E-dergi
e-dergi
Portre & Röportaj

Mutlu Şahin Austrotherm Yalıtım Malzemeleri Genel Müdürü



Ocak 2013 / Sayı: 106


Beş senedir Austrotherm'in Genel Müdürlüğünü yapan Mutlu Şahin, yalıtım sektörünün genç genel müdürlerinden birisi... Almanya'da dereceyle bitirdiği Hukuk Fakültesi'nden sonra Chicago ve Şangay'da bu alanda çalışan Mutlu Şahin'in yolu Austrotherm ve yalıtım sektörüyle, ortağı olduğu hukuk bürosunda avukatlık yaparken kesişmiş...

Almanya'daki üniversite yıllarında Öğrenci Parlamentosu Başkanlığı yapan uzun saçlı, deri pantolon giyen Şahin, sırt çantasıyla gezme alışkanlığını ise halâ devam ettirmeye çalışıyor...


“1971 yılında Sivas’ta doğmama rağmen Sivas’ı hiç hatırlamıyorum... 1974 yılında Milli Eğitim Bakanlığı, Edebiyat Öğretmeni olan babamı, Türk öğrencilere ders vermek üzere Almanya’nın Duisburg kentine atamışve böylece üç yaşımdayken ailecek Almanya’nın Duisburg şehrine taşınmıştık. Babam, Almanya’da pedagoji okuduktan sonra lise düzeyindeki öğrencilere ders vererek Almanya’nın ilk Türk kökenli öğretmeni unvanına sahip olmuştu. Duisburg, ağır sanayi kuruluşlarının da yoğun olduğu bir şehirdi. Hatta o zamanlar demir çelik sektöründe bir dünya devi olan Thyssen’in fabrikası ve yönetim kadrosu da Duisburg’taydı. Duisburg’un Türk Mahallesi’nde kalıyorduk. Türk Mahallesi’nde Türkler kendi arasında alışveriş yapar, birbirlerine ziyarete giderlerdi. Pek dışa açık bir topluluk değildi. Küçük bir Türkiye gibiydi.Karma yapıya sahip bir kentti. Nüfusun neredeyse dörtte birini Türkler oluşturuyordu. Türkler haricinde farklı ülkelerden de on binlerce yabancı vardı. Şu anda Duisburg’un yarısı yabancı ülke vatandaşlarından oluşuyor. Kentin çokuluslu yapısı, yerel yönetime de yansımış durumda. Hatta arkadaşım olan Büyükşehir Belediye Başkan Yardımcısı da Türk kökenli.”

“Eğitim hayatıma 1978 yılında Almanya’da başladım. Almanya’da ikinci nesil olarak nitelendirdiğimiz Türkler, genelde Almancalarının iyi olmamasından veya Türklere karşı olan önyargılardan dolayı meslek eğitimi veren okullara yönlendiriliyordu. Türklerin, daha çok endüstri alanında çalıştırılması için böyle bir yönlendirme yapılıyordu. Ailem ise beni 7 yaşımda normal bir Alman ilkokuluna gönderdi. Sınıfta tek Türk bendim. Babam o zamanlar ilkokul öğrencilerine de ders veriyordu ve başladığım okulda görev yapıyordu. Babamın dersi olduğu günler sabahları okula beraber giderdik. Babamın aynı okulda öğretmen olması ve Türkçe dersime girmesi dolayısıyla kendimi oldukça güvende hissediyordum. O zamanlar bu durum çok tuhafıma gidiyordu. İlk zamanlar sınıfta babama, ‘Baba mı, öğretmenim mi, Bay Şahin mi’ demem gerektiğini kestiremiyordum. Ancak zorlandığımı fark eden babam da bana yardımcı oluyordu. Okulda diğer öğrencilerden beni ayırmazdı. Prensip sahibi bir öğretmendi. Okulda yaramazlık yaptığım zaman da akşamları evde anneme kızardı...”

