E-dergi
e-dergi
Portre & Röportaj

Braas Çatı Sistemleri Yönetim ve İcra Kurulu Başkanı Daniş Navaro


Şubat 2014 / Sayı: 119

Çocukluğu ve gençliği, babasının Asmalımescit'teki tuhafiye dükkanında geçen, Saint Michel'in ardından eğitimine İstanbul Üniversitesi ve Paris'te devam eden Braas Çatı Sistemleri Yönetim ve İcra Kurulu Başkanı Daniş Navaro, yüksek lisans eğitimi için üç bin dolarla gittiği Fransa'da kamyon şoförlüğü, çocuk bakıcılığı ve şantiye işçiliği yapmış... Türkiye'ye döndükten kısa bir süre sonra Braas'ın Türkiye'deki temellerini atan Navaro, doktora eğitimine devam ettiği felsefeyle de yakından ilgileniyor. Yöneticilere Karl Marx okumalarını tavsiye eden Navaro'nun geçtiğimiz günlerde yayınlanan "Kariyer ve Varoluş" isimli bir de felsefe kitabı var.


“İstanbul’da, 1963 yılında doğdum... Köken olarak, 500 yıl önce Türkiye’ye göç eden İspanyol Musevilerindeniz... ‘Daniş’ ismi ‘Bilge İnsan’ anlamına geliyor. Babam İzmirli, ev hanımı olan annem ise İstanbullu. Rahmetli babamın Asmalımescit’te küçük bir tuhafiye dükkanı vardı. Orta halli, mazbut bir aileydik. Babam, ortaokuldan ayrılan, çok iyi bir eğitim almamış olmasına rağmen genel kültürü ve entelektüel yönü kuvvetli olan birisiydi. İyi bir müşteri portföyü ve müşterilerle güçlü bir diyaloğu vardı. Müşterilerine her konuda danışmanlık yapar, avukat ihtiyacı olana bir hukukçu, ev ihtiyacı olana bir emlakçı gibi önerilerde bulunurdu. Her soruna bir çare yaratırdı. 1924 doğumluydu ve 2. Dünya Savaşı’nı yaşamış, dört yıl askerlik yapmış biri olarak yokluklar içinde büyüdüğünden, tek eğlence olarak sinemayı görürdü. Ciddi bir ‘sinema hastası’ydı diyebilirim...” 
“Cumartesi günleri, şimdi akademisyenlik yapan kız kardeşim, annem ve ben sinemaya giderdik. Babam ise pazar sabahları beni Beyoğlu Lale Sineması’na kovboy filmlerini seyretmeye götürürdü. Bu sayede bütün ünlü Amerikan oyuncularını ezbere bilirdim!.. Yazın Suadiye’de, kışları ise Elmadağ’da cadde üzerinde bir apartmanda oturuyorduk. Mimari açıdan çok değişmese de o yıllarda Elmadağ, şimdiki gibi ticari bir semt değil de, genelde insanların ikamet ettiği bir bölgeydi. 1977’de yaşanan Kanlı 1 Mayıs gününü pencereden seyrettiğimi hatırlıyorum...”

Çıraktım
“6-7 yaşından itibaren babamın tuhafiye dükkanında çalışmaya başlamıştım. Tabii o yıllardaki Asmalımescit ile şimdiki Asmalımescit arasında da dağlar kadar fark var. Bugünkü gibi bir eğlence ve turistik merkez değildi. Müşterilerimizin çok büyük bir oranı orta halli gelir düzeyindeki kadınlardı. Tabii ilk başlarda sadece babamı seyrediyordum. Dükkanı süpürür, çay getirir-götürürdüm. Tam bir çıraktım. 12 yaşından itibaren de Sultanhamam’daki toptancılara gitmeye başlamıştım, ödemeleri takip ediyor, tahsilat yapıyordum. Kumaş açar, keser, satış yapardım. Ticaret konusunda ilk hocam babamdı diyebilirim. Müthiş bir tezgahtardı,  hayatımda gördüğüm en büyük satıcıydı ve işini hiç satış endişesiyle yapmazdı. Piyasada da itibarlı bir ticaret adamıydı. Dürüstlük ve ahlaka çok önem verir, ‘Öl ama senedini öde’ derdi. Hem bireysel hem şirket işlerimde, ödemelerdeki hassasiyetim, o dönemlerden kalma alışkanlıklarımdır. O dükkanda 17-18 yaşlarıma kadar çalıştım. Hatta lise 2. sınıftayken, babam bir kalp spazmı geçirmişti ve ben de okuldan izin alıp birkaç ay boyunca okul ile işi birarada yürütmeye çalışmıştım. Üniversite döneminde de tahsilat için İstanbul’un her yerine giderek yardım ediyordum. Bununla birlikte kafamda pek de bu işi yürütme fikri yoktu. Hem parasal hem iş olarak beni tatmin edeceğini düşünmüyordum. Babam ise 68 yaşına kadar dükkanı açık tuttu...”


Saint Michel...
“İlkokulu Maçka İlkokulu’nda okudum. Ailem İspanyol kökenli olduğundan ve evde İspanyolca da konuşulduğu için Latin dillerine karşı bir kulak dolgunluğum vardı. O dönemde Fransızca da şimdikinden çok daha makbul bir lisandı ve Anglosakson kültürü bu kadar egemen değildi. İlkokul beşinci sınıfta sınava girdim. Puanım hem Saint Michel hem de Saint Benoit’ya tutuyordu. Fakat eve yakınlığı açısından Osmanbey’deki Saint Michel’i tercih ettik. İkinci sınıfta annem beni Galatasaray Lisesi’ne yazdırmış olmasına rağmen kabul etmemiş, Saint Michel’de devam etmek istemiştim...” 

