Portre & Röportaj

ÇATIDER Yönetim Kurulu Başkanı ve Multiplan Yönetici Ortağı M. Nazım Yavuz


Kasım 2014 / Sayı: 128

Çocukken evin önünde gazete sattığı günlerden çatı katında kurduğu kimya laboratuvarına, İstanbul Erkek Lisesi’nde “sahne tozu” yuttuğu günlerden tur operatörlüğü yaptığı öğrencilik yıllarına, kömür dağlarının tepesinde “işi” öğrenmeye çalıştığı günlerden Aktif Yalıtım ile yalıtım sektörüne girdiği döneme, Multiplan’ın kuruluşundan ÇATIDER başkanlığına kadar uzanan süreci Yalıtım okurlarıyla paylaşan M. Nazım Yavuz, “35 yaşındayken yakın bir arkadaşımı kaybettim ve hayatımı sorgulamaya başladım. Hatırladığım şeyler ise hep keyif aldığım zamanlardı. İnsan beyni acıyı, üzüntüyü bir süre sonra siliyor ve hayatın hep iyi yönlerini hatırlıyor. Ben de olabildiğince bu unsurları hayatımda çoğaltmaya çalışıyorum” diyor.


“Esnaf olan mütevazı bir ailenin çocuğu olarak 1968 yılında Artvin’de dünyaya gelmişim. Baba tarafım, Stalin tarafından sürülmüş, eziyet edilmiş, zulüm görmüş halklardan biri olan Ahıska Türklerine dayanıyor. Anne tarafından da Kafkas kökenliyiz. Dedemin babası Kafkasya’da Bolşevik Devrimi’nde işgal edilen şehirlerde yaşamış. Bayağı da mülkü varmış. Fakat tabii hepsi zaman içinde Bolşevik Devrimi’yle elden çıkmış. Hatta hatırlarım, dedemin elinde o günler için pek bir şey ifade etmeyen çok sayıda tapu vardı. Sonrasında da vatan toprağı deyip Artvin’e göç etmişler...”

Amerika Ay’a, biz İstanbul’a
“Dedemin şehir merkezinde, Cumhuriyet Konağı’nın yanında Adalet Oteli isimli bir oteli varmış. Bölgenin en düzgün, temiz ve Artvin’in merkezindeki tek otelmiş. Turizm kitaplarında da ismi geçermiş. Babam da o dönemde dedemle birlikte otel işletmeciliğinden bazı gazetelerin Artvin muhabirliğine kadar farklı işler yapıyormuş. 1969 yılında, ben henüz bir yaşındayken, otelimizin ve evimizin Cumhuriyet Konağı’nın genişletilmesi amacıyla istimlak edilmesiyle ailem bir sıçrama yapmak istemiş; benim de geleceğimi düşünüp İstanbul’a göç etmişler. Geldiğimiz tarih de enteresandır... 1969’un Temmuz ayında, biz İstanbul yolunda Trabzon’dan geçerken Amerikalılar da Ay’a iniyorlarmış...” 

Çoruh Et Lokantası...
“Babam, dedem ve amcam, Şehremini’de Millet Caddesi üzerinde bir bina satın almışlar ve Çoruh Et Lokantası isminde bir lokanta açmışlar. Lokantanın üstünde de evimiz bulunuyordu. 1980’lere kadar o lokanta işletildi. İnsanlar daha uzak yerlerden gelip yemek yerlerdi. Fakat akaryakıt krizinin başlaması ve otomobil kullanımının azalmasıyla işler biraz sekteye uğramıştı. Babamlar da Kapalıçarşı’da bir dükkan alarak esnaflığa başka bir alanda devam etme kararı almışlardı...”