Türk olmana rağmen “iyi” bir insansın

“Almanya’ya çok erken yaşlarda geldiğimden sanki orada doğmuş gibiydim. Dolayısıyla yabancılık çekmediğimi söyleyebilirim. Almanya’da büyümüş olsam da kökenimi unutmamaya çalıştım. Türküz, ancak yaşadığımız ülkelere de adapte olmak gerekiyor. Adapte olmak kendi örf ve adetlerimizi unutmak anlamına gelmiyor tabii ama yaşanılan ülkenin belirli adetlerine uyum sağlamak gerektiğine inanıyorum. Babam da bu prensibi bir şekilde gerçekleştirmiş durumdaydı. Bizleri de öyle yetiştirdi. O dönem Almanlar, Türklere karşı biraz önyargılı yaklaşıyordu. İlkokulda bazı arkadaşlarım bana, ‘Türk olmana rağmen sen iyi bir insansın’ derlerdi. Çocuklarda sansür mekanizması pek çalışmaz. İyi veya kötü olsun her şeyi insanların doğrudan yüzüne söylerler. Bu cümleyi hayatım boyunca unutamayacağım. Eve gelip, ‘Anne neden böyle bir şey diyorlar’ diye sorardım...”

İki dili de iyi konuşmaya yönlendiriliyorduk

“Babam Edebiyat öğretmeni olduğundan evde Türkçe’ye önem veriliyordu. Ancak dışarı çıktığımızda genellikle Almanca konuşuyorduk. Ailem bu konuda iki dilli eğitime çok önem veriyordu. Eksik Türkçe, eksik Almanca konuşarak değil; iki dili de çok iyi konuşmaya yönlendiriyordu. İki dilin de kullanılma yerleri farklıydı. Babam, bu prensibi de ciddi bir şekilde uyguluyordu. Yeni nesillerse maalesef ne Almanca’yı ne de Türkçe’yi doğru konuşabiliyorlar.”



İki arabadan birisi Alman plakalıydı

“O dönem her gurbetçi ailesi gibi biz de yazları okul tatili olunca aile dostlarımızla birlikte 3-4 araba konvoy olarak Almanya’dan Avusturya, Yugoslavya ve Bulgaristan üzerinden Türkiye’ye gelirdik. Türkiye’ye geldiğimizde ilk olarak baba tarafının akrabalarını ziyaret için Sivas’a giderdik. Kalan tatilimizi de Ege veya Akdeniz sahillerinde geçirirdik. Dönerken de Türkiye’ye giriş yaptığımız rotayı takip ederek Almanya’ya ulaşırdık. Çocukluğumda İstanbul-Ankara yolu üzerinde neredeyse her iki arabadan biri Alman plakalıydı. Bu sıklık artık pek fazla görülmüyor...”

Üniversiteye giden yolu seçtim

“1982 yılında, 4. sınıfın sonunda ortaöğrenim için hangi okula gideceğim konusunda karara varılması gerekiyordu. Almanya’daki eğitim sistemi, Türkiye’den oldukça farklıydı. Önünüzde iki seçenek vardı; ya sonu üniversitede biten bir eğitim ya da meslek öğretimine yönelik bir eğitim. Sınıf öğretmeninin vereceği referansla öğrenci meslek lisesine veya normal liseye (Gymnasium) gidiyordu. Ben ise üniversiteye giden yolu seçtim. İlkokulda babamla aynı okulda olmamın verdiği güveni, bu sefer ortaokulda ablamın varlığıyla yaşadım. Ablam da aynı lisede eğitim alıyordu. Ben ortaokula başladığımda, ablam lise sona gidiyordu. Ablamla farklı bir iletişim içindeydim. Abladan ziyade benim için anne gibiydi. Ortaokul ve lisede ciddi bir eğitim aldığımı söyleyebilirim. Almanya’da öğretmenler 11 ile 13. sınıf arası öğrenciler bilimsel çalışmalara yönlendiriyor. Daha sonra not ortalamanıza göre üniversitede okunacak bölüm seçiliyordu. O dönemde lisenin öğrenci parlamentosunun başkanlığını da yapmıştım ve bu Türk kökenli bir öğrenci için bir ilkti...”

Siyasal mı, Hukuk mu?