Ailemin fedakarlıklarıyla okudum
“Saint Michel’de, orta halli bir aile olmamıza rağmen eğitime çok önem verildiğinden, anne ve babamın fedakarlıklarıyla okuduğumu söyleyebilirim. İlkokulda Maçka, sonrasında da Osmanbey’de okula gittiğimden çocukluğum ve gençliğim Osmanbey, Harbiye ve babamın işyeri mahali olan Tünel arasında geçti. 1974-1981 yıllarında eğitim aldığım Saint Michel’de iyi bir öğrenciydim. Özellikle Türkçe ve sosyal derslerde çok güçlü olmama rağmen hep Fen bölümü öğrencisi oldum. Matematik, Fizik ve Fen derslerinde ise orta karar bir öğrenciydim. Eğitim aldığım dönemlerde İstanbul, siyasi olayların yaşandığı karışık bir dönemden geçmesine rağmen bizim lisede herhangi bir olay olmuyordu. Dolayısıyla siyasete hiç bulaşmadım. Fransız kültürüyle tanışıyor ve yabancı dil öğrenmenin keyfine varıyordum. Yabancı dil derslerinde çok başarılıydım. Fransızca ve İngilizce’yi Saint Michel’de öğrendim. Özgürlükçü bir okuldu. Mesela o zamanlarda bile forma giyme zorunluluğu yoktu. Neredeyse hepsi Fransız olan öğretmenlerimiz de çok seçkin, çağdaş ve iyi bir eğitim veriyorlardı. Tarih, Edebiyat ve Türkçe dersleri dışındaki tüm dersleri de Fransızca alıyorduk. Sınıfın futbol takımında ve okulun fotoğrafçılık kolundaydım. İyi de resim yapardım. Hatta mezuniyet yıllığımızın kapağı, benim yaptığım bir karakalem resimdi...” 


Sinemacı olmayı da düşünüyordum
“1980 darbesi olmasaydı, siyasal karışıklıklardan dolayı babam yurtdışında eğitimime devam etmemi istiyordu. Fakat darbe olup, ortalık sakinleşince Türkiye’de üniversiteye devam etme kararı vermiştik. İleriye dönük çok ciddi bir fikrim yoktu ama bir taraftan da babamın sinemaya olan tutkusu bana da geçmiş olduğundan sinemacı olmayı da düşünüyordum. Fakat siyah-beyaz tek bir televizyon kanalının olduğu, sinema sektörünün de düşüş yaşadığı o yıllarda bu işin geleceğinin olmadığını görmüştüm. Diğer taraftan Ege Üniversitesi’nde tekstil mühendisliği eğitimi almak da ilgimi çekiyordu. Babam ise mali veya hukuk müşaviri olmamı tavsiye ediyordu. Fakat iş hayatında aktif çalışmayı da düşündüğümden sonunda iktisat veya işletme bölümlerine karar kılmıştım. Üniversite tercihlerimi de o yönde yapmıştım. 1981 yılında da üçüncü tercihim olan İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ni kazandım. İki yıl İktisat okuduktan sonra da üçüncü sınıfta Ekonometri bölümünü seçtim...”

Balıkçılık malzemeleri satan bir mağazada çalışıyordum
“Üniversitede, 12 Eylül darbesinin etkisiyle hiçbir siyasal gerilim yaşanmıyordu. Gayet sakin bir ortam vardı. Birinci sınıftayken sıkılmaya başlamıştım. Haftada 20 saat ders vardı ve genelde ekonometri, ileri matematik ve iktisat gibi nispeten önem verdiğimiz dersleri takip ediyor, diğer derslere girmiyorduk. Yani boş zamanım çoktu ve bundan rahatsızlık duymaya başlamıştım. Diğer arkadaşlarım gibi kahvehaneye falan gitmek de beni cezbetmiyordu. Babamdan bana bir iş bulmasını istemiştim. İlk işim ikinci sınıftayken olmuştu. Eminönü’nde balıkçılık malzemeleri satan bir mağazada tam zamanlı bir iş bulmuştum. Tezgahtarlık, satış ve muhasebe işleri yapıyordum. Sadece bazı derslere ve sınavlara girmek için işten ayrılıyordum. 19 yaşımdaki bu işim profesyonel hayatımın da başlangıcıdır. Üniversiteyi bitirene kadar, üç yıl boyunca çalıştığım bu işin ileriki hayatımda bana önemli katkıları oldu. Bir anlamda üç sene bilfiil muhasebe eğitimi alıyordum. Hem işi hem okulu birlikte yürüttüğümden, zor olmasına rağmen sınıf arkadaşlarımın aksine KDV beyannamesi dolduran, ithalat-ihracat yapan ve muhasebe tutabilen bir öğrenci olarak mezun olmuştum...”

İÜ İktisat Fakültesi tam bir ekoldü
“Okulun bulunduğu Beyazıt, semt olarak bana biraz yabancı geldiğinden olacak, sıkıcı gelmesine rağmen 1985 yılında mezun olduğum İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ndeki eğitimden oldukça memnundum. Fakültenin tam bir ekol olduğunu, çok değerli hocalarımızın olduğunu ise mezun olduktan yıllar sonra, özellikle Fransa’da yüksek lisans eğitimi almaya başladığımda anladım. Bazen insan içinde olduğu şeyin değerini tam olarak idrak edemeyebiliyor...” 

