E-dergi
e-dergi
Portre & Röportaj

Kar Group CEO'su Murat Belen





Eylül 2013 Sayı 114

19 yıl Sika'nın genel müdürlüğünü yaptıktan sonra Belen Danışmanlık firmasını kuran ve Kalekim başta olmak üzere çeşitli firmalara danışmanlık hizmeti veren, ardından da Kar Group CEO'su olan Murat Belen, Mustafa Kemal Atatürk tarafından, Kurtuluş Savaşı'nın kazanılmasında büyük emekleri dokunan dedesine (Korgeneral Fahri Belen) verilen "Belen" soyadının hikayesinden Kar Group CEO'luğuna kadar uzanan hayat hikayesini Yalıtım dergisi okurlarıyla paylaşıyor...

“Soyadımız, Kurtuluş Savaşı sırasında, Yunan ordularına karşı savunulan Afyon Belentepe’den geliyor... Bölgenin, tümen komutanı olan dedemin komutasında başarıyla savunulması ve Yunan ordusunun kaçış yolunun kesilmesi sonrası Mustafa Kemal Atatürk tarafından verilmiş bir isim. Korgeneral olan dedem Fahri Belen daha sonraları Bayındırlık Bakanı olarak da görev yapmıştı. Dolayısıyla soyadımın ağırlığını ve sorumluluğunu büyük bir onurla taşıyorum...”
“1953 İstanbul doğumluyum. Henüz bir aylık bile olmadan, Mobil Oil’de İşletme Müdürü olan babamın görevi dolayısıyla İskenderun’a yerleşmişiz. Babam, Şişli Terakki Lisesi ve İTÜ mezunu bir Makine Yüksek Mühendisi; annem ise Bulgaristan göçmeni, 5 yabancı dili konuşabilen, Türkiye’nin ilk kadın modacılarından olan bir ev hanımıydı. Benden üç yaş küçük bir de kız kardeşim var. 9 yaşıma kadar İskenderun’da kaldık. Tesislerin içinde büyüdüğümü söyleyebilirim. Dört-beş yaşlarında forkliftlerin üzerinden inmez, tankların temizliğini izlerdim. Babam, limanda yeterli sayıda kılavuz kaptan olmadığından, o işi de üstlenmişti. Gemileri limana yanaştırırken beni de yanına alırdı. Özellikle yurtdışından gelen gemilere binip, o zaman kadar görmediğim, hatta Türkiye’de olmayan şişe veya teneke kolaları, piyanoları ve baterileri görmek bana büyük zevk verirdi. İskenderun’daki o yıllar, hayatımda unutamadığım önemli ve değişik bir dönemi oluşturuyor. Çok paylaşımcı, kucaklayıcı, sevgi dolu bir yapıya sahip olan İskenderunluların da bunda büyük payı var...”  

Mavi kemerli bir judocu
“1962 yılında, ilkokul dördüncü sınıftayken, yine babamın görevi dolayısıyla Ankara’ya yerleştik. Altı-yedi ay Çankaya İlkokulu’nda okudum. Ardından babam Beykoz’daki Mobil tesisine tayin oldu ve İstanbul’a döndük. İlkokulu da Mecidiyeköy’de bitirdim. İlkokulda dört okul değiştirmek, o yaşta bir çocuk için çok zor olmasına rağmen, belki de farklı şartlara uyum sağlama yetisini edindirmiştir bana. İlkokuldan sonra, babamın da mezun olduğu Şişli Terakki Lisesi’ne başladım. Şimdiki durumunu çok iyi bilmiyorum ama Şişli Terakki o zamanlar kusursuz Türk genci yetiştiren, çok iyi eğitim veren bir okuldu. Giderek artan bir başarı ivmesiyle ve dereceyle bitirdiğim Şişli Terakki Lisesi’nde Fizik’i çok seviyordum. O dalda, TÜBİTAK sınavına seçilen iki kişiden birisiydim. O sevgim kızım Elçin’e geçmiş; İTÜ’den fizik yüksek mühendisi olarak mezun oldu. Bu arada, kızımın derece ile İTÜ’den fizik yüksek mühendisi olması, sanırım, çok severek okuduğu İtalyan Lisesi için de önemli bir gurur kaynağı olmuştur...” 
“Sporla da çok ilgileniyordum. Futbol ve basketbolda sınıf ve okul takımlarındaydım. Ama en çok ilgilendiğim Judo olmuştu. Okulun spor salonunda bir milli takım sporcusu Judo okulu (Dojo) açmıştı. Ben de bu eğitimlere üç sene katılmıştım. Mavi kemere kadar çıkmıştım ve bir kez de İstanbul ikincisi olmuştum. İyi de bir arkadaşım olan babama, evde şilte üzerinde okulda öğrendiklerimi gösterirdim. Birbirimizi yerden yere vurur, komşuları da merak içinde bırakırdık. Fakat çok sevdiğim bu sporu İTÜ’ye girdiğimde, eğitimin ağırlığından bırakmak zorunda kalmıştım...”