“Liseyi başarıyla bitirdikten sonra üniversitede hangi bölümü okuyacağımı düşünüyordum. Aklımda Siyasal Bilgiler Fakültesi vardı. Fakat babam, siyasal mezunu bir insanın birçok alternatifi bulunmasına rağmen Hukuk Fakültesi’nin bu konuda çok daha avantajlı olduğu tavsiyesinde bulunmuştu. ‘Hukuku bitirirsen, siyasalcı olarak da çalışırsın ama siyasalcı olarak bitirsen, hukukçu olamazsın’ diyordu. Babamın söyledikleri bana gayet mantıklı gelince Hukuk okumaya karar verdim...”

Üniversitede kendi ayaklarımın üzerinde durdum

“1992 yılında üniversiteye Giessen’de başladım. Üniversite yıllarım hareketli ve eğlenceli geçti. 21 yaşımda ilk kez ailemden uzaklaşıyordum. Kendi evim ve arabam vardı. Aileme 300 kilometre uzaktaydım. Başka bir deyişle özgürdüm. Üniversite hayatımda kendi ayaklarım üzerinde durmayı öğrendim. Babam, ‘Oğlum ben sadece kiranı ödeyeceğim, diğer tüm masraflarını kendi ayakların üzerinde durabilmen için kendin üstlenmelisin’ demişti. Dolayısıyla üniversite bir yandan okurken diğer yandan çalışmak durumundaydım. Sömestre tatillerinde ağır sanayii firması ThyssenKrupp’ta çalışıyordum. Okul açıldığında da hafta sonları garsonluk ve DJ’lik yaparak hayatımı idame ettiriyordum. Üniversite hayatım çok faal geçti. Üniversitenin parlamentosunun bir Türk öğrenci olarak ilk parlamento başkanlığını yaptım. Bir Alman üniversitesinde Türk kökenli birisinin parlamento başkanlığı yapması yerel ve ulusal basında büyük yankı uyandırmıştı. Parlamentonun içerisinde, aşırı muhafazakâr partinin üniversite örgütünün temsilcileri de vardı. Başkanlığı kazandıktan sonra aşırı muhafazakarlardan biri kalkarak ‘Ben, bir Türk’ün başkanlık ettiği parlamentoya üye olmak istemem’ diyerek istifa etmişti.”

“Üniversite hayatımda ağırlığı eğitime veriyordum. Ancak boş vaktimi de öğrencilerin sorunlarıyla ilgilenerek
değerlendiriyordum. Almanlarla da çok vakit geçiriyordum ama daha çok Akdeniz Bölgesi’nden insanlarla iyi anlaşıyordum. Hemen hemen her ulustan arkadaşım vardı. Üniversite’de en yakın arkadaşım bir Yunan’dı. Kendisi şu an Atina’da avukat olarak çalışıyor ve halen arkadaşlığımız devam ediyor....”

Saçlarım uzundu ve deri pantolon giyiyordum
“Hukuk eğitimi almakla doğru bir karar verdiğimi 2. sınıftan sonra anladım. Hukuk eğitiminin en önemli özelliği, analitik düşünceyi su yüzüne çıkartmasıydı. Üniversite hayatımı oldukça renkli geçirmeye çalıştım. Saçlarımı hiç kesmedim. Rockçıydım. Upuzun saçlarım vardı, deri pantolon ve deri ceket giyerdim. Tatillerde param olduğunda Türkiye’ye gelirdim. Yaz tatilimiz üç buçuk aydı. Bunun üç ayında çalışıyordum. Bir haftalığına da arkadaşlarımla Bodruma veya Alanya’ya gidiyorduk...”

