E-dergi
e-dergi
Portre & Röportaj

Dörken Sistem Yönetim Kurulu Üyesi Fikri Budak


Eylül - Ekim 2009 / Sayı 80

Erdem Holding ile ortaklığa girerek, dünyanın önemli inşaat malzemesi üreticilerinden Almanya merkezli Dörken firmasının Türkiye organizasyonunun temellerini atan Fikri Budak, “Almanya’daki yapı sektörü ile Türk yapı sektörü arasında ciddi farklar var. Türkiye’de kararlar ağırlıkla fiyat odaklı olarak veriliyor. Buna rağmen, uzun vadede çok daha maliyetli binalar ortaya çıkıyor” diyor.

“1965 yılı, Gümüşhane doğumluyum ve sekiz yaşıma kadar Gümüşhane’de yaşadım. Anne ve babam, küçük kardeşlerimle beraber Almanya’ya yerleşmişlerdi. Ben de istemeyerek 1974’te Almanya’ya gitmek zorunda kaldım. Almanya’ya ilk gittiğim iki yıl oldukça zorluk çektim. Bırakın yabancı bir kültürü, kendi anne babama ve kardeşlerime bile alışmakta zorlanıyordum. Türkiye’ye geri dönmek konusunda çok istekliydim.”

“Almanya’nın ortasında, Dortmund ve Köln’ün arasında bir kent olan Hagen’de ikamet ediyorduk. Eskiden çelik sanayiinin merkezi olan bölge, Türk işçilerin en çok çalıştığı bölgelerden birisiydi. Adapte olma konusunda çektiğim sıkıntılar, okula başladıktan yaklaşık iki sene sonra azalmaya başladı. Almanca’yı da yavaş yavaş söküyordum. Okul eğitiminden sonra  meslek eğitimi alıyordum. Hem çalışıyor hem okula devam ediyordum. Pratik ile teoriyi birleştirebiliyorduk. İleride işletme eğitimi almak istediğimden, bir temel edinmek için satış, satın alma, muhasebe gibi ofis işlerinde çalışıyordum. Oldukça faydalı bir sistemdi. Bence Türkiye’deki sorunların temelinde de bu tip bir mesleki eğitim sisteminin olmaması yatıyor.”

“Almanya’daki ilk iki sene, lisan probleminin de etkisiyle zorlanmıştım. Fakat bu problemi çözdükten sonra performansım gün geçtikçe arttı. Genelde iyi bir öğrenciydim. Dersleri, ders saatinde anlamaya çalışırdım. Gayet iyi notlar alırdım. Hatta lise son sınıfta en iyi öğrenci seçilmiştim. O ödül esnasında, Almanya’daki pozitif ayrımcılığı sezmiştim. Böyle bir ödülü, yabancı bir öğrencinin alması Almanları çok şaşırtmıştı ve aslında farkında olmasalar da bir ayrımcılık yapıyorlardı.  Zaten sokakta, negatif ayrımcılığı ve ırkçılığı çok rahat görebiliyordunuz. Fakat bu tip pozitif ayrımcılığa karşı nasıl bir tavır alacağınızı bilemiyordunuz.”

“Yüksek öğrenimimi Dortmund Üniversitesi İşletme Fakültesi’nde yaptım. Eğitime 1988 senesinde başladım. Lisede ders notlarım yüksek olduğundan okula kolayca girebilmiştim. Dortmund, Hagen’e yirmi kilometre uzaklıktaydı. Her gün Hagen’den, yani ailemin yanından okula gidip geliyordum. Son sene de Dortmund Üniversitesi’nin İngiltere’deki iş birliği yaptığı Plymouth Üniversitesi’nde pazarlama ve uluslararası ticaret konusunda eğitim aldım. Böylece İngilizcemi de geliştirme fırsatı bulmuştum. İngiltere’de hiç zorlanmıyordum. Hatta Alman öğrencilerden daha çabuk uyum sağladığımı söyleyebilirim. Ağırlıklı olarak İngiliz arkadaşlarım vardı. Bir Türk olarak beni Almanlardan daha çok severlerdi.“

