E-dergi
e-dergi
Portre & Röportaj

İMSAD Yönetim Kurulu Başkanı Dündar Yetişener


İMSAD Başkanı Dündar Yetişener, inşaat malzemeleri sektörünün en renkli simalarından birisi...

1987 yılında kurduğu Fibrobeton firmasıyla cephe kaplama ve dekorasyon malzemesi olarak kullanılan GRC (Fiber Takviyeli Beton) ürünlerini yapı sektörüne tanıtarak, ülkemizde yeni bir sanayi kolunun oluşmasına öncülük eden Yetişener, bisiklet tamir ettiği günlerden Perşembe Pazarı'nda çalıştığı yıllara, Levent Sanayi Sitesi'ndeki atölyeden Efes'te Meryem Ana vitrayları sattığı yıllara kadar tüm ayrıntıları Yalıtım dergisi okurları için özetledi. İMSAD ve inşaat sektörü hakkında da yorumlarda bulunan Yetişener, "730 günde 1460 günlük iş çıkartmak istiyoruz. İMSAD'da da ilkler yaratacağız" diyor.
İşte Yetişener'in ağzından kendi hayat hikayesi ve sektöre ilişkin yorumlarından bazı paragraflar...
“1959 Beşiktaş doğumluyum. Levent’te oturan, orta sınıfın üstünde geliri olan ve Bursa kökenli bir aileye mensubum. Babam Koç Holding’in üst düzey yöneticilerinden birisiydi. Benden biraz daha yaramaz bir de ağabeyim vardı. Güzel ve mutlu bir çocukluk geçirdiğimi söyleyebilirim. Babam bizleri, kendisi gibi Koç Grubu’nda çalışabilecek şekilde, hem iyi bir eğitim almış hem de iş dünyasını tanıyan bireyler olarak yetiştiriyordu. En önem verdiği konuysa, iş hayatını erken yaşta öğrenebilmemizdi. İlkokuldan itibaren yazları, okul kapanır kapanmaz çalışmaya başlardım. Başarılı da bir öğrenciydim. Her sene dereceyle bir üst sınıfa geçerdim. Getirdiğim takdir ve teşekkür belgelerinin en büyük ödülü ise çalışacağım yerin açık adresinin yazılı olduğu kağıttı...”

En büyük hobim, çalışmak
“O yaşlarda o kadar çok iş yaptım ki... İlk işlerimden birisi bisiklet tamirciliğiydi. Babam, o zamanların Koç’a bağlı bir bisiklet fabrikasında müdürdü. Ben de arada sırada fabrikaya gider, bisiklet montajını öğrenmeye çalışırdım. Fabrikadan aldığım atıl malzemelerle de evimizin garajında, mahallenin çocuklarının bisikletlerinin frenlerini, zincirlerini tamir eder, lastiklerini onarırdım. Perşembe Pazarı’nda İzak Nasi’nin yanında yangın flanşları yapan bir imalathanede de çalıştım. Sarı dökme, yangın hortumunun ağzına klepe yapardık. Onları sıcak sıcak çıkartır, suya batırır ve beklerdim. Oyun gibi gelirdi. En sevdiğim işlerden birisiydi. Levent Sanayi Sitesi’nde eloksal atölyesi de işyerlerimden birisiydi. Sabah poğaçamı, öğlen kavurmalı ekmeğimi yerdim. Bu işlerin hiçbirini zorlamayla yapmıyordum. Bazı insanlar balık tutmaktan, bazıları dalmaktan hoşlanır. Ben ise çalışmaktan hoşlanıyordum. Hala da çalışmak benim en büyük hobimdir...”