Üniversiteyi dereceyle bitirdim
“Üniversiteyi 1999 yılında Onur Belgesi alarak bitirdim. Bu kadar faal olup yine de üstün başarıyla okulu bitirmek güzel bir duyguydu. Sözlü sınav, bir duruşma salonunda düzenleniyordu. Karşımda iki Profesör, bir Başsavcı ve bir de Ağır Ceza Hakimi vardı. Bitirme sınavı olduğu için duruşma salonun atmosferi oldukça gergindi. Sessizliğin olduğu bir anda Anayasa Profesörü olan ve saçları olmayan hoca uzun saçlarımı kastederek, ‘Bay Şahin, ne kadar güzel saçlarınız var’ demişti. Ben de not ortalamamın yüksek olmasının verdiği rahatlıkla ‘Teşekkür ederim hocam, sizin de saçlarınız çok güzel’ dediğim anda salonda çok ciddi bir hava esmişti. Elbette not ortalamam düşük olsaydı bunu söyleyemezdim...”

Hedefim özel sektördü
“Mezun olduktan sonra klasik bir avukat olmak istemiyordum. Amacım Şirketler Hukukuna yönelmekti. Üniversitede de ağırlıklı dersim Uluslararası Hukuk ile Şirketler Hukukuydu ve hep bu iki alanda çalışmak istiyordum. Mezuniyetten sonra planım, beş yıl kadar normal bir avukat olarak çalışarak sistemi öğrenmek, daha sonra da özel sektöre geçiş yapmaktı. Okul bittikten sonra 2000 yılında Türkiye’ye geldim. Türkiye’de avukatlık yapabilmek için İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde bir yıl denklik derslerine devam ettim. Alman okuluyla Türkiye’de okullar arasında fark olduğunu ilk günlerde anlamıştım. Türkiye’de eğitim ezbere dayalıydı. Bazı öğrencilerin, sayfa numarası bile verip cevapları o şekilde yanıtladıkları oluyordu. Büyük bir şaşkınlık geçiriyordum. Almanya’da ise Hukuk dersleri kesinlikle ezbere dayanmıyordu. Maddeleri ezberlemezdik. Analitik düşüncenin geliştirilmesi üzerine yoğunlaşılırdı. Bence Türk eğitim sistemi de bir an önce ezbercilikten kurtulmalı...”

Chicago’da avukatlık yaptım

“Türkiye’de denkliğimi aldıktan sonra Türkiye veya Almanya arasında çelişki yaşarken, bir arkadaşımın tanıdığı, Chicago’da bir hukuk bürosunda çalışabileceğimi söylemişti. Hem Türk hem de Alman vatandaşı olmam dolayısıyla ABD’de oturma izni kolay çıkıyordu. Maaş ve çalışma koşullarının da iyi olması nedeniyle ABD’ye gitmeye karar verdim ve 2000 yılında Chicago’da avukatlık yapmaya başladım. O sırada da ABD’nin çoğu eyaletlerini gezme fırsatı buldum. İngilizcemi ve oradaki hukuk jargonunu iyi öğrenebilmek için kurslara gidiyordum. ABD’de 1,5 yıl boyunca avukatlık yaptım...”

Şangay, Türkiye ve Austrotherm’e geçiş...

“Ardından yine o hukuk bürosu vasıtasıyla Şangay’da sekiz ay Avrupa şirketlerine hukuk danışmanlığı yapan bir şirkette çalıştım. Avrupa şirketlerine danışmanlık hizmeti veriyordum. Hem Amerika hem de Şangay’da her şey güzel olmasına rağmen Türkiye’ye çok uzaktılar. Yolda neredeyse bir gün geçiriyordunuz. Sonuçta Türkiye’ye döndüm. İstanbul’da bir arkadaşım vasıtasıyla tanıştığım Eski Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı Levent Bıçakçı ve Mücahit Tanverdi’nin hukuk bürosunda işe başladım. Ağırlıklı olarak Alman ve Avusturya konsolosluklarının avukatlığını yaptım. Yabancı şirketlere danışmanlık hizmeti veriyordum. Daha sonra 2006’da hukuk bürosuna kıdemli ortak oldum. Türkiye’de avukatlık yapmama rağmen Düsseldorf’taki Baro’ya da kayıtlıydım. Hem Almanya’da hem de Türkiye’de avukatlık yapabilen toplam üç arkadaştık. Bıçakçı-Tanverdi hukuk bürosunda 2008’e kadar çalıştıktan sonra Austrotherm Türkiye’ye Genel Müdür olarak transfer edildim...”