İşletme öğrenimi görmek istiyordum
“Eğitim hayatımı tamamladıktan sonra 1994 yılında iş hayatına başladım. O dönemde, bir danışmanlık firmasında çalışmak çok popüler bir şeydi. Ben de özgeçmişimi o tip firmalara gönderiyordum. Fakat öyle bir danışmanlık firmasında çalışma fırsatı bulamamıştım. Bu arada gazete ilanlarını da takip ediyordum. Bu ilanlardan birisinde Avrupa’nın en büyük inşaat malzemesi pazarlayan firmalarından birisinin ilanına başvurdum. Stajyer-çalışan karışımı bir eleman arıyorlardı. Yeni mezun olanları iki senelik bir eğitime tabii tutuyorlar ve sonraki yönetici pozisyonlar için yetiştiriyorlardı.

Bir süre sonra iş görüşmesi için beni davet ettiler. Doğrudan bir pozisyonda göreve başlamaktansa böyle büyük bir şirkete girip eğitim almak, o görevlere alışmak çok ilgimi çekmişti. 1994 yılında o firmada işe başladım. Orada bir buçuk yıl boyunca farklı bölgelerde ve farklı pozisyonlarda hem eğitim hem de görev aldım. O firma genelde profesyonel müşterilere hizmet veren bir firmaydı. Satışların yaklaşık yüzde 90’ı şirketlere yapılıyordu. Benim görevlerimden birisi de nihai müşteriye satışların artırılması konusunda bir çalışma yapılmasıydı. Bu müşteri grubunun sayısı Almanya’da gün geçtikçe artıyordu ve çok önemli bir grup olarak görülüyorlardı. Metraj olarak çok satış yapılamasa da kar marjı yüksek bir gruptu. Şirketin amacıysa tüm satış cirosunda, nihai müşteri oranını yüzde 30 seviyesine çıkartmaktı. Böyle bir proje yürütüyordum. İki sene Doğu Almanya’da bu çalışmayı sürdürdüm. Sonuçta benim ve şirket açısından gayet güzel ve başarılı bir çalışma olmuştu. Proje tamamlandıktan sonra, beni yine başka bir bölgeye göndermişlerdi. Hem bizim firmayı hem de sektörü pek bilmediğinden dolayı yeni gelen bölge müdürünün asistanlığını yapacaktım. Fakat o bölge müdürüyle çok fazla uyum sağlayamadık. Yabancılara karşı da sempatik bakan birisi değildi. Altı ay boyunca aramızdaki sorunları çözmeye çalıştım. Buna rağmen çabalarımdan sonuç alamayınca, dört senenin ardından ve bölge müdürün şirketten atılmasına rağmen o firmadan ayrılmaya karar verdim.”

Ya başarırsınız ya da bu firmayı kapatırız
“Bu ayrılık kararımda başka unsurların da payı vardı. Hagen’deki eski üniversite arkadaşlarımla, o dönemde yeni yeni popüler olmaya başlayan internet üzerine faaliyet gösteren bir firma kurmayı düşünüyorduk. 1997 yılında üç ortak olarak firmayı kurduk. Amacımız belediyelerin web sitelerini yapmaktı. Ben satışla ilgileniyordum. Konsept olarak çok başarılı bir şirket olmasına rağmen, internete geçmek için kamu görevlilerinin 2000 yılını beklemeleri bizim tahminlerimizi başarısız kılmıştı. Herkes 2000 yılını bekliyordu ve web sitesi gibi internet yatırımlarını erteliyorlardı. Bir sene boyunca bir şeyler yapmaya çalıştık. Fakat ben daha fazla vakit kaybetmek istemiyordum ve ayrılmaya karar verdim.”

