E-dergi
e-dergi
Portre & Röportaj

İTÜ Makine Fakültesi Öğretim Üyesi ve TÜYAK Onursal Başkanı Prof. Dr. Abdurrahman Kılıç



Türkiye'de yangın ve yangın güvenliği denilince ilk akla gelen isim olan İTÜ Makine Fakültesi Öğretim Üyesi ve aynı zamanda TÜYAK Kurucu ve Onursal Başkanı Prof. Dr. Abdurrahman Kılıç, Malatya'daki çocukluğundan otobüste bilet kestiği günlere, Makine Fakültesi'ne kayıt olmaya karar verdiği andan TEKEL'in Paşabahçe fabrikasında çalıştığı yıllara, Ord. Prof. Cahit Arf'in kiracısı olduğu günlerden Japonya'daki itfaiyeci eğitimi aldığı döneme, İtfaiye Müdürlüğü yaptığı yıllardan Türkiye'de ilk Yangın Yönetmeliğinin çıkarıldığı dönemlere kadar tüm yaşadıklarını Yalıtım okurlarıyla paylaşıyor... Bu zamana kadar çok sayıda kitap yazan ve dergi editörlüğü yapan Kılıç, yangın güvenliği konusunda Türkiye'de modern ve tarihi birçok önemli yapının da danışmanlığını yürütüyor.



Şubat 2016 / Sayı: 143

“Malatya’nın Doğanşehir ilçesinin Beyre Köyü’nde doğmuşum... Kafkas kökenli Köralioğulları’ndan olan büyük dedem, Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Malatya’ya göç etmiş. Dedem ise hocaymış ve molla olarak anılırmış. Uzun yıllar köyün muhtarlığını yapan babam da aydın sayılabilecek bir çiftçiydi. Tek amacı çocuklarının iyi eğitim almasıydı. Kısmen öyle de oldu. On kardeşim var. Bu rakam şimdilerde insanın kulağına inanılmaz geliyor fakat o dönemlerde normaldi; Anadolu’da çocuk, ‘güvence’ anlamına geliyordu...”
“Nüfus cüzdanımda 1951 yazmasına rağmen aslında 1952 doğumluyum. Bunun nedeniyse babamın, daha doğrusu Anadolu insanının, yüzyıllardır edindiği bir tecrübeye dayanır; iki kardeşin aynı anda askere gitmesini kendi imkânlarınca engellemek ve evi bir anda erkeksiz bırakmamak... İki erkek çocuğun 4 yıl boyunca askerde olmasını hiçbir Anadolu insanı istemez...”

Öğretmen bizim evde kalıyordu
“İlkokula 1959 yılında köyde başladım. Başarılı, sakin ve sınıf ortalamasının üzerinde bir öğrenciymişim ki öğretmen birinci sınıfı bitirdikten sonra beni doğrudan 3. sınıfa geçirmişti. İstanbul’dan gelen öğretmenimiz, köyde evi olmadığı için muhtarın evinde, yani bizim evde kalıyordu. Ailemizin bir parçası gibiydi. Evde öğretmenin bulunması ve okula beraber gidip gelmemiz, benim için de büyük bir şanstı. Babamın muhtarlığı nedeniyle köye gelen kaymakamlarla da zaman zaman iletişimim oluyordu. Beşinci sınıfıysa, müfettiş ve kaymakamın babama, beni daha iyi bir okulda okutması yönündeki tavsiyeleri nedeniyle Adıyaman’ın Gölbaşı kazasında okumuştum. Teyzemin yanında kalıyordum...”

Sayfanın tümünü ezberleyebiliyordum
“Ortaokula, ablamın bulunduğu Kahramanmaraş’ın merkezinde başlamıştım. Kahramanmaraş ilk başlarda bana çok büyük gelmişti ve kendimi yabancı hissetmiştim. Fakat kısa zamanda adapte olmuştum. Hafızam çok iyiydi. Bir sayfayı iki kere okuduğum zaman tümünü ezberleyebiliyordum. Ortaokul birinci sınıfın tabiat bilgisi derslerinde anlatılan yılanın kafatası, kurbağanın sindirim sistemi gibi, belki de nispeten önemsiz sayılabilecek birçok şekli rahatlıkla hafızama kaydediyordum. Her sene takdirname alıyordum. Bir dönem sonunda takdirname almam nedeniyle Sait Faik’in üç kitabını hediye etmişlerdi. Bunlardan birisi de ‘Alemdağ’da Var Bir Yılan’ kitabıydı. Yıllar sonra da Alemdağ’ı görme ve orada yaşama imkânım olmuştu...”