Gazeteyi kar etmeden satıyormuşum
“İleriki zamanlarımda da ailemin işlerine yönelmek gibi bir merakım ve isteğim olmadı. Farklı amaçlarım vardı. Çocukken de sanayici olmayı, bir şeyler üretmeyi, yaratmayı düşlüyordum. Tabii o zamanlar üretimin bu kadar zahmetli bir iş olduğunu bilmiyordum. Ama mahallede su ve gazete satmışlığım vardır. Altı yaşındayken evin önünde gazete satıyordum. Hastaneye yakın, merkezi bir yer olduğundan bayağı da müşterim oluyordu. İyi para kazandığım için, daha doğrusu öyle olduğunu zannettiğim için oldukça da keyifliydim. Meğerse durum pek öyle değilmiş. Kâr ederek sattığımı sandığım o gazeteleri babam zaten 2.5 liraya bakkaldan alır, ben de yine 2.5 liraya satarmışım. Yine de babamın katkısıyla ilk hayat tecrübelerini edindiğim için kendimi şanslı hissediyorum...”
“İlkokulda Bahçelievler’deki Kültür Koleji’ne gidiyordum. Okul, sabah başlayıp neredeyse akşamüstüne kadar sürdüğünden mahallede pek oynama imkanım da olmuyordu. Babamın okuldayken öğrettiği problem çözme yöntemleri ise hayatımın ileriki dönemlerinde çok işime yaradı. Bir Alman kültürüydü aslında. Problemi önce iyi anlamamı, ardından çözüm yolunu anlatmamı ve en sonunda da kağıdı ve kalemi elime alıp çözmemi isterdi. Yani önce analizi, sonrasında da çözüm üretmeyi gösterirdi. Çocuk yaşta aldığım bu yöntemle analiz yapmadan bir işe dalmamayı, problemin içeriğini anlamadan bir işe girişmemeyi öğrendim ve hayatımda büyük katkısını gördüm. Çok da kitap okuyan bir çocuktum. Yusufpaşa’daki halk kütüphanesinden haftada dört beş kitap alırdım. Kütüphanedeki bütün çocuk kitaplarını okumuştum...”

Ufak bir kimya laboratuvarım vardı
“Başarılı bir çocukmuşum. 1979 yılında girdiğim sınav sonucu, üç alternatifim daha olmasına rağmen İstanbul Erkek Lisesi’ne kaydoldum. Binası heybetli ve etkileyiciydi. Eve yakın olması da bir avantajdı. İlk sene yatılı okuduğum İstanbul Erkek Lisesi’nde ortalama bir öğrenciydim ve özellikle kimyaya meraklıydım. Okulun laboratuvarları ise en büyük şansımızdı. Birçok okulda olmayan imkanlara sahiptik. Kimyaya o kadar meraklıydım ki evimizin çatı katında ufak bir kimya laboratuvarı bile kurmuştum. Malzemeleri bulmak o dönemlerde  çok zordu. Basit deney kitaplarını bile Almanya’dan siparişle getirtiyorduk. Bugünlerde ise kırtasiyelerde her şey hazır satılıyor...” 

İstanbul Erkek Lisesi zor, ağır ve disiplinliydi
“İstanbul Erkek Lisesi’ndeki eğitim hayatım, çok keyif aldığım bir dönemdi. Zor, ağır ve disiplinli bir eğitim aldık. Hocalarımız sertti ama hepsi seçkin hocalardı. Uluslararası literatürü takip ederlerdi. En az iki farklı dalda mesleki yeterliliği olan Alman hocalarımız vardı. Bütün ana dersleri Almanca görürdük. Kitaplarımız da Almanya’dan gelirdi. Yani Türkiye’deki ortaöğretim müfredatının dışında, belki üniversitelerde okutulan üst düzey konuları da öğrenirdik. Ama bir fizik sınavında matematiksel olarak doğru cevap verseniz bile Almanca imla hatasından not kırılırdı. Matematik problemlerinin önce çözümlerini yazıyor, sonra formüllerle çözüyorduk. Yani zor bir okuldu. Hatta okuldan mezun olduğumuz dönemlerde çok azımızın bir Almanı sevdiğini zannediyorum. Ana branş derslerinin Almanca olması, üniversite sınavında hem bana hem arkadaşlarıma biraz zorluk da çıkarmıştı. Sınavda çıkan bazı Türkçe terimleri tam anlayamıyorduk. Dolayısıyla sınav öncesi Türkçe olarak matematik ve fizik dersleri almak zorunda kalmıştım...”  
Sahne tozu da yutuyordum
“Lisede tiyatroyla da oldukça ilgileniyordum. Oyunculuğu pek beceremiyordum ama çok keyif aldığımı söyleyebilirim. Hatta arkadaşlarımızla Anton Çehov’un Sevgili Doktor oyunuyla İstanbul liselerarası bir yarışmada birincilik almıştık. Sahne tozu yutmanın sosyal açıdan da katkıları oluyordu. Bugün topluluk önünde rahat konuşabilme yeteneğini belki o günlerdeki sahne deneyimimden edinmişimdir...”