Üç bin dolarla Fransa’ya gittim
“Okulu, dördüncü senenin sonunda mayıs ayında bitirmiştim. Yurtdışını görmeyi, eğitimime yurtdışında bir okulda devam etmeyi arzu ediyordum. Amerika veya Avrupa’da bir hayat tecrübesi edinmek cazip geliyordu. Aile olarak böyle bir bütçemizin olmadığı ise diğer bir gerçekti. Bana da tek seçenek kalıyordu: hem çalışmak hem okumak... Ben de Fransızcam iyi olduğu için Fransa’da bir iki devlet üniversitesine başvurdum. Paris yakınlarındaki Orleans Üniversitesi Makro-Ekonomi ve Finans Bölümü’ne kabul edildiğime dair bir yanıt geldi. En radikal kararlarımdan, beni ben yapan eylemlerimden, hatta hayatımın dönüm noktalarından birisidir. Hiç unutmam, bugünün parasıyla üç bin dolara yakın bir parayı cebime koydum ve yola çıktım. Bu para üç aya yakın bir süre beni idare edebilirdi. İş bulamazsam da Türkiye’ye geri dönecektim. Fakat iş bulacağıma dair inancım tamdı...” 

Sokakta kalmayı göze aldım 
“Fransa’da tanıdığım kimse yoktu. İlk gece kaldığım yere 70 Frank ödemiştim. Benim için müthiş bir paraydı. İkinci gün ise 70 Frank vermemek için geç saatlere kadar sokakta kalmıştım. Okulun yurdunda da yer bulamadığım için üçüncü gün ise ancak akşam beşte girip, sabah 10’da çıkmak zorunda olduğunuz ve geceliği 10 Frank olan bir hostel’a yerleşmiştim. Tam bir hayatta kalma mücadelesi veriyordum. Bir an önce iş bulmam gerekiyordu...”
“Ne yapacağımı düşünüyordum. Fransa’da Türkiye’den bir tanıdık da olmadığımdan, tren istasyonunda bir gazete bayine gidip, Türkçe gazete alanları izlemeye ve onlarla iletişime geçmeye karar vermiştim. Türkçe gazete alan bir işçinin yanına gidip, eğitim için Fransa’ya geldiğimi ve acilen bir iş ve kalacak bir yer bulmam gerektiğini söyledim. Şansım da yaver gitmişti. O Türk işçileri de sağ olsunlar her akşam birisi beni misafir etti. 2-3 hafta evden eve gezdim. Bir müddet sonra o işçilerden birisi beni bir Fransız ile tanıştırdı. Bu tanıştırmalar zincirleme devam etti ve sonunda yalnız kalan bir Fransız ile bir evi paylaşmaya başladım. Zor bir dönemdi ve kızgınlığım da vardı aslında. Hatta üniversitede yabancı öğrencilere yönelik düzenlenen ‘hoşgeldiniz’ toplantısında söz alıp, büyük ümitlerle uygar bir ülke olan Fransa’ya gelmemize rağmen okulun yurdunda kalacak yer sağlayamadıkları eleştirisinde bulunmuştum. Okulun yurdunda ancak altıncı ayın sonunda bir yer bulabilmiştim. Fransa’daki bütün eğitim hayatım boyunca o yurtta, 9 metrekarelik odada yaşadım. Yurtta Arnavut arkadaşlarımla paramız olmamasına rağmen çok keyifli zaman geçirirdik. Yaptığımız makarnaya koyacak yağ almaya bile paramız yoktu. Haşladığımız makarnayı tuzlayıp yiyorduk. Buna rağmen hayatımın en mutlu günleri arasında yer alır o günler...”

Kamyon şoförlüğü ve şantiye işçiliği yaptım
“Fransa’da bir taraftan eğitimime devam ederken üniversitede asistanlık, çocuk bakıcılığı, bahçevanlık, şantiye işçiliği ve garsonluk bile yaptım. En ilginç işim ise üç yıl boyunca yazları yaptığım kamyon şoförlüğüydü. Bütün Fransa’yı kamyonla dolaşıyordum. Benim için bireysel bir devrimdi. Şu anda el arabası kullanan bir inşaat işçisi görsem ne çektiğini anlayabilirim. Hangi ölçüde rekabetçi olmak, hangi ölçüde dayanışmacı olmak gerekiyor, Fransa’da geçirdiğim yıllarda öğrendim. En önemli rekabet, insanın kendisiyle yaptığı rekabettir...” 

Beş saat uyuyordum
“Bir taraftan Fransızca ve İngilizce yüksek lisans eğitimi, bir taraftan da hayatta kalma mücadelesi vermek hayli zordu. Dersler de çok ağırdı. Akşam beşte, bakıcılığını yaptığım sekiz yaşındaki çocuğu okulundan alır, evine götürür ve 20.30’da gelecek annesini beklerdik. O saatten sonra eve gider yemeğimi yer, saat ondan sabah dörde kadar da ders çalışırdım. Beş saat uyur, dokuzda da kalkardım. Yaşayabilmek için para kazanmak ve hep çalışmak zorundaydım…”

Yüksek lisans sonrası Paris’e taşındım
“Bitirme tezim ise 24 Ocak kararlarının bütçe ve para politikaları üzerindeki etkisiydi. Fransızca yazdığım bu tez beni çok zorlamıştı. Bitirme tezimi teslim edip, mezun olduktan sonra Paris’e taşındım ve Paris’te bir Türk girişimcinin yanında işe başladım. Türkiye’den getirilen halı, kilim ve hediyelik eşyaların Fransa’da dağıtımını yapıyorduk. O şirkette üç yıl boyunca satış yöneticiliği ve mağaza müdürlüğü yaptım. Hayli karışık olan, metrosunu ezbere bildiğim Paris çok pahalı bir şehirdi fakat bir taraftan, Türkiye’de yapacağım bedelli askerlik için para da biriktiriyordum. Bu özelliğimi babamdan almıştım. ‘Kazandığının üçte birini biriktir. Ak akçe kara gün dostudur’ derdi. Biriktirdiğim parayla da 1998 yılında Burdur’da iki ay bedelli askerliğimi yaptım. Askerliğin, bir erkeğin hayatında önemli bir yeri olduğunu düşünüyorum. İster zengin, ister fakir, ister büyük bir entelektüel olun, bir şekilde burnunuz sürtülüyor. Askerliğin ardından Fransa’ya geri döndüm...”