Dümeni inşaat mühendisliğine kırdım
“O yaşlarda mühendis olmak, hiç vazgeçmediğim bir hedefti. Babam gibi ben de makine mühendisi olacaktım. Fakat bunun yanında fizikte de başarılı olduğumdan başka mühendislik dallarını da izliyordum. Bunların en önemlisi de inşaat mühendisliğiydi. Daha ince hesaplar gerektiren cami kubbesi, spor salonu gibi kirişsiz kabuk inşaat yapan başarılı bir inşaat mühendisi olan eniştemdeki, o mesleğine bağlılık ve inanç çok dikkatimi çekiyordu. Eniştemdeki o meslek aşkının etkisi nedeniyle üniversite sınavına girdiğim dönemlerde dümeni inşaata kırmıştım...”

Stajlarımı ciddiyetle yaptım
“1970’te İTÜ İnşaat Mühendisliği Bölümü’nü kazandım. Siyasi olayların yaşandığı, fakat sonraki senelere nazaran daha masum, daha rahat yıllardı. Özellikle ilk yıllarda lise öğrencileri gibi ders aralarında top oynadığımız, keyif aldığımız yıllardı. Zemin mekaniği ise sevdiğim konulardan birisiydi. Öğrencilik yıllarımda en önem verdiğim şey stajlarımdı. Belki bir ölçüm olsa, inşaat mühendisliği eğitimi alan öğrenciler arasında bu işi en ciddi yapan kişilerden birisi seçilirdim. Üç ciddi staj dönemim oldu. Bir yaz, 3. Haliç Köprüsü inşaatında bir Alman firmasında, iki yaz da Samsun Hasan Uğurlu Barajı yapımında Doğuş İnşaat’ta staj yaptım. Bu stajlarımda dinamit patlatmadan işçi-mühendis ilişkilerine kadar çok şey öğrendim. Öğrencilik yıllarında yapılan stajların çok önemli olduğuna inanıyorum. Bence öğrenciler, bir şeyler öğrenebilecek, kendilerini zorlayabilecek firmalarda staj yapmalılar. Staj, öğrencilerin kendi yönlerini çizmelerinde çok faydalı bir dönem. Ciddiyetle ele alınmalı...”

Hem İTÜ’lü hem Boğaziçi’liyim
“İTÜ’de üçüncü sınıfta itibaren ileriye dair planlar da yapmaya başlamıştım. Goethe Enstitüsü’nde Almanca öğrenecek ve ardından Almanya’da yüksek lisans yapacaktım. Fakat tam o dönemlerde, Boğaziçi Üniversitesi’nde Bilgisayar Mühendisliği eğitimi alan sevgili eşim Betül’le tanışınca bu planlarımı değiştirmek zorunda kalmıştım. Aşk galip gelmişti ve yüksek lisans için rotayı Almanya’dan Boğaziçi Üniversitesi’ne çevirmiştim. Normal şartlarda 1974 yılında bitirebileceğim İTÜ’yü de evlilik arifesinde olduğum ve çözmemiz gereken bazı sorunlar nedeniyle bir yıl uzatmak zorunda kalmıştım. 1976’da, Boğaziçi Üniversitesi’nde zemin mekaniği konusunda yüksek lisans yaparken de evlendim. 1977’de de yüksek lisansımı bitirdim ve İTÜ’lülüğümün yanında bir de Boğaziçili kimliği kazandım. İTÜ’lülerin çok olduğu yerde İTÜ rozetini, Boğaziçililerin olduğu yerde Boğaziçi Üniversitesi yüzüğünü takıyorum...” 