Basamakları adım adım çıktım
“Zaman geçtikçe babamın yanında, Koç Holding şirketlerinde de çalıştım. İstinye’deki fabrika bunlardan birisiydi. Fakat sabah aynı evden, aynı saatte çıkmamıza, aynı yere gitmemize rağmen beni arabasına almaz, servisle işe gitmemi isterdi. Taksim Şehir Muhtar ve Bankalar Caddesi de çalıştığım yerlerden bazılarıydı. Askılı tepside çay da taşıdım, yerleri de temizledim, ambarda mal da yükledim, sırtımda sandık da taşıdım, depoda saatlerce cıvata da saydım. Her yaş grubunda çok farklı işler yaptım. İyi ki öyle olmuş. Bugün bana çay getiren çocuğun da, her kademedeki çalışanın da hem psikolojisini hem de neredeyse yaptığı işi biliyorum. Bunun için de her gün anne ve babama dua ediyorum. Yani bugün bir başarı yakalayabildiysem, bunun temellerinin çocukluğumda atılmış olduğuna inanıyorum Babam han veya bir gökdelen bırakabilirdi, olağanüstü koşullar sunabilirdi. Ama öyle yapmadı; önce güzel bir okulda okuttu, iyi eğitim alırken de ilkokuldan itibaren hayatı ve iş hayatını öğrenmemi sağladı. Bize çalışma disiplini ve iş ahlakı aşıladı. Bunun çok katkısını gördüm. Hak ederek bir yerlere gelmeyi öğrendim, basamakları adım adım çıkmayı da...”

“1971 yılında Şişli Terakki Lisesi’ni kazandım ve 1977’de mezun oldum. Önemli bir okuldu. Şişli Terakki mezunu olmak, o dönemde üniversite mezuniyeti gibi bir şeydi. Mezunlardan kimse açıkta kalmıyor, herkes üniversiteye girebiliyordu. Lise hayatım da yine başarılı geçti. Yazları da yine çalışıyordum...”


Dündar çalışkandır, aç bırakmaz
“Eşim Arzu Hanım ile liseyi bitirdiğim yıl olan 1977’de tanıştık. Ben 17 yaşındaydım. Liseyi bitirmiştim; fakat daha üniversiteye başlamamıştım. O ise Avusturya Kız Lisesi’nde öğrenciydi. Bir an önce evlenmek istiyorduk. Gezilen, tozulan dönemler değildi. Ayhan Baba (Kayınpederi Ayhan Babacan), ‘ciddilerse gelsinler istesinler’ demiş. İşim yoktu, eğitimimin ne olacağı belli değildi. Babam ise kız istemeye gitmeyi kabul etti. Bana çok güvendiğini o an anladım. Babamın Arzu’yu isterken söylediği şeyler hala kulağımdadır: ‘Kızım bunun işi yok, eğitimi ise belirsiz. Fakat çok çalışkan çocuktur. Avusturya Lisesi’nde okuyorsun. Babanın evinde ipek giyiyorsun, belki bunun evinde basma giyersin. Sizin evde güzel halılar var, belki kendi evinde bir kilimin olur. Şu oturduğun evde güzel avizeler var, belki bunun evinde sadece ampül yanar. Ama Dündar aç bırakmaz, çalışır, çok çalışkan çocuktur. İyi koşullar sağlamak için çaba göstereceğine inanıyor ve ona güveniyorum’. Aynı yıl içinde nişanlandık ve 1981 yılında evlenene kadar nişanlı kaldık. Ailelerimizin bana duyduğu güven için minnettarım. Hiç unutmadım, unutmayacağım...”

Yönetici olma fikri baskındı
“1977 yılında Marmara Üniversitesi İşletme Fakültesi’ni kazandım. Nişanlıydım. Arzu da birkaç sene sonra Boğaziçi Üniversitesi’ne başladı. İktisat, tercih sıralamamda birinci sıradaydı. Mühendislik veya tıp gibi teknik alanları hiç düşünmüyordum. Yönetici olma fikri baskındı. Üniversite dönemi siyasi açıdan karışık bir dönemdi ve ilk yıl kaydımı dondurmak zorunda kalmıştım. Okul pek açık olmazdı. Üniversite öğrenimim boyunca hiç profesör görmedim. Belki doçent bile görmediğimi söyleyebilirim. Siyasi olaylara hiç karışmıyordum. Sınav sorularını edinmek için sağcıların da solcuların da kahvelerine gidiyordum. Okulun ilk senesi yine çalışmaya başlamıştım. Sabah beşte evden çıkıyordum. Herkes gündüzleri çalıştığımı biliyordu ve kimseyle kavgam olmuyordu. Okuldan bir dönemde 32 ders vererek mezun oldum. Bu da bir açıdan bir başarı hikayesidir. Daha sonraları da İstanbul Üniversitesi İşletme İktisadı Enstitüsü’nde iki sene yüksek lisans yaptım...”