Fransa’da geleceğim bulanıktı
“O dönem hayatımda ne yapacağımı çok da bilemediğim bir dönemdi. Babadan kalma bir iş ve servete de sahip değildim. Bir yönetici olarak profesyonel iş hayatına atılmaktan başka pek alternatifim yoktu. Fransa’da böyle bir yol çizmek bana çok mantıklı gelmiyordu. Ne kadar iyi Fransızcanız da olsa, ne kadar iyi bir eğitimden geçmiş de olsanız sonuçta bir yabancıydınız ve Fransa bu açıdan çok bulanık bir gelecek vaat ediyordu...”

Nuruosmaniye’de çalışmaya başladım
“Eğitimimi ve tecrübelerimi değerlendirebileceğim en iyi yerin kendi ülkem olduğuna inanıyordum. Bir gün tamamen rastlantısal bir şekilde, Paris’e gelen bir arkadaşım, kendi çalıştığı turizm şirketinde yönetici olarak bir pozisyonun açıldığını ve çalışmak isteyip istemediğimi sormuştu. Fransa’da tam zamanlı çalışma müsaadem yoktu ve oturma iznim ise üniversiteye bağlıydı. Yani bürokratik sıkıntılar da yaşıyordum. Eğitimimi tamamlamış, 28 yaşıma gelmiştim. Böyle bir teklif alınca, 1990 yılında, Fransa’daki beş senemin ardından Türkiye’ye kesin dönüş yapmaya karar verdim. İstanbul’daki işim, Nuruosmaniye’de bulunan turizm şirketinde tanıtım ve satış yöneticiliğiydi. Ailemin yanında kalıyordum. Bildiğim dilleri de kullanabileceğim bu işi Körfez Savaşı’nın da turizmi baltalaması nedeniyle iki yıl yapabildim ve sonunda işten ayrıldım...”


İnşaat sektöründe işe başladım
“Sonraki işimi ise çoğu işimde olduğu gibi yine gazete ilanıyla bulmuştum. İnşaat sektöründe faaliyet gösteren, o zamanlar pek de bilmediğim önemli ve lider bir firma satış müdürü arıyordu. İnşaat sektöründe hiç deneyimim olmamasına rağmen Fransa’da edindiğim hayat tecrübesi kendime güvenmemi sağlıyordu. 28 yaşındaydım ama sanki 40 yaşındaki bir insanın deneyimlerine sahiptim. İşe başvurumun ardından kabul edildim ve 1991 yılında bu firmanın Gebze fabrikasında satış müdürü olarak işe başladım. Bana bağlı insanların hepsi inşaat mühendisiydi. Aralarında sadece ben iktisatçıydım. Dört yıl boyunca çalıştığım ve bir aile firması olmasına rağmen kurumsal yapısı güçlü olan bu firmada satış, pazarlama ve yöneticilik anlamında çok şey öğrendiğimi söyleyebilirim. Özellikle genel müdürümüz Cüneyt Soyudal ve Yönetim Kurulu Başkanı Orhan Özgür’den ciddi tecrübeler ediniyordum. Bayi örgütünden sorumluydum. Satışları da iyi bir noktaya getirmiştik. Benim için keyifli bir dönemdi fakat zamanla yabancı dillerimi kullanamamak ve işin bende biraz tatminsizlik yaratması nedeniyle başka bir arayışa girmiştim. Sonuç olarak 1995 yılında, dört senenin ardından oradan dostça ayrıldım...”

“Bu iş benim” dediğim Braas ilanı 
“İzmir’de bir holdingde Genel Koordinatör olarak çalışan eski genel müdürüm, ayrıldığımı duyunca Genel Koordinatör Yardımcısı pozisyonunu teklif etmişti ve ben de kabul etmiştim. İş İzmir’deydi. Başladıktan sonra bu işin de beni tatmin etmeyeceğini anlamıştım. Arayışlarım devam ediyordu. Annem her hafta, pazar günleri İstanbul’da çıkan Hürriyet Gazetesi’nin İnsan Kaynakları ekini postayla İzmir’deki adresime gönderiyordu. İnsan Kaynakları’nı çok sıkı takip ediyordum. Bu takibim bir süre sonra beni hedefime ulaştırmıştı. Braas’ın Ülke Müdürü aradığı ilanı görür görmez ‘Bu iş benim’ demiştim...” 

Braas, projeyi benim geliştirmemi istiyordu
“Dünyada çatı sektörünün lider markası Braas, Türkiye’de fabrika kurmak üzere girişimlerde bulunuyordu. Hemen başvurdum ve iki üç kere Almanya ile İtalya’ya görüşmelere gittim. Proje fikir aşamasındaydı ama işe kabul edilmiştim. Projeyi benim geliştirmemi istiyorlardı. 1996 yılında ciddi ciddi bu konu üzerine çalışmaya başladım ve Türkiye’deki inşaat sektörünü de iyi-kötü bildiğimden, onların düşündüklerinden çok farklı bir boyutta bir proje tasarladım. Braas merkezi, Türkiye pazarına sadece kiremitle girmeyi planlıyordu. Fakat zaten çok sert bir fiyat rekabetinin yaşandığı Türkiye’deki kiremit sektöründe nispeten pahalı bir kiremidin ticari açıdan karşılık bulamayacağını tahmin edebiliyordum. Tamamen yeni bir iş modeli dizayn edilmeliydi ve ben de öyle yaptım...”