Transfer sorumlusuydum
“Lise 1’in sonundaki yaz tatilinde, Vitur isimli bir turizm firmasında transfer sorumlusu olarak çalışmaya başlamıştım. İlk günlerde çok zorlanmıştım. Teorik olarak bilmeme rağmen Almanca’yı rahat konuşamıyordum. Fakat sonra, o dönemlerde bu sektörde aslında kimsenin doğru dürüst Almanca konuşamadığını fark ettim. Genellikle çatpat, tarzanca hizmet vermeye çalışılıyor, ezberlenmiş konuşmalar yapılıyordu. Bu beni oldukça rahatlatmış ve cesaretlendirmişti. Ben de artık kendimi kasmamaya ve kötü de olsa konuşmaya başlamıştım. Kısa bir süre sonra da Almancam oldukça ilerlemişti. Yaz bitip, Lise 2’ye başladığımda ise bütün arkadaşlarım ve hocalarım hayretler içinde kalmıştı. Sonraki yaz tatillerinde de turizm şirketinde çalışmaya devam ettim. Bu iş çok çeşitli insanlarla tanışma fırsatı yaratıyordu. Hatta Alman Dışişleri Bakan Yardımcısı ile bile tanışmıştım...” 

İÜ İşletme Fakültesi...
“Liseden 1988 yılında mezun oldum ve İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi’ni kazandım. Aslında mühendislik eğitimi almayı düşünüyordum. Kimya ve üretime meraklıydım. Hala da ‘mühendislik okusaydım daha mı iyi olurdu’ diye düşünürüm. Fakat o dönemlerde Türkiye’de dış ticaret, ihracat ve ithalat gibi alanlarda ciddi gelişmeler oluyordu. İşletme eğitimi önem kazanıyordu. Okul, benim kazandığım sene Boğaziçi Üniversitesi’nin yanında, yani cazip bir yerdeydi. Fakat o sene Avcılar Kampüsü’ne taşınmıştı. İstanbul Erkek Lisesi’nin Boğaziçi manzarasından sonra Avcılar Kampüsü tam bir hayal kırıklığı olmuştu benim için. Kampüs yeni kuruluyordu. Bırakın dışını, içinde bile doğru düzgün bir şey yoktu. 200 kişilik sınıflarda ders görüyorduk. Ama derslerimize keyifli hocalar da giriyordu. Mesela şimdi Profesör olan Kerem Alkin o zamanlar asistandı. Derslerinde çok güzel ve keyifli sohbetlerimiz olurdu. Ben de aktif, meraklı, hayatın içinden gelen, soran, tartışan bir öğrenciydim. Çalışma hayatımda edindiğim tecrübeler teorik eğitime çok daha kolay adapte olmamı sağlıyordu. Teoriği ve pratiği göz önünde bulundurup analiz yapar, hocalarımla tartışırdım. Fakat yine de üniversite hayatıma dönüp baktığımda çok da kayda değer bir iz bırakmadığını görüyorum. Lise eğitimim çok hareketli geçtiğinden Avcılar Kampüsü’ndeki hayat çok çekici gelmemişti bana...” 

Sağ dikiz aynası olmayan Şahin
“Üniversitenin bitmesine yakın, haftanın iki günü üniversitenin zorunlu derslerine girip bilfiil turizm sektöründe çalışmaya devam ediyordum. Fakat turizm sektöründe çalışmak keyifli olsa da düzenli bir hayata imkan vermemesi nedeniyle ileride yapmak istediğim bir iş değildi. İnsanları her zaman memnun ve mutlu etmek kolay olmuyordu. İnsanın bütün enerjisini alan, ufak tefek krizlerin çok çıktığı bir sektördü. Turizmden, sadece tur operatörlüğü yaptığım halde iyi para kazandığımı söyleyebilirim. Kazandığım parayla yurtdışında tatiller yapabiliyordum. 1990 yılında ilk otomobilimi de almıştım. Sağ dikiz aynası ve paspası olmayan Şahin marka bir otomobildi. Üniversiteye kendi arabamla gidip geliyordum...”

Cambridge’e dil okuluna gittim
“Turizmin benim için doğru bir meslek olmadığına inandığım için dış ticarete odaklanmayı istiyordum. Önce İngilizcemi geliştirmem gerektiğini de biliyordum. Son sınıfta iki dersimi bırakıp Cambridge’e dil okuluna gittim ve bir sene kaldım. Fakat bu derslerden İstatistik, döndüğümde başıma bela olmuştu. Ancak bir sonraki sene bitirebilmiştim okulu. Sonrasında da Yeditepe Üniversitesi’nde yüksek lisansa başladım. Yeditepe’de derslerimize rahmetli Üzeyir Garih, Bedrettin Dalan ve Mario Levi gibi isimler girerdi. 