Ambülansla işe gidiyordum
“Arzu ile 1981 yılında evlendik ve küçük, bahçe katı bir daireye yerleştik. Arzu da benim gibi hem okuyor hem çalışıyordu. Siyasi açıdan karışık bir dönemdi. İşimi de çok sahipleniyordum. Gece vardiyasını kontrol etmek için ambülans çağırdığım ve işe ambülansla gittiğim bile oluyordu. Fakat bir sınava girmem gerektiğinde, müdür izin vermeyince istifa etmek zorunda kalmıştım. Öğrenciyken böyle bir durum yaşadığım için bu durumda olan çalışanlarımıza her türlü imkanı vermeye çalışıyorum...”

Vakti gelince emekli mi olacağım?..
“Çocukluğumdan itibaren hep ideal olarak gösterilen memur veya üst düzey yönetici olma hedefi bir anda değişmişti. Babam hiç beklenmedik bir anda emekli olmuştu. Bir gün, kendisini evde otururken bulmuştum. Kendini çalışmaya adayan birisi olduğundan iş yaşantısı dışında ilgilendiği pek bir şey de yoktu. Yıllar boyu iş hayatı çok yoğun geçen bir adamın bir anda evde oturan birisine dönüşmesi beni çok etkilemişti. Beni de böyle mi bir gelecek bekliyor diye düşünmüştüm. Yıllar boyunca hizmet verecek, vakti gelince de tıpkı babam gibi emekli mi olacaktım? Hiç içime sindirebileceğim bir şey değildi. Almanya’da gazetecilik eğitimi alan
ağabeyim de Koç Holding’te çalışıyordu.
Babamın emekliliğinin ardından
ikimiz de işlerimizden istifa ettik. Kendi işimizi yapmak istiyorduk...”

Diplomalı meyhaneci
“Babam, zamanında, ağabeyimle benim, belki okumazlar, en azından birer dükkanları olsun diye Levent Sanayi’de iki dükkan satın almıştı. Başlarda bu dükkanı oto yedek parçacısı da yapmayı düşünmüştüm. Babamın, Koç personeli olduğu için Tofaş, Anadol veya Ford gibi firmaların desteğini de görürüz umudu taşıyordum. Ama babam hiç öyle işlere girmezdi. Sonrasında böyle bir şeyi yapamayacağımızı anlayınca, biraz da macera olsun diye ağabeyim Serdar’ın Sanayi’deki dükkanında bir birahane açmaya karar verdik. Anneme söyleyememiştik, bizim köftecilik yaptığımızı zannediyordu. Masayı, sandalyeyi, buzdolabını Efes Pilsen’den almıştık. Birahanenin ismini de Bacanak Birahanesi koymuştuk. Bu süreçte, personelin çoğu, yaz gelince işi bırakıp Kemerburgaz veya Erdek gibi sahil kentlerine gittiği için birçok mezeyi kendim öğrenip yapmak zorunda kalmıştım. Hatta personelden bazısı hiç haber vermeden, bir sigara alma bahanesiyle dükkandan çıkar, bir daha da geri gelmezdi...”

22 çeşit meze yapardım
“Yaprak sarma, ezme ve ciğer dahil 22 çeşit meze yapıyordum. Amerikan salatasının mayonezini bile kendim yapardım. Bacanak Birahanesi popüler bir yer olmuştu. Türkiye’de ilk renkli televizyonda video oynatan, en eğlenceli birahanelerden birisiydik. Çok iyi de satış yapıyorduk. İstanbul’un üçüncü büyük meyhanesiydik. Günde 20 fıçı bira satardık. Ama zor bir işti. Sabahın köründe kalkar, çalışmaya başlar, gecenin geç saatlerine kadar mesaimiz sürerdi. Bana göre meyhanecilik bütün mesleklerin anasıdır. Patronuna, çocuğuna, karısına kızan gelir. Hepsini idare edebilmek gerekir. Bize diplomalı meyhaneci derlerdi. Tabanlarım su toplayana kadar çalıştığım bu yıllardan gurur duyuyorum. İki senenin ardından işi bıraktığımda ise cebimde sadece metal 2.5 lira vardı. O para hala masamın üzerinde duruyor. Bu para bana zor günlerimi hatırlatıyor, geldiğim yeri unutmamamı sağlıyor...”

