebi de, tesadüf eseri babamla aynı yıl vefat eden ve ‘ikinci babam’ dediğim Rüştü Hocaydı. Hayatıma yön veren önemli insanlardan birisidir. O yıllarda, yapımı süren Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nü, otobanı falan gezer, incelerdik. İleride karayolcu olacağımı tahmin ediyordum ama hayat çok da öyle ilerlemedi. Gaziantep Havalimanı ve bağlantı yollarının yapımı hariç bu tip projelerde hiç yer almadım...” 

Fakültede asistanlık yapmaya başlamıştım
“Üniversite öğrenimim süresince, mezuniyetimin ardından fark yaratmam gerektiğini biliyordum. Hocalarımla aram iyiydi, devamlı laboratuvarda zaman geçiriyordum ama bunlar yeterli olmayabilirdi. Bu kapsamda attığım ilk adım ODTÜ’de yüksek lisans yapmak oldu. Böylece lisede öğrendiğim İngilizceyi de geliştirme fırsatını bulmanın yanında araştırmanın ve yenilikçiliğin de ne olduğunu öğrenmeye başladım. Yüksek lisansımı 3,70/4,00 gibi iyi bir ortalama ile tamamladım. Bu öğrenimimde yaptığım tezi uluslararası bir konferansa gönderdim ve bildiri olarak kabul edildi. 1992 yılında İngiltere’de bu tezimi dünyanın tüm ülkelerinden gelen profesörlere 20. Uluslararası Yol Konferansı’nda anlatma imkanım oldu. Benim için çok gurur verici bir tecrübe olan bu deneyimim çok ilgi gördü ve birçok yurtdışı okuldan teklifler aldım. Ancak belki de hayatımda en büyük pişmanlığım olan bu imkanları değerlendirme şansım olmadı. Ama ülkemi böylesine önemli bir konferansta temsil etmenin gururunu hala yaşıyorum...”

DYP Gençlik Kolları’nın Başkan Yardımcısıydım
“Üniversite yıllarım, 80 darbesi sonrası, apolitize bir ortamda geçti. Gençliğin siyasetle çok ilgilenmediği, Türkiye’nin değiştiği yıllardı. Fakat yüksek lisans yaptığım ve öğretim üyesi olduğum dönemde siyasete de merak sardım ve politikanın içine de girdim. Ailemden kaynaklanan bir Süleyman Demirel sempatisi vardı. Süleyman Bey’i yakından tanımaya başlayınca bu sempati artmaya başladı. 1989’da başlayan ve yaklaşık altı yıl süren bu dönemde Doğruyol Partisi’nin gençlik kollarının başkan yardımcılığını bile yaptım. Süleyman Bey’in cumhurbaşkanı seçilmesine kadar geçen süreçte tüm Türkiye’yi dolaştım, bölgelerin insanlarını yakından tanıma fırsatı buldum. Her mitinge de giderdim...”

Bakan Danışmanıydım
“Bunun yanında mesleğimle ilgili çalışmalarım da tabii ki devam ediyordu. O süreçte okuldaki asistanlık görevimi bırakarak, yine memur olarak Ulaştırma Bakanlığı bünyesindeki DLH Genel Müdürlüğü’nde danışman olarak işe başlamıştım. Samsun Çarşamba Havalimanı’nın ihale komisyonunda yer aldığım bu dönemde, Bodrum ve Sinop gibi farklı havalimanlarında çıkan problemleri çözüyorduk. Ardından, şube müdürlüğü de yaptığım DLH’dan, o zamanlar Devlet Bakanı olan Esat Kıratlıoğlu’nun yanında Bakan Danışmanı olarak bir yıl kadar görev aldım. Bu görevim de askere gidene kadar sürdü. Askerlik dönüşü de yine kısa bir çalışma dönemimden sonra memuriyet hayatımı sona erdirdim...”

Memurken çok da mutlu değildim
“Devlet memurluğu yaparken çok da mutlu olduğumu söyleyemem. Sisteme bire bir uymak zorundaydınız ve yenilik yapamıyordunuz. Memurluğumda devlet mekanizmalarının nasıl işlediği, birim fiyatların nasıl belirlendiği, ihalelerin nasıl yapıldığı, büyük inşaat projelerinin nasıl yürütüldüğü gibi oldukça farklı tecrübeler edindiğimi söyleyebilirim. Mesela DLH’dayken bizzat oluşturduğum DLH birim fiyatları çok büyük bir tecrübe edindirmişti. Birim fiyat deyip geçtiğimiz çalışmaların altında çok ciddi mesailerin yattığını biliyorum. Ve tabii ki devletteki yapının büyüklüğünü de fark ediyorsunuz. Devlet yönetmek, iç politikası, dış politikası, dengeleri ve daha birçok unsur ile gerçekten çok çok ayrı bir şey. Dolayısıyla politikada veya devlet kurumlarında daha fazla sayıda aydının yer alması gerektiğini düşünüyorum. Memleketin iyi kadrolara ihtiyacı var...”

