Portre & Röportaj

Sanifoam Yönetim Kurulu Başkanı ve İZODER Yönetim Kurulu Üyesi Yıldırım Ulkat


Eylül - Ekim 2008 / Sayı 74

Ses yalıtımı ve akustik alanlarında bir çok yeniliği Türk inşaat sektörüyle buluşturan Sanifoam’un yönetim kurulu başkanı Yıldırım Ulkat, gazetecilik geçmişi ve deniz tutkusu gibi bir çok bilinmeyen özelliğini dergimiz okurlarıyla paylaşıyor...

“Ticaret hayatına 80’li yıllardan sonra atılmış, ardından da sanayiciliği iş ve meslek olarak seçmiş pek çok memur çocuğundan birisiyim. Ülkede, kökten sanayicilikle ilgili ciddi anlamda bir girişim olmadığı için bu, mutlaka birileri tarafından yapılacaktı. O senelerde Türkiye’nin girişimcilik ruhu patladı. Seksenli yıllardan önce böyle bir girişimcilik ruhu yoktu, devlet faktörü ağır basıyordu. Bu patlamayı de genelde memur ailelerinin eğitim görmüş, teknik konulara meraklı çocukları yaptılar. Bana göre dünyada yapılabilecek en aktif, en yoğun ve en çok yönlü iş sanayicilik; çünkü yapılan iş orkestra şefliğine benziyor. İşin her yönüyle uğraşıyorsun... İnsan yönetiyorsun, teknik konularla haşır neşir oluyorsun, satış yapıyorsun...”

“1960, Nevşehir doğumluyum. Babam özel bir bankada memur olarak çalışıyordu. Çocukluğum ilkokul ikinci sınıfa kadar Nevşehir’de geçti. Ailemiz oldukça genişti. Bir kız kardeşim ve benimle akran 33 kuzenim vardı. Bağda-bahçede, dere kıyılarında çok keyifli bir çocukluk dönemi geçirdim. Bir çocuğun yaşayabileceği en güzel yerlerden birisiydi. Çocuklarımın da böyle yerlerde yaşayabilmelerini çok isterdim... Babamın memuriyetinden dolayı üniversiteye kadar olan hayatım Kayseri, Samsun ve Sivas gibi Anadolu’nun çeşitli yerlerinde geçti. Türkiye şartlarında ortalama gelir seviyesine sahip bir aileydik. Babam okumayı seven, kültürlü bir insandı. Sosyal ortamlarda da bulunmaktan hoşlanan bir yapısı vardı. Hiçbir zaman tutucu bir aile olmadık.”

“İlkokuldan liseye kadar bütün sınıflarda hep okul birincisi oldum. O dönemlerde bu önemli bir şeydi. Şimdiki gibi her öğrenciye takdirname verilmezdi. Fazla ders de çalışmazdım. Ufak haylazlıklarım olurdu fakat hiçbiri zarar verici boyutlarda değildi. Dersleri iyi dinlerdim. Liseyi Kayseri’nin Develi ilçesinde okudum. Okula beş yaşında başlamış olmamdan dolayı ergenlik çağım bu döneme denk gelmişti. Derslere eskisi kadar önem vermemeye başlamıştım ve okul birinciliklerim sona ermişti. Fakat yine de sene kaybı olmadan liseyi de bitirdim ve o yıl, şimdiki adı İletişim Fakültesi olan Marmara Üniversitesi Basın Yayın Yüksekokulu’nu kazandım. Teknik tarafım da güçlü olduğundan mühendislik fakülteleri de aklıma gelmiş; fakat tercihimi iletişimden yana kullanmıştım. 1976 yılında, yani 16 yaşındayken üniversiteye başladım. O genç yaşta çok da bilinçli seçmediğim bir daldı. İstanbul’da eğitim görmek hoşuma gitmişti.”