Ailelerimize bayrak açtık ve evlendik
“Öğrenciyken evlenmemiz ailelerimizi de tedirgin etmişti. Meraklanmışlar, seçimlerimize değil, zamanlamamıza karşı çıkmışlardı. Fakat eşimle ben kararlıydık. Ailelerimize bayrak açtık ve evlendik. Tabii ki birkaç yıl içinde ciddiyetimizi anladılar ve her şey yoluna girdi. Biz ise yaşadığımız bazı zorluklarla kaldık. Okul bitince de ilk işim askere gitmek oldu. Askerliğimi, dört aylık yedek subaylık eğitiminin ardından Ankara’da Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nda İnşaat Emlak’ta tamamladım. Dededen kalma bir ilgim de olduğundan askerliğimi çok severek ve daha da önemlisi gururla ve inanarak yapıyordum. Hatta yemin törenindeki geçit yürüyüşünde, farkında olmadan eşime öyle sert bir bakış fırlatmışım ki, eşim evliliğimizi sorgulamaya başlamış...”

Sen mi doğurdun?
“En büyük şansım, Kara Kuvvetleri İnşaat Emlak Statik Büro’nun başındaki ‘çılgın’ yüzbaşıydı. Evinin geçimi dışında tüm parasını çelik ve beton üzerine Almanya’dan getirttiği çok değerli kitaplara harcardı. Akşamları birlikte çalışırdık, çok yararlı bilgiler edinirdim. Mühendislik bilgim bir kademe daha gelişiyordu. Evli olduğumdan, her haftasonu otobüsle İstanbul’a da gidip geliyordum. 1978 yılının haziranında, İstanbul’a geldiğim çok erken bir cumartesi sabahı oğlum dünyaya gelmişti. O ‘çılgın’ Yüzbaşımı, birkaç gün daha izin almak için aradığımda, ‘Çocuğu sen mi doğurdun’ sorusu üzerine pazartesi sabahı birliğe geri dönmek zorunda kalmıştım...” 

Suudi Arabistan
“1979 yılında askerliğimi bitirdikten sonra Belen Mühendislik adıyla bir firma kurdum. Fakat iş yapabilmek için başka deneyimler gerekiyordu. Eşim de bilgisayar mühendisi olmasına rağmen, o günkü bir bilgisayar mühendisinin işi çok ağır ve gecesi gündüzü olmadığından bu yıpratıcı tempoda çalışmasını istemiyordum. Maddi açıdan da çok refah içinde olduğumuz bir dönem değildi. O dönemde farklı arayışlara girdim. Boğaziçi Üniversitesi’nden bir hocam, Suudi Arabistan’da bir üniversitenin araştırma enstitüsünde matematik model çalışması yapmak üzere bir teklif almıştı ve beni de yanına çağırıyordu. Ücreti de oldukça iyiydi. Kabul ettim ve eşim ile oğlumla 1980 yılında Suudi Arabistan’a gittik ve orada dört buçuk yıl boyunca araştırma-geliştirme mühendisi olarak çalıştım...” 

Matematik modellemeler yapıyorduk
“Evimiz, kampüsün içindeydi. İlginç konularda araştırmalar yapıyorduk. İki Amerikalı, iki Kanadalı ve Türk hocamla birlikte elimizdeki verilerle, Basra Körfezi’ne dökülen petrolün hangi sahile, ne zaman gideceği, nelere zarar verebileceği gibi matematik modellemeler yapıyorduk. Suudlu yetkililerin de çok önem verdiği bir araştırma grubuyduk. Orta çaplı gemilerimiz, bir uçağımız ve birkaç helikopterimiz vardı. Kontrollü olarak Basra Körfezi’ne petrol döküyor ve petrolün, yaptığımız modele uygun hareket edip etmediğini uçakla, gemilerle ve helikopterle kontrol ediyorduk. Bu kapsamda iki hafta da denizde kalmıştık. Gemi personelinin Koreli olması bu çalışmayı benim için daha da keyifli bir hale getirmişti. Bir Türk olarak bana krallar gibi davranıyorlardı. Bu modelleme çalışmasına ilaveten kum tepelerinin hareketi konusunda da bir çalışma yapıyorduk. O enstitüde ekiple birlikte, üçü tamamen benim olmak üzere, 14 makaleye imza attık. Bu makaleler uluslararası dergilerde yayınlandı ve sempozyumlarda sunuldu. Bir araştırmacı olarak farklı deneyimler ediniyordum...”
 