İki babam var
“Hayatta iki babam oldu. Biri, bana önce doğru adam olmayı öğreten, çalışma disiplini veren, iş hayatına daha küçük yaşlarda hazırlanmamı sağlayan ve eğitimin önemini öğreten Rıfat Yetişener; diğeri ise her konuda araştırmacı bir kimliğe sahip olan, bana güvenini hiç yitirmeyen, işadamlığının inceliklerini öğreten, girişimci bir işadamı olan Ayhan Babacan, yani kayınpederim ‘Ayhan Baba’... Ayhan Baba, sadece kayınpederim veya aile büyüğüm değil, üniversiteyi bitirmem için bana ders çalıştıran arkadaşım, kurduğum şirketlerdeki ortağım, başım sıkışınca yol sorduğum rehberim, danışmanım olmuştur. Ama en önemlisi, onunla iş hayatında bir bütünü oluşturduk. Hep yeni fikirler üretti, yeni projeler geliştirdi. Ben de onları hayata geçirdim...”

Gün yüzü görmeden çalışıyordum
“Ayhan Baba’nın Bayrampaşa Sarıdökmeciler’de bir de tel çekme atölyesi vardı. Güzel bir tesisti. Orada da işe başladım. Hammadde ve elektrik sıkıntısının olduğu yıllarda iş yapmaya çalışıyorduk. Çok dayanamadık, işçilerin tazminatlarını verdik ve işi bırakmak zorunda kaldık. Atölyedeki tel çekme makinelerini büyük bir holdinge 15 senet karşılığı sattık. Yıl 1981’di. Okulu bitirmem gerekiyordu ve evlilik planları yapıyorduk. Çalışmam şarttı. Makineleri sattığımız şirket, makinelerden tam verimliliği sağlayamadığı için makineleri işletmem için bana iş teklif etmişti. Adam yetiştirecektim, sistemi oturtacaktım ve sonrasında işten ayrılacaktım. Yerin dört kat altında, gün yüzü görmeden çalışıyordum. Gece vardiyalarını kontrol etmek için ambülansla işe giderdim. Fakat burada başarılı olduğum için beni geçici işçi statüsünden asıl kadroya aldılar. Ardından da memur yaptılar ve şeflik verdiler...”

Efes’te Meryem Ana vitrayları sattım
“Aileme iyi koşullar sağlamak istiyordum. Bunun tek yolunun da girişimcilik olduğuna inanıyordum. O nedenle Ayhan Baba’nın yeni bir fikrini hayata geçirmeye karar vermiştim. Dört dilde serigrafi baskıyla Meryem Ana tabloları yaptım ve çoğalttım. Gecemi gündüzüme katıyordum. Eşim, Ayhan Baba ve evimize gelen konuklar da yardım ediyorlardı. Küçük tabloları yine el yapımı Meryem Ana vitraylarıyla bir sandığa doldurup, Efes Antik Şehri’nin yolunu tutmuştum. Tezgahımı açar açmaz jandarma gelmişti. Yer belediyeninmiş, rüsum ödemeliymişim. Hemen ödemek istemiştim ama meğerse bir sene önceden ödeniyormuş. Yılmadım, ben de sandığı kaptığım gibi turist otobüslerine daldım. Meryem Ana’lar kapışılıyordu. Başka bir satıcı bunu görünce, vitrayları kendi tezgahında satmak istemişti. Ben de başta kabul etmiş, fakat parayı peşin değil de yaz sonunda vereceğini söyleyince reddettmiş ve ısrarcı olmuştum. Sıkı bir pazarlık sonrası parayı peşin aldım ve tekrar İstanbul’a döndüm. İstanbul’a döndükten sonra Meryem Anaları Efes’e göndermeye devam ettim. Girişimciliği Meryem Ana ile öğrendim diyebilirim. Odamda, nereden geldiğimi unutmamak için hala serigrafi baskı bir Meryem Ana vitrayı saklıyorum...”

