E-dergi
e-dergi
Portre & Röportaj

Türkiye İMSAD ve Türk Ytong Yönetim Kurulu Başkanı F. Fethi Hinginar


Bazı insanlar vardır... Uzaktan ilk gördüğünüzde bile “İyi bir adama benziyor” dediğiniz; tanıdığınızda da haklı çıktığınız, ilk izleniminizin kesinlikle değişmediği... Yaydığı enerjiyle ortamı yumuşatan, tanıyor olmaktan keyif aldığınız... Az rastlanır bu insanlara. Sert rekabetin yaşandığı sektörlerde de ya çok çok azdır ya da hiç yoktur. Fakat inşaat sektöründe var böyleleri... Fethi Hinginar ise bu isimlerin başında geliyor. 36 senedir Türk Ytong’ta üstlendiği farklı görevlerin ardından, bir profesyonelin gelebileceği çok istisnai bir pozisyona, Yönetim Kurulu Başkanlığı’na kadar yükselen, geçtiğimiz haftalarda da inşaat sektörünün çatı kuruluşu Türkiye İMSAD’ın başkanlığına seçilen Fethi Hinginar özel hayatını, profesyonel kariyerini ve ilkelerini bizlerle paylaştı... 

Mart 2015 / Sayı: 132


“Aslen Siirtli bir ailenin ikinci çocuğu olarak 1946 yılında İstanbul Aksaray’da doğmuşum... Benden bir yaş büyük abim ve iki kız kardeşim var. Babam, evimizin de bulunduğu Sofular (Aksaray)’da o günün iptidai şartlarında inşaat malzemeleri alım-satımıyla uğraşırdı. Tabii o zamanlarda inşaat malzemeleri ticareti, bir tarafta kirecin yapıldığı, bir tarafta kerestelerin, tuğlaların ve kiremitlerin stoklandığı açık bir sahada yapılıyordu. Ufak da bir bürosu vardı. Hayal meyal hatırladığım babamı ben beş yaşındayken maalesef kaybettik. Bu işi akrabalarımız iki üç sene daha devam ettirdiler. İş, 1963’te kapandıktan sonra da arsa imara uğradı ve aldığımız parsellerden birisi üzerine beş katlı apartman yaptık. İnşaatla, akrabalarımızın da desteğiyle annem ve büyükannem ilgilenmişlerdi. Annem ve büyükannem, okuma yazmaları olmamalarına rağmen sahip oldukları hayat tecrübesi ve dirençle abimi, beni ve iki kız kardeşimi büyük bir özveriyle büyüttüler. Evde Siirt Arapçası konuştuklarından ben de hâlâ biraz Arapça konuşur ve anlarım...”
“Çocukluğum da, o zamanlar İstanbul’un en merkezi bölgelerinden biri olan Aksaray’da geçti. Kardeşlerimle yaşlarımızın yakın olması dolayısıyla arkadaş gibiydik. Özellikle abimle çok yakındık. Babamızı o kadar küçük yaşlarda kaybetmemizse bizi çok kötü etkilememişti. Bunda en büyük etken, annem ve büyükannemin güçlü karakterleriydi. Mutluyduk... Yaşadığımız bölgede komşuluk ilişkileri de çok iyiydi. Samimi ve yakın dostlukların yaşandığı, çat kapı akraba ve komşu ziyaretlerinin yapıldığı bir ortamdı...”
“Haşarı bir çocuktum... Bu yüzden annemin birkaç kere ceza olarak kömürlüğe kapattığını bile hatırlıyorum. Çocukluğumuz bahçelerde, ağaçların altında geçiyoru. Millet Caddesi’nden geçen tramvay ise çocukluk anılarımın en önemli unsurudur. İlkokulu, şimdi yerinde yeller esen üç katlı ahşap ve devasa büyüklükteki Saraçhane İlkokulu’nda okudum. Çalışkan, pratik düşünen, başarılı bir öğrenciydim. Öğretmenime duyduğum sevgi ve saygı da çok yoğundu. O zamanlarda ilkokul, öğrencilerine milli duyguların yoğun olarak aktarıldığı yerlerdi. 23 Nisan, 19 Mayıs, 29 Ekim özel günlerdi. Vatan Caddesi’nde yapılan görkemli milli törenler bizi inanılmaz heyecanlandırırdı...”

Tramvayla Sultanahmet’e...
“O dönemde, yakın çevremizdeki çoğu öğrenci, hem semtimizin hem de İstanbul’un önemli liselerinden ya Vefa Lisesi veya Pertevniyal Lisesi’nde devam ederdi. Fakat fikirlerine değer verdiğimiz yakın bir aile dostumuz, benim ticaret lisesine gitmem gerektiği konusunda anneme tavsiye bulunmuştu. Dolayısıyla annem, önce abimi sonra da 1957 yılında beni, sınavla öğrenci alan Sultanahmet Ticaret Ortaokulu’na kaydettirdi.  Giriş sınavında iyi bir puan almıştım. İki kardeş, her sabah Sofular’daki evimizden Aksaray’a bir kilometrelik yolu yürür, oradan tramvaya biner ve Sultanahmet’te giderdik. Okula gidiş gelişlerimiz ve o günlerin neredeyse tek vasıtası olan tramvay seyahati, yaptığımız ufak tefek haşarılıkların da katkısıyla inanılmaz zevkli geçerdi...”

Yazları boş geçirmiyordum
“İlkokul ve ortaokul dönemimde farklı işlerde de çalışıyordum. Yazları hiç boş geçirmiyordum. Daha ilkokuldayken yaz dönemlerinde berber çıraklığı yapıyordum. Hatta Kapalıçarşı’nın arkasında ayakkabı imalatı işinde de çalıştım. Ortaokulun sonlarına doğru bir zücaciyede, iki yıl bir avukatlık bürosunda (Av. Mustafa Tolunay), lisede ise bir mali müşavirin yanında çalıştım. Mali durumumuzda bir sıkıntı yoktu ama Avrupa’ya kayak tatiline gitme gibi bir lüksümüz de yoktu. Tek tatilimiz, Bursa’ya kaplıcaya gitmekten ibaretti. Annem ve büyükannem kaplıcaya gider, biz ise Bursa’yı gezerdik. O yüzden Bursa’yı hala çok severim...”

