Portre & Röportaj

ÇATIDER Yönetim Kurulu Başkanı ve Onduline Avrasya Teknik Koordinatörü Atila Gürses



Ocak 2012 / Sayı: 94


Geçen sene ÇATIDER Yönetim Kurulu Başkanlığına seçilen Onduline Avrasya Teknik Koordinatörü Atila Gürses, hem Konservatuvar hem de Mimarlık Fakültesi’nde aynı dönemde eğitim görmüş. Sektörde bilinen ve takdir edilen özelliklerinin yanında bas bariton olarak şarkı söyleyen, tambur çalan ve korolarda saf tutan bir Atila Gürses portresi eminiz Yalıtım okurlarını çok şaşırtacak...

“Bir memur çocuğu olarak 1955 yılında Çankırı’da doğdum. Bir ağabeyim ve bir ablam var. İlkokul ikinci sınıftan itibaren lise ikinci sınıfa kadar Muğla’da yaşadık. Sakin bir yapım vardı. O dönemde Muğla11 bin nüfuslu küçük bir yer olduğundan herkes birbirini tanırdı. Bir çocuk için harika bir oyun alanı gibi olan bu çevrede güzel bir çocukluk dönemi geçirdim. Babamın emekli olmasının ardından, eğitim imkanlarının daha iyi olması nedeniyle İstanbul Aksaray’a taşındık. Ben de lise ikinci sınıftan itibaren Pertevniyal Lisesi’nde eğitimime devam ettim. Pertevniyal Lisesi’ne başladığım ilk dönemler, Anadolu’dan gelen bir öğrenci olarak oldukça zorlandığımı söyleyebilirim. İnsanların, dışarıdan gelen birisini kabul etmeleri kolay değildi. Fakat zaman geçtikçe çok iyi arkadaşlıklar edindim. O dönemlerde müzik ve resme ilgi duyuyor, klasik romanlar başta olmak üzere çok kitap okuyordum.”
“Liseyi bitirdikten sonra 1974 yılında Ticari İlimler Akademisine girmiş; fakat derslerim çok iyi olmasına rağmen okula ısınamamıştım. Buna rağmen Akademide tanıdığım İktisat hocam Prof. Erdoğan Alkin’in hayatıma yön vermemde çok önemli etkisi olmuştu. 1975 yılında da İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’ne başladım. Akademide okumam, daha sonra İTÜ’deki benzer derslerden muaf olmamı sağlamıştı. Okula girdikten bir dönem sonra, o günkü siyasal koşullar nedeniyle okullar kapandı ve eğitim bir yıl durduruldu. Bir anda kendimi boşluk içinde bulmuştum ve o boşluğu değerlendirmek amacıyla müzikle ilgilenmeye başlamıştım.” 

Türk Müziği Konservatuvarına girdim
“1976 yazında, o dönemin Kültür Bakanlığı, Türkiye’de ilk defa Türk Müziği Konservatuvarını kurmuştu. Lisede Müzik dersini seçmememe rağmen müziğe ilgi duyduğum için konservatuvar sınavlarına girdim ve kazandım. Bu konservatuvarın farklılığı, Türk müziğinin yanı sıra Türk Halk Müziği ve Klasik Batı Müziği eğitimi de vermesiydi. Münir Nurettin Selçuk, Cüneyt Orhon, Sadun Aksüt, Özdal Orhon, Tülin Korman, Yalçın Tura, Okan Demiriş, Demirhan Altuğ, Necdet Yaşar, İhsan Özgen, Kemal Batanay, Sadettin Heper ve daha birçok mesleğinin önde gelen isimlerinden oluşan çok kaliteli bir öğretim kadrosu vardı. Enstrüman olarak tamburu seçmiştim ve hocam Sadun Aksüt bu enstrümanı bana çok sevdirmişti. Başka enstrümanları da çalma fırsatı bulmuştum, ancak o dönemde enstrümanların pahalı oluşu, ulaşılabilirliklerini de azaltıyordu.”

Hem Konservatuvar hem de Mimarlık eğitimi aldım
“İTÜ bir yıl kapalı kaldıktan sonra 1977 yılında tekrar eğitime başlamıştı. O dönemde yasal açıdan iki üniversiteye aynı anda gidilebildiği için bir taraftan Konservatuvara, bir taraftan da Mimarlık eğitimine devam ediyordum. İki eğitimi aynı anda almak büyük özveri ve çalışma gerektiriyordu. Üniversitede devam mecburiyeti olmaması ve hocalarımla derslerin dışında görüşme olanağımın olması, hem Mimarlık Fakültesindeki hem de Konservatuvardaki derslerimi birlikte yürütebilmemi sağlıyordu. Konservatuvarda, İnci Çayırlı hocamızın yönettiği Türk Sanat Müziği Korosu ile konserlere çıkıyorduk. Ayrıca Şef Demirhan Altuğ tarafından yönetilen Konservatuvar Çok Sesli Korosu’nda da Bas Bariton olarak şarkı söylüyordum. Zor olsa da Konservatuvarı ve Mimarlık eğitimini birlikte yürütebildim ve 1979 yılında Konservatuvarın 4 yıllık Temel Bilimler Bölümünü bitirdim. Müzikle ilgim 1995 yılının başlarında, işlerimizin yoğunlaşmasına kadar devam etti.” 