Dündar Yetişener ve ailesi

Bordrolu günler yeniden başladı
“Ayhan Baba bir yandan el işlerini yapıp, diğer taraftan da ortağı olduğu Afa İnşaat’ta kendileriyle çalışmamı istiyordu. Teklifi kabul ettim ve tekrar bordrolu günlerim başladı. Bir yandan da geceleri İ.Ü. İşletme İktisadı Enstitüsü’ne devam ediyordum. Bu inşaat şirketinde çalışmam, hayatımın dönüm noktasını oluşturacak inşaat sektörüne ilgi duymama yol açmıştı. Şirkette muhasebenin başına geçtim. Afa İnşaat, Türkiye’de ilk yüzme havuzu, tenis kortu ve siteler yapan bir firmaydı. Ayhan Baba’nın vizyoner bir kişiliği vardı. Ayhan Babacan Türkiye’de ilk İngilizce dil laboratuvarını kurmuştu. 1960’lı yıllarda özel kitler hazırlayarak amatör fotoğrafçıların filmleri kendi karanlık odalarında renkli banyo yapmasını sağlayan kitler hazırlamıştı. Türkiye’nin ilk fotoğraf dergisini yayınlamıştı. Özel basın ajansı kurarak ilk kez dünya basınına aktüalite fotoğrafları servis etmişti. 1970’li yıllarda da konut kooperatifçiliğinde maliyet+kar sistemli müteahhitliği başlatarak bir hizmet inovasyonunu gerçekleştirmişti. Kooperatif istirmacılığına son veren bir uygulamaydı. Kurallar baştan konulmuş, belirsizlikler ortadan kalkmış ve yüzlerce aile kısa sürede ev sahibi olmuştu...”

Bir makale ve Fibrobeton’un kuruluşu
“Ayhan Baba çok araştırmacı ve okuyan bir kişiydi. Dünyanın her ülkesinden çeşitli dergiler takip ederdi. Hatta masasında tavukçulukla ilgili bir dergi bile görmüştüm. Kendisinin araştırmacı, benim de uygulamaya yatkınlığım, takipçiliğim, ısrarcılığım, aramızda güzel bir uyum sağlıyordu. O dergileri karıştırırken bir gün, cam elyaf takviyeli betonu anlatan bir makale görüp, bunu Türkiye’de üretip üretemeyeceğimizi araştırmıştık. İşe çok inanıyorduk. Üretici İngiliz firmayla teleksle yazışmaya başladık. Onları da ikna ettik ve kızımın doğduğu gün İngilizlerle bir lisans anlaşması yaptık. Anlaşma maddelerini bile doğru dürüst tercüme ettirmeden, avukatla falan uğraşmadan anlaşmayı imzaladık ve işe girdik. 1987’de Fibrobeton’u kurduk ve küçük bir atölyede işe koyulduk. Böylece Türkiye’nin ilk ve tek fiber takviyeli beton prekast üretimini yapmaya başladık. 28 yaşındaydım. Başladığımız gün dünyada 169 üretici vardı. Bugün binlerce üretici var. O gün doğal olarak 169. sıradaydık ama bugün dünyanın bir numaralı şirketiyiz...”

Mimarlar tasarlıyor, biz hayata geçiriyoruz
“Fibrobeton Ar-Ge açısından fark yaratan bir firma. Bu açıdan rakiplerimizle aramızda ciddi bir fark var. Türkiye’de ilk GRC üretimini, ilk monoblok pencere prekastını, dünyada ilk ısı yalıtımlı GRC olan Fibrofombeton’u, şeffaf GRC’yi, 9 şiddetinde depreme dayanıklı GRC’yi, Türkiye’de ilk ışık geçiren şeffaf beton Fibro-Transbeton’u, rengarenk parıltılar yayan Fibro-Reflexbeton’u ve 3D GRC’yi biz yaptık. 55 katlı binalardaki ilk uygulamalar da Fibrobeton tarafından yapıldı. Multiform da fark yaratan bir üründür. Multiform teknolojisi, kalıp teknolojisinde dünya prekast üreticilerinin tasavvur dahi edemediği tasarımları gerçekleştirebiliyor. Bu teknolojiyle istenen formda, kendini tekrarlamayan cephe kaplamaları üretiliyor. Bunlara zaman ayırıyoruz, yapımızı buna göre dizayn ediyoruz. Zaten öyle olmasa dünyanın En İyi GRC Firması seçilemezdik. Oy verenlerin hepsi de bizim dünyadaki rakiplerimizdi. Demek ki hak ediyoruz. Fibrobeton, İstanbul’daki bütün iyi binaların bir yerinde mutlaka yer almıştır. Mimarlar tasarlıyor, biz hayata geçiriyoruz. Sektörü yarattık, çok sayıda personel yetiştirdik ve yüzlerce projede yer aldık. Ayrıca ABD’de de bir şirketimiz var. 17 sene önce, Türkiye’de patent yasalarına pek güvenemediğimden, patentleri büyük bir şirkete kaptırırım korkusuyla ABD’de bir şirket kurdum ve patentler aldık. ABD’deki imalatımız hala sürüyor.”