Hayalimde İnşaat Fakültesi vardı
“Liseye de Kahramanmaraş’ta devam ettim. Fen kolunda eğitim görüyordum ve yine başarılı bir öğrenciydim. Amacım, liseyi bitirip üniversiteye girmekti. Fakat matematikte birçok konuyu görmemiştik. Üniversite sınavında ise bu konular soruluyordu. Dolayısıyla üniversite sınavında sorulan konuları kendimiz çalışmak zorunda kalıyorduk. Hayalimde hep İnşaat Fakültesi vardı. Çünkü Anadolu’da sadece bina ve inşaat görüyorduk. Ayrıca Anadolu’da ormancılar değerli olduğundan Orman Fakültesi de ilgimi çekiyordu...”


Abdurrahman Kılıç, babası ve kardeşleriyle

Otobüste biletçilik yaptım
“O günün şartlarında üniversiteye gitmek de kolay bir şey değildi. Liseyi haziran ayında bitirip imtihana girdikten sonra para biriktirmem gerekiyordu. Onun için belediye otobüsünde biletçiliğe başladım. Otobüsün arka kapısında 3-4 ay biletçilik yaptım. Amacım, o sene olmasa bile önümüzdeki sene mutlaka üniversiteye girmekti. Sınavda çok iyi bir puan almıştım. Tıp fakültesine bile girebiliyordum ama tıp eğitimi almak istemiyordum. Hastane ve ilaç kokusunu sevmiyordum. Ankara ya da İstanbul’da teknik bir okula girip, İnşaat veya Orman Mühendisi olmayı hedefliyordum...”

İnşaat’tan Makine Fakültesi’ne...
“Seçenekler arasında ODTÜ ve Boğaziçi Üniversitesi de vardı. Fakat ODTÜ’nün dili İngilizceydi ve bir sene hazırlık okumam gerekecekti. Boğaziçi Üniversitesi ise o zamanlar özel bir okuldu. Netice itibariyle herkes gibi beni de cezbeden İstanbul’a geldim ve gündüz çalışmak zorunda olduğumdan, gece eğitimi veren İTÜ İnşaat Fakültesi’ne kaydımı yaptırdım. En büyük şansım, o sene gece eğitimine de başlanmış olmasıydı. Fakat kaydımı yaptırıp okuldan çıktığımda rastladığım bir arkadaşım, neden Makine Fakültesi’ne girmediğimi sorup, mühendisliğinin aslının makine olduğunu söylemesiyle bu sözlerden etkilenip hemen İnşaat Fakültesi’ndeki kaydımı almış ve İTÜ Makine Fakültesi’ne gitmiştim...”

İstanbul’a geldiğime pişmandım
“İstanbul’daki ilk gece Laleli’de Devrim Talebe Yurdu’nda kalmıştım. Gece, alışık olmadığımdan arabaların ve şehrin gürültüsünden sık sık uyanmış ve kendi kendime burada nasıl kalınacağını sorgulamıştım. Okula kaydolduktan hemen sonra da Fındıkzade’de başka bir yurda geçmiştim. İlk zamanlar İstanbul’a geldiğime çok pişmandım. İstanbul güzeldi ama gürültülü ve kalabalıktı. Kültür bana çok yabancıydı. Rahatsızdım. İnsanların burada nasıl yaşadıklarına şaşırıyordum. Diğer taraftan da iş arıyordum. Tesadüfen, köyde bizim evde kalan öğretmenim vasıtasıyla TEKEL’de işe başladım. Gündüzleri, rakı ve şarap üreten Paşabahçe’deki fabrikada çalışıyordum...”

Bebek’te ev kiralamıştık
“Askeri muhtıranın verildiği 12 Mart 1971 günü de unutamadığım günlerden birisi olmuştu... Orman Fakültesi’nin öğrenci yurduna kayıt işlemlerim sürerken, kayıtlı görünmediğim için beni Davutpaşa Kışlası’na götürmüşlerdi. Sabahtan akşama kadar kışlada tutulmuştuk. Bu olaydan sonra yurtta kalma imkânımız da kalmayınca arkadaşımla Bebek’te bir daire kiralamıştık. Denizi gören, dünyanın en güzel manzaralı yerlerinden birisiydi...”