İşi sahada, kömür dağlarının tepesinde öğreniyordum
“1994 yılında İngiltere’den döndükten sonra bir tanıdığımızın aracılığıyla OYAK’ın iştiraki olan Oytaş Dış Ticaret’te stajyer olarak işe başladım. Belli bir ağırlığı olan, disiplinli bir kurumdu. Kurumsal yapısı güçlüydü. Dış ticaret olarak işimiz, OYAK’ın bünyesinde yer alan çimento fabrikalarının enerji ve hammadde gibi ihtiyaçlarını karşılamak ve ihracatlarına katkıda bulunmaktı. Dış ticareti öğrenmek, mevzuatı anlamak için çok çalışıyordum ve meraklıydım. İlk girdiğim hafta Halkalı gümrüğüne, ithal ettiğimiz ve oradan Adana’ya göndereceğimiz kraft kağıtlarını görmeye gitmiştim. Gümrük müşavirimiz gümrüğe geldiğime şaşırmıştı; çünkü bunu daha önce şirkette kimse yapmamıştı. Fakat iyi ki gitmişim. Kraft bobinleri vagonlara o kadar verimsiz bir şekilde yükleniyordu ki vagonların neredeyse yüzde kırkı boş kalıyordu. İşin üzerine gitmem sonucu yüzde 90 doluluk oranına ulaşılıp, o sene navlundan yüzde 35 tasarruf etmiştik. 
Daha sonraki zamanda işi yerinde, sahalarda, ithal kömür dağlarının tepesinde gezerek öğrenmeye devam ettim. Bazen eve kömür tozlarıyla kapkara geliyordum. Genç arkadaşlara en büyük tavsiyem, işlerini tutmaları, sahiplenmeleridir. İşlerini sıkıca kavramadıkları sürece o iş onların olmaz. İşi yaşamanız, sahiplenmeniz lazım. İşi yerinde görme, dokunma ve anlama ısrarım yükselmemi de sağlıyordu. Stajyer olarak başladığım Oytaş’tan dört senenin ardından 1998 yılında ayrıldığımda İthalat Koordinatörlüğü yapıyordum...” 

Profesyonelliği sorgulamaya başlamıştım
“Firmada bir yönetim değişikliği olmuştu ve uyum sağlayamayıp ayrılmıştım. Ardından bir Norveç-Türk ortaklığı olan TET Enerji firmasında genel müdür yardımcısı olarak işe başladım. Norveç ve İsveç’in çimento devlerinin oluşturduğu büyük bir grubun firmasıydı. Oytaş’ta yaptığımız işe benzer, çimento fabrikalarına kömür sağlıyorlardı. O dönemde başarılı işler yaptık ve Türkiye’de ciddi kömür sahaları oluşturduk. Fakat kısa bir süre sonra, 1999 yılında yurtdışındaki ana firma, tüm dünyadaki o alandaki faaliyetlerini durdurma kararı aldı. Bu olay, kârlı, başarılı bir işletmede üst düzey bir yönetici olarak görev yapan beni büyük bir hayal kırıklığına uğratmıştı. Başarılı bir şirketin yurtdışından gelen ani bir kararla kapatılması çok üzücüydü. Bu olay benim profesyonelliği sorgulamama neden olmuştu...” 

Bir Ahmet Bey vardı!
“1999 yılında, 17 Ağustos depreminden iki ay önce, iki ortağımla beraber Aktif Yalıtım ve Mühendislik Hizmetleri firmasını kurduk. İthalatçı, distribütör ve uygulamacı bir yapımız vardı. Yeditepe Üniversitesi’ndeki yüksek lisans eğitimim sırasında hocamız Üzeyir Garih’e, yalıtım sektörüne girmek istediğimi söyleyip, ne tavsiye edebileceğini sormuştum. O da ‘Bizim işlerimizi bir Ahmet Bey var, o yapar’ deyip susmuş ve gitmişti. Kalakalmıştım... Ertesi hafta ise derse geldiğinde cevabından bir şey anlayıp anlamadığımı sormuştu. Ben de anladığımı, Ahmet Bey’in önemli bir çözüm ortağı olabildiği için kendisi tarafından isminin hatırlanabildiğini söylemiştim. Bu işte marka ve firma da önemlidir ama asıl önemli olan çözüm ortağı olabilmektir. Yalıtım, inşaatta ciddi sıkıntı yaratabilen bir iştir. Başarı ancak bir çözüm ortağı olabilmekte yatıyordu. Bu, ders olmuştu bana. Sözünü ettiği Ahmet Bey’i de yıllar sonra öğrendim; Ahmet Ulubaş’mış. Binlerce çalışanı olan Üzeyir Bey’in adını hatırladığı bir isim olmak ancak yaratılan çözüm ortaklığıyla mümkündü...” 