İMSAD’a çok vakit ayırabiliyorum
“İMSAD’a neden başkan olduğumu çok soruyorlar... Kendi firmamın işleriyle ilgilenmektense neden bir dernekte yoğun bir mesai gerektiren bir işe giriştiğim merak ediliyor. Fibrobeton artık kurumsal bir yapıya ve sisteme sahip. Benim yokluğum bu yapıyı çok fazla etkilemiyor. Zaten öyle olsaydı emek verdiğim 26 seneye çok acırdım. Firmamda sadece ağabeylik yapıyorum. Fibrobeton’da bir iki kişi başladık, şu anda 1200 bordrolu çalışanımız var. Taşeronlarımızı, hizmet aldığımız şirketleri falan da sayarsak yaklaşık beş bin kişilik bir yapıya sahibiz. Ben bu kadar insanın sorumluluğunu taşırken, benim yokluğumda firma kağıt helva gibi dağılacaksa zaten çok yazık. Yani İMSAD’a zaman ayırmam çok zor bir şey değil. Mesaimin, konsantrasyonumun çok büyük bir bölümünü İMSAD’a ayırabiliyorum. Elli gün İMSAD ile ilgilensem yine de Firbobeton’daki görevlerimi kolaylıkla yapabilirim. Bu, dernek için çok çok büyük bir avantaj. Yani iş sahiplerinin sivil toplum örgütlerine ayırabileceği vakitle, profesyonel arkadaşlarımızın ayırabileceği vakit arasında çok fark var.”

Doğruyu göstermeliydik
“TÜGİAD, BJK, Rotary gibi sivil toplum örgütlerinde, derneklerde, kulüplerde senelerdir görevler alıyorum. Çalışmaktan yorulan değil, bulunduğu kuruma bir şeyler katan birisi olabildiğim zaman mutlu oluyorum. 12 senedir de İMSAD’da çeşitli görevler üstlendim. Geçen dönem de başkan yardımcısıydım. İMSAD’da bir yeniden yapılanma gerekiyordu. Eski başkanlar Orhan Turan ve Murat Akdoğan ile geçtiğimiz senelerde bir değişim süreci başlatmıştık. Şemsiye bir örgüt olmayı hedefliyorduk. O değişim sürecinde diğer dernekleri bünyemize katacak, güç birliği yapacak ve daha güçlü olabilecek bir yola girildi. 29 senelik İMSAD tarihinde ilk defa iki adaylı seçimli bir genel kurul yapıldı. Doğru bildiğimiz bir şey var, kazansak da kaybetsek de doğruyu göstermeliydik. Söylenecek şeyi söylemeliydik, kazanmak veya kaybetmek çok önemli değildi. İMSAD’ın daha iyi bir yerde olması gerektiğine inanıyoruz. O da ancak başkanın ve yönetim kademesinin derneğe daha fazla vakit ayırabilmesiyle sağlanabilir. Adaylık sürecinde ne taahhüt ettimse adım adım yapmaya çalışacağım. Başlanması gerekenler başlar, tamamlanması gerekenler tamamlanır...”