Hafızamın iyi olması işime yarıyordu
“Genellikle sabah 6’da kalkıyor, vapura binip karşıya geçiyor ve Paşabahçe’de işe gidiyordum. Akşam 5’te de işten ayrılıp üniversiteye geliyor ve saat 10’a kadar dersleri takip ediyordum. Eve varmaksa 11’i buluyor, alelacele bir şeyler atıştırıp yatırıyordum. Ertesi gün de aynı tempo devam ediyordu. Bayağı yorucuydu. Ders çalışmaya vaktim olmamasına rağmen dersleri ve imtihanları kaçırmıyordum. Hafızamın iyi olması burada da işime çok yarıyordu. Dersleri dinlerken hemen kavrıyordum. İnsan gençken daha dinamik oluyor. Paşabahçe-Yeniköy arasında çalışan arabalı vapurda ders çalışıyordum. En iyi tarafım derslerde iyi not tutmamdı. İlk sınavımız olan Lineer Cebir sınavında en başarılı öğrenci olmam ise moralimi yükseltmişti. O zamana kadar korkak, tutuk ve kararsız bir öğrenci olarak bana büyük bir cesaret vermiş, güvenimi artırmıştı. O dönem Türk Eğitim Vakfı’nın bursunu da kazanmıştım...”

TEKEL’de ambar kayıtlarını tutuyordum
“Tekel’de işçi olarak hem lisans hem de yüksek lisans eğitimim boyunca, 1970’ten 1976 yılına kadar çalıştım. İşletme ambarının kayıtlarını tutuyordum. Puantörler gelen şişeleri sayıyor, ben de kaydediyordum. TEKEL’de uzun yıllar çalışmayı düşünmüyor, üniversitede kalmayı planlıyordum. Fakat bir taraftan da çalıştığım süre boyunca ortama uyum sağlamaya çaba gösteriyordum. Çalıştığınız yer TEKEL içki fabrikası olunca, içki içmek de çok olağanlaşıyor. Çalışma arkadaşlarımdan ayrı düşmemek için ben de içki içiyordum. Fakat 3. sınıfa geçtiğimde, bir yol ayrımına gelmiştim. Derslerim zayıflamaya başlamış, 6 dersten ikmale kalmıştım...”

Sigara ve içki...
“Hiç unutmam, karlı bir sömestre tatili günü Beykoz Akbaba’da TEKEL’deki arkadaşlarla içmiş ve sonrasında otobüsle sabaha karşı bire doğru, oturduğum Bebek’e gelmiştim. Bebek Karakolu’ndan eve doğru giden 112 basamak merdiveni çıkarken bir basamakta oturup, kar altında kendi kendime bir saate yakın içinde bulunduğum durumu sorgulamış, kararlar almıştım... İçkiyi kesinlikle bırakacaktım. Sonrasında da içki içmeyi bırakmış ve 6 dersin hepsinden geçmiştim. Bu olay belki dönüm noktalarımdan birisiydi. Sigaraya da o dönem başlamıştım ama onu da on sene önce bıraktım...”

Çalışmak zamanı...
“70’li yıllar öğrenci hareketlerinin ve siyasal çalkantıların yoğun olduğu bir dönem olmasına rağmen öğrencilik hayatımda hiç olayların içinde olmadım, hiçbir eyleme de katılmadım. Hem okul hem yoğun çalışma temposu da zaten buna imkan vermiyordu. Okul sonrasında, bir taraftan TEKEL’de çalıştığım için yüksek lisans yapmayı da planlıyordum. Sınavı da kazandım ve yüksek lisans eğitimine başladım. Yüksek lisans sonrasında bir sınava daha girdim ve 1976 yılında asistan olarak İTÜ’nün Maçka’daki Makine Fakültesi’nde göreve başladım. Orada hoca az olduğu için asistanlığım esnasında ders de veriyordum. Bu benim için büyük bir şanstı. Öğrencilere dersleri öğretme sürecinde ben de çok şey öğreniyordum. Yine yoğun ve çok çalıştığım bir dönemdi. Bir taraftan makaleler yazıyor, bir taraftan yabancı dilim olan Almanca yayınlar elimin altında olmadığı için İngilizce kurslara gidiyordum. Asistanken masamın karşısındaki duvara ‘Çalışmak zamanıdır, Tanrı’nın fermanıdır; inan evlat çalışmak, her derdin dermanıdır’ diye bir yazı asmıştım...”