Yirmi günlük kızım, “Paket” zannedilmiş
“Öğle tatillerinde beş dakikada eve gelir, oğlumu alır ve havuza giderdim. Oğlum (Ertuğrul) da herhalde o günlerde havuzda çok vakit geçirmiş ki, ileriki yıllarında, ilkokul ve Galatasaray Lisesi döneminde genç bir milli yüzücü oldu, dereceler aldı. Ardından da bir yüzme bursuyla ABD’de  İşletme ve Finans üzerine üniversite eğitimi gördü. Hatta Wisconsin eyaletinde kendine ait havuz rekorları bile var. Bugünlerde de internet pazarlaması üzerine uygulamalar ve araştırmalar yapıyor. Ayrıca Networking isimli bir kitap yazdı...” 
“1981 yılında da bir İstanbul iznimizde kızım dünyaya geldi. Onun da çok ilginç bir hatırası vardı. Kızımı yirmi günlükken Suudi Arabistan’a götürmüştük. Fakat pasaport kontrolü yapan Suudlu, yirmi günlük çocuğu bir dalgınlık neticesinde paket zannedip kayıt etmeyince, bir sene sonra Suudi Arabistan’dan çıkış yaparken ciddi sıkıntılar çekmiştik...” 

Dört buçuk sene sonra bavulları topladık, İstanbul’a döndük
“O dönemde iş dolayısıyla Kanada ve ABD’ye de gidip geliyordum. Bu gidiş gelişlerim sırasında Kanada vatandaşlığına geçmem konusunda bir teklif almıştım fakat bunu istemiyordum. Oğlum beş yaşına basmıştı. Ve onun kesinlikle eğitim hayatına Türkiye’de başlaması gerektiğini düşünüyordum. Bu nedenle, eşimi de ikna ederek, dört buçuk senenin ardından bavulları topladık ve Türkiye’ye döndük...”
“1980’de Endem İnşaat ile yollarımız kesişti. Endem İnşaat,  Suudi Arabistan’da, Medine’de çok büyük bir iş almıştı. 6 bin tonluk bir su kulesi inşa edilecekti. Suudi Arabistan tecrübem vardı ve arada sırada Arabistan’a gitmek zorundaydım. Hollandalı Proje Koordinatörü ile çalışıyordum. 1983 yılında bu proje bitmek üzereyken de Endem İnşaat’tan ayrıldım. Meslek hayatım için çok yararlı bir dönemdi. Kayar kalıp sistemi ve ön germeli sistemler konusunda ciddi deneyimler edindim. Özellikle Endem İnşaat’ın patronu Naci Endem ile çalışmak bana çok katkı sağladı. Barfiks şampiyonu da olan Naci Bey’in dengesi çok iyiydi. Yüksekten korkmamayı ve Türk kahvesi yapmayı ondan öğrenmiştim. Fakat tabii Türk kahvesi yapmayı öğrenmek, ileriki yıllarda başıma büyük işler(!) açtı. Bir iki kere de eşime yaptım, çok beğendi... 35 senedir de ben yapıyorum...” 

Japonlarla sabah sporu
“1987’de, proje bitmek üzereyken Endem İnşaat’tan ayrıldım ve bir proje yönetim firmasında göreve başladım. Fakat bugün çok önem kazanan proje yönetimi, o zamanlarda Türkiye için oldukça yeni ve pek ilgi görmeyen bir konu olduğundan onu da çok sürdüremedim. Buna rağmen bu iş bana bir sonraki işimin kapısını araladı. O firmadaki ilişkilerimle, Swiss Oteli’i yapan Japon Hazama şirketinde Proje Müdür Yardımcısı olarak işe başladım. Japonlarla çalışmak gerçekten başta çok zor geliyor ama siz onlara, onlar da az da olsa size alıştıktan sonra inanılmaz kolay oluyor. Japonlarda işler sisteme ve güvene dayalı yürüyor. Her sabah, bir kaset eşliğinde, gündelik elbiselerle spor yapardık. Sonra da yedi-sekiz mühendis çember şeklinde ayakta dizilir toplantı yapardık. İletişime çok önem verirlerdi...” 