Almanlar, bulduğum arsaya bakma gereği bile duymamıştı
“Braas, çatı sisteminin ‘baba’sıydı. Yani kiremitle birlikte su yalıtımı, ısı yalıtımı, çatı penceresi, yağmur indirme sistemleri gibi bütün tamamlayıcı sistemlerin olması gerekiyordu. 15 ürünle girilmesi planlanan Türkiye pazarına komple bir çatı sistemi çözümünden oluşan 200 kalem ürünle girilmesi şarttı. Braas yönetimi de bunu kabul etti. Arsa arandı, bulundu, fabrika inşaatı başladı ve iki senenin ardından bugün de faaliyet gösterdiğimiz Gebze’deki tesislerimizde 1998 yılının haziran ayında faaliyete geçtik. Arsayı bulduğumda gelip bakmalarını istemiştim ama bana güvendiklerinden gelmemişlerdi bile. O olay beni çok onurlandırmıştı ve firmaya bağlılığımı artırmıştı...” 

Kiremitlerle Türkiye’yi dolaştım
“Yüzde yüz yabancı sermayeli bir şirket olarak hemen kiremit üretimine başladık. İki yıl boyunca bire bir pazar araştırması yaptım, kiremitleri aldım Türkiye’yi dolaştım. Almanlar da bana müthiş bir güven duyuyorlardı. Bu yaklaşımları beni çok şaşırtmıştı. Fabrika kurulur kurulmaz da başarı kazandık. Sadece iki model kiremidimiz vardı. Çatının sadece kiremitle kaplanacak bir bölüm olmadığını, bir çatıda kiremitten bağımsız ısı, su ve ışık gibi çok sayıda soruna çözüm getirilmesi gerektiğini savunuyorduk. Ve çatı, birbiriyle uyum gösteren ve çalışan bir bütün sayesinde sağlıklı bir hale gelebilirdi. Bunun da adı ‘çatı sistemi’ydi...” 

Beni sadece haksız rekabet tedirgin ediyordu
“Başlarken inanılmaz derecede heyecanlıydım. Beni en çok tedirgin eden konu ise haksız rekabetti. İşin tutup tutmayacağı ile ilgili bir kuşkum yoktu, çünkü ürünler çok iyiydi ve inanıyorduk. Fakat Türkiye’deki haksız rekabet ve fiyatların düşük olması, standartların olmamasını beraberinde getiriyordu. İki-üç kat pahalı olan ürünü nasıl anlatırız diye düşünüyorduk, işin tek zorluğu buydu. Türkiye’de üretimimiz başlamamışken yurtdışından getirdiğimiz ürünleri de ilk kez Yapı Fuarı’nda sergilemiştik...”

Çatı sistemini kökten değiştirdik
“Zamanla kurduğumuz, lanse ettiğimiz çatı sistemine özellikle villa projelerinden ciddi bir talep gelmeye başladı. Sadece bir kiremit üreticisi değil, müşterinin çatıdaki her derdini çözen bir yapımız vardı. Bire bir mühendislik firması olarak müşterinin karşısına çıkıyorduk. Çatı sektöründen pek bahsedilmediği, çatının bütçelenmediği, iki kamyon kiremidin gelişigüzel çatıya yerleştirildiği bir dönemde mevcut sistemi kökten değiştiriyorduk. Beş altı yıl içinde de rakiplerimiz konseptlerini değiştirmek zorunda kaldılar ve farklı bir çatı sektörü doğmaya başladı. Zamanla kiremitler de çeşitlendi. Sektörü böylesine değiştirmek, meslek hayatımdaki en önemli başarıdır. Hem sektöre hem de Türkiye’ye büyük bir katkı yaptığımı düşünüyorum. Türkiye’de bugün itibariyle çatıların herhalde yaklaşık onda biri bu değişimi yaşamıştır. Bugün bir müşteri ‘çatı sistemi’ istiyorsa veya bir mimar tamamen çatı sistemi dizayn ediyorsa bu, mantaliteyi değiştirdiğimizi gösterir. Biz önce ‘çatı sistemleri’ olarak sonra da ‘çatı çözümleri’ olarak şirketin ismini değiştirdik. Çatı çözümlerine artık uygulamayı ve proje hizmetini de dahil ettik...”

Grubun en genç CEO’su oldum
“Braas olarak Türkiye’deki 15. Yılımız... Şirketin ilk sigortalısı benim. 32 yaşındayken grubun dünyadaki en genç CEO’su oldum. Süreç içinde de hemen hemen 15 yıldır aynı takımla devam ediyoruz. İlk dört yıl belirli bir ürün gamıyla yer aldık. Güneş enerjisi sektörüne girmemiz bizim açımızdan bir dönüm noktasıdır. Çok renkli kiremitleri de üretmemiz Türkiye’de bir ilktir. Geçtiğimiz yıl çatıda iş güvenliği sistemlerini yine Türkiye’de ilk kez uyguladık. Şimdi üretimine yeni başladığımız TegalModern’i lanse ediyoruz. 2015 yılında yeni bir yatırıma gireceğiz ve kiremidin üst kaplama yüzey ömrünü 15-20 yıla çıkaracağız. Özellikle bizim ürettiğimiz çimentolu kiremitte yüzey teknolojileri çok önemli bir konu. Braas olarak üç yıldır dual katman teknolojisine geçtik. Yüzeyli üretilen kiremidin üzerine yeni bir katman daha uyguluyoruz ve ikinci kez fırınlamadan geçiyor. Son beş yıldır eskiye göre çok daha sağlıklı, dayanıklı ve estetik kiremitler üretilebiliyor. Şu anda şirketimizde yüze yakın kişi çalışıyor. Üretimdeki yirmi arkadaşımız yaklaşık iki yüz kişinin işini yapar. El değmeden tamamen bilgisayar denetimli olarak üretim gerçekleştiriyoruz...”