Başımıza çuval geçirilirdi
“Üçüncülükle bitirdiğim ortaokuldan sonra Sultanahmet Ticaret Lisesi’ne devam ettim. Hayatımda faydasını gördüğüm temel bilgilerin tamamını Sultanahmet Ticaret Ortaokulu ve Lisesi’nden aldığımı söyleyebilirim. Kız ve erkek karma bir eğitim vardı. Sosyal açıdan iyi bir eğitim yürütülüyordu. Daktilo, steno eğitimleri alıyorduk. Daktiloda okul birincisiydim. Daktilo sınavında hocamız, yazarken bakmayalım diye başımıza çuval geçirirdi. Üniversitede okuduğum ekonomi ve matematik gibi derslerin tüm temelini bu okullarda edinmiştim...”

Bilardoya merak sardım ve ilk sene sınıfta kaldım
“Liseyi de dereceyle bitirmiştim. O yüzden üniversite dönemim çok rahat geçti. Fakat bu bilgilerime çok güvenmiş olmalıyım ki 1963’te girdiğim Sultanahmet’teki İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nin ilk yılında derslere bile devam etmemiş, bilardoya merak sarmış ve sonuçta doğal olarak sınıfta kalmıştım. Bu da bana ders olmuştu. Sonrasında ise hiç ikmale bile kalmayarak 1968’de okulu bitirdim. Eğitim döneminde ticaret ve muhasebe öğrenmenin çok faydasını gördüm. Denge kurmayı belki de o felsefeyle oluşturdum diyebilirim. Bilardo tutkum ise hala devam diyor. Hatta evimin alt katında bir bilardo masam var. Sıkıldığımda vaktimi orada geçiriyorum...”

1 Temmuz 1963 - Liseyi birincilikle bitiren Fethi Hinginar, 
diplomasını Nezihe Hanım'ın elinden alırken...

İtalya’da bir bankada staj
“Ortaokulda İngilizcem oldukça iyiydi. Dil olarak seviyor ve ilgileniyordum. Bu konuda, hocalarımızın da yönlendirmesiyle sınıf arkadaşlarıma da yardımcı oluyordum. Akademi’de de dil merakım devam etti. Okulun ikinci sınıfında, ilk eşim, büyük kızımın annesiyle tanıştık. İtalyan Lisesi mezunuydu. Anadili gibi İtalyanca biliyordu. Hem devam ettiğim İtalyan Kültür Merkezi’ndeki eğitim hem de onun yardımlarıyla İngilizcenin ardından İtalyancayı da kolayca öğrendim. 1966 yılında, üçüncü sınıftayken, farklı ülkelerdeki öğrenciler arası staj programlarını yöneten AIESEC diye bilinen uluslararası kuruluşun sınavlarına girdim ve yüzde yüz başarıyla İtalya’da yaz dönemi için bir banka stajı kazandım. 3,5 ay İtalya Viareggio’da büyük bir bankada (Cassa di Risparmio di Lucca) staj yaptım. İlk yurtdışı deneyimimdi. Stajımdaki ilk bir haftayı mektuplara otomatik makinede posta pulu basmakla geçirmiştim. Yurtdışında yaşamak, yabancılarla ilişki kurmak, işbirliği yapmak ve çalışmak hem çok zevkli hem çok öğreticiydi. Biraz zaman geçtikçe bankada müşterilerle temas kurmama bile imkan tanımışlardı...”

Çalışarak hizmet edin
“Akademi yıllarım, siyasal olayların yoğun bir olduğu bir dönemdi. Fakat tümüne katıldığım Kıbrıs mitingleri dışında hiçbir siyasal olaya katılmadım. Bunda, çok sevdiğimiz, Atatürk hayranı olan medeni hukuk hocamız Ordinaryüs Prof. Dr. Reşat Kaynar’ın da payı vardı. Aşıladığı fikirler inanılmazdı. O dönemde bir gün 300 kişinin ders gördüğü anfide dersi basanlara yönelerek verdiği, ‘Sizler Atatürk’ün yetiştirdiği gençlik olarak böyle anarşi ile değil, çalışarak ve başarı kazanarak ülkeye hizmet etmelisiniz’ öğüdü, bizleri olduğu kadar eylemcileri de etkilemişti. Eylemci öğrenciler özür dileyerek sınıftan çıkmışlardı...”

Turizmci olabilirdim
“Üniversiteyi bitirdikten sonra iş arayışı döneminde Milli Eğitim Bakanlığı aracılığıyla İtalya hükümetinin turizm eğitimi bursuna başvurmuştum. Fakat aldığım tüm duyumlar, bu işin torpilsiz başarılamayacağı yönündeydi. Milli Eğitim Bakanı ise benim Akademi’den Ekonomi Hocam Orhan Oğuz’du. Sevdiğimiz, saydığımız ve yakından görüştüğümüz birisiydi. Sınava girdikten sonra hocaya bir haber ilettim. Beni evine davet etti. Eski hocamdan tek isteğim vardı, o da torpil yapılmasını engellemesiydi. Fakat pek işe yaramamış ki yıllar geçmesine rağmen o torpil sisteminin maalesef dışına çıkamadık. Bu sınavı kazanmış olsaydım İtalya’da turizm eğitimi almaya gidecek ve turizmci olacaktım...”