“Yine gazete ilanlarını karıştırırken, bir inşaat malzemesi satan aile şirketinin genel müdür aradığını görmüştüm. İş görüşmesine gittiklerinde, o firmanın oldukça sıkıntı içinde olduğunu öğrendim, iflas durumuna gelmişlerdi. Dört senede üç genel müdür değişmişti. Firma sahibi bana, ‘Siz son denememizsiniz; ya başarırsınız ya da bu şirketi kapatırız’ demişti. Firmanın kırk elemanı vardı. 38 milyon mark cirosu olmasına rağmen zararı da çok yüksekti”

32 yaşında genel müdür olmuştum
“Firma sahibi, aldığım eğitimler ve daha önceki iş tecrübelerimden dolayı bana güveniyordu. 32 yaşımda, böyle bir firmada genel müdür olarak göreve başlamıştım. İki sene içinde de o şirketi satın alınacak bir şirket haline getirdik. Ardından da en büyük rakibimize satıldı. İnşaat malzemesi pazarlayan o firma da oldukça büyük bir şirketti ve Almanya çapında 120 şubesi vardı. Bana da merkezlerinde ürün müdürlüğü pozisyonu teklif etmişlerdi. Buna rağmen ben şirket merkezinde çalışmanın erken olduğunu düşündüğümden ve daha fazla sahada satış tecrübesi edinmek istediğimden bu teklifi kabul etmedim. Bir kaç ay sonra Nürnberg yakınlarında 85 şubesi bulunan büyük bir yapı marketleri firmasında market müdürü olarak işe başladım. Markette çalışan personel sayısı seksen civarındaydı. Yapı market olduğundan çok farklı ürünle karşılaşıyordum. İki sene sonra yaptığım işin benim için uygun olmadığını anladım ve işten ayrıldım. Personelin profesyonelliği önceki şirketlere göre daha düşüktü. Önemli kararlar ağırlıkla şirketin merkezinde alındığı için ürün yelpazesi ve konsept sabitti. Stratejik açıdan farklı şeyler yapma şansınız pek bulunmuyordu. Hareket alanı kısıtlıydı ve yaratıcılığa pek imkan vermeyen dar kapsamlı bir işti.”

Dörken’e bir takım avantajlar tanıyordum
“O yapı markette ve önceki çalıştığım şirketlerde, Dörken’de çalışan insanlarla tanışıklığım vardı. Dörken’in merkezi ve fabrikasının büyüdüğüm Hagen kentine çok yakın olması ve ürünlerin kalitesinden dolayı şirkete ve ürünlerine karşı sempati duyuyordum. Dolayısıyla Dörken yöneticileriyle aram iyiydi. Eski satış müdürlerinden birisi de genel müdür olmuştu. Onunla konuşurken yapı marketinden ayrılacağımı dile getirmiştim. Bir kaç hafta sonra da bana telefon açıp, ihracat bölümünde çalışıp çalışmayacağımı sormuşlardı. Dış ülkelere daha çok açılmak istiyorlardı, farklı ülkelere ağırlık vermeyi planlıyorlardı. Ben de kabul ettim ve ağırlıklı olarak Akdeniz ülkelerinden sorumlu olarak işe başladım. Hem şirket merkezinin Hagen’e çok yakın olması, hem de geniş bir coğrafyada görev alacak olmam beni ikna  etmişti. Bu geniş coğrafyada Almanca dışında İngilizcemi, İspanyolcamı ve Türkçemi de kullanma fırsatım olacaktı. On sene boyunca Almanya’nın bir çok şehrinde görev almış ve yavaştan aile özlemi de çekmeye başlamıştım. Tam da istediğim bir görevdi.”

İhracat bölümünde işe başladım
“Sorumlusu olduğum Balkan ülkeleri, Ortadoğu ülkeleri ve Türkiye’de Dörken’in çok oturmuş bir yapısı ve distribütörleri yoktu. 2003 yılının ocak ayında Dörken’in ihracat bölümünde bölge sorumlusu olarak işe başladım. Her ülkenin kendine göre farklı bir durumu vardı. Romanya’da distribütör bulmak gerekiyordu, Yunanistan’daki distribütörün ürün portföyünü genişletmek ve cirosunu artırmak gerekiyordu. Türkiye’deki gelişmeler ise diğer ülkelerden biraz daha farklı oldu. Dörken 1996 yılında Türkiye’de bir distribütörle çalışmaya başlamıştı. O dönemde ağırlıklı olarak Marmara Bölgesi’nde drenaj levhalarının satışları yapılıyordu. Fakat satışlar belli bir seviyenin üzerine çıkamıyordu. Ben göreve geldikten sonra farklı bir distribütörle çalışmaya başladık. Ardından satışlar biraz daha yükseldi.”