“İstanbul’u tercih etmemdeki en büyük nedenlerden birisi de denize olan aşkımdı. Lise son sınıfta amcamın otobüs şirketinde bir süre çalışmış ve değişik şehirlere seyahatler yapmıştım. Bunların arasında ise en çok İstanbul’u sevmiştim. Büyük bir şehirde yaşamayı çok arzu ediyordum. Her zaman büyük şehirleri sevmişimdir...”

Mücadele edersen her şeyden bir sonuç elde edebilirsin.
“Ailemin çok güvendiği bir çocuktum. Beni kontrol etme ihtiyacı pek duymuyorlardı. Bu da bana büyük bir özgüven veriyordu. 16 yaşımda tek başına kalktım geldim İstanbul’a. Önceden hiçbir şey planlanmamıştı. Nerede kalacağımı bilmiyordum. Siyasal açıdan hareketli bir dönemdi. Okula yeni başlayanlar, siyasi gruplar tarafından iyi karşılanıyor ve bir takım olanaklara kavuşuyorlardı. Bunlardan birisi de kalacak yer sorunuydu. Okula kayıt yaptırdığım gün, üst sınıftakilerden bazıları beni kendi yurtlarına davet etmişlerdi. Yurt, Fındıkzade’de sol görüşlü öğrencilerin kaldığı oldukça izbe bir yerdi. Ben de sosyal demokrat görüşlü olduğumdan çekinmeden gitmiştim. Sokak arasında bir şehir yurduydu. Camları kırık, az sayıda öğrencinin kaldığı, soğuk ve büyük bir binaydı. Beni dört kişilik bir odaya yerleştirmişlerdi. Kalorifer yanmıyordu ve oda oldukça soğuk olmasına rağmen koca koca öğrenciler durumu kabullenmiş soğuktan tir tir titreyerek oturuyorlardı. Bu konularda girişken bir çocuktum ve bir cumartesi günü Kocamustafapaşa civarında bir elektrikçiden bin wattlık rezistans ile bir inşaattan iki tuğla alıp yurda getirmiştim. Tuğlaların üzerini kırmış ve rezistansları içine döşemiştim. Fişi de prize sokunca oda iki dakikada hamama dönmüştü. İnsanların hayatla ilgili mücadeledeki farklılığını en net gördüğüm ilk yer orasıdır. Koskoca insanların soğuktan üşümelerine rağmen bir çözüm aramamaları çok tuhafıma gitmişti. Bir fark vardı ortada... Mücadele edersen, kafanı yorarsan her şeyden bir sonuç elde edebiliyordun...”  

Derginin editörü, muhabiri ve karikatüristiydim...
“Radyo ve televizyon çok yaygın olmamasına rağmen üçüncü sınıfta Radyo ve Televizyon bölümünü seçtim. Okulu dört senede bitirdim. Son sınıfta çalışma hayatına başladım. Bir arkadaşım vasıtasıyla bir firmayla görüşmüştüm. Yayıncılık yapmak istiyorlar ve siyasal bir dergi çıkarmayı planlıyorlardı. Bense onlara siyasi dergi yapacaklarına kendi sektörleriyle, yani kırtasiyeyle ilgili sektörel bir dergi yapma teklifinde bulunmuştum. O dergi de aslında Türkiye’nin ilk sektörel dergisiydi. Derginin yazıişleri müdürü, muhabiri ve karikatüristi bendim. Dergi, gittikçe ciddi bir gelir de elde etmeye başlamış ve oldukça ilgi görmüştü.”