Aktif Yalıtım...
“Yukarı Dudullu’da kurduğumuz Aktif Yalıtım enteresan bir firmaydı. Yalıtım sektöründe o yıllarda üç eğitimli ve yabancı dil bilen gencin ortak olduğu bir firma yoktu. Çok güzel bir showroomumuz da vardı. Sika, Henkel, BTM firmalarıyla çalışıyorduk. Genç ve dinamik yapımız firmaların ilgisini çekiyordu. Firmalar yurtdışından gelen ziyaretçilerini, örnek bir distribütör olarak ofisimize getirirlerdi. O dönemde hem satış hem uygulama yapıyorduk. Güzel de işlere imza atıyorduk. Fakat tek talihsizliğimiz 17 Ağustos depremi olmuştu. Yapı yasağı, tüm sektörü olduğu gibi bizim gibi yeni kurulmuş bir şirketi de etkiliyordu. Aktif Yalıtım’ın en önemli işlerinden birisi Henkel’in PVC membran ürünlerinin distribütörlüğünü almak olmuştu. Türkiye’de PVC membranlar yavaş yavaş duyuluyordu. 2003 yılına kadar verimli bir dönem geçirdik. O yıl ortaklarım farklı iş yapmak amacıyla ortaklıktan ayrıldılar. Bu dönemde ben de Henkel’e malzeme üreten Alman VWS Multiplan firmasının distribütörlüğünü almıştım. Ufak tefek, mütevazı işler yapıyordum...” 

Topu kucağımda bulmuştum
“Bu süreçte bir gün Nuh Grup’un Başkanı Başar (Nuhoğlu) Bey beni arayıp, PVC membranı Türkiye’de üretmek istediğini söylemişti. Başar Bey bir iki senedir PVC membranlarda zaten müşterimizdi. 2004 yılında, depremlerin, krizlerin ardından böyle bir yatırım sektör açısından da çok önemliydi. Son yıllarda böyle bir yatırım yapılmamıştı. Buluştuğumuzda, distribütörlüğünü yaptığım, Almanya’da yıllardır PVC membran üreten VWS Multiplan firmasıyla görüşmesini tavsiye etmiştim. Bir süre sonra Başar Bey ile Multiplan yetkilileri biraraya geldiler. Multiplan yetkililerinin de Türkiye pazarının gelişeceğine inancı tamdı. İlk aşamada benim işin içine girmek gibi bir niyetim olmamasına rağmen toplantıda topu bir anda kucağımda bulmuştum. İki taraf da bu işi birisinin sahiplenmesi, kurması gerektiğine inanıyordu. Ve bu kişi de onlara göre bendim. İşin gelişeceğinden emin olduğumdan ve bir üretim deneyimi yaşamak istediğimden kabul ettim. 2004 yılında da Multiplan Yalıtım Sistemleri firması VWS Multiplan firmasını temsilen Jorg Viehmann, Başar Nuhoğlu ve benim ortaklığımda kurulmuş oldu...” 

Alman disiplini devam ediyor
“İşi ben yönetiyordum. 2007 yılına kadar ithalat yaptık. Her sene ciromuz ikiye katlanarak büyüyordu. 2007 yılında ise Alman ortağımız bize daha fazla kapasite ayıramamaya başlamıştı. Almanya pazarının da büyüdüğü yıllardı. Bizim de hacmimiz Türkiye’de belli bir yere gelince, üretimi ciddi ciddi düşünmeye ve 2007 yılında makineleri almaya başladık. 2008’in başında da Gebze Organize Sanayi Bölgesi’nde, Nuh Grup kampüsü içinde üretime geçtik. Ufak bir kapasiteyle temel altı malzemesini üretiyorduk. Aslında 2007’de ürünlerimiz makinelerden çıkıyordu fakat ürünlerin Almanya’da testlerinin tamamlanması, oradan ‘kalitesi uygundur’ iznini almak iki buçuk ay sürmüştü. VWS Multiplan testleri hem kendi yapıyor hem de bağımsız bir laboratuvara gönderiyordu. Almanların bu disiplinini hala sürdürüyoruz. Ürünlerimiz üç aşamalı testlerden geçerek piyasaya sürülüyor. 2010’a kadar da tüm PVC yelpazemizi tamamladık. Aynı yıl dünyada sayılı firmanın ürettiği, Türkiye’de ise ilk defa TPO bazlı su yalıtım membranını üretmeye başladık. O zamana kadar Amerika’dan ithal edilen TPO membranın çoğu artık tarafımızdan temin ediliyor. 2011 yılında PVC membran kapasitemizi de artırdık. 600 kilo kapasiteyle başladığımız iş, bugün PVC membranda saatte 1500 kilo kapasiteye ulaştı. Yeni bir PVC hattı daha kuruyoruz. Yatırım bittiğinde ise Avrupa’nın üçüncü büyük sentetik membran üreticisi olacağız. İhracatımız ise yüzde otuz oranında. Çok net bir tavrımız var: Kaliteye çok önem veriyoruz ve çok emek harcıyoruz. Ar-Ge’ye yatırım yapıyoruz. Alman ortağımızın da Ar-Ge anlamında çok katkısını görüyoruz. Kaliteli üretimin altını çizmeye çalışıyoruz. Multiplan olarak organize sanayi bölgesinde, her zaman denetime açık, akredite laboratuvarları olan, Ar-Ge çalışmaları yapan, hem fizik hem kimya laboratuvarı olan bir firmayız. Fizik laboratuvarımızda üç mühendis çalışıyor. Yeni ürünler geliştiriyoruz. Avrupa’da, dünyada belki üç dört firmanın yapabildiği yeni ürünleri yapıyoruz...”