Austrotherm’in avukatlığını yapıyordum

“Aklımda hep bir şirketin üst düzey yöneticisi olmak vardı. Hukuk bürosunda çalışırken Austrotherm ve Baumit’in avukatlığını yapıyordum. Austrotherm’e gerek iş hukukunda olsun, gerek Türkiye piyasası ve şartlarında olsun birçok alanda danışmanlık hizmeti veriyordum. Benden önceki Genel Müdür Avusturyalıydı. Geçici olarak görevdeydi ve Holding’in hissedarları, yeni bir genel müdür bulma konusunda sıkıntı yaşıyorlardı. Bir toplantı esnasında Holding Hissedar Genel Müdürü Peter Schmid bana dönerek, ‘Siz bunu yapamaz mısınız? Klasik bir avukat değilsiniz. Hem Avusturyalıları hem Türkleri hem de Almanları tanıyorsunuz...’ diye bir teklif sunmuştu. Teklif karşısında önce şaşırmıştım. Ardından düşünmek için bir hafta zaman istedim. İstanbul’dan Almanya’ya giderek bu teklifi babamla tartıştım. Babam ne istediğimi sormuştu, ‘Avukat olarak mı kalmak istiyorsun, yoksa hep istediğin özel sektöre mi geçmek istiyorsun?’ Aslında sorduğu soru, cevabı da içeriyordu. En büyük danışmanım olan babamdan da bu desteği alınca Schmid’in teklifini kabul ederek 2008 Eylül ayında görevime başladım.”

“İşteki ilk dört haftamda eski genel müdürle bir geçiş süreci yaşadık. Çok kısa bir süreçti. İşin başına geçtiğimde
piyasayı bilmiyordum. Uluslararası bir şirketin üst düzey yöneticisiydim, sektörden değildim. Mühendislik veya işletmecilik eğitimim yoktu. İlk etapta zorlandığımı söyleyebilirim. İlk yılımız piyasayı tanıma ve ölçmeyle geçti. İkinci yıldan sonra da birçok şey rayına oturdu...”

Yeni fabrikamız önümüzdeki aylarda üretime başlayacak

“Austrotherm Türkiye’nin başına geçtiğimden günden bugüne kadar Marmara Bölgesi’nde EPS alanında ilk üç firma arasına girdik. EPS pazarında çok ciddi bir ivme kazandık. 2009 yılında Manisa Turgutlu’da
yeni fabrikamızın inşaatına başladık. Yeni fabrikamız 2013 yılının ilk aylarında üretime başlayacak. Manisa’daki fabrikamızla birlikte Marmara Bölgesi’nden sonra Ege Bölgesi’ne de üretim yapacağız. Kocaeli’deki fabrikamızdaki gibi Manisa’da da sadece karbon esaslı EPS üretimi yapacağız...”

Karbonlu EPS ciddi bir ivme kazandı

“Güneydoğu, iç Anadolu, Karadeniz bölgelerine de yatırım yapmayı planlıyoruz. Satışlarımızdan oldukça memnunuz. Ancak birtakım merdivenaltı üreticiler nedeniyle rekabette sıkıntılar yaşanıyor. Sonuçta özel sektördeyiz, yaptığımız işin karlı olması gerekiyor. Merdivenaltı üreticiler kalite ve vade konusunda bizlere ciddi sorunlar yaşatıyor. Austrotherm olarak dünya çapında toplam 23 adet fabrikamız var. 23 fabrikanın 3 tanesi XPS üretiyor. Türkiye’de XPS üretimi düşüncemiz yok. Çünkü karbonlu ürün, XPS’i yavaş yavaş küçültüyor. Karbonlu EPS ciddi bir ivme kazanıyor. Bunu hammadde rakamlarından anlıyoruz. 2011’den 2012’ye yüzde 35 büyüme var. 2012 yılında karbonlu hammadde tüketiminde Türkiye, Almanya’dan sonra ikinci sıraya oturdu. 2013 için beklentilerimiz daha büyük...”