Cahit Arf’in kiracısıydım
“1976 yılında yüksek lisans eğitimini bitirdikten sonra TEKEL’den de ayrıldım ve Kahramanmaraş’a tatile gittim. İlk evliliğimi de Maraş’ta yaptım. Tuttuğum ev yine Bebek’teydi. TÜBİTAK’ın ilk Bilim Kurulu Başkanı da olan ünlü matematikçi Ord. Prof. Cahit Arf’in alt kat kiracısıydım. O evde Cahit Arf’in yanında geçirdiğim iki yılda kendisiyle yaptığımız sohbetlerin benim gelişimime de katkısı oluyordu. İlginç ve çok değerli bir şahsiyetti. 1980 darbesi olduktan sonra Kenan Evren’in yaptığı toplantıya spor ayakkabı ile gidip, Evren’in uzattığı ele ‘Sana verilecek elim yok’ diyecek kadar da kendine güveni olan bir bilim adamıydı... Bunu bizzat kendisi bana anlattı...” 

Güneş enerjisi alanında ilk doktora yapan kişiydim
“Asistanlığa Isı Tekniği kürsüsünde başladım. Güneş enerjisiyle ilgili çalışmalar yapıyordum. Hatta Türkiye’de güneş enerjisiyle ilgili ilk doktora yapan kişi olmuştum. Bir taraftan konuyla ilgili kitap yazıyor, bir taraftan da doktoramla ilgili yoğun bir çalışma yürütüyordum. Boykotlar ve siyasal ortam nedeniyle dersler de boş geçiyordu. Rahattık. Doktoramı 1982’de tamamladıktan sonra askere gittim. Polatlı’da 4 ay eğitimin ardından Ankara’da Teknik Daire Başkanlığı’na geçtim. Fakat Makine Kimya Endüstrisi’nin müdürü, güneş enerjisi konusunda çalıştığımı bildiğinden beni kendi kurumunda çalıştırmak istiyordu. Sonuç itibariyle komutanımı da ikna etti ve ben Tandoğan’daki MKE’de sivil olarak çalışmaya başladım...”

Devrim arabasını yapanlarla çalıştım
“MKE’deki en büyük şansım ise Devrim arabasının motor kısmını yapan ekibin önde gelenlerinden Mehmet Nöker ile çalışabilme imkanı bulmamdı. Askerliğim süresince çalıştığım MKE’de Türkiye’de ilk kez parabolik güneş toplayıcısı yaptık ve 180 derece buhar elde ettik. Bu sistem, kurumun binasının önünde uzun süre durdu. Yine MKE’de kendinden depolu toplayıcı yapmış ve patentini almıştık. Benim için de çok yararlı bir dönemdi. Güneş Toplayıcıları başlıklı ikinci kitabımı da bu dönemde yazmıştım...”

Yangınla tanışmam...
“Askerliğim sonrası tekrar Maçka’daki Makine Fakültesi’ne geri döndüm ve öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladım. Diğer taraftan yine ağırlıklı olarak güneş enerjisiyle ilgili makaleler hazırlıyordum. Yardımcı doçent olduğum 1986-87 yıllarında İstanbul Belediye Başkanı Bedrettin Dalan, üniversitede İstanbul’un yangından korunmasıyla ilgili bir araştırma başlatmıştı. Orada 130 civarında öğretim üyesi çalışıyordu, rektör ve rektör yardımcısı yürütücüydü. Koordinasyon için Fakülte’de de bir büro olması gerekiyordu. Büro kuruldu ve beni de o büronun başına getirdiler. Yangınla tanışmam böyle başlamıştı...”



Kendimi Japonya’daki itfaiye kursunda buldum
“Ardından 1987 yılında yangın güvenlik önlemlerini incelemek için Japonya’da bir burs kazandım. Fakat meğer bu burs itfaiyeci bursuymuş. Yardımcı doçenttim ve kendimi bir itfaiye kursunda bulmuştum. İlk başlarda moralim bozulmuştu ama paraya da ihtiyacım olduğundan çok da üzerinde durmamıştım. Bir gün bir tatbikat sırasında cansız mankeni, planı önceden verilen duman dolu labirent bir binadan çıkaran ilk ben olunca, Japonların bana karşı tavırları da değişmişti. Japonların çok sevdiği Go oyununda kurduğum üstünlükse onların gözündeki prestijimi hepten artırmıştı...”