Asker arkadaşlarım ‘Dede’ diyorlardı
“1997’de başladığım ve sekiz ay süren askerliğim de çok güzel ve keyifli geçti. 30 yaşındaydım. Biraz geç kalmıştım ve asker arkadaşlarım bana ‘Dede’ diyorlardı ama bahanelerim de yok değildi... Yüksek lisansımı tamamlamış, doktora tezimi yazmaya başlamıştım. Fakat çok sevdiğim Rüştü Hocamı kaybetmem, o işleri dondurmama neden olmuştu. Yeterliliği almama, son aşamada olmama rağmen vakitsizlikten hala doktora tezimi tamamlayamadım...”



Askerde de mesleğimi icra ediyordum

“Acemiliğimi Kütahya Askeri Üssü’nde yaptım. İlk defa ailemden ayrılıyor ve Ankara dışına çıkıyordum. Kütahya’daki acemiliğimin ardından asıl askerliğimi ise Cevizli Askeri Kampı’nda yaptım. Bu süreçte askerlikten ziyade mesleğimi icra ediyordum. Yollar, binalar yapıyor, projeler çiziyor, Ankara’da çözülmesi gereken işleri çözmekle görevlendiriliyordum. Problemleri çözmem, işlere yoğun ve samimi emek komutanlarımla da aramı günden güne iyileştiriyordu. Özel işlerinde de bile danıştıkları bir askerdim. Ankara’ya daha sık gitmeme ya da odamda elektrikli bir soba kullanmama izin vermeleri gibi bazı ayrıcalıklara sahiptim...”

Kravatımı çıkardım ve şantiyede işe başladım
“Askerden sonra yine DLH’da işe başlamıştım. Fakat devlette çalışmamayı kafaya koyduğumdan tekliflere de açıktım. O günlerde çağrı cihazıma, Koçoğlu İnşaat’ın patronu Şükrü Koçoğlu’ndan bir mesaj düştü; ‘beni ara’ diyordu. Aradım ve ne yaptığımı sorduktan sonra, DLH’yı bırakmamı ve kendisinin ASKİ şantiyesinde görev almamı teklif ediyordu. Ben de hiç tereddüt etmeden kravatımı çıkartıp ertesi gün Saha Mühendisi olarak şantiyede işe başlamıştım. Üç ay içinde Proje Müdürü olduğum bu iş, hayatımın en zor işlerinden birisiydi. İşin başlangıcında istenilen programda bitmeyeceği düşünülen projeyi iyi bir çalışma ve özveriyle planlanandan erken bitirmeyi başarmıştık. Burada ekibimin ve firmamın özverili çalışmasını unutamam. 7 gün hiç durmadan çalışmıştık. Proje Avrupa Bankası kredili olduğu için müşavir firma İngiliz kontrollerden oluşuyordu. Bu şantiyede inşaat işlerinin Avrupa standartlarında nasıl yapılması gerektiğini ve mühendisliğin ne kadar önemli olduğunu gördüm. Zemin tahmin edilen gibi çıkmamıştı. Derin kazıyı yapabilmek için makine bile geliştirmiştik. Gece gündüz demeden işimizi başarıyla tamamlamıştık...”

“Kalk koltuktan, ben yaparım”
“İki buçuk sene büyük bir özveriyle, neredeyse 7 gün 24 saat çalıştığım bu dönemde pazar günleri bile eve gidemiyordum. Her gün ayrı bir problem çözmemiz gerekiyordu. İlk yaptığım işlerden biri ekskavatör, vinç ve roder gibi iş makinelerini kullanmayı öğrenmekti. Bu sayede, şantiyede idare etmesi en zor unsurlardan olan iş makinesi operatörlerinin itirazlarını çok kolay geçersiz hale getirebiliyordum. ‘Abi bu olmaz’ dediğinde, ‘Kalk o zaman o koltuktan, ben yaparım’ diyebiliyordum. Şantiye şef ve yöneticilerine de en büyük tavsiyem bu olur. İnşaatta her süreci bileceksiniz, bilmezseniz çok kolay kandırılabilirsiniz...”

Koordinatör gibi çalışıyordum
“Koçoğlu İnşaat’ın ASKİ şantiyesindeki işleri bitmesine yakın başka bir teklifi değerlendirmiş ve Kayaoğlu İnşaat’ın Gaziantep Havaalanı inşaatında Proje Müdürü olarak işe başlamıştım. Fakat şantiyede Proje Müdürlüğünden ziyade Ankara merkez ofiste hem diğer tüm projelerin proje müdürlüğünü yaparken diğer taraftan da iş geliştirme ve yeni ihaleler konusunda mesai harcıyorduk. DSİ ve Karayolları Genel Müdürlüğü’ndeki işleri takip ediyor, proje onaylarını alıyor, şantiyeleri idare ediyor, satın almaları yürütüyor, yeni işler alıyorduk. Yani koordinatör gibi çalışıyordum. Yorucu olmasına rağmen keyifli, önemli tecrübeler edindiğim bir firmaydı. Babamı kaybettiğimiz 1999 depremini de o şirkette yaşamıştım. O dönemde, babamın 40 gün yoğun bakımda kaldığı süreçte patronlarımın gösterdikleri yakınlığı ve anlayışı hiç unutamam...”