Komandoluğu unutmam gerekiyordu
“Okuldan mezun olur olmaz askerlik için müracaat etmiştim. Askerliğimi Erzurum’da komando olarak yapmak istiyordum. Fakat yapılan sınavda renk körü olduğum ortaya çıktı ve Halıcıoğlu’nda levazım sınıfına başladım. Bunu çok içime sindiremediğimden, sınav yapılan Haliç’teki istihkâm okuluna tekrar gittim ve yanlış muayene edildiğimi, renk körü olmadığımı, sınavın gözden geçirilmesi gerektiğini anlattım. Fakat girdiğim sınavda yine kısmi bir renk körlüğüm olduğu anlaşılmıştı. Komandoluğu unutmam gerekiyordu...” 
“Halıcıoğlu’ndaki levazım sınıfında altı ay güzel bir eğitim aldım. Eğitim sonrasında da askerliğimi Manisa 57. Er Eğitim Tümeni’nde sürdürdüm. Tümen karargahında satınalma komisyon üyesiydim. Üç ay da Tümen Komutanı Tümgeneral Şevket Toros’un emir subaylığını yürüttüm. O dönemde ilk eşimle nişanlıydık ve sık sık İstanbul’a gidip geliyordum. 1969’un 29 Ekim törenleri sonrasındaysa askerliğim sona erdi...”


FIAT’ın İtalya merkezinde çalışmak istiyordum
“Askerdeyken bir yandan evlilik hazırlığı, diğer yandan iş hayatıyla ilgili planlamalar yapıyordum... 1969 yılında FIAT, Bursa’da otomobil fabrikasını kurmaya başlamıştı. Aslında niyetim İtalya’ya gitmek, orada bir dönem tecrübe kazanmak ve Türkiye’ye bir yönetici adayı olarak gelmekti. İtalyancayı da ilerletmiştim. İtalya’daki FIAT merkezine İtalyanca bir mektup yazarak bu dileğimi iletmiştim. Fakat oradan gelen yanıt, Türkiye’de yeni kurulan fabrika için daha uygun olduğum yönündeydi. Bu kapsamda Bursa’daki fabrikanın İtalyan genel müdürüyle de bir randevu ayarlamışlardı. Cevap beni müthiş heyecanlandırmıştı. Askerden izin alıp Bursa’ya gidip, yarı inşa halindeki fabrikanın İtalyan genel müdürüyle güzel bir görüşme yaptım. Genel müdür de, 1970 yılının başında açılacak fabrikada kendileriyle çalışmamı istiyordu. Bu ise pek hoşuma gitmemişti. İstanbul’dan Bursa’ya değil de İtalya’ya gidip çalışmayı arzu ediyordum. İtalya’ya gitmeyi göze alabilirdim ama Türkiye’de şehir değiştirmeyi hiç düşünmüyordum. Dolayısıyla kabul etmedim...”

Philips’i tercih ettim
“Askerlikten sonra İstanbul’da üç büyük gruba müracaat ettim. Biri Altınyıldız, biri İş Bankası, diğeri de Philips’ti. Üçü de görüşmeye çağırdılar ve hepsine gittim, görüştüm. Üçü de olumlu geçmesine rağmen benim için en cazibi Philips’ti. Philips, o dönemde dünyanın en büyük şirketlerinden biriydi. Türkiye’de de çok prestijliydi. Philips’in Gümüşsuyu’ndaki binasına girdiğimde hayran kalmıştım. Çalışan kalitesi ve şirketin yönetim prensipleriyle çok etkileyici bir şirketti. 1970’in şubat ayında Philips’te muhasebe elemanı olarak işe başladım. Müthiş bir şirketti. Uluslararası muhasebe ve raporlama konusunda hayatımın en değerli bilgilerini ediniyordum. Girdiğim zaman muhasebe departmanının, hepsi üniversite mezunu olan 12 çalışanı vardı. İşe girişimden altı ay sonra Akademi’den 5-6 arkadaşım da aramıza katıldı. Onlarla beraber çalışmak da çok zevkliydi. 1979 yılına kadar çalıştığım Philips’te sırasıyla muhasebe şef yardımcılığı, muhasebe şefliği ve muhasebe müdür yardımcılığı görevlerine getirildim...”


Zor yıllar
“Philips’teyken evlendim ve 1972 yılında büyük kızım Biranda doğdu. İlerleyen yıllarda, MS hastalığına yakalanan eşim dolayısıyla zor dönemler geçiriyorduk. Fakat o konuda Philips’ten çok destek gördüğümü söylemeliyim. İki hafta Hollanda’daki bir hastanede tetkikler yapılırken ben de Philips’in merkezinde işime devam ediyordum. Ardından ücretsiz izin alarak tedavi amacıyla 1977 yılında Los Angeles’ta altı ay kaldık. Bu tedavi döneminde kızım Biranda henüz 5 yaşında olmasına rağmen okuma-yazma biliyor, İtalyanca konuşabiliyor ve İngilizce öğreniyordu...” 
“ABD deneyimi benim için de başka bir deneyim oluyordu. ABD’deki Philips ofisini ziyaret ediyordum. Türkiye’deki Philips’te henüz yeni kurulan bilgi işlem sistemleri ilk olarak muhasebe uygulamalarında kullanılacaktı. Bu süreçte bilgisayara duyduğum ilgiyi ABD’de geliştirmek istiyordum. Boş zamanlarımda bilgisayar yazılım kursuna gidiyordum. 1977 sonunda Türkiye’ye döndüğümüzde, edindiğim bilgisayar bilgimle mali ve idari departmanlar arasındaki koordinasyon görevi bana verilmişti ve ayrıca muhasebe müdür yardımcılığı görevine getirilmiştim. Bununla birlikte Philips’teki hedefim yurtdışına üst düzey yönetici olarak gitmekti fakat Hollanda ümidim giderek zayıflıyordu. Muhasebede misyonum dolmuştu ve daha üst bir pozisyona yükselme imkanım kalmamıştı. Dolayısıyla diğer taraftan farklı bir iş arayışına da girmiştim...”