Sika...
“Swiss Otel’de kaba inşaatın bitimi ve ince işlerin başlamasıyla yine arayışa girmiştim. Eşimin Üsküdar Amerikan Kız Lisesi’nden bir arkadaşı vasıtasıyla Sika’nın bir genel müdür aradığı bilgisini edinmiştik. Görüşmelerin ardından 1990 yılında Genel Müdür sıfatıyla göreve başladım. 1990 içinde ilk birkaç ay tamamen Türk bir lisansiye olan Deteks Grubu’nun yapı kimyasalları biriminin genel müdürlüğünü yaptım. Ardından yüzde 49 Deteks, yüzde 51 İsviçre Sika joint venture’ın dönüşümünü yaşadım. 1991 yılından 2000 yılına kadar bu joint venture’ın genel müdürlüğünü yaptım. 2000 yılında da şirketin yüzde yüzü İsviçre Sika tarafından satın alındı. Sekiz yıl da tümüyle yabancı sermayeli Sika’nın genel müdürlüğünü sürdürdüm...” 

5 bin tondan 120 bin tona
“Kaderimde öğrenmek var herhalde. Her işimde yeni bir şeyler öğrenmek durumunda kaldım. 19 yıl boyunca bu süreçlerde bir joint venture nasıl kurulur, nasıl yönetilir, bir aile şirketi nasıl idare edilir, riskler nelerdir gibi birçok konuda tecrübe edindim. Sika’daki 14. senemde Türki Cumhuriyetler ve Orta Asya’daki bazı ülkeler de Türkiye’ye, dolayısıyla bana bağlandı. İşe başladığımda yıllık beş bin tonluk bir üretim hacmimiz vardı, ayrıldığımda ise bu rakam 120 bin tona çıkmıştı. Bu başarı tabii ki bir ekibin başarısıydı. Sika’da ilk senelerde şantiyelere odaklanırken sonradan bayilerle de çalışmaya başladık ve ciddi bir değişim yaşadık. Bu süreçleri yönetmek oldukça zordu. Ayrıca Sika’daki dönemim içinde Azerbaycan ve Kazakistan’da da birer fabrika kurulmasına liderlik etmiştim. Dört yıl tüm dünyadaki 80 Sika fabrikası içinde en istikrarlı büyüyen şirket seçildik. 3 kez de En Başarılı Genel Müdür seçildim...” 
“Sika’da yaptığım önemli işlerden bir tanesi de, 1999 yılında yaşanan depremin ardından, tüm dünyadaki Sika şirketlerinden bilgi-deneyim anlamında bir yardım organize etmemdi. Hepsiyle ortak çalışmaları bizzat kendim yürüttüm. Büyük, uluslararası bir şirkette çalışmanın avantajlarını Türkiye’ye sunma yönünde gayret sarf ettim. Meksika, Amerika, Japonya’da depremle ilgili deneyimleri elimizden geldiği kadar tüm üniversitelere ve kamu kuruluşlarına ulaştırmaya çalıştık. Macaristan’dan, İtalya’dan, ABD’den uzmanlar getirtip, depreme dayanıklı binalar nasıl inşa edilir, bina güçlendirmeleri nasıl yapılır gibi konularda üniversitelerde konuşmalar yaptılar. Dolayısıyla böyle bir konuda hizmet vermiş olmak da bana çok huzur veriyor. Umarım bir faydamız olmuştur...”

Gözüm açık gitmez
“Yurtdışındaki Sika fabrikalarına imrenerek bakıyordum. Kaynarca’daki eski, düzensiz fabrikamızın yerine yeni fabrikanın yapım sürecinde ise çok mücadele etmiştim. Hiç mütevazı olmayacağım... Mesleki kariyerimi riske ederek çok ısrarcı olduğum bu fabrikanın Türkiye için çok lüks olduğu düşünülüyordu. İsviçre’deki birçok yöneticimin muhalefeti vardı. 800 metrekarelik laboratuvarın gereksiz olduğu söyleniyordu ama şimdi o laboratuvar bir bölge laboratuvarı oldu. O fabrika benim en büyük başarımdır. ‘Gözüm açık gitmez’ desem yeridir. Fakat bu fabrika biterken Türkiye Sika’yı Avrupa’dan alıp Ortadoğu’ya bağlamaları beni çok üzdü. Bir Türk olarak da gurumu kırdı. O dönemde, Türkiye’nin en önemli İş Yönetimi Uzmanı olan rahmetli Ulaş Bıçakçı’nın, “İşe üç gün üst üste heyecanla gitmiyorsan, o işi bırak” sözü de bana yön vermişti. Ve ayrıldım... 19 yıl boyunca Sika’da hiçbir zaman sallan-yuvarlan bir yönetim anlayışı sürdürmedim. Ama gene de, on yılın üzerindeki CEO’luk ve genel müdürlük görevlerinin de sorgulanması gerektiğini düşünüyorum. Bu süreler sonunda en azından sistem içinde bir değişiklik yapılmalı ve monotonluktan kurtulmalı. Dünyada yönetim şekilleri, kriz ve risk yönetimleri çok hızlı değişiyor. On beş yıl aynı işi yaparsanız kendinizi de geliştirme fırsatı yakalayamıyorsunuz...” 