İstanbul Müzik Festivali’nde sahneye çıktım
“O döneme kadar konservatuvardan arkadaşlarımla çalışmalar yapıyor, konserlerde çalıyorduk. Hatta İstanbul Müzik Festivali’nde birkaç kez sahneye çıkma fırsatı yakalamıştım. Bu çalışmalar çok yoğun değildi, haftanın bir günü ve konserlerden önce de iki veya üç gün çalışmalarımız oluyordu. Ayrıca İstanbul’da yaşayan Almanlar tarafından kurulan ve ağırlığını Alman Lisesi öğretmenleri ve elçilik mensuplarının oluşturduğu Deutsche Singkreise Korosu‘nda da 1986-1990 yılları arasında bas bariton olarak şarkı söylüyordum. 1995 yılından sonra müzikle alakam azaldı fakat tam olarak bırakmadım. Halen boş vakitlerimde seyrek de olsa tambur çalıyorum. Nihavent, Hicaz ve Suzidil makamlarını çok seviyorum.” 

Hayatım ev ve okul arasında geçiyordu
“Mimarlığı isteyerek ve severek okuyordum. O dönemin siyasi olayları insanları kısıtlıyordu. Bilgiye ulaşmak zordu. Atölyelerimiz, kütüphanelerimiz ve okulumuz kapanırdı. Böyle bir döneme rağmen iyi bir eğitim aldığımı söyleyebilirim. Hem üniversitedeki hocalarımızın kalitesi, sınıf arkadaşlarımın sıcaklığı ve eğitimin yoğunluğu, hem de üniversite dışındaki zamanlarımda konservatuvar eğitimime devam etmem, başka hiçbir konuyla ilgilenecek zaman bırakmıyordu. Bu dönemde tüm hayatımın okul ile ev arasında geçtiğini söyleyebilirim.”

İş talepleri gelmeye başlamıştı
“Üniversitenin bir yıl kapalı kaldığı dönem, iş potansiyelinin çok fazla olduğu, henüz proje derslerine başlamadan proje çizdiğim bir dönemdi ve o projeler bir şekilde hesapları yapılıp uygulanıyordu. Konservatuvarda tanıştığım bir inşaat mühendisi arkadaşımın ısrarıyla bir iki apartman projesi de çizmiştim. Üniversitedeki ikinci senemden itibaren iş talepleri gelmeye başlamıştı, ancak zamanım olmadığı için bunları reddetmek zorunda kalıyordum. Fakat eninde sonunda bir yerden başlamam gerekiyordu ve 5. sömestredeyken, hocalarımızdan Hakkı Moltay aracılığıyla fakültemizin eski dekanlarından Prof. Dr. Mukbil Gökdoğan hocamızın ofisinde sigortalı olarak çalışmaya başladım. Mukbil Bey Yapı Kredi Bankası’nın projelerini yapıyordu. Benim çalıştığım dönemde YKB Genel Müdürlük projesini yürütüyordu. O projede birlikte çalıştığım Y. Müh. Mimar Semih Ertaman, Aligül Ayverdi ve Andaç Polat’tan öğrendiklerim, mesleki açıdan gelişmemde çok yararlı oluyordu. Aynı zamanda profesyonel olarak bir maketin nasıl yapılacağını öğreniyordum. Bu, ileriki dönemlerdeki iş hayatımda çok faydalı oldu. 1987 yılında Türkiye’de ilk ve son defa yapılan Vakıf Eserleri Maket Yarışması’nda Meryem Fındıkgil ile birlikte yaptığımız maketle ikincilik ödülü kazanmıştık. Mukbil Bey’in ofisinde bir süre çalıştıktan sonra Mukbil Bey, yaşı ilerlediği için işi bırakmaya karar verdi ve işi tasfiye etti. Mukbil Bey’in ofisinden ayrıldıktan sonra üniversitemizin döner sermaye projesi olan Safranbolu Koruma İmar Planı çalışmasında görev aldım. Yürütücülüğünü Prof. Dr. Doğan Kuban ve Prof. Dr. Metin Sözen’in yaptığı, otuz kişiyle başladığımız proje için bir ay Safranbolu’da kaldık ve döndükten sonra projeyi Dr. İsmet Okyay’ın yürütücülüğündeki altı kişilik ekiple tamamladık. İsmet Ağabey olmasaydı bu proje tamamlanamazdı. MSGSÜ’de Profesör olan İsmet Ağabey’i 2009 yılında kaybettik. Kendisini rahmetle anıyorum. Bu proje daha sonra onaylanıp hayata geçirildi.”