İnsan ne kadar sevildiğini bilmeli
“O dönemde Koç ve Eczacıbaşı’nın da ortak olduğu çok büyük bir kimya kompleksi yatırımı projeleniyordu. Bu yatırım için mali işler müdürlüğü pozisyonuna başvurmuştum. Birkaç görüşmeden sonra son derece olumlu gelişmeler olmuştu. Philips’teki maaşımın iki mislini geçen bir ücretle anlaşmıştım. Philips’ten ayrılmaya karar verdim ve istifamı sundum. Ayrılma günü geldiğindeyse benim için bir veda toplantısı düzenlenmişti. Heyecanla akşamüstü yapılacak toplantıyı beklerken masama gelen zarfı okuduğumda yaşadığım şok ve duyguları hatırlarken hala gözyaşlarımı tutmakta zorlanıyorum. Zira mektup bana hitaben yazılmış ve hemen hemen tüm şirket yöneticileri ve çalışanlarınca imzalanmıştı. ‘Fethi Bey’ diye başlıyordu mektup, ‘Hayat sadece iyi bir iş, yüksek ücret ve mevkiden ibaret değildir. İnsan ne kadar sevildiğini bilmeli ve bu sevgi ortamını ve değerini gözardı etmemeli. Biz seni çok seviyoruz ve bizden ayrılmanı istemiyoruz’... İşte bu mektup bütün kararlarımı alt üst etmiş ve ayrılma kararımdan vazgeçirmişti. Akşamüstü düzenlenen toplantı da veda değil, kutlama toplantısına dönüşmüştü...”

Philips Türkiye’yi gözden çıkarıyordu
“Fakat bir müddet sonra Philips’teki değerli yöneticilerin ayrılmaları, yeni bir Hollandalı genel müdürün göreve başlamasıyla firmada yapısal kalite bozulmaya başlamıştı. Diğer taraftan da Philips merkezi, elektronik parçaları Türkiye’de üretme projesi konusunda hükümet nezdinde yaptığı çalışmalardan sonuç alamamış ve Türkiye’den ümidi kesmeye başlamıştı. Bu proje olsaydı bugün Güney Kore’deki teknolojik altyapı Philips tarafından Türkiye’de kurulacaktı. Philips, Türkiye’yi gözden çıkarıyordu. Bunu, çalışanlar olarak bizler de hissediyorduk...”


Türk Ytong
“Türk Ytong ile Poyraz Danışmanlık firmasının sahibi sevdiğimiz bir abimiz de olan Ali İhsan Poyraz vasıtasıyla tanışmıştım. İş arayış sürecinde bana Ytong’un, Philips’le kıyaslandığında küçük ama benim için uygun bir firma olduğunu, Mali İşler Müdürü aradıklarını ve çok iyi bir genel müdürleri olduğu bilgisini vermişti. 1979 senesinde Türk Ytong’un o zamanki genel müdürü Kudret (Baban) Bey ile görüşmeye geldiğimde, kendisinin gerçekten iyi bir yönetici ve insan olduğunu görmüştüm. Yapılan görüşmeler sonunda Philips’teki görevimden ayrıldım ve 9 Mayıs 1979’da Türk Ytong’da Mali ve İdari İşler Müdürü olarak işe başladım...”

11 Eylül’den 12 Eylül’e...
“Sektör olarak farklı bir sektöre adım atmıştım. İlk günden itibaren de yoğun bir iş temposunun içine dalmıştım. 1979-1980 yılları ekonomik açıdan sıkıntılı bir dönemdi. 12 Eylül dönemine kadar işçi-işveren ilişkileri, grevler, siyasi olaylar, sağ-sol çatışmaları nedeniyle çok zor bir dönem geçiriliyordu. 12 Eylül gününü ise hiç unutamam... Toplu sözleşme dönemi başlamıştı. O yılın başında yapmamız gereken toplu sözleşme, eylül ayına kadar gerçekleştirilememişti. Hem işçi hem de işveren sendikamız vardı. Şirket olarak, kötü niyetli olmayan işçi sendikamızla son derece olumlu ilişkiler yürütüyorduk. Sendikal olaylar, siyasi gerilimler üst üste geldi ve ağustos ayında 180 bin metreküp kapasiteli Pendik fabrikasında grev kararı alındı. Üretim durdu. Zaten yüzde ellinin altında bir kapasiteyle çalışıyorduk. Olumsuzluklar üst üste yığılmış durumdaydı. Bazı radikal gruplardan tehdit mektupları bile geliyordu.  Fakat bizim işçimiz, işyerini korumaya dönük pozitif çözüm arayışı içindeydi. 11 Eylül günü işçi sendikasıyla yapılan toplantı da olumlu geçmiş ve karşılıklı el sıkışılmıştı. Ertesi gün de toplanıp protokol imzalanacaktı. Fakat ertesi gün sabah evden çıkıp tam arabaya binerken üst kattaki komşumun, ihtilal olduğu uyarısını yapmasıyla eve geri dönmüştüm. Sokağa çıkma yasağı vardı...”

Sıkıyönetim Komutanlığına çağrıldım
“Bir sonraki gün fabrikaya geldiğimizde zaten grevler yasaklanmış, herkes işinin başına dönmüştü. Fakat Türk Ytong yönetimi grev yasağını bahane edip, işçilerin eski koşullarda çalışmasına razı olmamıştı. Maksat, işçinin hakkını yemek değildi. İşçi sendikasıyla iki gün önceki gerilimli siyasi ortam şartlarında yapılan anlaşmayı imzalamıştık. İşçiler de yapılan toplu sözleşmeden çok memnundular. Fakat aradan bir buçuk ay geçtikten sonra bir gün Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından Selimiye’ye çağrılmıştım. Sonradan çok iyi dost olduğumuz Kurmay Albay Fuat Uçan, son derece sakin olarak neden toplu sözleşme imzaladığımızı sormuştu. Ben de Türk Ytong olarak bunun sözünü verdiğimizi, sözümüzde durduğumuz bildirmiştim. Albay da çok etkilenmişti...”