“Türkiye’ye de çok sık gidip geliyor ve Türkiye’deki potansiyelin daha çok farkına varmaya başlıyordum. Dörken’e geldiğimde de hedefim Türkiye’yi ön plana çıkartmaktı. 2004 yılında Türkiye’yi dolaştım ve geniş bir pazar araştırması yaptıktan sonra ciddi bir potansiyel olduğunu gördüm. Bunu şirket sahipleriyle paylaştım ve pazarı geliştirmek için Dörken’in Türkiye’ye kendisinin gelmesi gerektiğini tavsiye ettim. Türkiye’de Dörken’in şirket kurması çok yararlı olacaktı. Almanya’dan ithal edilen ürünlerimiz Türkiye’de kendi şirketi üzerinden pazarlanacaktı.”

Teklife çok şaşırmıştım

“O dönemde tesadüfen Erdem Holding’in yönetim kurulu başkanı Nezih Eldem ile karşılaşmıştım. Onlar da kabarcıklı levhaların üretimine başlamışlardı. Fakat Nezih Bey o görüşmemizde, kabarcıklı levha üretiminin kolay görünmesine rağmen hiç de kolay olmadığını söylemiş ve bir iş birliği teklif etmişti. Bu teklife çok şaşırmıştım. Almanya’ya giderken uçakta bu konu üzerine düşündüm ve aklıma yattı. Zaten Dörken olarak kendi firmamızı kurma fikriyle birinci adımı atmıştık. Drenaj levhalarını Türkiye’de üretme fikri ise oldukça mantıklı bir işti. Bu levhalar hacimli olduklarından nakliyesi de fazla tutuyordu. Bu fikri Almanya’da şirket yetkilileriyle görüştük, tartıştık ve sonunda Erdem Holding ile ortak bir şirket kurup Türkiye’de üretim yapma konusunda karar aldık.”

İstanbul’a yerleştim
“İki sene boyunca Türkiye’deki organizasyonu kurmakla meşgul oldum. Zamanımın yarısı Türkiye’de geçiyordu. Ana konsepti yaratmak, organizasyon felsefesini oturtmak için gidip gelmenin yetersiz olduğunu gördüm ve 2006 yılında İstanbul’da ikamet etmeye karar verdim. İstanbul’da iki sene kaldım. Bu süreçte Kozyatağı’nda bir ofis tuttuk ve organizasyonu oluşturduk. Fabrikaysa İzmit’teydi. Temmuz 2008 de ofisimizi de İzmit’e taşıdık. Bayi ağını kurduk ve satış stratejisini belirli bir seviyeye getirdikten sonra tekrar Almanya’ya döndüm.”

“Dörken Sistem’in yönetim kurulunda, Erdem Holding’ten Nezih ve Fatih Erdem ile Almanya Dörken’den genel müdürümüz Christian Harste ve ben bulunuyorum. Yönetim Kurulu Başkanımız ise Nezih Erdem. Erdem Holding ile çok iyi bir ortaklığımız var. İki şirketin de yapıları birbirine çok benziyor. Genelde kararları oy birliğiyle alıyoruz. Türkiye’deki oluşuma Türki cumhuriyetler, İran, Irak gibi dokuz komşu ülkeyi daha bağladık. Bu ülkelere ihracat Türkiye üzerinden yapılıyor.”

“İzmit’teki fabrikada üç sene önce başladığımızda tek bir ürün üretiyorduk. Şimdi ise bu sayı üçe çıktı. İki tanesi kabarcıklı koruma levhası, birisi de drenaj levhası. Önümüzdeki senelerde de Türkiye pazarındaki gelişmelere bağlı olarak başka ürünler de imal etmeyi planlıyoruz. Fabrika alanı olarak gayet iyi bir kapasitemiz var. Aynen Almanya’daki fabrikamızdaki standartlarda üretim yapıyoruz.”