1989’da İtfaiye Müdürü oldum
“Japonya’daki dört aylık eğitim sonunda İstanbul’a dönmüş ve İstanbul Belediyesi’ne geniş bir rapor sunmuştum. Bedrettin Dalan ve diğer belediye yöneticileriyle de çok sıkı bir işbirliği içindeydik. O süreçte, 1989 seçimleri arifesinde beni İSKİ genel müdürlüğü görevine getirmek istiyorlardı. YÖK’ten izinler alındı, atamam çıktı. Fakat 1989 Mart ayı seçimlerinde, beklenti Dalan’ın devam etmesi yönünde olmasına rağmen kendisi seçimleri kaybedince İSKİ’de hiç işe başlamadım. Yeni göreve gelen belediye başkanı Nurettin Sözen’in ekipleri de atamamın çıktığını bildiklerinden, İSKİ değil de İtfaiyede müdür olarak görev almamı istemişlerdi. Üniversiteden ayrılmadan bu görevi yapabilecektim. Her türlü imkânın da verileceği sözünü almıştım. Dolayısıyla 1989 yılının 17 Temmuz günü İstanbul Belediyesi İtfaiye Müdürü olarak göreve başlamış oldum...”

Kendime güvenim gelmişti
İçinde bulunduğum ilk olay ise, o günlerin itfaiye anlayışını göstermesi açısından ilginçti... Sabaha karşı dört sıralarında telsizle, Tünel’deki Yapı Kredi Bankası’nın yandığı bilgisini almış ve hemen olay yerine gitmiştim. Olay yerine ulaştığımda, itfaiyeci arkadaşlar binayı suluyorlardı. Japonya’da aldığım bilgiler doğrultusunda öncelikle dumanın tahliyesi için camın kırılması talimatını vermiştim. Cam kırılınca duman da anında tahliye olmuştu. İçeride yangın falan da yoktu. Meğer tavan içinde fareler kabloları kemirmişler, kablolar yanmış ve duman çıkmış. Bizim arkadaşlar ise yangın var diye alt katlara su tutuyorlardı. Japonya’da aldığım eğitimin yararını gördüğüm ve kendime güvenimin geldiği bu olay, itfaiyenin de o günkü durumunu göstermesi açısından çok önemliydi...”

Amacım, itfaiye imajının yükseltilmesiydi
“Beş yıl yürüttüğüm İtfaiye Müdürlüğü görevim boyunca önemli işlere imza attığımı düşünüyorum. Benim başladığım zamanlarda itfaiyede bir tane yüksekokul mezunu vardı. Amacım, itfaiye imajının yükseltilmesiydi. Çünkü dünyada bu teşkilatın ne kadar önemli ve prestijli olduğunu biliyordum. Mesela Viyana İtfaiyesi’nde, bırakın yüksekokul diplomalı çalışanları, konuyla ilgili doktora yapmış 14 çalışan vardı. Ben de bu kapsamda teşkilata zaman içinde 14 yüksekokul mezunu aldım. Yüksekokul mezununun itfaiyede ne işi var deniliyordu. Çünkü Türkiye’de itfaiye denilince sadece söndürme, hortum ve su akla geliyor. Ama aslında gelişmiş ülkelerde itfaiye üç sacayağı üzerine kuruludur...”