Üretim konusunda kısıtlayıcı unsurlar olmalı

“Yalıtım konusunda Türkiye’de çok yol kat etmemiz gerekiyor. Urla gibi sıcak bir iklimde bir kahvehanede iki yaşlı beyin tavla oynarken, birisinin diğerine, ‘Duydun mu, artık yalıtım yapmak zorundayız’ demesine şahit olmam, tüketicinin de bilinçlenmeye başladığının ve bu bilincin halk tabanına yayıldığının en büyük göstergesi oldu benim için. Vatandaşta bilinç yavaş yavaş yükseliyor ancak uygulamada hala sıkıntılarımız var. Vatandaş, yalıtımın doğrudan enerji tasarrufuyla ilgili olduğunu biliyor. Bilincin yükselmesinde İZODER ve EPSDER’in çalışmalarının büyük etkisi oldu. Yapılan yeni binalarda ve mevcut binalarda 2017’ye kadar yalıtım yapılma zorunluluğu piyasayı hızlandırdı. Ancak bu hızlanış piyasaya maalesef merdivenaltı üreticileri de soktu maalesef. 300 bin doları olan EPS fabrikası kurmaya başladı. Bu doğru bir şey değil. Türkiye’de yüze yakın EPS fabrikası var. Hepsi de ürettiğinin tamamına yakınını satabiliyor. EPS üretme konusunda daha kısıtlayıcı unsurlar olması gerekiyor. Biz 60 yıldır sadece EPS üretiyoruz. Diğer büyük rakiplere baktığımızda, bizden başka uzman EPS üreticisi göremiyoruz. EPS yapan, ambalaj da yapıyor balık kutusu da. EPS’yi üretimiyle, tekniğiyle, uygulamasıyla ve sistemiyle yapmak gerekiyor. Bizim parametrelerimiz ve giderlerimiz belli. Bu giderler doğrultusunda gelirlerimizi tedarik etmek zorundayız. Kaliteyi asla bozmamak gerekiyor. Bulunduğumuz diğer ülkelerde de aynı sistemi uyguluyoruz. Yurtdışındaki ülkelerde de Türkiye’de olduğu kadar olmasa da merdivenaltı üreticiler bulunuyor. Merdivenaltı üreticiler kalitesiz ürünü çok düşük fiyatlara verince kaliteli EPS üreticilerinin işi zorlaşıyor. Ancak biz bu sorunu uzun vadede planlamalar yaparak çözdük. Şirketimizde hizmet anlayışıyla hareket ediyoruz...”

Yalıtım kalınlıkları yetersiz

“Türkiye’de yalıtım sektörü yurtdışından ürün kalitesi ve kalınlıkları konusunda çeşitli farklılıklar gösteriyor. Bu da yalıtım sektörünün geçmişi ve halkın bilinç seviyesiyle ilgili. Henüz ülkemizde yalıtım malzemelerinin üretim standartlarıyla ilgili oturmuş kurallar ve eğilimler yok. Devletin de bu konuda yeterli kanun ve yönetmeliklerle düzenleyici rolünü yeterince yapamadığını görüyoruz. En önemli husus ise ürün kalınlıkları. Ülkemizde dış cephe yalıtım malzemelerinde ağırlıklı olarak 4-4,5 cm kalınlık tercih ediliyor ve kullanılıyor. Örneğin bu rakamlar Avusturya’ da 14-15 cm, Almanya’da 12-13 cm, İsviçre’de 10-11 cm. Yalıtım malzemesinin kalınlığının artması için insanlarımızın bilinç seviyesinin artması gerekiyor. Buna katkıda bulunmak için Austrotherm olarak çeşitli faaliyetlerde bulunuyoruz. Bayilerimize verdiğimiz seminer ve eğitimler aracılığıyla halkımızı bilgilendirmeye çalışıyoruz. Ürünün binaya uygulamasını yapacak kişilere teknik bilgi ve becerileri aktarıyoruz. Sonuç olarak ürün kalınlığının artması demek, o binada yaşayanların her ay ödedikleri ısıtma-soğutma giderlerinde azalma demek. Ülkemiz maalesef enerji konusunda çok yüksek oranlarda
dışa bağımlı olduğu ve elektriği genel olarak fosil yakıtlardan ürettiğimiz için enerji üretimi sırasında çevreyi de kirletiyoruz. Yani enerjiden ne kadar tasarruf edebilirsek çevreyi o kadar korumuş oluyoruz. İnsanlarımıza bunu doğru bir şekilde anlatır ve onları ikna edebilirsek iki taraflı fayda sağlamış olacağız...”