Her makinenin kendine özgü BİR ruhu var
“Üretimin bu kadar zor olduğunu bilmezdim. İşletme eğitimi almış birisi olarak işletmedeki makineleri, fişe takınca çalışan, hemen üretime geçen bir unsur olarak görüyordum. Sonradan anladım ki her hattın, her makinenin kendine özgü bir ruhu varmış. Her şeyi sabit tutsanız bile çeşitli zorluklarla karşılaşıyorsunuz. Her ürün meşakkatli bir süreç sonunda üretilebiliyor. Özellikle TPO membran üretimine başladığımızda çok zorlanmıştık. İlk ürünü piyasaya verebilmek için altı ay uğraşmıştık.”
Merdivenaltı üretim, Türkiye’nin en büyük sıkıntısı. ‘Mış’ gibi yapmayı seven bir ülkeyiz. PVC membran üretiyormuş gibi yapıyoruz. Bu işe girdiğimizde PVC membran ürettiğini iddia eden firmalar vardı. O ürünleri Almanya’ya teste gönderdiğimizde aldığımız sonuç, söz konusu ürünlerin membran statüsünde bile olmadığıydı. PVC hammaddeden branda da yapılıyor, yer örtüsü de yapılıyor, masa örtüsü de yapılıyor ama bunun su yalıtım membranı özelliğinde olması için AB normlarında belli kıstaslara sahip olması şart...” 

Hedefim yeni işler yaratmak
“Geçtiğimiz yıl içinde Multiplan ve grup şirketlerinde icra faaliyetlerini artık profesyonel kadrolara bırakma kararı aldık. Tanımlanmış işleri, profesyonel yapılara devrediyoruz. Bu tabii ki çok kolay olmuyor. Bebeğiniz gibi koruyup, kollayıp belli bir aşamaya getirdiğiniz bir yapıyı birilerine devretmek kolay değil. Ama bunu yapmazsanız da büyüyemez, kendinizi geliştiremezsiniz. Hedefim yeni işler yaratmak ve farklı sektörlere geçmek. Ki fotovoltaik modüller bunlardan birisi... OC3 Enerji isimli bir firmamız var. Amerikalılarla fotovoltaik modül üretimiyle ilgili çalışmalar yapıyoruz. Bu alanda patentli ürünlerimiz var. 2015 yılında üretim hattı kurmayı planlıyoruz. Bu benim şahsi merakım, yeni ürünleri ve yeni işleri seviyorum. Güneş enerjisinde bir sektör oluşturabilecek yapımız, uygun bir coğrafyamız vardı ama olmadı, treni kaçırdık. İleriki yıllarda ise bu işte bir sıçrama yapılacağı kanaatini taşıyorum. Zaten ülkemizin kısa vadede yenilenebilir enerji dışında çok fazla alternatif çözümü de bulunmuyor...” 