Yüksek lisans eğitimi, ara verilmeden yapılmalı
“Safranbolu Koruma İmar Planı’ndan sonra üniversitemizdeki Fiziksel Çevre Kontrolü Kürsüsü’nden çalışmam için talep geldi. Birkaç ay kürsüde çalıştım ve çalışırken İTÜ Fen Bilimleri Enstitüsünde Yapım Teknolojileri konusunda yüksek lisans eğitimine başladım. O dönemde Türkiye’de prefabrikasyon yeni başlıyordu. Me-Sa Tünel Kalıp Fabrikası daha yeni kuruluyordu. Yüksek Lisans eğitimi döneminde hocamız Prof. Yıldız Sey’in organizasyonu ile bu fabrikaya ve daha birçok prefabrike üretim yapan fabrikaya ziyaretlerimiz oldu. Bu gezilerin eğitimime yüksek düzeyde katkısı olduğunu düşünüyorum ve hocamıza bizlere bu olanağı sağladığı için çok teşekkür ediyorum. Genelde yüksek lisans eğitiminin biraz bilgilendikten ve deneyim kazandıktan sonra yapılması gerektiği düşünülür, ancak ben bu görüşe katılmıyorum. En azından mimarlık eğitiminde yüksek lisansın doğru kişilerle doğru şekilde ve ara vermeden yapılmasının çok faydalı olduğuna inanıyorum.”

Onduline ile yolların kesişmesi
“İTÜ Fiziksel Çevre Kontrolü Kürsüsü’nde bir döner sermeye projesinde çalışırken, yine bir başka hocam olan Prof. Dr. Mete Tapan’dan, ileride iş hayatımın akışını yönlendirecek bir teklif geldi. Kürsüdeki görevimi tamamladıktan sonra Erzurumlu Ulusoy kardeşlere ait olan Onduline Yapı Malzemeleri Firması’nda (Aynı zamanda Nobel İlaç Fabrikası’nın da sahipleri) Prof. Dr. Mete Tapan hocamla birlikte 4 ay süren bir fizibilite çalışması yaptık. Konu, ‘Toplu Konut Uygulamaları Hangi Yapım Teknolojileri ile Hangi Sayılarda Daha Ekonomik Olarak Yapılabilir?’ şeklinde belirlenmişti. Firma, Toplu Konut Kanunu teşviklerinden yararlanarak toplu konut işine girmeyi düşünüyordu. Çalışmada üç ana sistemi değerlendirdik. Panel Sistemlerle üretimde en az 1000 konut, Yüzeysel Kalıp Sistemleri ile üretimde en az 500 konut, Tünel Kalıp Sistemleri ile ise en az 200 konut yapılmalı sonucu ortaya çıkmıştı. Onduline Toplu Konut işine girmedi; ancak yıllar sonra bulduğumuz bu sonuçların çok doğru olduğunu gördük. Tünel Kalıp Sistemleri hem avantajları hem düşük yatırım maliyetleri hem de kolay ulaşılabilir olmaları nedeniyle sonraki dönemlerde Türkiye’de çok kullanıldı. Türkiye’de Tünel Kalıp Sistemleri ilk başlarda çok iyi uygulanamadı ancak günümüzde en verimli şekilde uygulandığını görüyoruz. Fizibilite çalışmasını tamamladıktan sonra Onduline firmasının Proje Müdürü ve bir dönem üniversitede hocam olan Y. Müh. Mimar Melih Kamil’den, firmada çalışmaya devam etmem konusunda bir teklif geldi. O dönemlerde yurtdışına gitme gibi farklı planlarım da vardı. Hatta İsveç’te öğretmenlik yapan ablamın yanına giderek bir ay kadar kalmıştım. Ancak o dönemde dünyanın en gelişmiş ülkelerinden biri olan İsveç, sosyal açıdan beni tatmin etmemişti ve o ülkede yaşamayı hiç düşünmemiştim. Türkiye’de çalışmak daha çekici geliyordu. Türkiye’de mesleğimi yapmak istiyordum ve Onduline firmasındaki iş ortamını beğendiğim için gelen teklifi kabul ettim.”

Askerlik deneyimleri çok önemli
“Yüksek Lisans eğitimimin ardından 1983 yılında, dört aylık askerlik görevim başlamıştı. Isparta’da çok güzel dört ay geçirdim. Keyifli bir dönemdi. Askerlikte herkes birbirine anlayışla yaklaşıyor, askerliği kolay hale getirmeye çalışıyordu. Askerlik, bir insanın başka hiçbir yerde yaşayıp öğrenemeyeceği deneyimleri yaşamasını sağlıyor. Normal bir zamanda çok basit olan bir durumun ne kadar önemli bir hale gelebileceğini askerde öğreniyorsunuz. Askerliğimi sorunsuz bir şekilde bitirdim ve halen birçok askerlik arkadaşımla görüşüyorum.”