İMSAD’da da ilkleri yaratacağız
“Hiçbir şeyi kapalı kapılar ardında yapmıyoruz. Türkiye tarihinde belki de denenmemiş şeyleri deniyoruz. Mesela Yönetim Kurulu kararlarını üç gün sonra tüm üyelerimize dağıtıyoruz. Bunu yapan hiçbir sivil toplum örgütü yok. Bu kararlar hep gizli kalır. Yönetim Kurulu toplantısı sadece Yönetim Kurulu üyelerine değil, tüm üyelere açık. İnternet olanaklarıyla bile üyeler konu önerebiliyorlar, fikirlerini paylaşabiliyorlar. Bugünkü teknoloji ne sunuyorsa o şekilde rahatlıkla iletişime geçebiliyorlar. Yönetim Kurulu olarak en büyük görevimiz sektörün dinamizmini artırmak. İnşaat malzemeleri sektörü olarak istihdama ve ekonomiye çok büyük katkı sağlayan bir sektörüz. İhracat anlamında da büyük katkılarımız oluyor. Bu katkının çoğunu da İMSAD üyeleri oluşturuyor. Dolayısıyla üyelerimizin seslerini duyurması çok önemli. İMSAD’da da fark yaratacağız ve ilkler yaratacağız.”

730 günde 1460 günlük iş çıkartmak istiyoruz
“Hem İMSAD’ı, hem sektörümüzü, hem de Türkiye’yi ileri taşımak için göreve geldik. 730 gün için genel kuruldan yetki aldık. Bu 730 günde yönetim kurulumuzdaki arkadaşlarımızla beraber hedefimiz 1.460 günlük iş çıkartmak. Hedefleri koymazsanız gerçekleştiremezsiniz.” “Derneğe yönelik ilk hedefimiz Türkiye’yi tümüyle kucaklayan, daha geniş, daha güçlü bir çatı örgütlenmesi yaratmak. Bu hedefe ulaşmak için kolları sıvadık. Üye yapımızı genişletmek, etkin şubeleşmeyi sağlamak ve sektörümüzün en güçlü, en etkin birliğini oluşturmak için tüm gücümüzle çalışmaya başladık. Üye yapısını artırmak için şeffaf ve paylaşımcı bir yol izliyoruz. Göreve başladığımız ilk günlerde İMSAD’ın başına gelen güzel şey, yani Türkiye ibaresi, geniş bir üye yapısına kavuşmak için bizleri motive etti. Üyelerimizin Anadolu’daki temsilcileri vasıtasıyla derneğimizi tüm Türkiye’ye yaymak doğru bir yaklaşım değildi. Derneğimizi, Anadolu’ya gittiğinizde şubesi olan, ismi ve tabelası olan aktif olarak bulunduğu bölgede faaliyet gösteren bir yapıya kavuşturmamız gerekiyor. Öncelikle Ankara, Çukurova, İzmir, Çukurova, Samsun ve Trabzon’da ve Karadeniz’de şubeleşmeye gitmek istiyoruz...”

Odaklandığımız konulardan biri de Kentsel Dönüşüm
“İMSAD’ın odaklandığı konulardan birisi de kentsel dönüşüm ve deprem. İMSAD olarak kentsel dönüşüm sürecinde etkili bir katılım göstermek zorundayız. Bu süreç ancak İMSAD’ın da katılımıyla gerçekleşecek. Hedeflediğimiz şube sayısı ve üye yapısıyla, buna ulaştığımızda etkimiz ve sesimiz daha da çok çıkacak. Kentsel dönüşüm sürecinin devlet, müteahhit, son kullanıcı ve tasarımcı gibi çok farklı ayakları var. Kentsel dönüşüm sürecinde gerçekleşecek projelerde kullanılacak inşaat malzemelerinin merdivenaltı dediğimiz kayıtdışı üretilmiş malzemeler olmaması gerekiyor. Bunun için de o projenin inşaat malzemesinin şartnamesinde, İMSAD markası altında güç bulmuş firmalarımızdan temin edilmesini hedefliyoruz. Kentsel dönüşümde hedef, kalitesiz ve deprem dayanımı olmayan yapıları dönüştürmek değil mi? Bu dönüşümü yine kalitesiz malzeme ile yaparsak yeniden dönüştürmek zorunda kalırız. İMSAD olarak kentsel dönüşümün olmazsa olmaz bir parçasıyız. Bu konu, işin taraflarına deklare edildi. Ancak bunu kabul ettirmemiz de gerekiyor. Kentsel dönüşümde kurumlarla işbirliği içinde olmak için çalışmalar yürütüyoruz. Bu konuda çok değerli güncel rakamları da ihtiva eden İnşaat Malzemesi Sektöründe Kentsel Dönüşüm Çerçevesinde Yenilikçilik ve Ar-Ge adlı raporumuz kamuda ve sektörde yön gösterici başvuru kaynağı olarak çok ilgi gördü.”