İnovasyon, şirketin ruhuna entegre edilmelidir
“Brass’ta, inovasyonu bir pozisyon olarak yaratan ve bu çerçevede şirket içinde sürekli güdümleyen, organizasyonel yapıya entegre eden bir anlayışımız var. Yenilikçilik, hem insanı hem de organizasyonu ileriye sürükleyen bir süreçtir. Aslında yenilikçilik, bir canlılık sürecidir. Vücut da kendini sürekli yeniliyor. Organizmanın da kendini yenilemesi lazım. Bunun için de bu kavramın farkında olunması gerekiyor. Yoksa şirket kendi kendine para kazanmaya devam ediyorsa yenilikçiliğin öneminin farkına varmayabilir. Böyle bir şirket, pazarın ölmekte olduğunun farkında olmayabilir. Dolayısıyla yenilikçilik, şirketin ruhuna entegre edilmelidir. Mesela son yıllarda çatıda enerji kavramına çok fazla odaklanıyoruz. Üretim teknolojilerimizde ise çok az atıklı olan ve doğaya neredeyse zarar vermeyen şekilde çalışıyoruz. Yeşil Bina sertifikasıyla çok yakından ilgileniyor ve Pasif Yapı konseptini takip ediyoruz. Mesela Grubumuz Avrupa’da iki yıl önce havayı temizleyen bir kiremit çıkarttı. Kendimizden korkmayan bir firmayız. Eski ürünümüz ne olacak diye düşünmeyiz. Dünyaya açık bir bakış açımız var...” 

Medyayı sürekli kullanan tek firmayız
“Braas olarak çatı sektörüne güçlü bir medya kampanyasıyla giren ve bunu aralıksız devam ettiren tek firmayız. Her marka için tanınırlık önemlidir. O dönemde televizyon ve gazete gibi mecraları kullanıp markamızı kısa sürede tüm Türkiye’ye tanıttık. O anlamda da çığır açtık. Bugün çatı veya inşaat sektörüyle ilgili fazla bilgiye sahip olmayanlar bile Brass Çatı Sistemleri’ni en azından marka olarak biliyordur. Süreç içinde tüm dünyadaki Braas Grubu içinde pazarlama ödülleri aldık ve sonrasında Braas’ın faaliyet gösterdiği diğer ülkelerde pazarlama konusunda konferanslar verdim...” 

Kiremit için büyük bir sıkıntı görmüyorum
“Kiremit, eski çağlardan beri var olan, geleneksel bir ürün ve doğal malzemelerden yapılıyor. Son zamanlarda büyük şehirlerin merkezlerindeki modern yapılarda özellikle teras çatılar tercih ediliyor. Daha sakin kırsal bölgelerde ise kiremit temel malzeme olmaya devam ediyor. Bu süreç böyle devam edecektir. Yeni teknoloji ve standartlara göre Türkiye’deki bütün çatıların yavaş yavaş değişmesi gerektiğini düşünüyoruz. Dolayısıyla dönüşüm projeleri ve yeni inşaatlar yaklaşık 50 yıl sürecek olan bir süreci işaret ediyor. Orta vadede ise kiremit sektörü için büyük bir sıkıntı görmüyorum. Sonuçta, Türkiye büyük bir pazar ve iyi ürün kendine bir segment bulabiliyor”

Sektörde denetim ve düzenleme şart
“Kurucu üyeleri arasında yer aldığım ÇATIDER’de bir dönem başkan yardımcılığı da yaptım, şimdi ise yönetim kurulu üyesiyim. Son yıllarda çatı sektörü çok gelişti ve yeni firmalar ortaya çıktı. Kalite ve seçenek arttı. Fakat buna rağmen kiremit sektöründe hala eski teknolojiyle üretim yapan ve standartların dışında kalan ürünler ciddi seviyelerde varlıklarını devam ettiriyorlar. Sektördeki ikinci önemli sorun ise haksız rekabet. Bu sorunlar nedeniyle kurumsal, belli standartların üzerinde üretim yapan sanayi firmalarının ilerlemesi yavaşlıyor. Çatının yapım standartlarının çok önemli olduğuna inanıyorum. Ustaların yetiştirilmesi ve sertifikalandırılması, sektörün yönünü belirleyecektir. Her işin bilime dayalı bir standardı olması gerekiyor. Sahadan gelmek iyidir ama bunun teorik bilgi ile birleştirilmesi gerekir. Artık bilim ve mühendislik zamanı. Devletin düzenleyici ve denetleyici rolünü etkin şekilde yapması şart. Sektöre kurumsal bir disiplin gelmesi ve kontrol edilmesi gerekiyor...” 