Kar Group CEO’luğu...
“Sika’dan ayrıldıktan sonra Belen Danışmanlık adıyla bir danışmanlık şirketi kurdum ve bir-iki aile şirketine hizmet verdim.  Bu süreçte yolum Kalekim Genel Müdürü Ferdi Erdoğan ile kesişti ve Kalekim’e de su yalıtımı konusunda danışmanlık hizmeti vermeye başladım. Ferdi Bey gerçekten çok değerli bir insan. Danışmanlık hizmeti vermek için kendimi anlatmaya gittiğimde bile çok profesyonelce, etik ve sıcak yaklaşmıştı. O dönemde Kalekim’e faydalı bir hizmet verdiğimi düşünüyorum. 2009-2011 yılları arasında Maltepe Üniversitesi’nde de dersler verdim. Çok da zevk aldığım bir dönem oldu ama Kar Group ile yine danışmanlık hizmeti kapsamında karşılaşınca, işlerin yoğunluğundan bırakmak zorunda kaldım. Kar Group’un kurucusu ve Yönetim Kurulu Başkanı Osman Üçüncü, “Benim danışmanlara saygım var ama eğer bir şey yapacaksak sorunun içinde olman lazım” deyince, kabul ettim ve Kar Group’ta CEO olarak göreve başladım. Tüm grup şirketlerinin koordinasyonuna ve yeniden yapılanma çalışmalarına odaklandım. Kar Group’un tamamen hedeflerle yönetilen, her yönüyle ölçülebilir bir firma olması en önemli amaçlarımızdan birisi. Türkiye’de maalesef bunu başarabilen firma sayısı çok az. CEO’luk bence bir yerde takım liderliği ve koçluk. Kar Group da mevcut başarılarını kurumsallaşma sürecini hızlandırarak artırmayı hedeflemiş bir grup. Bu sürece ivme katmaya gayret ediyoruz. Onca yıllık yönetim tecrübelerimi, özellikle de tamamen Türk sermayesi ile kurulmuş bir grupla paylaşmak bana haz veriyor. Kar Group ile yine eski tempoya döndüm. Bazen kendime neden böyle bir tempoya girdiğimi soruyorum ama yine de kesinlikle şikayetçi değilim. İyi şeyler yapmaya çalışan ve Türkiye’nin inşaat sanayisine kaliteli ve çok yönlü hizmeti düstur edinmiş bir grupla beraberim...” 

Dişle, tırnakla yaratılmış bir başarı
“Kar Group’ta dişle tırnakla yaratılmış bir başarı var. Türkiye’nin şu anda 504. büyük şirketi. 1969 yılında faaliyetine nakliyecilik işi ile İstanbul Pendik’te başlamış ve taş ocağı işletmeciliği ile madencilik sektörüne girişinin temellerini 1973 yılında atmış bir grup. Marmara Bölgesi’nde madencilik faaliyetlerini geliştirerek sürdürmeye devam etmiş. Kendi ürettiğimiz ürün çeşitlerimizi artırma amacıyla agrega, kireç, hazır beton, asfalt, prefabrik beton elemanları ve yapı kimyasalı üretimleri gerçekleştiriyoruz. Grubumuzun en genç firması ise Karkim Yapı Kimyasalları. 2011 yılında Gebze/Kocaeli’nde yatırımına başlanan fabrikamız kuru karışımlı çimento esaslı yapı harçları üretimine 2011 Aralık ayında geçti. Bursa Orhangazi’deki kireç fabrikasının yanındaki diğer fabrikamız ise hazırlık aşamasında. Ürünler, 2400 m2 kapalı, 5000 m2 açık stok alanı, tam otomatik dolum, paketleme ve paletleme sistemi ile saatte 50 ton kapasite son teknoloji ile üretiliyor. Ürettiğimiz ürünler, inşaat sektörünün önemli bir yan kolu olan yapı kimyasalları, beton ve harç katkıları, çimento esaslı su yalıtımı, ısı yalıtım yapıştırıcıları, fayans ve seramik yapıştırıcıları, derz dolguları, tamir harçları ve zemin kaplamaları gibi alt grupları kapsıyor...”