Kaliteyi bir üst basamağa taşıyoruz
“Dörken olarak Türk yapı sektörüne bir katkımız olduğuna inanıyorum. Son altı senede drenaj levhaları, nefes alan çatı örtüleri, enerji tasarrufu sağlayan örtüler gibi bir çok konuda insanlar bilinçlenmeye başladı. Bu tip ürünleri kullanan firma sayısı artıyor. Kalite seviyesini bir üst basamağa taşıdığımıza inanıyorum. Binaların kalitesini artırmayı hedefliyoruz. Bunu da biraz olsun başarabildik. Ama yolun daha başındayız. Türkiye’de normların, standartların ve her şeyden önce bilincin değişmesi gerekiyor. Sadece yeni binalarda değil, mevcut binalarda da kullanılması lazım.”

“Dörken yeni ürünlere çok önem bir firma. Geçen sene Almanya’da en iyi 100 inovatif şirketi arasına girdi. Gelecek on yıl içerisinde de ilk on arasına girmeyi hedefliyoruz. Şirkette bir inovasyon müdürlüğü oluşturuldu.”

Almanya’da uzun vadeli maliyetler ön planda tutuluyor
“Almanya’daki yapı sektörü ile Türk yapı sektörü arasında ciddi farklar görüyorum. Almanya’da bir bina inşa edilirken hep uzun vadeli maliyetler ön planda tutulur. Kısa vadede de maliyetler önemlidir, fakat sadece fiyata bakılarak karar verilmez. Türkiye’de ise kararlar ağırlıkla fiyat odaklı olarak veriliyor. Almanya’daki binaların çok maliyetli binalar olduğu söylenir. Buna rağmen uzun vadeli baktığınızda, Türkiye’deki binaların çok daha maliyetli olduğu ortaya çıkıyor. Bir binayı, inşa ederken daha düşük maliyetle yapabilirsiniz, fakat ileride binanın işletme ve tadilat giderleri hesaba katılmaz ve buna önem verilmez. Almanya’da bir bina yapılırken o binanın sorunsuzluğu ve enerji tüketimi çok önemli bir faktördür. Ürünler bu faktöre göre seçilir. Türkiye’de ise sistemden kaynaklanan ve kısa vade düşüncelerden dolayı daha fazla inşa aşamasındaki maliyetler dikkate alınıyor. Ayrıca kullanılan her ürünün bir fonksiyonu olması lazım. Yani kullanımda bir çözüm yaratması gerekiyor. Bir ürünü sadece kullanmış olmak için kullanmak çok yanlış bir şey. Ürünün fonksiyonunu yerine getirmesi için de belirli şartlar ve belirli bir kalite standardı gerekiyor. Türkiye’de bunlara da maalesef çok dikkat etmeyen insanlar ve şirketler mevcut. Türkiye piyasasına bunları anlatmaya çalışıyoruz ve binaların kalitesine katkıda bulunmak istiyoruz.  Sonuçta çok tehlikeli bir deprem bölgesinde yaşadığımızı ve bundan dolayı bu sektörde tüm çalışanlara düşen sorumluluğu unutmamak lazım.”