İnşaat sektörü büyürse, ekonomi büyür
“Hepimiz biliyoruz ki inşaat sektörü büyürse, ekonomi büyür. 2012’de ekonomik büyüme modelinin değişiminden inşaat sektörünün büyümesi olumsuz etkilendi. Bu yıl, hedeflenen yüzde 4’lük ekonomik büyüme için inşaat sektörünün ivmelenmesi şart. İnşaat malzemesi sektöründe ise 2012 yılında yurtiçi pazar büyüklüğümüz 52.5 milyar dolar oldu. Ama asıl önemli nokta Türk İnşaat Malzemesi Sektörü’nün 2012 yılındaki ihracat liderliğidir. Otomotiv sektörü 19 milyar dolarla lider ilan edilmiş olsa da aslında konsolide ettiğimizde inşaat malzemesi sanayisi 21.1 milyar dolarla 2012 yılında en yüksek ihracatını gerçekleştirdi. Toplam ihracattaki payımız da yüzde 15.3’e ulaştı. Geçtiğimiz yılda Türk inşaat malzemesi sektörünün dünyadaki inşaat malzemesi ihracatının toplamı içindeki payı ise yüzde 2.6 oldu. Sektörümüzün Türk ekonomisine en olumlu etkisi ise kuşkusuz cari açığa pozitif katkısıdır. Geçen yıl bu katkı yüzde 250 olarak gerçekleşti. Yaşanan zorluklara karşın bu rakamlar bize inşaat malzemesi sektöründe gelişim çizgisinin iç ve dış pazarlarda istikrarlı olarak devam ettiğini; ihracattaki liderliğimizin, cari açığa katkısı yanında iç pazarda da ekonomik büyümeye ve GSMH’ye ciddi katkısı olduğunu gösteriyor.”

Kapalı’nın göbeğinden gelirim
“En sevdiğim şey çalışmak. Fakat futbolu da severim ve sıkı bir Beşiktaş taraftarıyım. Doğma büyüme Beşiktaşlıyım ve Kapalı’nın göbeğinden geldim. Her sene kombine bilet alarak aile olarak statta bulunmaya çalışırız. Kulüp içinde de muhtelif zamanlarda muhtelif görevlerde bulundum. Biri kız, diğeri oğlan iki çocuğum var. Kızım psikoloji eğitim aldı. Eşim Amerika’daki şirketin başında. Oğlum da Amerika’da Endüstri Mühendisliği ve İnşaat Mühendisliği eğitimi alıyor. Oğlumu da kendi yetiştiğim gibi yetiştirmeye çalıştım. Yani iş hayatının içinde yer almasını istedim. Dikiş kaynağının nasıl yapıldığını da bilir, montajı da bilir. Annesinin muhalefetine rağmen şantiyelerimizde de çalıştı...”

Ağabey-kardeş ilişkisi geliştirmeye çalışırım
“Yönetici ve bir patron olarak işimi takip ederim, unutmam ve çok çalışırım. Çalışanlarımla ağabey- kardeş ilişkisi geliştirmeye çalışırım. Ben doğuştan patron değilim. Fibrobeton’u çalışanlarımızla hep beraber bir yerlere getirdik. Şu anda seneler önce fabrikada beraber başladığımız arkadaşlarımız bölüm sorumluları oldular. İyi bir ekip kurduğuma inanıyorum. Firmada çok personel girip çıkmadı. Cep telefonum 24 saat açıktır. Kolay iletişim kurulan bir yöneticiyim. Geçen seneye kadar şantiyeleri çok sık dolaşırdım. Şantiye çavuşluğu yaptığımı söyleyebilirim. Affetmediğim hatalardan birisi de şantiyede yapılanlardır.”

Geri