Müşteriye birçok çözüm sunabiliyoruz
“Karkim Yapı Kimyasalları çok yakın bir tarihte sektöre farklı şeyler katacak. Çünkü üretiminizde ne kadar çok kaynağa hakimseniz, maliyetlerinizde ve kalitenizde o kadar yükselme şansına sahip olursunuz. Kar Group içinde mikronize kumdan, yani taş tozundan her agrega boyutuna kadar üretim yapılıyor. Bu, bütün tamir harçları, çimento bazlı su yalıtım ürünlerinde son derece önemli bir girdi. Çimento da önemli ama çimentoyu temin edebileceğiniz belli adresler var. Ayrıca Grubumuzda Kar Beton gibi bir ‘koçbaşı’ bulunuyor. Yani beton için hizmet verdiğimiz bir müşteriye daha birçok çözüm sunabiliyoruz. Toptan bir garanti verme şansımız oluyor. Bu da her şirketin sahip olduğu bir şans değil. Ayrıca grubumuzda, Yönetim Kurulu Başkanımızın hassasiyetiyle Ar-Ge’ye de çok önem veriliyor. Su yalıtımı, ısı yalıtımından biraz daha komplike, tam bir sistem konusudur. Üzerinde hassasiyetle durulması gerekiyor. Deliği kapatmakla su yalıtımı yapılamaz. Bunun için de hem sistemi çözecek elemanlarınız hem de bunu karşılayacak ürün gamınızın olması lazım. Karkim olarak en büyük çabamız odur ve bu yönde sağlam adımlar atıyoruz.”

Küçük bir Honda’dan Harley Davidson’a
“Ailem, hayatımdaki en büyük kazanımım. Kendimi bu yönden çok şanslı görüyorum. Kendimi rehabilite ettiğim yer ailemin yanı oluyor. Eşim, hayat koçum gibi. Bazı konularda benden çok daha bilgili. Çocuklarım da artık her şeyi paylaşabileceğim dostlarım oldular. Dolayısıyla zamanımı onlarla geçirmekten büyük keyif alıyorum. Eşimle çok seyahat ederiz. Ama son beş senedir hayatıma bir de motosiklet sevdası girdi. Bugüne kadar elli bin kilometre yol yapmışım. Başta bir küçük Honda’m vardı; fakat sonraları Harley Davidson’a dönmek zorunda kaldım. Bunun nedeni de yakın arkadaşım, sanatçı Tamer Karadağlı’nın, beni Honda ile her gördüğünde pizza sipariş(!) etmesiydi. Karadağlı, ayrıca bana hep, ‘seni bir filmde oynatacağım’ diye de takılırdı. Sonunda o da oldu. Süper Türk isimli bir filmde Anchorman rolünde oynadım. Fakat bu rol için sakal ve bıyığımı kesmek zorunda bırakılmıştım... Olurdu, olmazdı derken sakalı kesiş o kesiş, bir daha da bırakmadım...”

Gazi Sürüşleri yapıyoruz
“Harley Davidson motosiklet sahibi olmak bambaşka bir şey. HOG adında, Harley Davidson sahiplerinin olduğu bir grubumuz var. Turlara çıkıyoruz, akşamları oturduğumuzda unvanlar falan kayboluyor. Yurtdışı olarak sadece Yunanistan’a gittim. Çok zaman bulamıyorum ama defalarca Foça, Çeşme, Bodrum turlarına katıldım. Her sene bir Gazi Sürüşü yapıyoruz. Ankara’da gazilerimizi ziyaret ediyoruz. Motora binebilecek olanlarla birlikte şehir turu atıyoruz. Çok küçük bir şey belki ama onun verdiği hazzı anlatamam. Zaman zaman tenis de oynuyorum. Fakat motor hayatıma girdikten sonra onu da biraz aksatmaya başladım. Yine eşimin baskısıyla haftada 2-3 kere yürüme bandında yürüyorum. Becerebildiğim kadarıyla yazları da yüzüyorum. Yani spor asla hayatımdan tamamen çıkmadı, çıkacağını da düşünmüyorum ama bir türlü düzene soktuğumu söyleyemem. Sıkı da bir Galatasaray taraftarıyım...”