Uygulamada olumsuz deneyimler yaşanıyordu
“Nobel İlaç firmasının sahipleri Ulusoy kardeşlerden biri, yurtdışı seyahatlerinden birinde Onduline’i tanıma fırsatı bulmuş ve Türkiye’de Onduline fabrikasını kurmak için know-how anlaşmasını yapmış. Rahmetli Ayhan Ulusoy’un arkadaşı olan Şarık Tara da fabrikanın inşaatına talip olarak EN-KA’nın, Onduline Yapı Malzemeleri adını alan firmaya belirli bir oranda ortak olmasını sağlamış. Enka bir dönem firmanın ortağı olmuş ancak daha sonra tüm haklarını Onduline Yapı Malzemeleri’ne devretmiş. 1975 yılında kurulan Onduline’ın ofisi Beşiktaş Barbaros Bulvarı’ndaydı. İşe başladığım dönem, uygulama konusunda yeteri kadar eğitimin verilmemesi nedeniyle birçok olumsuzluğun yaşandığı bir dönemdi. Çünkü o dönemde yaygın olarak asbestli malzeme kullanılıyor, ustaların okuma alışkanlığı olmadığından kimse Onduline ürünlerinin uygulama kılavuzlarını okumuyor ve Onduline levhaları, asbestli levhalar gibi uygulanıyordu. Uygulama doğru olmadığı için sonuçlar da kötü oluyordu. Bu hataların düzeltilmesine katkıda bulunmak amacıyla, yapılan çalışmaların her aşamasında bulunuyordum. Hem projelendirme hem de uygulama aşamasında çalışıyordum. Bu çalışmaları yaparken şansımız, danışmanımız olan Prof. Dr. Müfit Yorulmaz’dı. Müfit Bey, üniversitedeki ilk statik hocamdı ve dünyanın deprem mühendisliği konusunda önde gelen profesörlerinden biriydi. Onduline Yapı Malzemeleri firmasında çalıştığım 12 yıllık sürede Onduline Proje Grubu olarak birçok bina inşa ettik ve bu binaların çatılarında Onduline’i en doğru şekilde uyguladık. Uygulamaların sayısı arttıkça ve hiçbir sorun yaşanmadığı görüldükçe, kullanıcıların firmamızın ürettiği tüm ürünlere güveni giderek güçlendi.”

Her gün yeni bir bilgi öğrenmek lazım
“Seksenli yılların ortasında Ulkar adıyla holdingleşen grupta, Ulkar İnşaat ismiyle yeni bir firma kuruldu. Ulkar İnşaat’ın genel müdürlüğüne, sektörde çok deneyimli bir inşaat mühendisi olan Y. İnş. Müh. Hüsnü Akşit getirildi. Onduline Proje Müdürlüğü olarak yürüttüğümüz inşaat faaliyetlerini, çalışan tüm personelin posizyonları aynı kalmak üzere Ulkar İnşaat adı altında yürütmeye başladık. Yapı tipimizi değiştirip her türlü yapı inşa etmeye başladık. Çalışmalarımızda hafif prefabrike çelik binalar, konutlar, hatta ilaç fabrikası vardı. A’dan Z’ye tüm projeleri kendi bünyemizde çizip, uygulamaları gerçekleştirdik ve bu süreçte kendimi mesleki açıdan geliştirme olanağı buldum. Mimarlıkta her gün yeni bir bilgi öğrenmiyorsanız zamanınızı boşa yitirdiniz demektir.”

Her zaman yeni gelişmeleri araştırdım
“Mesleğimi çok sevdiğim için sürekli araştırma içindeydim. O dönemler, bir inşaat mühendisi arkadaşımla beraber yeni yapı teknolojilerinden biri olan lift-slab (döşeme kaldırma) yöntemini araştırıyorduk. Lift-slab yöntemi, sektörde bulunan herkesin yakından bildiği, Almanya’daki BMW binasının yapıldığı yöntemdi. Araştırmasını yaptığımız sistemin Bulgaristan’da çok farklı şekilde uygulandığını öğrendik. Sistemi geliştiren ve Bulgaristan’daki Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumunun yöneticisi olan Prof. H. Grechelniyev tarafından Bulgaristan’a davet edildik. Bu seyahatimizle sistemi çok yakından inceleme fırsatı yakaladık. Sistemin esası, çok büyük kapasiteli vinçler kullanmak yerine çok sayıda çok küçük kapasiteli vinç kullanılması şeklindeydi. Almanya’da yapılan BMW binasında bir çekirdek mekanizma ve üzerine büyük vinç koyularak yapılmıştı. Ancak Bulgaristan’daki Packet Type Lift Slab adı verilen sistemde, her kolonun üzerine konulan basit motorlu kaldıraçların, merkeze konumlandırılan hidrolik mekanizmaya bağlanıp tek bir merkezden kontrol edilmesi sağlanmıştı. Bu sistemi çok iyi öğrenmeye çalıştık ve sistemi tüm detaylarıyla açıklayan bir kitap hazırladık. İnşaat Mühendisleri Odası’nın 9. Kongresi’nde Packet Type Lift Slab Sistemi ile ilgili bir sunum yaptım. Sunum bittikten sonra gelen sorulardan, sistemin anlaşılmadığını gördük. Sistem çok basitti ancak kimse anlamamıştı. Çünkü sektördeki çoğu kişi geleneksel yöntemler dışındaki bir yönteme sıcak bakmıyordu.” 
“Daha sonra şişirme kabuk sistemleriyle ilgili bir teknolojiyi araştırmaya başladık. Bu araştırmamızda da çok çalıştık, çok araştırdık ve bu teknoloji için de bir kitapçık hazırladık. Bu projeyi, firmamızın Genel Müdürlüğüne sundum ve çok beğenildi ancak daha sonra proje rafa kaldırıldı. Yapı Endüstri Merkezi’nde de bir sunum yaptım ve sistemin uygulanabilirliği konusunda çok fazla eleştiri aldım. Sistemi elimden geldiğince ayrıntılı olarak anlatmaya çalıştım ancak, sistem birçok katılımcı tarafından yeterince anlaşılamadı. Sistem aslında çok basitti. Yere bir sentetik örtü serip üzerine uzayabilen donatı yerleştiriyorsunuz ve betonu döküyorsunuz. Döktüğünüz betonun üzerine tekrar bir örtü serip alttaki örtünün altından şişirmeye başlıyorsunuz. Bu sistemle 36 metre çapında betonarme kabuk inşa edilebiliyor. Bu konuda beni destekleyen hocalarım Prof. Mete Tapan ve Prof. Yıldız Sey’e teşekkür ediyorum. Ancak hiç kimse bu yeni sistemle ilgilenmedi, patent alınabilirdi ancak alınmadı. Daha sonra katıldığımız Bolu Spor Tesisleri ihalesini bu sisteme karşı kaybettik. İhaleyi alan Yenigün firması sahibi Mithat Yenigün ile tanıştım ve Bolu’da sistemin tüm uygulama aşamalarını izleme fırsatım oldu.”