Artık Hulusi Kentmen gibi kalantor sanayici yok
“Bugün sanayicinin en büyük zorluklarından birisi kalifiye iş gücü eksikliği. Gebze Organize Sanayi Bölgesi’nde işçi bulmakta zorlanıyoruz. Türkiye’de bir tarafta işsizlik olduğu söyleniyor ama diğer taraftan da düz eleman bile bulamadığımız zamanlar oluyor. Sanayi kuruluşları da hep belli bölgelere yoğunlaşmış vaziyette. Bu durum sanayicinin tercihi bir durum değil. Tesisleri yurt sathına dağıtamamışız. Türkiye maalesef uzun yıllar bu anlamda hiç yönetilmemiş. Birçok şey sanayiciden beklenmiş, devlet altyapı konusuna hiç eğilmemiş. Artık Hulusi Kentmen gibi keyifli, kalantor, çok para kazanan sanayiciler yok. Dünyada da yok. Global rekabet herkesi çok zorluyor, istim üzerinde tutuyor. Her yönden kaliteli malı en az maliyetle üretmek zorundasınız. Buna rağmen ben pozitif bakanlardanım. Türkiye’nin önü çok açık...”

Sorun planlamaysa, adayım
ÇATIDER’de, Levent Pelesen’in teşvikiyle dört sene önce yönetim kurulunda yer almıştım. O süreçte yaptığımız bir arama toplantısında, aslında ÇATIDER’in genç, başarılı, kısa zamanda önemli işlere imza atan, geniş bir mozaiği temsil eden bir dernek olmasına karşın, üyelerimize, kamu kurumlarına, sektöre ve de topluma kendimizi tam anlatamadığımız ortaya çıkmıştı. İşim de yoğundu ama profesyonellere bazı işleri devrettiğimiz için mesaimin bir bölümünü bu işe vakfedebilirim diye düşündüm. O dönem başkan yardımcısı oldum, sonraki seçimde de arkadaşlarımızın uygun görmeleriyle başkan seçildim...” 

Derneğin bilinirliği arttı
“Göreve geldikten sonra ilk yaptığım işlerden birisi halkla ilişkiler faaliyetlerimize hız vermek oldu. Çıkıp ÇATIDER olarak konuşmalıydık. Çok da bütçemiz olmamasına rağmen bir halkla ilişkiler firmasıyla anlaştık ve projeyi derneğe çok yük olmadan hallettik. Televizyon programlarına katıldık, dergilerde çıktık. Bu bir buçuk yıllık süreçte kamu kurumları, sektör ve toplum nezdinde çatı alanında güvenilir bir muhatap olduk. Üyelerimiz de yapılanlardan haberdar oldular ve üye kazanmaya başladık. Dernek olarak bilinirliğimiz oldukça arttı. Uluslararası Çatıcılar Birliği’ne üye olduk. Yeni ve daha geniş bir eğitim salonu olan yeni ofisimize taşındık. Çatı ustalarının yetiştirilmesine ilişkin müfredatın geliştirilmesiyle ilgili Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı aracılığıyla AB’den bir fon aldık. Uzun soluklu, sektöre faydası olacak eğitim çalışmalarına ağırlık veriyoruz. Yapamadığımız ama önümüzdeki dönemler için hedeflediğimiz bir bilgi bankası oluşturmak gibi çalışmalar da var tabii ki. ÇATIDER başkanlığım sürecinde uluslararası bir bilgi bankasının oluşturulmasını ve çatı ustalarının eğitiminin disipline edilmesini çok istiyorum. Bunlar sektöre de büyük katkısı olacak unsurlar. Yurtdışındaki bilgilere rahatlıkla ulaşabilecek bir bilgi bankamız olmalı. Her ülkenin kendi standardı, uygulamaları olabilir ama doğrular dünyada çok farklı değil. O standartların iyilerini de Türkiye’ye adapte edebilmeliyiz. Ama öncelikle o bilgiye sahip olunması gerekiyor. Çatı ve Cephe Sempozyumu’nu iki senede bir başarıyla devam ettiriyoruz.” 

Temel problem eğitim
“İnşaat sektörünün temel problemi eğitim... Maalesef üniversitelerde ve liselerde yeterli malzeme bilgisi eğitimi verilemiyor. ÇATIDER olarak yıllardır üniversitelerde malzeme tanıtımları yapıyoruz. Binlerce öğrenciye ulaştık. En büyük hayalim, ustaların eğitimli olduğu, malzeme ve iş görme bilincinin oluştuğu bir düzen. Türkiye’de maalesef zaman zaman uygulamacıları kendilerinden korumamız gerekiyor. Yani çatıya belinde kuşak olmadan çıkılıyor. Uzay sistemin üzerinde hiçbir güvenlik tedbiri alınmadan yürünüyor. O insanları zorlayarak güvenlik önlemi alınmasını sağlamak zorunda kalıyorsunuz. Alman ustanın benim ustamdan daha fazla bir artısı yok ama orada sistem var. Türkiye’de hep ucuzun peşindeyiz. İşçilik ucuz, malzeme ucuz olsun. Alman ustanın altında arabası var, standartlara göre iş yapıyor, eğitimine para harcıyor. Ama yaptığı çatıda da otuz sene problem çıkmıyor. Türkiye’de üç senede bir çatı onarıyoruz. Daha mı ucuza geliyor, tabii ki hayır. Uygulama standardından ürün standardına kadar bunların kontrolünün yapıldığı bir çatı sektörü hayal ediyorum. Bu bir süreçtir ve ütopik değildir...”