Ölçemediğinizi yönetemezsiniz
“Genç yöneticilere bazı tavsiyelerim olabilir... Ölçme, bir şirket yönetiminde çok önemlidir. Ölçemediğinizi yönetemezsiniz. Neyin neyle ölçüleceği belirlenmeli. Kişilere övgü, herkesin yanında, yergi ise teke tek yapılmalı. İnsanların en değerli şeyinin onuru olduğu hiçbir zaman unutulmamalı. Teşekkür de unutulmamalı. Türkiye’de yöneticiler olarak genelde eleştiri yapılır, iyi şeyler pek görülmez ve takdir edilmez. Başarılı çalışanlar ön plana çıkarılmalı. Yöneticiden ziyade lider olmaya da çalışılmalı. Takım ancak böyle sürüklenebilir. Bence iyi bir yönetici geçicidir ama iyi bir lider kalıcıdır. Ve bir yönetici kesinlikle gülmeyi bilmeli, esprili yaklaşımdan uzaklaşmamalı. Yerinde espri, insanların üzerindeki kumu, külü bir anda atıyor. Bir yöneticide, duygusal zekanın gelişmiş olması da çok önemli. İnsanların kültürel altyapılarını çok iyi analiz edebilmeniz gerekiyor. Duygusal zekası gelişmemiş bir kişi asla yönetici olamaz. Böyle bir kişilik yapısıyla ne verim artışı, ne katma değer yaratılabilir. Yalıtım veya yapı kimyasalı sektöründe insan döngüsünün çok fazla olması, bana göre bu işin yeteri kadar iyi yapılmadığını gösteriyor...” 

Sadece standart yaratmanın bir manası olmuyor
“Türkiye’de inşaat sektöründe hala eksik olan şey standartlar ve özellikle denetimler. Standartlarımız var, tamam ama trafik kuralları da var fakat bunlara kim uyuyor? Denetim olmadan standart yaratmanın bir manası yok. Kentsel dönüşüm çalışmaları da bu kapsamda dikkatle ele alınmalı. Tabii ki çok mutlu oluyorum, yeni iş potansiyelleri yaratılıyor. Risk taşıyan bina stoğunun daha düzgün binalarla yer değiştirmesi gerekiyor. Fakat bu dönüşüm çalışmalarında teknik şartnamelerin daha belirgin olması ve denetimin çok ciddi yapılması gerekiyor. Isı yalıtımında TS 825 ile bayağı yol alındı ve ciddi bir fark yaratıldı. Bu çalışmaların benzeri bir an önce su yalıtımında da yapılmalı. Yapılmadığı takdirde binalarda risk çok fazla oluyor. Bir binanın hayat sigortası su yalıtımıdır. Bu konuda derneklere çok büyük iş düştüğünü düşünüyorum...” 

Bir kriz yaşanabilir
“Felaket tellallığı yapmak istemem ama inşaat sektöründe bir kriz yaşanabilir... Eğer döviz dengesi bozuluyorsa, hemen arkasından petrol fiyatları yükseliyorsa, bunun arkasından doğalgaz, arkasından çimento fiyatları artıyorsa, kapıda bir sıkıntı olacağı söylenebilir. Bir kriz yönetimine geçme zamanının geldiğine inanıyorum. Kriz yönetimi demek, bütün kapıları kapatmak anlamına gelmiyor tabii ki. Ama delikleri, olabilecek en düşük düzeye indirmemiz gerekiyor. Bu, ‘alacak yönetimi’ olabilir, firma içindeki ‘verim artışını sağlamak’ olabilir. Firmaların, maliyetlerini daha iyi kontrol eder duruma gelmesi lazım. Biz Türklerin böyle bir kaderi var. Ne zaman değişir bilmiyorum. Hep kriz yönetimiyle yaşamak zorundayız. Kriz yönetimi hayat dursun demek değil. Ama hep bir B planınızın, hatta C planınızın olması gerekiyor.”


Geri