Güvene dayalı bir işbirliği geliştirmeye çalışıyordum
“O dönemler tek fabrikamız Pendik’teydi. Fındıklı’da da satış müdürlüğümüz vardı. Mali İşler Müdürü olarak ilk yaptığım iş, şirketin bankalar nezdindeki kredi alma kapasitesini yükseltmek yönündeydi. Bankalarla güvene dayanan bir ilişki geliştirmeye çalışıyordum. Pamukbank’ın Göztepe’deki şubesiyle çalışıyorduk. Bankanın genel müdürü de Hüsnü Özyeğin’di. Şube müdürü, beni Hüsnü Bey ile tanıştırmak istiyor ve Hüsnü Bey’in bizim fabrikayı ziyaret etmesini istiyordu. Bir gün Hüsnü Bey ile Göztepe şubesinde buluştuk, oradan fabrikaya geldik. Yoldaki sohbetimiz sırasında tüm derdimi kendisiyle paylaşma fırsatı bulmuştum. Fabrikayı görünce Hüsnü Bey de çok etkilenmişti. Sekreterini arayıp, daha önce yaptığımız kredi talebimizin yönetim kurulu gündemine alınması emrini vermişti...
“Arkasından verimlilikle ilgili çalışmalara hız verdik. Enflasyon yüzde 40’lar seviyesindeydi. Biz ise sabit fiyatlı mal satıyorduk. Yani 5 ay önce aldığınız siparişin maliyeti, malzemeyi teslim ettiğinizde yükseliyordu. En büyük giderlerimizden birisi motorin fiyatları da devamlı yükseliyordu. Karlılık mümkün değildi. O dönemde ben de satış müdürlüğüne destek olarak müşterilere birlikte ziyaretlerde bulunuyor, durumu anlatıyordum...”

45 yaşımda genel müdür oldum
“1985’te, 40 yaşındayken Türk Ytong’ta mali ve idari işlerden sorumlu genel müdür yardımcısı oldum. O zamana kadar Türk Ytong’ta sadece teknik genel müdür yardımcılığı pozisyonu vardı. Kendime göre hedefler koyuyor ve 45 yaşıma geldiğimde genel müdürlük yapabilecek yeteneklere sahip olmayı planlıyordum. Bu arzum da Kudret Bey’in 1990’da emekli olmasıyla gerçekleşti. İşimi çok seviyordum. Genel müdür olduğum dönemde İran-Irak Savaşı nedeniyle yine kriz vardı. Genel müdür olunca yönetim kurulumuzla daha yakın ve sıkı ilişkiler geliştirme fırsatı da buluyordum...”

Kireç fırınlarını kapattık
“Pendik’teki tek fabrikamız doğal olarak 1960 yılındaki teknolojiyi kullanıyordu. İki kireç fırınımız vardı ve bu fırınlarda 60 kişi çalışıyordu. Çevre açısından sakıncalı olan bu fırınlar uzaktan, çıkardıkları dumanlarıyla fark edilebiliyorlardı. Hem çok zor hem de ekonomik olmayan bir iş yapıyorduk. Genel müdür olduktan sonra ilk 3 ay içinde önce bir kireç fırınını durdurduk. O zaman çimento fabrikasında kireç yapmaya başlayan Nuh Çimento’dan kireç tedariğine başladık. 1990’ın sonlarına doğru da ikinci fırını kapattık. Bu bence teknolojik olarak en önemli değişikliklerden biriydi. Hem verimlilik hem de çevre kirliliği açısından olumlu bir adım atmıştık. Kireç fırınları, ben girdiğim zaman olmazsa olmazlarından biriydi, kimse kapatmayı aklına bile getirmezdi. Radikal bir yönetim kararı almıştık. Ardından otomasyona yoğunlaştık. Kapasite artırımında otoklav ilavesi ile 1990 yılının ortalarına geldiğimizde ciddi bir verimlilik elde etmiştik. 1991 ve 1992 yılları verimliliği ve kârlılığı artırdığımız yıllar olmuştu...”

İlk ciddi yatırımımız Gebze’deydi
“Krizlere rağmen o dönemde yükselmeye başlamıştık. Büyüme emareleri görülüyordu. 1993 yılında ilk ciddi yatırımımızı Gebze’de gerçekleştirdik. 1990’lı yıllarda bir firma Gebze’de, teknolojisi çok da doğru olmayan bir gazbeton tesisi kurmuş fakat 1992’de işi yürütemeyip üretimi durdurmuşlardı. Bizim de yükselişe geçtiğimiz yıllardı. Bunun üzerine yönetim kurulumuzu ikna ederek fabrikanın sahibiyle temas kurdum ve fabrikayı Ytong bünyesine katmayı teklif ettim. Böylece 1993 yılında Gebze’deki gazbeton fabrikasını satın aldık...”
“Bu bizim için ilk ve büyük bir atılım olmuştu. Alman uzmanların desteğiyle teknolojiyi revize ettik ve 100 bin metreküp olan kapasiteyi 150 bin metreküpe çıkarttık. 1993 yılındaki gelişmelerden birisi de Alman ortağımız ve lisans sahibi Ytong International GmbH (şimdiki adıyla Xella Grup)’ın ortaklık payını yüzde 2’den yüzde 25’e çıkarmasıydı. O fabrikayı almamızda Almanlardan aldığımız paranın da etkisi olmuştu. Ciddi bir sermaye girişi sağlamıştı. Verimliliğimizi de çok iyileştirmiştik. O yıl Yılın İş Adamı unvanı ile Milli Prodüktivite Merkezi’nden bir ödül aldım. Merkez, her yıl Türkiye’de yılın iş adamı olarak 6 kişiyi seçiyordu, bunlardan birisi de ben olmuştum. Diğer ödül alan sanayicilerden biri de Üzeyir Garih’di...”