Dökülmüş çimento görünce içim cız eder
“Depremde babamı kaybetmekle yaşadığım şoku kolay atlatamadığımdan ve sürdürdüğümüz devlet projelerinden de biraz uzak kalmak istediğimden bir buçuk senenin ardından Kayaoğlu İnşaat’dan da ayrıldım ve Ankara Çimento fabrikasının teklifi üzerine, firmanın 50 bin ton kapasiteli stok arazisi inşaatında Proje Müdürü olarak işe başladım. Tesis, yıllardır çalışan bir fabrika olmasına rağmen altyapı projesi yoktu; nereden ne geçiyor belli değildi. Dolayısıyla oldukça sıkıntılı bir süreç geçirmek zorunda kalmıştım. Kazılan yerin altında ne olduğunu bilmediğimizden devamlı beklenmedik sorunları çözmek durumdaydık. Ayrıca bu işi, tam kapasite çalışan bir fabrikanın ortasında, hiçbir işi duraklatmadan yapmak zorundaydık. Sonuç itibariyle 22 ayda bitirilmesi planlanan işi 18 ayda bitirdik. O yoğun süreçte, kargaşa içinde fabrikanın kalbini yıktık, tekrar inşa ettik. O şantiyede öngörülen ve maliyeti bir buçuk milyon dolar olan kazıklara ihtiyaç olmadığını yönetimle paylaştığımda bana olan güvenleri artmıştı ve grup başkanımız tarafından bizzat tebrik edilmem beni oldukça mutlu etmişti. Bununla birlikte ağır ve çok önemli bir sanayi kolu olan çimento üretimini bire bir yakından tanıma fırsatı bulmuştum. İnşaatlarda çok da fazla önemsenmeden oraya buraya atılan bir torba çimento için verilen emeğin ne kadar yoğun olduğunu o fabrikada öğrenmiştim. Hala şimdilerde kendi fabrikamızda yere dökülmüş çimento gördüğümde içim cız eder...”

Teknik satış tam benim işimmiş
“Ankara Çimento’daki işim 2001 krizinin ardından sona ermişti. O dönemde Kayaoğlu İnşaat’ın patronları yine kendileriyle çalışmalarımı teklif etmişlerdi fakat siyasi ve ekonomik ortam çok karışık olduğundan güvenememiş ve yoluma başka bir şekilde devam etmek istemiştim. Bu dönemde yolum yine çimentocularla kesişmişti. Bilkent’teki tenis kortları vasıtasıyla çok sayıda müteahhit ahbabım olduğundan, betoncu arkadaşlarıma da yardımlarda bulunuyor, kendilerini müteahhitlerle tanıştırıyordum. Bu çevrem onları cezbetmiş olacak ki Set Beton yetkilileri bana Satış ve Pazarlama Müdürlüğü teklif etmişlerdi. Ben de satış ve pazarlama tecrübem olmamasına rağmen kabul etmiştim. İşe başladıktan sonra anladım ki teknik satış tam benim işimmiş. Aradığım, başarılı olabileceğim iş buymuş. Bu şirketteki en büyük tecrübem ise tahsilat olmuştu. Beton sektöründe de aynen yalıtım sektöründe olduğu gibi tahsilat yapamadığınız takdirde ürün ve hizmetinizi geri alamıyorsunuz. Betonu döktünüz mü iş bitti. Kaldırıp geri almak mümkün değil. Dolayısıyla tahsil edebilmek işin en önemli unsurlardan birisi oluyor...”

“Set Beton’daki ilk on ayımdan sonra bana Bursa, Balıkesir, Bandırma gibi şehirlerdeki üç tesisten sorumlu olan Güney Marmara Bölge Müdürlüğünü teklif etmişlerdi. Pek bilmediğim, ana caddelerinden bile habersiz olduğum bölgede, dört beş ay içinde satış rekorları kırmıştık, pazar payımızı artırmıştık. 2003, enflasyonun normale döndüğü bir yıldı. Maliyet kontrolünü kolay yapmamız, işimizi kolaylaştırıyordu. İyi de bir ekibimiz vardı...”