Onduline Avrasya...
“1990 yılının başlarından itibaren Türkiye’de kriz dönemi başladı. Buna rağmen yoğun bir şekilde çalışıyorduk. O dönemde tütün üreticileri, tütün kurutma yapılarında kullanılabilecek en uygun malzemenin Onduline olduğu keşfetmişti. Bunun üzerine Philip Morris, Reynolds gibi birçok firmanın tütün kurutma yapılarını Onduline ile kapladık, yeni projeler geliştirdik ve inşa ettik. O dönemde işimiz olmasına rağmen sektörün çok kötü hale gelmesi firmamızı da etkiledi ve 1994 yılında firmamız Ofic Group’a satıldı. Firma satıldıktan sonra yeni genel müdürümüz Albert Costi herkesle tek tek görüşerek kimsenin mağdur edilmeyeceğini bildirdi. Yeni firma artık inşaat yapmayacaktı fakat teknik bir kadroya ihtiyaç duyulduğu için benim de dahil olduğum üç kişi seçildi ve yeni firmada çalışmaya başladık. Onduline Avrasya adını alan yeni firma Maslak’ta, elektrik ve havalandırma tesisatı olmayan, zemini yapılmamış ve daha birçok eksiği olan bir ofis kiraladı. Uygulama için aldığımız tekliflerden hiçbirinin işi 2,5 aydan önce bitiremeyeceği anlaşılınca işi kendimiz yapmaya karar verdik ve bir ay gibi kısa bir sürede ofisin açılışını gerçekleştirerek iyi bir başlangıç yaptık.”  

Çok araştırmamız gerekiyordu
“Bizim için artık tamamen malzemeye yönelik çalışmamızın gerektiği bir dönem başlıyordu. Yeni dönemde, malzemenin kullanım alanları ve verimli kullanım şekilleri üzerine çalışmalarımız oldu. İlk teknik broşür çalışmalarını bu amaçla yaptık. Bu çalışmalardan sonra artık ürünü daha iyi tanıtmamız ve ürünün uygulanmasını insanlara göstermemiz gerekiyordu. Bunları gerçekleştirebilmek için Melih Bey ile birlikte bir takım seminerler gerçekleştirdik. Bu dönemde unvan değişikliği oldu ve 1997 yılından itibaren Teknik Koordinatör olarak görevime devam ediyorum. Firmamızın ürettiği ve satışını yaptığı tüm malzemelerle ilgili bütün sorular bize geliyordu ve biz de cevaplandırmaya çalışıyorduk. Cevaplandırabilmemiz için de çok araştırmamız, yenilikleri takip etmemiz ve bilgilenmemiz şarttı. Birçok mimar gibi benim de bilimsel yayınlara çok merakım vardı. Bu merakım, bilgilenmem konusunda çok faydalı oldu. Ayrıca tüm fuarları takip ediyor ve katılıyorduk. Katıldığımız tüm fuarların da tasarımından kurulumuna kadar olan tüm çalışmaları bize aitti. Bu fuar çalışmaları, bize farkına varamadığımız ölçüde faydalı oldu. Çünkü fuar çalışmalarında sorunları görme, eksiklikleri giderme, hataları düzeltme şansınız oluyor. Bütün bunlar olurken firma ürünler üretmeye devam ediyor ve yeni ürünler araştırıyordu. Üretimle ilgili ciddi çalışmalar yapıyorduk. Bir takım ürünler geliştirdik, geliştirdiğimiz ürünleri üretip sattık. Firmamız, zamanla yalnız kendi ürettiği ürünlerle sınırlı kalmadı ve ürettiği ürünleri destekleyen ürünlerin de satışına başladı. Bu dönemde geliştirdiğimiz Isoline adındaki açıklık atlayabilen kiremit altı su yalıtım malzemesini desteklemek amacıyla Başak Kiremit ve Yüksel Kiremit firmaları ile anlaşarak kiremit satmaya başladık.”