Futbol, iş hayatına çok benziyor
“2006 yılında evlendim. Ekim ayında ise ilk çocuğumuz olacak. Sonrasında sosyal hayatımın çok fazla değişeceğini tahmin ediyorum. Üç çocuk hedefimiz var. Emekli olduktan sonra zamanımız yarısını Türkiye’de yarısını Almanya’da geçirmeyi düşünüyoruz. Gençlik yıllarımda amatör kulüplerde futbol oynardım. Ağırlıklı olarak toplu sporları ve kış aylarında kayak tatillerini tercih ederdim. Fakat bir kaç sene önce geçirdiğim diz ameliyatından sonra daha çok bisiklet, yüzme gibi sporları yapıyorum. İleriki yıllarda çocuklarımın takım sporları yapmasını isterim. Takım oyunları, özellikle de futbol iş hayatına çok benziyor. Hem kendinizi göstermek zorundasınız hem de ekibin başarısı için çalışmak zorundasınız. Sadece kendinizi değil, takımı da düşünüyorsunuz. Futbol oynamak, bir çocuğun karakterine çok şeyler katabilir. Takım olarak Bayern Münih takımını tutuyorum. Türkiye’de ise takım tutmuyorum. Bir Anadolu takımının şampiyon olmasını arzu ediyorum. Sadece milli maçlar ile takımlarımızın Avrupa kupalarındaki maçlarını izliyorum ve elimden geldiği kadar destek veriyorum. Çünkü Türk takımlarının Avrupa’da başarılı olması yurt dışında yaşayan vatandaşları çok gururlandırıyor. Onların imajları ve özgüvenleri için bu tip başarılar çok önemli.”

Alman Sosyal Demokrat Partisi üyesiyim
“Almanya’da Sosyal Demokratlar Partisi’ne 1987 yılından beri üyeyim. Üniversite yıllarında belirli pozisyonlarda görev almış ve hatta Hagen’de yönetim kuruluna seçilmiştim. Bayağı aktif olarak siyasetle ilgilenmiştim. Fakat iş hayatına başladığımdan bu yana pasif üye olarak devam ediyordum. Önümüzdeki günlerde tekrar aktif olarak çalışmayı düşünüyorum. Siyasete girmemdeki amaç, yabancıların ve özellikle Türklerin entegrasyonuna katkıda bulunmaktı. Yabancılara oy hakkı, çifte vatandaşlık gibi konulara odaklanıyorduk. Büyük hedeflerimiz vardı. Fakat aradan geçen onca seneye rağmen çok da bir şey değişmediğini görüyorum.”

Hem Türk hem Alman vatandaşıyım
“Hagen bölgesinde, 1990 yılında yeni çıkan yasaya göre Alman vatandaşlığını alan ilk yabancıyım. Hem Alman hem Türk vatandaşı sayılıyorum. İki kültür arasında yaşayan insanlarız. İki kültür arasında bir kişilik oluşturuyorsunuz. Bu tehlikeli de olabilir. Hiçbir ülkede kendinizi evinizde gibi hissetmeyebiliyorsunuz. Yabancı kalıyorsunuz. Özellikle gençler bu durumdan dolayı sorunlar yaşıyorlar. Kendilerini ortada kalmış gibi hissediyorlar. Ben gençlik yıllarımda siyasetle de ilgilendiğim ve bu tip konuları kendi aramızda çok tartıştığımız için bu durumun bir avantaj olduğunu düşünüyorum. Aslında sizi bir yabancı olarak gören insanlara karşı ciddi bir avantajınız olduğunun bilincine vardığınızda, rahatsızlıklarınız sona eriyor. Çok farklı iki kültürü de yakından tanımak, farklı bakış açılarına sahip olmak oldukça büyük bir avantaj ve üstünlük sağlıyor. Bu durumu iyi kullanabilmek gerekiyor.”

Standart bir meslek eğitimi yok
“Çalışanlardan en çok beklediğim şeyler, işlerini benimsemeleri ve kendilerini geliştirmeleridir. Hiç kimse dört dörtlük olamaz. Birinci günde, kendisinden istenen performansı gösteremez. Ama yaptığı işi severek yapması lazım. İşinizi benimsediğiniz ve merak ettiğiniz zaman başarı zaten otomatikman geliyor. Fakat bu olmadığında hem o şahıs hem de şirket zaman kaybediyor. Diğer taraftan, ahlak, dürüstlük gibi konularda, diğer ülkelerle kıyasladığımızda pek sıkıntı yaşamıyoruz. Türk insanın yapısında zaten bu tip özellikler bulunuyor. Türkiye’deki en büyük eksiklik, standart bir meslek eğitiminin olmaması. Bundan kaynaklanan bir takım sıkıntılar oluyor.”