İlk yönetmelikte katkım büyük
“Bunlardan ilki önleme, ikincisi kurtarma, üçüncüsü söndürmedir. Söndürme en sondur. Önce önleyecek, kurtaracak, sonra söndüreceksiniz. Türkiye’de ilk ikisini yerleştirmeye çalıştım. İtfaiyenin bu sacayağından ‘önleme’nin oluşması için bir yönetmelik gerekliydi. Yangından Korunma Yönetmeliğiyle ilgili çok çalıştım. Taslak ve proje hazırladım. Daha sonra şu anda Milli Savunma Bakanı olan Vecdi Gönül Bey ile uzun uzun görüştük, Japonya’ya gittik. Cumhurbaşkanı Demirel ile görüştüm. Sayın Demirel sayesinde Bakanlar Kurulu’nda yönetmeliğin çıkarılması kararı alındı. Dolayısıyla Türkiye’de ilk defa Yangından Korunma Yönetmeliği’nin çıkarılmasında büyük katkım olduğunu söyleyebilirim. Önleme kısmında böylece önemli bir adım atılmıştı. Aslında böyle bir yönetmeliği İstanbul Belediyesi’nde Belediye Meclisi’nden 1992 yılında da ilk ben çıkarmıştım. Şu anda itfaiyenin önleme kısmı denilen binalarda sprinkler sistemi, dedektörler, yangın önlemleri alınıyorsa aslından bunlar hep bu yönetmeliğin sayesindedir. İkinci başlık olan kurtarmayla ilgili de çok işler yaptık. 1993’te Tokyo’daki bir konferansta Türkiye’de on yıl içinde deprem olma ihtimalinin olduğu ve kurtarma ekiplerine ihtiyaç bulunduğunun altını çizmiştim. Japonya’dan iki eğitmen getirip üç ay kurtarma eğitimi vermiş ve kurtarma timleri oluşturmuştum. Tırmanan, çıkan, çok eğitimli bir ekipti. Fakat o timler maalesef benim görev aldığım dönemden sonra dağıtıldılar...”

TÜYAK’ı kurdum...
“İtfaiyede yaptığım işlerden birisi de İtfaiye Müzesi kurmaktı. Başlangıçta, 1930’larda kurulmuş ve sonra kapatılmış olan müzedeki eşyaları toplayarak İtfaiye Müzesi kurdum. Eskiden çocuklar gelip geziyorlardı. Şimdi maalesef onu da kapattılar. Arkasından İtfaiye Haftası başlattım. Dolayısıyla müdürlüğüm sırasında sosyal konularda, mevzuat ve personel yapısının değişimi açısından çok şey yapmaya çalıştım. 1994’e kadar İstanbul Belediyesi’nde yaptıklarımı daha sonra ülke geneline yaymak için uğraş verdim. Bu kapsamda Türkiye Yangından Korunma Vakfı (TÜYAK)’nı kurdum...”

Siz Yangıncıbaşı değil misiniz?
“İtfaiye müdürlüğü yaptığım dönemde doğal olarak sayısız anı biriktirdim. Sık sık, o zamanlar tek kanal olan televizyona da çıktığımdan medyatik birisi olmuştum. Beşiktaş’taki bir yangın esnasında, görevli bir polisin, beni görüp, ‘Bu muymuş İtfaiye Müdürü, biz de iri yarı biri zannediyorduk’ demesine hala çok gülerim. Televizyonun etkisiyle herhalde beni daha cüsseli biri zannediyordu. Bir gün de konferans için gittiğimiz Erdek’te adres sorduğumuz bir şahsın, beni tanıyıp, ‘Siz yangıncıbaşı değil misiniz’ demesi de hala beni keyiflendiren anılarımdan birisidir...”

Öğrendikçe, bir şey bilmediğimi anlıyorum
“1994 Mart seçimlerinden dört ay sonra görevimden istifa ederek ayrıldım ve mesaimin tümünü üniversiteye vermeye başladım. 1997’de de profesör oldum. Profesör olduktan sonra bir taraftan yine sivil toplum kuruluşlarıyla olan çalışmalarım ağırlık kazandı. Bunlar içinde TÜYAK başta geliyor. İkincisi de 12 yıl başkan yardımcılığı yaptığım Türk Tesisat Mühendisleri Derneği (TTMD) idi. Bu süreçte kitaplar ve çalıştaylar hazırladık. Şimdi en son Kapadokya’daki TTMD çalıştayı kitabının editörlüğünü yapıyorum. Konudan kopmam mümkün değil. Birikmiş bilginin aktarılması gerekiyor. Yangın; elektrik, inşaat, mimarlık, kimya ve makine gibi farklı disiplinleri içine alan bir konudur. Bir kişi yangın uzmanıyım diyorsa, dikkat edilmesi gerekir, abartıyordur. Yangın uzmanı olmak zor bir şeydir. Ancak belki söndürme, yangın algılama veya sprinkler gibi konularda bilgili olabildiğini söyleyebilir insan. Ben bile bu kadar tecrübeli olmama rağmen asla uzman olduğumu düşünmüyorum, öğrendikçe hala pek bir şey bilmediğimi anlayabiliyorum...”