Yeni ürünler: Şingıl (shingle), Isoline, Doğal Arduvaz, Seramik Çatı...
“1996 yılında yaptığımız bir İtalya seyahatinde şingıl uygulama eğitimi aldık. 1997 yılında Tegola’dan şingıl ithalatına başladık ve ilk geniş kapsamlı şingıl uygulamasını gerçekleştirdik. Tegola’dan ithal etmemizin nedeni, hisselerinin yüzde 30’unun Onduline Grubu’na ait olması ve aynı zamanda ürünlerinin çok kaliteli olmasıydı. O dönemde hem fabrikamızda hem de bayilerimizde şingıl uygulama seminerleri vermeye başladım. Bu seminerler, gerçek çatı üzerinde çok detaylı eğitimleri kapsayan ve sonunda katılım belgesi verdiğimiz seminerlerdi. Bugüne kadar 1000’in üzerinde çatı ustasına şingıl eğitimi verdim. Bunun çalışmalarının yanısıra araştırmalarımıza devam ettik. Türkiye’de kiremit araştırması yaparken kiremitte bir standart olduğunu gördük ve bu standarttan yararlanarak Isoline adında, kiremit altına uygulanan ve açıklık atlayabilen bir yalıtım malzemesi geliştirdik. Isoline’in ilk büyük uygulamasını 1996 yılında Topkapı’daki Petek Saraciye fabrikasının çatısında gerçekleştirdik ve bu uygulamayı sürekli olarak kontrol ediyoruz. 2002 yılında Almanya’daki Dach und Wand Fuarı’nda bitkilendirilmiş çatı sistemleri (yeşil çatı) üreten Zinco firması ile tanışıp firmanın Türkiye distribütörlüğünü aldık ve bu sistemi Ondugreen adıyla satmaya başladık. Bitkilendirilmiş çatı konusunda Türkiye’de ilk değiliz; ancak bugüne kadar yapılan uygulamaların yüzde 90’ının Ondugreen sistemiyle yapıldığını söyleyebilirim. Ayrıca fabrikamızın Teknik Müdürlüğü tarafından geliştirilen Bituline Antiracine adında bitki köklerine dayanıklı membranı (FLL sertifikalı) Ondugreen’in bileşeni olarak piyasaya sunduk. Bir başka araştırmamızda, Avrupa’da yaygın olarak kullanılan doğal arduvazdan yapılan çatı kaplamalarını inceledik ve çeşitli uygulama denemeleri yaptık. Arduvazın ağırlık, kırılma ve maliyet dezavantajlarını minimize etmek için, Avrupa’da uygulanan 25x40 cm boyutlarındaki arduvazla elde edilen görüntüyü 25x20 cm boyutlarındaki arduvazla elde edebildiğimiz bir sistem geliştirdik ve piyasaya sunduk. 2006 yılında, yurtdışında örnekleri çok olan ancak maliyetleri nedeniyle Türkiye’de uygulanmaları pek mümkün olmayan seramik çatı kaplamaları konusunda bir araştırma çalışması başlattık. İsoline’i seramik altında su yalıtım malzemesi olarak kullanarak, uygulaması çok basit ve düşük maliyetli Onduser adında bir sistem geliştirdik. Tasarladığımız seramikler de Seramiksan firması tarafından çatıda kullanılabilecek (ıslandığında kaymaz) şekilde geliştirildi. 2010 yılı sonlarına doğru satışına başlanan 40 yıl garantili bu sistemin, Türkiye’de ve ihracat yaptığımız ülkelerde uygulamaları giderek artıyor. Tabii ki bunların hepsini Proje Grubu olarak tasarlıyor ve hayata geçiriyoruz.”

Güneş enerjisinde teşvikler yeterli değil
“Araştırmalarımızın yanında gözlemlerimizle de güzel projeler gerçekleştirdik. Bunlardan biri güneş enerjisi projesi. Türkiye’de çok bilinçsiz olarak uygulanmış fazla miktarda güneş enerji sistemi var. O kadar bilinçsizce yapılmışlar ki, su tanklarının çatılara verdiği tehlikeli boyuttaki yüklerin yanısıra önemli ölçüde görüntü kirliliği de oluşturuyorlar. Sistemlerin çatılara montajları gelişigüzel yapılıyor ve çatılarda ciddi yalıtım problemleri yaşanıyor. Biz kendi sistemimizi geliştirerek çatılara hiçbir zarar vermeden uygulanabilecek bağlantı sistemleri ürettik. Daha sonra güneşten elektrik elde etme konusunda danışmanlık alarak kendimizi de geliştirdik ve şu an anahtar teslimi güneş enerji sistemleri uygulamaları da yapıyoruz. Maalesef güneş enerjisinde teşvikler istenilen oranlarda çıkmadığı için uygulamalar henüz sayıca istediğimiz düzeyde değil.”