Saray fabrikası
“Finans Kulüp (Türkiye Finans Yöneticileri Vakfı) üyesiyim ve Finans Kulüp Vakfı’nın kurucularındanım... Aynı yıllarda TUGİAD Türkiye Genç İşadamları Derneği’nin de üyesi olmuştum. Finans Kulüp’ün o dönemlerde yoğun ilgi gören toplantılarından birinde, Şişecam Grubu’nun başkanı Adnan Çağlayan ile sohbetimiz esnasında, kendileriyle aynı hammaddeleri kullandığımızı, güçlerimizi birleştirebileceğimizi anlatmıştım. Kendisi de bu fikre sıcak bakarak beraber fabrika kurmayı teklif etmişti. 1996 yılında kurduğumuz Saray fabrikasının kuruluş hikayesi de böyle başlamıştı. Şişecam’ın cam üretimi için uygun olmayan ve kullanmadığı kumu kullanmak üzere yarı yarıya ortak fabrika kurmaya karar verildi. Şişecam yönetim kurulu ile bizim yönetim kurulu buluştu. Ytong’un merkezi ve Fransa Lyon’daki fabrikası ziyaret edildi. Her şey yolunda giderken 1996’da ekonomik krizin başladığı dönemde Adnan Bey bir gün telefonda, İş Bankası’nın tüm yatırımları durdurduğu ve Şişecam’ın bu işten vazgeçtiği bilgisini vermişti. Bununla birlikte kullanmadıkları kumu ise istediğimiz gibi kullanabilecektik...”
“Bizde ise durum farklıydı. Ciddi bir fabrika hazırlığı içindeydik. Projeyi durdurmak yerine kendimiz yapmaya karar verdik ve kredi arayışına girdik. Alman devlet finans bankası DEG ile temasa geçtik. Türkiye’ye geldiler ve uygun şartlarla uzun vadeli kredi açmayı kabul ettiler. Biz de 1996 yılında Saray fabrikamızı faaliyete geçirdik. Fabrika 300 bin m3 kapasiteye sahipti. O yıllarda son teknolojiyle kurulan fabrikalardan biriydi. Bir Türk olarak da gurur duyduğum tesislerinden biri. Çünkü yatırımın maliyetini, Almanların öngördükleri bütçe 25 milyon euro olmasına rağmen teknik kadromuz ve iyi yönetimimizle 22 milyon euro’ya düşürmüştük...”


Gaziantep ve Antalya
“Aynı dönemde, ikisi de ortaklık olan Gaziantep ve Antalya fabrika projeleri de gündemdeydi. Gaziantepli Konukoğlu ailesi, bilindiği gibi Türkiye’nin en büyük yatırımcılarından birisi. Sahibi Sani Konukoğlu’nun, kurduğu tüm fabrika ve tesislerde Ytong malzeme kullanması nedeniyle kendileriyle yakın ilişkiler içindeydik. Sani Bey, Gaziantep’te bir Ytong fabrikası kurma fikrini ortaya koymuştu fakat ömrü vefa etmemişti. Bu yatırım, yıllar sonra oğlu Abdülkadir Bey ile tekrar gündeme geldiğinde bir ortaklık kuruldu ve 1998 yılında Gaziantep fabrikası Konukoğlu ve Türk Ytong ortaklığında faaliyete geçti...”

Portekiz’deki fabrika Antalya’ya getirildi
“Doksanlı yılların başında, Antalya’nın başarılı Yetkili Satıcılarından birisi olan Mustafa Kıvrak ile de bir fabrika kurma fikri ortaya çıkmıştı. Bu fikir ise 1997 yılında, Ytong’un, Portekiz’deki ekonomik kriz dolayısıyla kapanan fabrikasının satın alınmasıyla gerçekleşti. Portekiz’deki fabrikayı bir yıl içinde söküp, demonte edip, iyileştirip, 1998’de Antalya’da üretime aldık. Böylece 3 yıl içinde 3 fabrika açmış olduk. 2000’e kadar 5 fabrika hedefim gerçek olmuştu. Mustafa Bey, 2001 krizinde maalesef işlerinde bir zorluğa girdi ve zamanla o hisselerini bize devretti. Önce çoğunluğu devraldık, sonra da 2004’teki vefatından sonra çocukları azınlık hisselerini Türk Ytong’a devrettiler...”

Yüzde onluk ücret indirimi 
“Geçmiş krizlerden aldığımız çok ders olmasına rağmen 2001 ekonomik krizini biz de oldukça ciddi şekilde yaşamıştık. İlk iş olarak Trakya ve Gebze fabrikalarındaki üretimi durdurduk. Pendik, Antalya ve Gaziantep fabrikalarında ise üretim devam ediyordu. Mümkün olduğunca işçi çıkarmamaya çalışıyorduk. O dönemde çalışanlarımızla bir toplantı yaptık ve işçi çıkarmamak için herkesin ücretinden yüzde onluk bir kesinti yapmayı teklif ettik. Toplu sözleşmeyle olan hakları da bir müddet askıya alalım ama çalışanları işsiz bırakmayalım teklifimizi çalışanlarımız da benimsemişti. Sonuç itibariyle kapanan fabrikalarımızdaki arkadaşlarımızı da Pendik fabrikamıza transfer ettik ve minimum personel çıkartarak krizi atlatmaya çalıştık. Yüzde onluk ücret indirimi, yüzde on personel çıkarmamızı önlemişti. Allahtan o dönem çok uzun sürmedi. Sonrasında da işler düzeldi. Krizden çıktığımız zaman da daha güçlü olarak, özellikle 2003’ten sonra yine büyümeye devam ettik...”