Birçok tarihi eserin danışmanlığını yapıyorum
“1994 yılından bu yana Yangın Güvenlik Dergisi’nin de editörlüğünü yapıyorum. İki yüze yakın sayı çıktı. Diğer uğraştığım konulardan birisi de itfaiyenin imajının yükseltilmesi. İtfaiyeciliğin geçmişiyle ilgili pek çalışma yapılmamış. Bu kapsamda tulumbacılarıyla, çığırtkanlarıyla, yangın kuleleriyle itfaiye tarihini yazmaya çalışıyorum, bayağı ilerledim. Teknik konuların da olduğu bu çalışma, yakında basılacak. Üniversite’de de ilk defa Yangın Dinamiği ve Yangın dersini de başlattık. Bu da önemli aşamalardan birisiydi. Bunların yanında başta Milli Saraylar ve ilk TBMM binası olmak üzere birçok tarihi eserin yangın güvenliği konusunda danışmanlığını yapıyorum. Galatasaray Lisesi ve birçok müzeye fahri danışmanlık yaparak, bu eserlerin daha güvenli olmalarına yardımcı oluyorum. Önemli tarihi binalar arasında emeğimin olmayanların sayısı çok azdır. Diğer taraftan arkadaşlarımla özellikle Büyükdere Caddesi üzerindeki İş Bankası, Sabancı, Kanyon gibi büyük binaların da danışmanlığını yapıyoruz...”

İyi malzeme, kötü malzeme yoktur
“Bir yangında en önemli konulardan birisi, kullanılan yapı malzemeleri ve yangın yalıtımıdır. İyi malzeme, kötü malzeme yoktur. Önemli olan, malzemelerin kullanıldığı yere göre uygun olup olmamasıdır. Her yerde her malzemeyi kullanamazsınız. Yangına karşı mineral yün malzemelerin daha uygun olduğunu söyleyebilirim fakat şu anda benim evim de XPS yalıtım malzemeleriyle kaplı. Alçak bir bina ve ısıya, neme en optimum çözümü plastik yalıtım malzemeleriyle bulduk. Bu konuda plastik malzemeleri kötülemek doğru olmaz. Onların da kullanılacağı yerler var. Fakat özellikle yüksek binalarda kullanımlarını pek uygun bulmuyorum. On katın üzerindeki binadaki yangınlarda müdahale çok kolay olmuyor. Dolayısıyla XPS, EPS gibi malzemeler 28.5 metre yüksekliğe kadar gayet rahat kullanılabilirler. Amacına ve yerine uygun malzemenin kullanılması önemli. Yangında zararı azaltmanın en önemli yolu, yangın kompartımanları yapmak, yani bir bakıma bölümler arası yalıtımdır. Yalıtım ne kadar iyi yapılırsa zarar da o kadar azaltılır. Böylece hem bölümler arası geçiş engellenir, hem de müdahale kolaylaşır. Ancak yalıtımı yaparken yalıtımın yapıldığı bölüme uygun malzemenin kullanılması önemlidir...” 

Malzemelerin yangın dayanımları artıyor
“Yüksek binalarda yanıcı, plastik boruların yerine zor yanıcı boruların da kullanılması gerekiyor. Eskiden bulunmaları pek kolay değildi ama artık rahatlıkla temin edilebiliyorlar. Bölümler arası, bir kattan diğer kata geçen yangın riski böylece azaltılmış oluyor. Ayrıca plastik ve yanıcı yalıtım malzemelerinin bazıları da güçlendirildi ve yangın dayanımları artırıldı. Belki biraz daha pahalılar ama çok daha güvenliler. Her geçen gün yalıtım malzemelerinin yangın dayanımları artırılıyor. Eskiden yangınlara ya ısı yalıtım malzemeleri ya da ses yalıtım malzemeleri sebep oluyordu. Özellikle ses yalıtım malzemelerinden çıkan yangınlar çok daha fazlaydı. Ama günümüzde akustik özelliği olan çok sayıda malzeme üretildi. Isı yalıtımında da mineral yünler, perlit esaslı malzemelerin yaygınlaşmasının yanında petrol türevi malzemelerin de yangın dayanımları artırıldı. Böylece yalıtım malzemeleri iyileştikçe yangınla ilgili zararlar da azalmaya başladı...”