STK’larda elimden geleni yapmaya çalışıyorum
“ÇATIDER 2002 yılında kuruldu ve ÇATIDER ile olan ilişkim 2004 yılında, Yönetim Kurulu Üyeliğiyle başladı. 2011’de de ÇATIDER Yönetim Kurulu Başkanlığı görevine getirildim. Aslında benim dernekçilik tarafım güçlüdür. 1989 yılında kurulan ve kurucu başkanlığını Y. Müh. Dr. Sezai Türkeş’in üstlendiği İTÜ Mezunlar Derneği’nin 30 no’lu kurucu üyesiyim. Sonraki yıllarda da İTÜ Türk Musikisi Devlet Konservatuvarı Mezunları Derneği’nin kurulmasında etkin görev aldım. Mimarlar Odası ve sektörel dernekler olan İZODER ve BİTÜDER’in de üyesiyim ve bu derneklerdeki bazı komisyonlarda görevliyim. Sivil Toplum Kuruluşlarında yaptığım çalışmalarla ülkeme olan borcumu ödediğimi düşünüyor ve elimden gelen çabayı gösteriyorum. Sivil Toplum Kuruluşlarının ve Meslek Odalarının özerk ve kamusal kimliklere sahip olmalarının, işlevlerini yerine getirebilmeleri açısından zorunlu olduğuna inanıyorum.”

ÇATIDER, rakip firmaları biraraya getiriyor
“ÇATIDER’in öncelikli görevi, sektördeki rakip firmaları biraraya getirmekti. Birçok sektörde rakipler biraraya gelemiyor ve iletişime geçemiyorlar. ÇATIDER olarak sektörümüzdeki rakipleri biraraya getirerek, gelecekte çok daha iyi işler yapmak, çok daha kaliteli ürünler üretmek için fikir alışverişinde bulunuyoruz. Üniversitelerle işbirliğiyle araştırmalar, sempozyumlar ve seminerler yapıyoruz.  Halkla iç içe olmaya çalışıyoruz, herkes bize rahatlıkla ulaşabiliyor ve biz de elimizden geldiğince yardımcı olmaya çalışıyoruz. Çünkü sektörün daha ileri gitmesini istiyoruz. Sektör geliştikçe çatılarımız daha iyi uygulanacak ve gelişmiş ülkelerdeki standartlara ulaşacak. Bulunduğumuz dönemde meslek standartlarını oluşturduk. Meslek standartları şu anda görüş aşamasında ve kesinleşip Resmi Gazete’de yayımlandığında çatılara bir standart gelecek. Bundan sonraki aşama ise çatı ustalarını sertifikalandırmak. Bu konu çok önemli; çünkü çatılarımızı, çatı yapımı konusunda uzmanlaşmış sertifikalı ustalar yapacaklar. Şu anda ÇATIDER olarak çatı ustalarına 2015 yılına kadar geçerli olacak Geçici Sertifika vermenin çalışmalarını yapıyoruz.”

Malzemelerin doğru kullanılması öğrenilmeli
“Malzemeleri doğru kullanmayı öğrendiğimiz sürece sektör her zaman gelişecek ve daha iyi duruma gelecek. Sektörde sürekli yeni malzemeler çıkıyor. Biz öncelikle malzemeleri tanıyacağız, sonrasında doğru kullanmasını öğreneceğiz. Bilgiye ulaşmanın çok kolay olduğu günümüzde bu kaçınılmaz bir sonuç. ÇATIDER olarak bu bilgilenmeyi gerçekleştirmek için Avrupa Birliği desteğiyle yürütülen Nu-roof projesinin katılımcısıyız. Bu çalışmanın sonuçlarını üyelerimizle paylaşmayı, sektörü bilinçlendirmeyi ve dolayısıyla iyi projeler ortaya çıkmasını hedefliyoruz. Sektörümüz, yeni yatırımcı firmaların kurulmasıyla gelişiyor. Bu yeni yatırımcı firmaların üretimlerini Türkiye geneline yaymaları, sektörün gelişimini daha da hızlandıracak.”

Mimar, çizdiği her çizginin anlamını çok iyi bilmeli
“Mimarlık fakültelerinde öğrenim gören öğrencilere önerim, malzemeyi çok iyi tanımaları. Bunun için yapı malzemeleri firmalarında çalışabilirler. Çünkü mimar, çizdiği her çizginin anlamını çok iyi bilmelidir. Bunun için de malzemeyi çok iyi tanıması gerekiyor. Genç mimar ve mühendis arkadaşlarıma tavsiyem, yaptırdıkları işin başında olmaları ve işi başından sonuna kadar takip etmeleri. Bu, herhangi bir problem karşısında çözüm bulmalarını kolaylaştırır ve ayrıca işin nasıl yapıldığını en iyi şekilde öğrenerek kendilerini geliştirme şansı bulabilirler. İşin nasıl yapıldığını bilmeyen mimar veya mühendis her zaman ustaya mahkum olur. Bu da işin kontrolünü kaybetmelerine sebebiyet verir. Ayrıca işi sıkı şekilde takip etmek, iş güvenliği açısından da çok önemli. Çünkü inşaat sektöründe dikkat edilmesi gereken en önemli hususlardan biri, iş güvenliğidir. Yapılan iş ağırdır ve oluşabilecek bir problemin sorumlusu projenin başında olan mimar veya mühendistir. Ayrıca uzmanlığı ne olursa olsun bir insan yaptığı işte başarılı olmak istiyorsa çok iyi bir gözlemci olmalıdır. Biz yaptığımız birçok işin projesine başlarken gözlemlerimizden yararlandık. Yurtiçi ve yurtdışı gelişmeleri takip ettik ve bunları geliştirerek yeni ürünler ortaya koymaya çalıştık.”