Gençler çok sabırsız
“İnşaat sektöründe gelecek senelerde çok ciddi gelişmeler olacağını düşünüyorum. Gençler, yaptıkları işi benimseyip, gelişim sağlarlarsa maddi ve manevi anlamda başarıyı yakalarlar. Hepsi birbirinin peşi sıra geliyor. Temeli iyi atmak lazım. Türkiye’deki genç arkadaşları biraz sabırsız görüyorum. Ufak tefek şeyler için çalıştıkları şirketlerden çok kolay vazgeçebiliyorlar. Bu da onlara uzun vadede zarar veriyor. Son senelerde elime binlerce özgeçmiş geçti. Ve bu gençlerin çok büyük çoğunluğunun iş tecrübesi bir sene bile değildi. Sabırsızlıklarından, bir yerde bir sene bile çalışmamışlar. Önemli olan istikrar ve biraz sabırdır. İş hayatında basamaklar yavaş yavaş çıkmak çok önemli. İstikrar varsa başarı da vardır.”

İkna etmeye çalışıyorum
“Ben, pozisyonunu kullanarak iş yaptıran yöneticilerden olmamaya çalışıyorum. Bir hedefe ulaşmak için, çalışanları ve iş arkadaşlarımı ikna etme yolunu seçiyorum. Ve onların işi kendi başlarına benimseyerek ve anlayarak yapmasını sağlamaya çalışıyorum. Emir vermekten ziyade, nedenleri izah ediyorum.”

“Benim için pazarlama, doğru ürünü doğru müşteriye doğru zamanda kavuşturmak. Bunu yapabiliyorsanız başarılı olabiliyorsunuz. Sadece fiyata bakan bir müşteriye on defa da gitseniz başarılı olmanız zor.”

Daha büyük taşların altına girebilirdim
“Profesyonel iş hayatımda genel anlamda hedeflerime ulaştığımı söyleyebilirim. 1998 yılında kurduğumuz internet şirketinde başarılı olamamıştım. Fakat orada da iyi bir ders aldığıma inanıyorum. Üç ortaktık, üç farklı fikir vardı. Belediyelerin, internet sitelerini kurmak için 2000 yılını beklemesinden dolayı ortaklarımı başka işlere yöneltmeye çalıştığım halde başarılı olamamıştım. O alanda teknik bilgim olmadığından kendi başıma da bunları yapamazdım. Kendi işinizi yaptığınız zaman, o işi çok iyi bilmeniz gerekiyor. Kimseye muhtaç kalmamak için her şeyi kendiniz yapabiliyor olmanız lazım. Böyle bir tecrübeyi o zaman yaşamasaydım, belki sonradan daha büyük taşların altına girebilirdim.”

Gelecek nesilleri düşünmemiz gerekiyor
“Almanya çok yeşil bir ülke. Çevreye ve yeşile verilen önem beni çok etkiliyor. Bu eğitime çocuk yaşlarda başlanıyor. Biz şu anda dünyada yaşıyoruz fakat bu dünya bizim değil. Sadece geçici olarak bir süre burada kalıyoruz. Bizden sonra gelecek nesilleri düşünmemiz gerekiyor. Bu bir görev. Bunun herkesin aklında olması lazım. Bu tip bilinç oluşturma çabaları Almanya’da 80’li yıllarda başladı. Türkiye’de ise doğal güzellikleri çok olmasına rağmen değerlerimizin kıymetini bilmiyoruz. Çevreye bakışımızı değiştirmemiz gerekiyor.”

İşletme eğitimi büyük bir esneklik getiriyor
“İşletme eğitimi almaktan çok memnunum. İşletme eğitimi, iş hayatında çok büyük bir esneklik tanıyor. Birçok sektörde ve birçok bölümde çalışabiliyorsunuz. Sektöre ve belirli bir pozisyona bağımlı olmuyorsunuz. Şehir ve ülke sınırlandırması da getirmiyor. Bir öğretmen veya avukatın pek böyle şansları olmuyor. Ayrıca hep aynı işi yapmak zorunda da kalmıyorsunuz. Bunlar büyük avantajlar.”


Geri