Hatanın fark edilmemesi beni rahatsız eder 
“Bir yönetici olarak hata yapılmasını kabul ederim. Çok tepki vermem ama hata yapılmasının fark edilmemesi beni daha fazla rahatsız eder. Dürüst olmam gerekirse kolay bir yönetici olduğumu da söyleyemem. Eğer insanlar bir iş devredildiği zaman o sorumluluğu devralıyorlarsa hiç dönüp arkama bakmam. Yetki devretmeyi seven bir yapım var. Birileri yapabilecekse hemen devrederim. Beni rahatsız eden ise yetkiyi devrettikten sonra geri dönüp tekrar aynı konunun bana sorulmasıdır. Yetkiyi alan bunun için burada. Hata yapabilir ama sistemin her şartta işlemesi lazım... İşe yeni başlayanlara söylediğim bir şey var: ‘Biz sizi kağıt üzerinde beğendik ama sizi tanımıyoruz. Bundan sonra iş de sizin elinizde, para da sizin elinizde, geleceğiniz de sizin elinizde. Öyle bir eleman olmanız lazım ki sizden vazgeçemeyelim. Kendi geleceğinizi siz kurgulayın, kaderiniz bir kişinin iki dudağı arasında kalmasın. İş sizindir, bizim değil. Siz ne kadar sahiplenirseniz, tutarsanız o kadar büyür. İşinize sahip olun, tutun işinizi. Bunun öncelikle size faydası var’... Ama ne yazık ki birçok arkadaşımız işi, yapmış olmak için yapıyor. Ben bu söylediklerimi uygulamaya çalıştım. Makine mühendisi değilim ama kullandığımız makinelerin dilinden anlamaya çalışırım. Aldığımız makinelerin kitaplarını okurum...” 

Bir vefat, hayatımı sorgulamama neden olmuştu
“35 yaşındayken liseden yakın bir arkadaşımı kaybettim ve ardından hayatımı sorgulamaya başladım. Hatırladığım şeyler ise hep keyif aldığım, güldüğüm zamanlardı. Hayat çok enteresan; insan hep güldüğü ve eğlendiği anları anımsıyor. İnsan beyni acıyı, üzüntüyü bir süre sonra siliyor, hayatın hep iyi yönlerini hatırlıyor. Ben de olabildiğince bu unsurları hayatımda çoğaltmaya karar verdim. Denizden keyif alıyordum ve sonradan keşke dememek için bir tekne aldım... Tuttum özel bir klasik müzik konseri dinlemek için Viyana’ya, ertesi sene Düsseldorf’a gittim. Hayattan keyif almak, yaşanılan süreci doğru değerlendirmek gerektiğine inanıyorum...” 


Eşimle LEO Kulübü’nde tanıştık
“Eşimle bir lions kulübü aktivitesi olan LEO Kulüpleri sayesinde tanıştık. Ben Bebek Leo, eşim Lamia ise Kadıköy Leo kulübün üyeleriydik. 1996 yılı Aralık ayında evlendik. Eşim, halen bir elektrik dağıtım firmasının İstanbul acenteliğini yapıyor. İkizlerimiz Doğuhan ve Batuhan ise 2009’da dünyaya geldiler. Geç anne ve baba olmanın keyfini ve zorluklarını bir arada yaşatıyorlar bize. Denizi çok severim. 2005 yılından büyük bir yelkenli teknem var. Fırsat bulabildikçe teknede yaşamayı, denize açılmasam bile tekne üzerinde zaman geçirmeyi seviyorum. Çocuklar doğmadan önce daha rahat seyahat edebildiğimiz için tekne güneyde, Bodrum’da demirliydi. Ama çocuklar doğunca İstanbul’a getirmek zorunda kaldık. Gökova Körfezi, Marmaris koyları özellikle hayran olduğum yerler; yakın gelecekte de çocuklarla beraber bölgeye tekrar gitmeyi özlemle bekliyorum...” 

Geri