Tenis hocalığım eşimle başladı, eşimle bitti
“Bursa, 2004 yılında hayatımda da bazı değişikliklere yol açıyordu... Boş zamanlarımda kulüpte tenis oynuyordum. Pek tanıdığım olmadığından ve biraz çevre de edinmek istediğimden, spor kulübünün sahibine, kulüpte ücretsiz ders verip veremeyeceğimi sormuştum. O da onaylamıştı. Bir gün, bir öğrenci geldiğini ve ona ders verebileceğimi söylemişti. Meğerse o ders vereceğim bayan, evleneceğim eşimmiş. Babasıyla özel işlerini yapan eşimle bu şekilde, tenis hocalığı yaparken tanışmıştık. Kendisi ilk ve son öğrencim olmuştu. Tenis öğretmenliğim eşimle başlamış eşimle bitmişti. Dünyanın en güzel dersiydi benim için...”

2004’te İstanbul’a taşındık
“Evliliğimizin ardından kısa bir süre sona Set Beton, Güney Marmara Bölge Müdürlüğünü, İstanbul Bölge Müdürlüğü ile birleştirerek, kapatma kararı almıştı. Beni de Ankara’ya çağırıyorlardı. Fakat ben Ankara’da dönmek istemiyordum. Set Beton’un İstanbul Bölge Müdürlüğü’nde Proje-Yatırım Müdürü olarak devam etme kararı aldım ve 2004’te İstanbul’a taşındık. Fakat beton santrali yapmak bana göre değildi. Çok basmakalıp bir iş olarak görmüş ve sekiz ay sonra istifa etmiştim...”

İlk işim Bilgi’de MBA yapmak olmuştu
“Ardından, o dönemler 5 olan mağaza sayısını artırmayı planlayan Koçtaş firmasında Operasyon ve Yatırımlar departmanında işe başladım. Bugünlerde Koç Holding’in CEO’su olan Levent Bey, Koçtaş’ın genel müdürüydü ve iş görüşmesini kendisiyle yapmıştım. O görüşme, hayatımın önemli görüşmelerinden birisi olmuştu. Satışla ilgili bir pozisyonda görevlendirilmeyi talep ediyordum fakat Levent Bey’in, özgeçmişime bakıp, yüksek lisansımın, doktora çalışmamın mühendislik üzerine olduğunu ve satıştan ziyade teknik bir göreve uygun olduğumu söylemesi moralimi bozmuştu. Sonuç itibariyle yatırımlar departmanında göreve başlamıştım fakat ardından ilk yaptığım işlerden birisi, sonraki profesyonel hayatımda satışa ilgili bir şeyler yapacağımı bildiğimden Bilgi Üniversitesi’nde MBA yapmak olmuştu. O dönemde Genel Müdürümüz olan Levent Çakıroğlu ve bugün Koçtaş’ın Genel Müdürü olan Alp Özpamukçu’dan, çağdaş yöneticinin nasıl olması gerektiğini yaşayarak öğrenmiştim. Koçtaş tecrübemin aklımda kalan en önemli kazanımımı böyle açıklayabilirim...”

Lambda ile Pakpen’de tanıştım
“Koçtaş perakende alanında çok başarılı bir firmaydı. Orada mağaza nasıl açılır, raf nedir, ışık düzenlemesi nasıl yapılır gibi perakende sektörünün ana unsurlarını öğrenme fırsatı buluyordum. Yabancı ortaklarımız olduğundan yabancılarla çalışmanın da inceliklerini öğreniyordum. Koçtaş’taki on ayımın ardından kendimi bir anda, ne zaman başvurduğumu da pek hatırlayamadığım, Pakpen firmasının Satış ve Pazarlamadan Sorumlu Genel Müdür Yardımcılığı pozisyonunda bulmuştum. Pakpen’deki kazanımlarım ise Mehmet Tuza ile İbrahim Tuza gibi şahsiyetler ve ‘lambda’ gibi yalıtım terimleriyle tanışmak olmuştu...”

Alsecco ile yollarım kesişti
“Pakpen’den ayrılışımın ardından, yaz döneminde üç ay kadar çalışmama kararı almıştım. Yeni aldığımı motosikletle dolaşıyor, zaman geçiriyordum. Fakat ağustos ayı geldiğinde, yine tam olarak ne zaman başvurduğumu hatırlayamadığım Alsecco firmasıyla yollarım kesişmişti. O ay içinde Satış ve Pazarlama Müdürü olarak işe başladığım Alsecco’da 2014 yılına kadar çalıştım. Betek Grubu, Caparol de işin içinde olduğundan uluslararası tecrübelerin paylaşıldığı tam bir okul gibidir. Isı yalıtımıyla ve yapı fiziğiyle tam olarak o yıllarda haşır neşir oldum. Bayilerimiz de çok yetkin kurumlardan oluşurdu. Detay çözmeyi veya mantolamanın son kullanıcıya nasıl anlatıldığını, başta Petek Yalıtım’dan Cihan Bey olmak üzere bayilerimizden de öğreniyordum. Biraz basite alınan mantolamanın tam bir mühendislik uğraşı olduğunu o günlerde farkına varmıştım. Mantolama herkesin yapabileceği bir iş değildir...”