Misyonumu doldurduğumu düşünürken...
“2003 yılında ise genel müdürlüğü bırakmak istemiştim. Misyonumu doldurduğumu düşünüyordum... Fakat Bülent (Demiren) Bey başta olmak üzere yönetim kurulumuz bu fikrime pek sıcak bakmamışlar ve yönetim kurulu statümüzü değiştirerek üye sayısını artırmışlar, beni de murahhas üye yapmışlardı. 2004 yılı Genel Kurul toplantımızda ben Yönetim Kurulu Murahhas Üyesi, uzun yıllar birlikte çalıştığım yardımcım Nabi (Özdemir) Bey de genel müdür olmuştu...”
“2008 yılında Bilecik fabrikasını kurduk. Bu fabrikanın hammadde açısından temeli 1989’larda atılmıştı. Bilecik’teki hammaddeyi 1989 yılında belirleyip, satın almıştık. Bölge, üretimimizdeki ana hammadde olan kuvars açısından zengindi. 2005’lerden sonra kapasite artışımız hız kazanınca Bilecik projesini hayata geçirdik. Bu projede yine Almanlarla çok ciddi bir teknolojik işbirliği yaptık. Dünyanın en büyük fabrikasını kurmayı hedefliyorduk. Yine o dönemin teknolojisi en yüksek olan fabrikasıydı. Bilecik şu anda 400 bin m3lük üretime ulaşmış bulunuyor. Bu, yıllar içinde 800 bin m3e çıkacak. 2013’te Kasım ayında temellerini attığımız ve tüm dünyadaki ilk Yeşil Bina sertifikalı Ytong fabrikası olacak Çatalca fabrikamız da haziran ayında faaliyete geçecek. Ytong’un makine, proses ve teknoloji anlamında geldiği son gelişmelerin hepsi Çatalca fabrikamızda uygulanıyor. Multipor Isı Yalıtım Plağını da büyük miktarda Çatalca fabrikamızda üreteceğiz...”

Çok istisnai bir pozisyonda görev alıyorum
“Muhasebe elemanıyken şef oldum, müdür yardımcısı oldum... Hepsinde tabii ki bir mutluluk yaşadım. Ama en değer verdiğim şu andaki yönetim kurulu başkanlığı görevim. Çünkü bu, aslında profesyonel olarak gelinebilecek çok istisnai bir nokta. Birçok profesyonel çalışan genel müdür olabiliyor, yönetim kurulu üyesi de olabiliyor ama yönetim kurulu başkanlığı çok farklı bir pozisyon. Dünyanın gelişmiş ülkelerindeki büyük firmalar için bile istisnai bir durum. Bunu hakikaten çok önemsiyor ve gurur duyuyorum...”

Türkiye bazı konuların çok uzağında
“35 yıldır inşaat sektörünün içindeyim... İnşaat sektöründe hem malzeme hem de yapı kalitesi olarak çok ciddi gelişmeler yaşadık. Fakat hala Türkiye’deki mevcut yapı stoğu gerçekten acınacak kadar kötü ve felaket bir durumda. Bunda neredeyse 40’lı yıllardan bu döneme kadar bence her sektör temsilcisinin payı var. Sonrası için daha doğru kararlar alınması lazım. Üretilen malzemelere baktığınız zaman sorun yok; mevcut kalitemiz iyi, standartlar açısından kabul edilebilir düzeyde. Ama bu şu an için, bugün için iyi... Ve bu kalite inşaatlara aynı düzeyde yansımıyor. Çünkü kaliteli malzeme kadar kalitesiz malzeme de üretiliyor. İnovasyonun inşaat sektörüne mutlaka girmesi lazım.” 
“Bunları yapmadan kentsel dönüşümü gerçekleştirirsek, otuz sene sonra tekrar bir kentsel dönüşüm yapmak zorunda kalabiliriz. Yani Türkiye’deki yapı kalitesinin mutlaka değişmesi lazım. Bu da sadece yüksek ve güzel binalar yapmakla olmaz. Avrupa’da artık çok farklı şeyler konuşuluyor. Avrupa, şehrin altyapısıyla, binaların yerleşimiyle, enerji verimliliği, binaların konfor koşullarıyla bütün bir akıllı şehir konusuna odaklanıyor. 2020’de yüzde 20 enerji tasarrufu hedefi artık 2030 için yüzde 30 oldu. Neredeyse sıfıra yakın enerji tüketen binalar planlanıyor. Şimdiki hallerinde bile kendimize örnek aldığımız Avrupa’daki binaların yüzde doksanının iyileştirilmesi, yenilenmesi gerektiği düşünülüyor. Türkiye ise bu konuların çok uzağında. Bu dönüşümlerin sağlanması lazım. Türkiye İMSAD’ın çok değerli bir yönetim kurulu, üyeleri ve değerli yöneticileri var. Onlarla birlikte bu fikirleri hem kamuya hem topluma anlatmamız şart...”

Evren Zincir
“Babam inşaat malzemeleri alım satımıyla uğraşırdı. Küçük, mütevazı bir tüccardı fakat babamı belki de yakından tanıyamadığımdan hiç bu tür bir iş yapmayı düşünmedim. Babadan devralacak bir işim de yoktu. İlk gençliğimden beri hep profesyonel yöneticiliği düşünüyordum. Fakat 1997 yılında rastlantılar sonucu bir firma ortağı da oldum... Rotary Kulüp’ten bir arkadaşım, Almanya’da eğitim görürken gemi zincirleri üretimine merak sarıp, teknolojisini, makinelerini Türkiye’ye getirip, Türkiye’deki tek gemi zinciri üreten Evren Zincir’i  kurmuştu. Fakat yıllar içinde finansal ortaklarıyla bir anlaşmazlığa düşmüştü. Ben de ona destek olmak amacıyla mütevazı rakamlarla ortak olmuştum. Atölye zihniyetiyle başlayan işi zaman içinde fabrika haline getirdik. E5 üzerinde Gebze taraflarında daha küçük bir tesisken, şimdi Güzeller Organize Sanayi Bölgesi’nde 25 kişilik bir kadroyla faaliyet gösteren iyi bir işletme haline geldi. Gemicilik sektörünün inşaattan farkı olmasına rağmen ortak yanları da çok. Üretilen ürünler Lloyd kuruluşları tarafından sertifikalandırıldığından yüzde yüz kaliteye bağlı bir üretim yapılması gerekiyor. Dolayısıyla hata kabul etmeyen bir iş. Ben çok fazla ilgilenemiyorum. Arkadaşım ise kendini emekli etti. Şimdi de elektronik mühendisi oğlu işleri yönetiyor. Haftada birkaç saatimi ayırıp, biraz da farklı bir atmosfer hissetmek amacıyla fabrikaya gidiyorum...”