İyi bir yönetici, insanlara değer vermeli
“İyi bir yöneticinin öncelikle yanında çalışan arkadaşlarına değer vermesi gerekiyor. Çünkü yöneticilikte sosyal ilişkiler çok önemli. Yöneticinin mutlaka bir hedefi olmalı. Kendisine yeni hedefler koymalı, yeni projeler üretmeli, sistemli ve programlı çalışmalıdır. Ben hayatım boyunca bunları yapmaya ve çevremdeki insanlara da yaptırmaya gayret ettim.”

Mesleğimi en iyi şekilde uygulamaya çalıştım
“Kariyerim boyunca sadece öğrencilik dönemimde kendi işimi kurma girişimim oldu, onun dışında hiçbir zaman kendi işimi kurma düşüncesine kapılmadım ve tamamen işime odaklandım. Benim için önemli olan mesleğimi en iyi şekilde uygulayabilmekti. Mesleğimi en iyi şekilde uyguladığım zaman insanlar bunu gördü ve ekstra bir çaba göstermeden çalışmalarımın karşılığını aldım. Çalışma hayatım boyunca her zaman erken kalktım, işe erken geldim ve hemen işimle ilgilenmeye başladım. Her zaman pozitif olmaya ve insanlarla güzel ilişkiler kurmaya çalışırım. İşimi her zaman yapmam gerektiği gibi ve en iyi şekilde yapmaya gayret ederim.”
“Şimdiye kadar zorlandığım bir proje olmadı. Bilmediğim konuları her imkanı zorlayarak en iyi şekilde öğrenir ve çözüme ulaşırım. Bugüne kadar 40 ülkeye yaptığım yüze yakın seyahatte bilmediğim veya yanlış bildiğim birçok şeyi öğrendim. Günümüzün iletişim ve ulaşım olanaklarıyla bilgiye ulaşmak artık çok daha kolay. Mesleki görüşmelerimde ticari konular hiçbir zaman ön planda olmamıştır. Herşeyden önce doğru seçimi yapmayı ve doğru çözüme ulaşmayı hedeflerim. Bildiklerimi özellikle genç meslektaşlarıma aktarmayı bir borç olarak görüyor ve borcumun taksitlerini her fırsatta ödemeye gayret ediyorum.” 
“Hayatım boyunca beni mutlu eden en önemli şey çocuğumun olmasıydı. Tarifi imkansız güzel bir olaydı. 1989 yılında evlendim. Eczacı olan eşimle arkadaş ortamında tanıştık ve bir yıl süren arkadaşlık döneminden sonra evlendik. Bir kızımız var. Ona iyi bir eğitim verebilmek için hiçbir zaman daha fazla çocuk düşünmedik. İnsan hayatında, aldığı eğitim çok önemli. Türkiye’de iyi bir eğitim almak kolay değil. Kızım her zaman kararlarını kendisi verdi ve şu anda İTÜ İnşaat Fakültesi’nde öğrenimine devam ediyor. Bunun dışında tabii ki beni mutlu eden pek çok şey var. Mesleki açıdan, yapı tasarlayıp uygulamak ya da küçük de olsa projeler hayata geçirmek insanı gerçekten çok mutlu ediyor.” 

Fanatik olduğum iddia ediliyor ama değilim
“Denizi çok seviyorum. İleride Bodrum’a yerleşmeyi düşünüyorum. Orada küçük bir evim var. Yazları da fırsat bulabilirsem tatilimi Bodrum’da geçiriyorum. Pek etkinliklerine katılamasam da Yeşilyurt Spor Kulübü’nün üyesiyim. Fanatik Fenerbahçeli olduğumu iddia edenler var; ancak değilim. Fırsat buldukça Fenerbahçe’nin maçlarını televizyondan seyrediyorum. Stadyumda maç seyretmenin keyfinin başka olduğunu biliyorum, buna rağmen evimin Fenerbahçe’ye çok uzak oluşu ve trafik problemi nedeniyle stada gitme şansım pek olmuyor.”
“Pratik olarak emekli olsam bile hiçbir zaman gerçek anlamda emekli olabileceğimi sanmıyorum. Sürekli olarak birşeyler araştırmak, birşeyler tasarlamakla meşgul oluyorum. Ülkemin tarihi, doğal, kültürel zenginliklerinin ve insan kaynaklarının farkındayım, ancak saflarımda çok az kişinin olması beni üzüyor. Umarım yakın bir gelecekte hepimiz bu zenginliklerimizin farkına varırız ve ülkemizi dünya klasmanında hak ettiği yere taşırız.” 

Geri