Öğretim Üyeliği de yapıyorum
“Kurumların, şirket yöneticilerinin ve iş liderlerinin, sivil toplum projelerini desteklemesi ve buralarda aktif rol alması, toplumun gelişmesine katkı açısından çok önemli. 2005-2008 yılları arasında Yeditepe Üniversitesi’nde MBA akşam bölümünde Öğretim Üyesi olarak görev yaptım. Bunun yanında halen değişik üniversitelerde, öğrencilerle deneyimlerimi paylaşıyorum. Değer Temelli Pazarlama, Modern Yönetim ve Yöneticilik, Liderlik, Yeni İş Modelleri, Kariyer ve İş Felsefesi, bu doğrultuda özellikle yoğunlaştığım başlıca alanlar. Profesyonel iş sonrası akşamları üniversiteye gidip ders vermek bir fedakarlık gerektiriyor fakat bu tip uğraşlar benim için çok önemli ve keyif alarak yapıyorum. Öğrencilerle sınıfta bulunmak bana heyecan veriyor. Topluma sunmak zorunda olduğum bir hizmet olarak görüyorum. İnsan yetiştirmek, onlara katkılar sunmak onur verici bir şey. Ayrıca, iş ve akademi dünyasının çeşitli kurum ve kuruluşlarında, konferans ve seminerlerde yaptığım konuşmalar aracılığıyla düşüncelerimi ve deneyimlerimi katılımcılarla paylaşmaya çalışıyorum...”

Koçluk ve mentorluk da sevdiğim bir iş
“Hayattaki felsefem çok boyutlu, çok etkinlikli insan olmaktır. Sadece tek bir işte uzmanlaşıp başka hiçbir iş yapmayan birisi değilim. Üç dört yılda bir kendimi yenilemeye, yetenek ve hayallerimle örtüşen alanlara girmeye çalışırım. Geçtiğimiz senelerde Ericson College International’ın düzenlediği bir yıl süren Koçluk programını bitirerek koçluk sertifikası sahibi de oldum. Bu doğrultuda, 30-35 yaş genç genel müdür ve üst düzey yöneticilere koçluk/mentorluk ve kariyerlerinin başındaki öğrencilere kariyer koçluğu da yapıyorum. Bu, genellikle ofislerde çeşitli seanslar halinde oluyor. 8-10’luk seanslar uygulanıyor. Koçluk ‘yol arkadaşlığı’dır. Bir koç kişinin kendisini keşfetmesini sağlar, tavsiyede bulunmazsınız. Sorununun cevabını bilseniz dahi tavsiyede bulunmazsınız, ona buldurtursunuz. Mentorluk ise biraz farklı. Kendi deneyimlerini aktardığın, tavsiyelerde bulunduğun bir alan. Yaklaşık üç yıldır, aylık olarak yayınlanan Kariyer Dergisi’nde ‘Perspektif’ adlı köşemde yazdığım makalelerde iş dünyası ve iş dünyasında insan ile ilgili değişik alanlardaki düşüncelerimi de paylaşıyorum...”

Emek harcanmadan başarı elde edilemez
“Türkiye’de yönetici olabilecek çok sayıda genç insan var. Fakat son dönemlerde refah da geliştiğinden, insanlar kafasındaki projeyi hayata geçirmek için tam olarak ne yapacaklarını bilemiyor. Hayata geçirme aşamasında biraz meşakkatli bir yol karşılarına çıktığında çabuk vazgeçebiliyorlar. Benim de arkadaşlarımla yaptığım çalışmalarım hep bu yönde oluyor. Emeğe inanan bir insanım. Emek harcanmadan bir başarının elde edilmeyeceğine inanıyorum. Koçluk yaparken kendinize sormanız gereken üç soru vardır: Birincisi, ‘Yapabilir miyim?’; ikincisi ‘Gerçekten yapmak istiyor muyum?’ ve son olarak da ‘Yapmalı mıyım?’... Bu üç soruya kesinlikle ‘evet’ cevabının verilmesi lazım. Bunlardan sonra ‘zor mu, kolay mı?’ sorusu gelir; cevap ‘zor’dur. Sonrasında ‘mümkün mü, değil mi?’ sorusu gelir; cevabı ‘mümkün’dür. Zor ama mümkün. 10 kişiden 9’u ‘zor’ lafını duyunca bırakır. Kendine yalan söylemeyen birininse kontrol mekanizması onu uyarır ve ‘aslında yapmak istemiyorum’ der...”

Yanlış performans hedefleri insanları başarısızlığa mahkum eder
“İnşaat malzemeleri sektöründe çok yetkin, aktif ve inovatif, yabancı dil konuşan, dünyayla barışık bir yönetici kesimi var. Eksiklik ise bence yapılan işin üzerine biraz daha düşünmemek, düşünememek. Bir iş yapılıyor ama ne için yapıldığının farkında olunmuyor. Örneğin biz çatı yapıyoruz ve bunun insanların dünyasında doğurduğu anlamı pek sorgulamıyor, bilmiyoruz. Yanlış işte çalıştırmalar da oluyor; bir adam her işi yapamaz ki. Yanlış performans hedefleri insanları başarısızlığa mahkum edebiliyor. İnsan başarısızlığı sevmez. Özellikle vizyon, misyon ve değerler boyutunda daha fazla çalışılması gerektiğini düşünüyorum. Şirketimizde ilk dört değeri tespit ettik, birinci sırayı insan aldı. Sonrasında inovasyon bulunuyor. Şirketin vizyonu da bu çerçevede olmalı. Birisi başka işlere girmek farklı sektörlerde iş yapmak isteyebilir ancak o dünyayı anlamak lazım. Kendi kendini analiz ederek o işi niye yapacağını bilmelidir. İş dünyası yöneticilerine bu anlamda düşünmelerini tavsiye ediyorum...”