Onlarca katlı blokları teker teker merdivenle çıkarak gezerdim
“O süreçte Alsecco ile İstanbul’da özellikle Soyak, Ağaoğlu, İhlas, Sinpaş ve Kayı İnşaat gibi A segmentteki firmaların projelerinde çalışma şansım oluyordu. Erzurum, Ankara ve İzmir’de bölge temsilcililerimiz vardı. Oldukça yoğun günler geçiriyordum. Proje satışı yaptığımızdan doğrudan projelerin içinde yer almak zorundaydık. Şantiyeden şantiyeye koşturur, onlarca katlı blokları teker teker merdivenlerle çıkarak her katı dolaşırdım. Bu da bana büyük bir tecrübe katıyordu...”

Terraco, Türkiye’de bir atılım yapmak istiyor
“2014 yılının eylül ayında ise Alsecco’daki görevimden ayrılarak Terraco’da Genel Müdür olarak göreve başladım... O günlerde bir Heat Hunter, ısı yalıtımında ve boyada çok önemli uluslararası bir markanın özgeçmişimle ilgilendiğini söylemişti. Hangi firma olduğunu sorunca da Terraco olduğunu öğrenmiştim. Ardından hızlı ilerleyen süreçte Terraco’nun CEO’su Eric Widström ile skyp üzerinden bir görüşme yaptık. Ardından yaptığımız yüz yüze görüşmede de Türkiye pazarıyla ve genel müdür olursam yapabileceklerimle ilgili bir sunum yapmıştım. Kendileri de Terraco olarak Türkiye’de bir atılım yapmak istediklerini, ihracat oranlarını artıracaklarını, hatta ikinci bir fabrikayı daha düşündüklerini belirtmişlerdi. Bu durum beni heveslendirdi ve karşılıklı anlaştıktan sonra işe başladım. İyi ki de başlamışım. Aslında yıllardır bir bakıma silikonlu boya, mineral kaplamalardan sıkılmıştım. Değişik bir şeyler arıyordum. Ve aradığım her şey, çok lanse edilmemiş olmasına rağmen aslında Terraco’da yıllardır vardı. Terraco’da yıllar içinde aslında çok güzel şeylerin temelleri atılmış. Biraz duyurulmamış olabilir fakat emeği geçen herkese teşekkür ederim. Ben de onların kurduğu temel üzerine tuğlaları koymaya çalışacağım...”

Ekibimle devamlı bir şeyler araştırırız
“Son aylarda Terraco’da Ar-Ge’ye ağırlık verdik ve yeni ürünler piyasaya sürdük. Bunun bazı sebepleri var tabi ki... Birinci sebebi, çocukluğumdan beri araştırmayı ve geliştirmeyi seven bir insan olmam. Fabrikaya gittiğimde idari veya üretimde özel bir işim yoksa uygulama laboratuvarında bulunmayı severim. Devamlı ekibimle bir şeyler araştırırız. İkinci şansım da dış cephe yalıtımı pazarının içinde büyümüş olmam. Yıllardır yeni bir şeyler arıyorduk. Bunların bir kısmının Terraco’da var olduğunu görünce, kendimizde bu çözümlerin sayısını daha da artırma cesaretini bulduk. Terraco’nun 14 ülkede 17 fabrikası var. Ve bu fabrikalarda Türkiye’de bulunmayan birçok ürün üretiliyor. O ürünlerin Türkiye piyasasına uygun olup olmadığını araştırıyoruz. Bu ciddi bir avantaj. Eskiden, yani 1960’lı yıllardan 2000’li yılların başına kadar, yeni ürünler ucuza üretilmeye çalışılırdı. Üretim ön plandaydı. Sonraki yıllarda ise grafik tersine döndü. Çok ciddi araştırmalarla, yeni ürünlerle kendinizi farklılaştırmanız, ihtiyaca göre ürünler geliştirmeniz gerekiyor. Bu ürünler hem ekonomik, hem kullanılabilir, hem de talep edilebilir olacak. Dolayısıyla artık iyi bir araştırma şart. Artı, ürünlere bir hikaye de oluşturmanız gerekiyor. İşte bence bu şu anda Türkiye’nin mantolama pazarında aranan en önemli özellik. Ürünün bir hikayesi olacak. Müşterinizi ikna edebildiğiniz andan itibaren bir şeyleri başardınız demektir. Biz de pazardaki bu niş alanı gördük ve Çatı&Cephe Malzemeleri Ödülleri’nde Yılın Cephe Malzemesi Ödülü’nü ahşap görünümlü boya Superwood ürünümüzle aldık. Hem Yalıtım Sektörü Başarı Ödülleri hem de Çatı ve Cephe Malzemeleri Ödülleri, insanları bu tür yeniliklere teşvik etmesi bakımından sektörde önemli unsurlar oldular. Türkiye’nin yenilik yaratma oranı gerçekten çok düşük. Bir Avrupa ülkesinde senede yüzbinlerce patent başvurusu yapılırken bizde ancak on bini buluyor...”