Yönetmelikte birbirleriyle çelişen maddeler var
“Yangın yönetmeliğiyle ilgili eleştirilecek çok şey var. Yönetmelikte birbiriyle çelişen o kadar çok madde bulunuyor ki... Eski maddeler düşünülmeden yeni maddeler eklenmiş ve iş hepten karışmış. Yönetmelik düşünülmeden, kimseye sorulmadan hazırlanmış. Türkiye’de herkes bu konuda her şeyi bildiğini zannediyor. Dünyanın hiçbir yerinde olmayan uygulamaları içeriyor. Bazı kavramların tarifleri bile doğru değil. Bu uygulamaların başka hangi ülkede olduğunu sorduğumuzda da, cevap verilemiyor. Yönetmelikteki en büyük eksikliklerden birisi de kullanıcı kılavuzunun olmaması. Olmadığı için de herkes kendine göre yorumluyor...”

En önemli eksiklik, denetimsizlik
“Binalarda yangın güvenliğinin sağlanması için önce zorlayıcı hükümler, sonra da eğitim lazım. Binalarda yanıcı malzemeler kullanılabiliyor, duman ve zehirli gaz çıkaran kablolar tercih edilebiliyor, yangın merdivenleri kapatılabiliyor, kaçış koridorları mağazalara katılabiliyor... Bunlar Türkiye’de neredeyse olağan şeyler. Öncelikle zorlamanın yanında eğitim de önemli ama ikisi de yeterli değil. Türkiye’de eksik olan en önemli eksiklik bence denetim eksikliği. Bunların üçü sağlandığı zaman ancak yangın güvenliğinden söz edilebilir...”

Gerçek üniversite ve hoca sayısı çok az
“Fakültemin ve ülkemin üzerimdeki katkısını yadsıyamam. Bana göre bir profesörün sadece ders vermesi değil, fakültenin tanıtılmasında da etkin olması gerekiyor. Kitaplarıyla, yayınlarıyla, katıldığı konferanslarla Fakültenin tanıtımına katkı sunması lazım. Akademisyen öncelikle araştırmasını ve çalışmasını bilmeli. Ayrıca akademisyenlerin sadece kendi disiplini içinde değil, geniş bir alanda bilgi sahibi olması da gerekiyor. Kendini çok yönlü olarak geliştirmesi lazım. Sadece ders vererek, makale yazarak profesör olunmaz. Türkiye’de bence üniversite çok gibi görünmesine rağmen gerçek üniversite sayısı çok az. Çoğu yüksek lise seviyesinde ve öğretim üyeleri de lise hocası olamayacak düzeyde...”
En büyük hobim bahçe ve çiçekler
“Dört asım var: Atatürk, Mevlana, Hacı Bektaş Veli ve Yunus Emre... Bu kişileri hem sever hem de yaşantılarından ve söylediklerinden kendime dersler çıkartırım. 37 yaşında bir oğlum ve bir torunum var. En büyük hobim ise bahçe ve çiçekler. Yeniden dünyaya gelsem zannederim peyzajla uğraşırdım. Profesyonel bir seracı kadar olmasa da çiçeklerden ve ağaçlardan anlarım. Bahçemde yüz elliye yakın bitkim ve çiçeğim var. Kendim dikerim, budarım, kendim büyütürüm. En çok sevdiğim çiçek ise manolyadır. Kamelya da favorilerimden biridir. Çatalca’daki bahçeli evimde portakal, mandalina, limon yetiştirdiğim 160 metrekarelik bir de sera bulunuyor.”
“İstanbul’un tarihi başta olmak üzere tarih ile de ilgilenirim. Tarih Dergisi’ni takip ederim. Beyazıt Kulesi, Galata Kulesi, Ağakapısı Kulesi ve köprülerle ilgili yayınları toplar, okurum. İleride itfaiye tarihiyle ilgili bir kitap da yazmayı planlıyorum. Ayrıca 1700’lü yıllardan kalma kitapları okuyorum. Yazmaktan zevk alıyorum. Bilgi paylaşılmadıkça bilgi değildir. Bu kapsamda editörlüğünü yaptığım çok sayıdaki yayının yanı sıra güneş enerjisiyle, termodinamikle ilgili kitaplar yazdım. Emekliliğime üç yıl var. Sonrasındaki hayalim, kitaplar yazmak ve bahçemle uğraşmak. Şimdilik yazacaklarımı biriktiriyorum. Bunları gelecek nesillere aktarmak, yazıya dökmek gerekiyor. Diğer taraftan da gücüm yettiği kadar danışmanlığa devam etmeyi planlıyorum...”

Geri