Felsefe doktorası yapıyorum
“Felsefeyle de çok ciddi ilgileniyorum. Elime geçen birkaç felsefe kitabı beni felsefeye yakınlaştırmıştı. Platon’un ‘Devlet’ kitabı içimde müthiş bir heyecan doğurmuştu. Bahçeşehir Üniversitesi’nde her cumartesi düzenlenen felsefe konferanslarını takip ediyordum. Gittikçe yakınlaştığım felsefe alanında yüksek lisans yapmaya karar verdim. 2010 yılından bu yana Maltepe Üniversitesi’nde Felsefe alanındaki yüksek lisansımın ardından doktora eğitimim devam ediyor. Özellikle insan felsefesi ve varoluşçulukla ilgileniyorum. Aslında iktisat ve felsefe birbirlerini tamamlıyorlar. Bazen çok bilmek insanı mutsuz edebiliyor ama teraziye koyduğun zaman bilmenin, bilmemeyi yendiğini idrak edebiliyorum. Bilmenin getirdiği zenginlik ve yaşam kültürü insanı geliştirir. Halk arasında felsefe soyut bir şey olarak görülür. Fakat felsefe müthiş derecede somut bir disiplindir aslında. Felsefe, bana var olanı çok daha iyi hissederek, anlayarak yaşama fırsatı verdi.” 
“Temelleri, yüksek lisans bitirme projeme dayanan bir kitap da yazdım. İş dünyasında, özellikle yeni neslin çalışmasında bazı sıkıntılar dikkatimi çekiyor. Çalışanların önemli bir kısmının mutsuz olduğunu gözlemliyorum. Kitap iki bölümden oluşuyor. Birinci bölümde insan felsefesini ve çalışan varlık olarak insanı inceliyorum. ‘Meslek ve kariyer nedir?’ sorularına cevap aranıyor. İkinci bölümdeyse varoluş felsefesini kariyerle birleştiriyorum...”

İlkeli olmak önemli
“Çalışma hayatında ilkeli olmanın çok önemli olduğuna inanıyorum. Bu, benim için temel bir prensiptir. Özellikle, zor duruma düşünce de o ilkelerden vazgeçmeyecek derecede ilkeli olmak önemli. Tabii ki herkesin iyi-kötü ilkeleri vardır, fakat başı biraz sıkıştığında o ilkelerden ödün vermek, ilkeli olunduğunu göstermez. Yani kendi kendine yalan söylememek lazım. Önem verdiğim ikinci şey ise çok çalışmaktır. Çalışmak benim için bir varoluştur. Severek çalışmaya inanırım. Şirkette de işini sevmeden yapan insan istemiyoruz. Ayrıca girişimci ve eylemci olmak da önemli. Fikrini söylemek ve söylediğin bu fikri hayata geçirmek lazım...”

Önce insan
“Çalışma hayatımdaki ilk kuralım ise ‘önce insan’dır. Biz hep beraber var olacağız. Karşımdakini öncelikle bir insan olarak anlamaya çok önem veririm. İnsanlara doğruyu söylerim, politika yapmayı sevmem. Tam bir halk adamı olduğumu söyleyebilirim ama bunun yanında bir aristokrat, yazar, sanatçı veya bir devlet başkanıyla da rahatlıkla konuşabilirim...” 

Ofis, hakikati görmeye engeldir
“16 yıl önce 34 yaşındayken evlendim. Eşim Mimar fakat çalışmıyor. Biri İtalyan Lisesi’nde diğeri ilkokulda olan iki kızım var. Fenerbahçeliyim ama fanatik değilim. Sadece gidişatı takip ederim. Sporla iç içe bir insanım. Okuma, yüzme ve dans başlıca ilgi alanlarım arasında. Daha büyük bir şirkete geçeyim, kariyer yapayım diye bir arzum hiç olmadı; önce işimi seviyor muyum diye sordum hep! Fakat ileriki yıllarda akademik anlamda kendimi çok geliştirmeyi planlıyorum. Emekli olduktan sonra da öğretim üyeliği yapmak, bilimsel ve iş hayatıyla ilgili kitaplar yazmak istiyorum. İnsan üzerine çalışmak ve analizler yapmayı düşünüyorum. Sürekli bayi, müşteri ve şantiyeleri gezerim. Ofis, hakikati görmeye engeldir. Çok kitap okurum, yanımda hep bir kitap vardır. Hem iş hem de özel gezilerde yaklaşık kırk ülke görmüşümdür. En hoşuma giden ülke ise İtalya’dır. Ardından Güney Amerika’yı da çok severim. Ama Türkiye gibisi yoktur. İstanbul ve doğasına hayran olduğum Artvin, Türkiye’deki en sevdiğim şehirlerdir...”

Yöneticiler Karl Marx’ı okumalı
“Ben kendimi demokratik ve liberal bir yönetici olarak görüyorum. Tek yönlü değil, interaktif iletişimi savunurum. Bir karar almadan önce muhakkak takıma sorar ve tartışılmasını sağlarım. Belli disiplin içerisinde çalışmayı teşvik eden ve ciddiyetsizliğe müsamaha göstermeyen anlamda da otoriterim. İyi bir şirketiz, insana değer veren bir anlayışa sahibiz. Para ve zenginlik bir amaç  değil, bir sonuç olarak ortaya çıkıyor. İşi zevkle yapıyorsan aynı zamanda da iyi yapacaksın. Amaç para olduğunda ise işi iyi yapmamaya başlıyorsun. Yaptığın iş amaç değil, araç haline geliyor. Ayrıca yöneticilere mutlaka Karl Marx’ı da okumalarını öneriyorum. Marx’ın insan anlayışı, kendisini gerçekleştiren insan üzerine kurulmuştur.”

Geri