Torunum ve Beşiktaş
“1989 yılında ikinci evliliğimi yaptım ve 1990 yılında bir kızım daha oldu. O da geçen sene Sabancı Üniversitesi’ni bitirdi. Büyük kızım ise İtalyan Lisesi ve Boğaziçi Üniversitesi’ndeki eğitiminden sonra özel firmalarda profesyonel danışmanlık hayatına devam ediyor. Altı yaşında bir torunum var. Şimdilerdeki uğraşlarımdan birisi de onu Beşiktaşlı yapabilmek. Kendimi bildim bileli Beşiktaşlıyım. Fakat Beşiktaş ile daha yakın ilişkiyi Süleyman (Seba) Abi zamanında kurabildim. Ytong’tayken çok yakın bir arkadaşımız vasıtasıyla 1985’lerde Süleyman Abi ile tanışmıştık. Çok sevdiğim, olağanüstü değerli bir insandı. Sonra kulübe üye oldum, hatta bu sene divan kuruluna da girdim. Türkiye’nin ilk yeşil stadı olacak Vodafone Arena’da ise Ytong ürünlerinin kullanılması beni daha da mutlu ediyor...”

Fethi Hinginar, eşi Nermin ve küçük kızı Serra ile birlikte...

Birçok organizasyonda görev alıyorum
“Birçok organizasyonda faal olarak görev alıyorum. Türkiye Gazbeton Üreticileri Birliği (TGÜB)’nin yönetim kurulu başkanlığını yürütüyorum. Toprak, Seramik, Çimento ve Cam Sanayi İşveren Sendikası’nın yönetiminde Başkan Vekili olarak görev alıyorum. Türk Böbrek Vakfı’nın mütevelli heyetindeyim. Avrupa Gazbeton Üreticileri Birliği (EAACA) ve Türkiye Finans Yöneticileri Vakfı’nında yönetimindeyim. 1990’dan sonra Rotary Kulübü’nün üyesi oldum. Başkanlık ve Guvernör Yardımcılığı yaptığım dönemler de oldu...”

Kurtköy’de bir ilkokul
“1977’de Amerika’ya gitmeden önce Kalamış Lions Kulüp’e üye olmuştum. Lions, kendi ekonomik koşulları, yaşam şartları daha iyi olan kişilerin, olmayanlara dönük projeler ürettiği bir sivil toplum kuruluşu. Fikir bana çok cazip geliyordu. Toplumsal gücünüzü birleştirerek daha az imkana sahip olanlara bir takım hizmetler götürüyorsunuz ve bunu belli organizasyonlar içinde yapıyorsunuz.1985-86’da Kalamış Lions Kulüp başkanlığı dönemimde Kurtköy’de bir ilkokul yapmıştık. Kurtköy’ün gerçekten Kurtköy olduğu zamanlardı. Ytong’ta çalışıyor olmamdan kaynaklanan bilgi ve Ytong prefabrik elemanlarla üç ay gibi kısa bir sürede projeyi tamamlamıştık. Dönemin İstanbul Valisi Nevzat Ayaz da açılışa katılanlar arasındaydı. Beni mutlu eden ilk sivil toplum hareketim budur. Sonrasında da benzer çalışmaları devam ettirmeye çalıştım...” 


Denge üzerine kurulmuş bir hayatım var
“Genelde duygusal kararlar alan bir yöneticiyim. Hem özel hem işte denge üzerine kurulmuş bir hayatım var. Yöneticiliğimde hiç ‘dediğim dediktir’ anlayışıyla iş yapmadım. Yönettiğim ya da beraber çalıştığım arkadaşlardan birisi benim fikrime karşı daha doğru bir fikir ortaya koyuyorsa bunu rahatlıkla benimserim. Hiçbir kompleksim olmaz. Kimseyi ne kendimden aşağı görürüm ne de üstün. İnsanların doğal olarak hayatlarının çok büyük bir kısmı iş ortamında geçiyor. İşyerleri, insanların her gün lanet okuyarak geldikleri bir ortam olmamalı. Buna çok dikkat etmeye çalışıyorum. Hayatım boyunca bağırılarak konuşulmasından, bağırılmasından nefret ettim. Bağırarak kendini kabul ettirme çabası beni rahatsız eder. Sert konuşan birisi değilim. Emir vererek iş yaptırmaktansa, fikirlerimi benimsetmeye çalışırım. Doğruyu da sonuna kadar savunurum. Yani yanlışa mani olmak için de her şeyi yaparım, gördüğüm şeyi de söylemekten çekinmem...”

Dürüstlük... Ama her anlamda dürüstlük...
“Bir şansım da, hem çok iyi hem de çok kötü birçok yönetici tanıyor olmam... Kötü yöneticiden ne yapılmaması gerektiği konusunda, iyi yöneticiden de ne yapılması gerektiği konusunda çok ders aldım. Bunların bana faydalı olduğunu düşünüyorum. Çalışma arkadaşlarımdan en büyük beklentilerimden birisi ise dürüstlük. Dürüstlük, ama her anlamda dürüstlük... Yani düşünceyi paylaşırken de dürüst davranma, işini yaparken de dürüst davranma. Herkes hata yapabilir, hata insanlara mahsus bir şeydir. Ama hatayı tekrarlamak farklı bir durumdur. Bütün hayatımda çok benimsediğim bir prensibim var; ‘Ulaşılan her başarı bir sonraki hedefin basamağı olarak görülmeli. O zaman başarı sonsuza dek sizinle olur’. Öncelikle herkes mevcut kendi yaptığı işi geliştirme konusunda çaba sarf etmeli. Sonra başka konulara konsantre olmalı. Onu bir kenarda garantiye alıp, ondan sonra diğer konulara geçmek bence başarının anahtarlarından birisi. Ayrıca gizlenen küçük hataların, daha sonraki büyük hataların başlangıcı olduğuna inanırım...”

Geri