Demokratik kararlar alıyoruz

“Hukuk sisteminde analitik düşünce ön plandadır. Dolayısıyla Hukuk eğitimi almam, insan yönetiminde, bayii yönetiminde ve özellikle piyasa değerlendirmelerinde önemli katkı sağlıyor. Kendimi, çağdaş ve demokrat bir yönetici olarak nitelendirebilirim. Şirketimizdeki bütün müdürlerin belirli bir çerçevesi vardır. Dolayısıyla onlara pek müdahale etmek istemiyorum. Müdürlerimiz kendi alanlarından farklı bir konuya girdiğinde satış, pazarlama, üretim, finans birimlerindeki dört müdürle toplanarak kendi bünyemizde demokratik bir biçimde karar alıyoruz. ‘İlla bu yapılacaktır!’ demem. Karar vermeden önce arkadaşlarımın düşünceleri benim için çok önemlidir. Bunun yanısıra sinirli bir yapıya sahip olmadığımı da söyleyebilirim. Bir yönetici, sinirli olursa kaybeder. Maalesef Türkiye’de müdürlerde bu tür bir yaklaşım var. Bir yönetici soğukkanlı olmalı. Son dakikada kararlar vermemeli. Mümkün mertebe bunları uygulamaya çalışıyorum. Austrotherm’de kurumsal bir yapıya sahip olmamız, kaliteye çok önem vermemiz ve uzmanlık alanımızın EPS olması en güçlü yanlarımız. Başka ürün çeşitlerine de girebilirdik ama biz tamamen EPS’ye odaklandık. Bir diğer önemli nokta da müdürlerimizin Almanya’da eğitim görmüş olmaları ve Alman mantalitesiyle çalışmaları. Her iki kültürü de iyi biliyoruz, her iki piyasayı tanıyoruz bu bizim için büyük bir zenginlik. Ayrıca Austrotherm’de genel müdürden fabrikadaki aşçıya kadar herkesin kurumsal yapıya bağlı olduğunu söylemem gerekli...”

Sırt çantasıyla gezmeyi seviyorum

“Tiyatroyu, sinemayı ve kitap okumayı çok severim. Haftada üç gün spor salonundayım. Fenerbahçe’yi tutuyorum. Bunların haricinde çeşitli kültürleri tanımaya çalışıyorum. Benim için tatil anlayışı deniz, güneş ve kumdan ibaret değil. Sırt çantasıyla gezmeyi seviyorum. Bir ülkeye gittiğimde o ülkenin her bölgesini gezmekle uğraşmam. Bir bölgeye yoğunlaşır ve orada konaklayarak, kaldığım bölgeyi yaşamayı tercih ederim.”

“İnsanlar uçağa biniyor, havalimanından da otobüsle beş yıldızlı otele gidiyorlar. Bir haftalık tatilleri boyunca otelin havuzundan çıkmıyorlar. Geri döndüklerinde de ‘Ben şu ülkeye gittim’ diyorlar. Böyle bir tatile pek anlam veremiyorum. En son Çin’in batısına gittim ve orada on gün boyunca sırt çantamla dolaştım. Çin’in büyük şehirlerine gitmedim, sadece küçük yerlerini gezdim. Benim için gerçek tatil budur. Mümkün mertebe özgürce dolaşarak tatil yapmaya çalışıyorum. ABD’de avukat olduğum dönemde de bunu çok yaptım. ABD’nin hemen her eyaletine gittim. Bir dahaki gezimde hedefim Mali... Ancak orası siyasi çatışmalardan dolayı biraz tehlikeli. Fakat diğer taraftan, tehlikeli olmasının da beni cezbettiğini söyleyebilirim...”

Geri