Hiçbir zaman “Hak ettiğimiz yere geldik” demeyeceğim
“Terraco olarak yüzde 400 gibi bir büyüme hedefimiz var. O yönde ciddi adımlar atılıyor. Hayatımda hiç hedefsiz olmadım. Terraco’ya belki en önemli katkım da bir hedefle çalışmak oldu. 5 yıllık plan hazırladık. Mevcut durum analizi yaptık, sonra da yapılması gerekenleri belirledik. Yönetim kurulumuz da bunu çok uygun gördü. Ciddi bir yatırım yaptık. Kapasiteler büyüdü, özellikle toz grubumuzda otomasyona geçtik. Çünkü artık toz ürünler çok fiyat odaklı gidiyor ve orada verimliliği artırma çalışmaları yaptık. Organizasyonumuzu değiştirdik ve beş sene içinde yüzde 417 büyüme hedefi koyduk. Bu sene ilk yarıya baktığınız zaman bu hedefin şu anda üstünde gidiyoruz. Terraco hak ettiği yerde değil, bence çok daha farklı yerde olması lazımdı. Ama eğer ki ben bir gün ‘hak ettiğimiz yere geldik’ dersem bütün bayilerime, müşterilerime ve çalışma arkadaşlarıma ‘lütfen benimle çalışmayı bırakın’ diyorum. Çünkü biz hiçbir zaman hak ettiğimiz yerde olmayacağız, kendimizi öyle görmeyeceğiz. Görürsek, rehavet içindeyiz demektir. Her zaman iyinin daha iyisi olmayı hedefliyoruz...”

Geleceğe umutla bakıyoruz
“2014 yılında Terraco’ya Genel Müdür olduktan sonra ülkemizde ve dünyada genel gidişatı etkileyen çok önemli gelişmeler olmuştu. Geçen sene iki genel seçim atlattık, FED faiz artırımı söylentileri ve seçim etkileri ile girdi maliyetlerimizi doğrudan etkileyen kurlarda ciddi yükselmeler oldu. Terör maalesef kanayan yaramız olmaya başladı. Suriye ve Orta Doğu’daki gelişmeler, mülteci krizi vs. derken en çok ihracat yaptığımız ülke olan İngiltere de AB’den çıkma kararı aldı. Ve en son şiddetle kınadığımız ve ülkemize kast edenlerin düzenlediği 15 Temmuz kalkışmasını yaşadık. Ancak, milletimiz ve devletimiz bizi hiç yanıltmadı ve bugün geleceğe daha umutla bakmamızı sağladı...”

Hedefimiz, trend yaratan firma olmak
“Ancak zaman zaman canımız sıkılmadı demek de yalan olur. Yine böyle bir günde çok değer verdiğim bir müşterim (Artık müşterim değil, ağabeyim diyebilirim) bana, ‘Arkadaş, dünya yıkılsa mantolaması yapılacak veya boyası yapılacak bir bina mutlaka vardır. Önemli olan sen onu bulabiliyor musun, portföyüne katabiliyor musun? Eğer soruya cevabın evetse hiç korkma. Ama eğer karamsarlığa kapılıp kara kara düşünüyorsan işte o zaman kork’ demişti. İşte bu sözler gerek benim gerekse Terraco’nun hayat felsefesi oldu. Hedefimiz farklı ürünlerimizle sektöre hizmet ederken ‘Trend Yaratan Firma’ olmak...”

Yalıtım sektörü kendi içinde bir okul
“İnsanların ısı yalıtımı ve mantolamayla ilgili bilinçlenmesinde birçok insan ve kuruluşun katkısı var. İZODER ve İMSAD bunların başında geliyor. Yalıtım sektörü kendi içinde bir okul gibi. Filli Boya’da Tayfun Küçükoğlu ve Gülay Dindoruk, RMI’dan Engin Bağda gibi isimlerle çalışmak bizleri çok geliştirdi. Yapılan tanıtımlar, bilinçlendirme faaliyetleri artık meyvesini vermeye başladı. Kendimin de yalıtım konusunda bilincin artırılması konusunda katkı sunduğuna inanıyorum. Elimde çantayla, ev hanımlarıyla toplantılar yapıp, şantiye şantiye dolaşıp, yalıtımın önemini insanlara anlatmaya çalıştım. Bununla birlikte mantolama sektörünün yanlış büyüdüğünü de belirtmek gerekiyor. Onun kabahatini biraz da bizim gibi üreticilerde aramak gerekir kanaatindeyim. Üreticiler kapasitelerini biraz sınırlasalar belki daha iyi olabilirdi. Her şeye rağmen mantolamanın sunduğu katkılar hiçbir şekilde yadsınamaz. Mesela bugün tüm binalar mantolanmış olsa, elde edilecek enerji tasarrufuyla her yıl binlerce kilometre otoyol, üç dört tane devasa havalimanı, çok büyük metro projeleri hayata geçirilebilir. Türkiye için ısı yalıtımının parasal yanının haricinde bir sosyal sorumluluk projesi olduğunu da hissederek işimize yoğunlaşıyoruz...”

Uygulama tarafı güçlendirilmeli
“Yalıtım sektöründe üreticiler olarak kaliteli ürün konusunda çok emek sarf ediyoruz. Sertifikalar alıyoruz, yeni ürünler geliştiriyoruz. Fakat yapabileceklerimiz de bir noktadan sonra anlamını yitirebiliyor. Sonuçta ürünlerimizi birilerine teslim ediyor ve uygulama kısmına seyirci kalabiliyoruz. Bence sektörün en önemli, çözülmesi gereken sorunu bu. Yani uygulama tarafı gerçekten güçlendirilmeden biz de tam güçlü olamayız. Son dönemde gündeme giren mesleki yeterlilik çalışmaları iyi bir başlangıç olabilir. Ama tabii baştan iskeleti iyi oluşturulur, sınırları iyi çizilir, iyi eğitimler düzenlenir ve yeterli kontroller yapılabilirse. Sektörün diğer bir sorunu da fiyat odaklılık. İş dönüyor dolaşıyor sonuçta fiyatta kilitleniyor. En ucuz teklifi veren işi alıyor. Bu sektörde iş yapan uygulamacı firmaları da çok büyük sıkıntılara sokuyor.”

Tenis...
“Tenise üniversitedeyken başlamıştım. Ders çıkışı, akşamüstleri Bilkent’e gider, hava kararana kadar tenis oynardım. Amatör olarak uzun yıllar sürdürdüğüm bu sporu 2013 yılında yaptığım ve saat 01.30’ta biten bir maça kadar devam ettirdim. Ertesi sabah ağrıdan ayağa kalkamayınca sakatlandığımı anlamıştım. Sonrasında da bırakmak zorunda kalmıştım. Tenis benim için çok değerli bir spor ve etkinlik alanıydı. İtalya’da 2012 yılında çok önemli tenisçileri seyretme imkanım bile olmuştu. Hala tüm turnuvaları TV’den takip ederim. Spor benim hayatımın vazgeçilmez bir parçasıdır. Her gün düzenli olarak yürüyüş, yüzme gibi sporlara devam ediyorum...”

Motosiklet ve Harley Davidson...
“Motosiklet kullanmak da en büyük zevklerimden... Motosiklete merakım zannediyorum babamdan geçmiş. Babamın da evlenmeden bir Harley Davidson’ı varmış. Şimdi fotoğraflarını incelediğimde motora takım elbiseyle bindiğini fark ediyorum. Benim de motosiklet merakım 2006 yılında küçük bir scooter’la başladı ve gitgide gelişti. 2013 yılında bir Harley Davidson sahibi oldum. En büyük hayallerimden birisi motorumla Amerika’da Road 66’da bir tur yapmak. Hız yapmayı sevmem, 140’ı görmemişimdir. Harley Davidson bir hayat tarzı. Derneklerine de üyeyim. Onlarla yurtdışı gibi uzun gezilere pek katılamıyorum ama bir iki kere Şile’ye gitmiştik. Eşimin de küçük bir scooter’ı var. Onunla beraber, motorlar pek uyuşmasa da fırsat bulduğumuzda dolaşmak hoşumuza gidiyor. En büyük hayalim motorumla Yunanistan’a gidip gelmekti; o hedefime de ulaşabildim. Bozcaada ve Çanakkale turları da çok hoşuma gitmişti. Çanakkale’ye karşı zaten ayrı bir ilgim vardır. Çanakkale Savaşı ile ilgili onlarca kitap okumuşumdur. Dolayısıyla o ruhu motorla da yaşamak beni çok mutlu etmişti. Ayrıca, siyaset veya tarih kitaplarının yanında özellikle iş dünyasıyla ilgili kitaplar okumayı da çok seviyorum. Kongre üyesi olduğum Fenerbahçe de ilgilendiğim konulardan birisi. Tabii tüm bu uğraşlar, kızlarımdan arta kalan zamanımda yaptığım şeyler...”

Fotoğrafçılık...
“Fotoğrafçılık merakı ise bana eşimden geçti. Kendisi iyi bir fotoğrafçıdır. Hatta Terraco’nun birçok işinde de yardımcı oluyor. Eşimin merakına yıllar içinde ben de uyum gösterdim ve bir kursa katıldım. İyi ki de katılmışım. Gezerken fotoğraf çekmek çok büyük zevk vermeye başladı. Şehir dışı ve yurtdışı gezilerimiz daha da renkleniyor. Bazen İstanbul içinde de gezintiye çıktığımızda makinelerimizi yanımıza alıyor ve çok keyifli saatler geçiriyoruz. İstanbul bu konuda tam bir derya. Ömrünüz boyunca çekseniz bitiremezsiniz. Fotoğraf konusunda Terraco olarak bir de sosyal sorumluluk projesi yürütmüştük. Soma’daki maden kazası sonrasında oradaki çocukları ziyaret etmiş ve fotoğrafı sevdirmeye çalışmıştık...”

Hedef koymak, değişimi yakalamak ve farklılaşmak
“Başarının birçok nedeni var. Ama bence en önemlisi, öncelikle neyin başarılmak istenildiğine karar verilmesi. Hep bir hedefim vardır, hedefsiz yaşayamam. Mesela Alsecco’da üst düzey 10 müteahhitle çalışmayı hedefliyordum, Terraco’da ise yüzde 400 büyümeyi hedefliyoruz. Bunun haricinde değişimi yakalamanın da başarıyı getiren unsurlardan birisi olduğunu düşünüyorum. Yani, ihtiyaca göre farklılığı yaratabilmek. Ayrıca başarının sırrının biraz farklılaşmakta yattığına da inanıyorum. Herkesin yaptığını yaparsanız günün birinde kaybolma ihtimaliniz çok büyük...”

Kızlarımın herhalde en sevdikleri “oyuncakları”yım
“Hayatımdaki dönüm noktalarından birisi babamı kaybetmemdi. Babamla ilişkilerim çok farklıydı. Zaman zaman hayaller kurardık, zaman zaman birbirimize kızardık. Varlığında onu tam olarak anlayamıyordum tabii. Deprem konusunda yaptığım bir araştırmada doğaya karşı ne kadar aciz kaldığımızı anladığım dönem de benim dönüm noktalarımdan birisi olmuştu. Bir diğer dönüm noktam da İstanbul’a gelme kararı vermemdi. Ankara’da, Bursa’da çalışmıştım, iş tecrübem vardı ama asıl İstanbul’a gelince profesyonel hayatın tam olarak ne olduğunu görmüştüm. Terraco’ya genel müdür olduğumda da çok mutlu olmuştum. Evliliğim ve babalığı ilk hissettiğim anlar ise tabii bunların arasında en anlamlı olanları benim için. İlkokul dördüncü sınıfa geçen Derin ve Duru isimli 10 yaşında ikiz kızlarım var. Çalışırken, motor kullanırken hep aklımdalar. İş hayatı nedeniyle sürekli uzak kalmam, beni onlara karşı daha toleranslı yapıyor. Evde birçok oyuncakları olmalarına rağmen en sevdikleri ‘oyuncakları’ herhalde benim...”

Ankara’nın yeri bende farklıdır
“Ankara’nın yeri bende her zaman farklıdır. Bugünler için çok emin değilim ama ayrıldığım yıl olan 2002’ye kadar gördüğüm,  dostlukların, arkadaşlıkların ön planda olduğu bir şehirdi. İstanbul’a nazaran daha düzenli bir şehir olduğu da kesin. İstanbul çok kozmopolit. Trafik ve güvenlik konusunda oldukça sıkıntılı. Ankara’da da belli sıkıntılar olmasına rağmen İstanbul’la kıyaslanamayacak kadar daha farklı bir hayat var. Ama buna rağmen profesyonel hayatta belli bir noktaya gelmek istiyorsanız İstanbul’da olmak zorundasınız...”

Aşamalar özümsenerek, idrak edilerek aşılmalı
“Şimdiki gençler, üniversiteden mezun olur olmaz kendilerini ‘olmuş’ zannediyorlar. Şeflik veya müdürlük pozisyonunun altı onları pek memnun etmiyor. Ben bile motora ufacık bir motosikletle başlamıştım. Ufak ufak tecrübeler kazandıktan sonra bir şeylere ulaşılması gerektiğine inanıyorum. Aşamaların idrak edilerek, öğrenilerek, özümsenerek, yaşanarak atlatılması, ileride onlara çok büyük kazanımlar sunar. Ama tabii çoğu bunları anlayamıyor. Meraklı da değiller, hedefleri de pek yok gibi. Görüşmelerde ilk sordukları sorular pozisyon ve ücret oluyor. İş görüşmelerinde en dikkat ettiğim konu, karşımdaki kişinin yerinde duramaması, proje üretecek potansiyele sahip olduğunu göstermesidir. Bir üst pozisyonu zorlamayacağına inandığım kişilerle çalışmayı pek istemem. Zorlanmayan yerde rehavet oluşur. Terraco’da da kadroyu bu tür profesyonellerle oluşturmaya dikkat ediyoruz...”

Geri