Hayat Dergisi’nde editörlük
“Fakat ben daha çok yaygın basında görev almak istediğimden bir yılın sonunda dergiyi bıraktım ve Uzanlar tarafından çıkartılan Hayat Dergisi’nde editör olarak çalışmaya başladım. Dergide iki editör bulunuyordu. Derginin bütün sayfalarından sorumluyduk. Aynı grupta yer alan ve biraz daha magazinel bir içerikle yayınlanan Ses Dergisi’nin de bazı işlerini yapıyorduk. Daha sonra Güneş adlı bir gazetenin çıkacağı bilgisini aldım ve onun peşinde koşturdum. Uzun süre gittim geldim ve sonunda oradaki müdürü, editörlük yapabileceğim konusunda ikna etmeyi başardım. Editörlük için çok genç olmam tereddütte kalmalarına neden oluyordu. O dönem editörlük yapanların yaşları genelde ellinin üzerindeydi. Bense 21 yaşındaydım. Güneş Gazetesi’nin bana tecrübe açısından çok büyük katkıları oldu. İki yıla yakın orada kaldım. İşimi çok seviyordum. Evli değildim, herhangi bir sorumluluğum yoktu, bütün enerjimi işime vermiştim. Dolayısıyla da mesleğimde çabuk ilerliyordum. Eve gitmeye ihtiyaç duymuyor, günlerce ofiste çalışabiliyordum. Bir süre sonra bana gece sorumluluğunu verdiler. Gazetede ikinci yazıişleri müdürü gibi bir pozisyon olan bu görev de beni gururlandırmıştı.”

Dünya, Günaydın ve BBC
“1984 yılında, üniversite arkadaşım Gül Hanım ile evlendim ve o sene Dünya Gazetesi’nde editör olarak çalışmaya başladım. Eşim de yayınevlerinde editörlük yapıyordu. Nezih Demirkent, Hürriyet’ten ayrılmış ve Dünya Gazetesi’ni yeni satın almıştı. Bir ekip kuruyordu. Bir iki sene orada devam ettim. Onun sonrasında Günaydın’dan davet ettiler ve oraya geçtim. Fakat bütün hedefim yurtdışına gidip İngilizcemi geliştirmekti. Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü tarafından bir yurtdışı eğitim fonu açılmıştı. O sınavı kazanmamın neticesinde altı ay için İngiltere’ye gittim. İngiltere’de çok yararlı bir altı ay geçirdim. Bir taraftan İngilizce eğitimi alıyordum, bir taraftan da BBC’de bazı ek görevlerimiz oluyordu. BBC’de Türkçe yayınlar bölümünde bazı imkanlara sahip oldum fakat sonunda Türkiye’ye döndüm ve gazeteciliğe yeniden başladım. O dönemde gazetelerde bir hava değişimi başlamıştı. Asil Nadir benim bulunduğum gazeteyi satın almıştı. Yazıişleri çalışanlarına ısmarlama, sipariş haberler hazır geliyordu ve gazeteciğilin eski tadı tuzu kalmamıştı. Benim için karanlık bir dönemdi. Böyle bir ortamda çalışmak istemiyordum. Gazetecilikten çok sermayenin borusunu öttürmeye başlamıştık. Önceki dönemlerde böyle şeyler olmazdı. Gazete sahipleri iktidarın veya sermayenin baskılarına dayanabilirlerdi. Kamu ilanlarının çekilmesi bile çok fazla etkilemezdi. Basın üzerinde iktidarların veya sermayenin baskısı her zaman olmuştur. O zamanlar patronlar bu kayıpları kendi imkanlarıyla tolore edebiliyorlardı. Sonunda işten ayrıldım. Ama bu planlı programlı bir ayrılış değildi. Müthiş bir idealizmle İletişim Fakültesi’nden çıkıp, belli bir süre profesyonel gazetecilik yapıp, sonra tamamen kopmam ve ilişkilerimi kesmem hayatımdaki en radikal kararlardan birisiydi. Gazeteciliği bırakmamdaki nedenlerden birisi de ekonomik nedenlerdi. Aşılacak bir sorun olmasına rağmen yine de ekonomik açıdan çok tatmin eden bir meslek değildi.”

Bir ajans kurdum
“Okuldan sonra gazetecilik yapmama rağmen üretim de her zaman beni ilgilendirmiştir. Gazetede çalıştığım dönemlerde de her ne kadar yazıişlerinde çalışıyor olsam da zamanınım büyük bir bölümünü matbaada veya grafik atölyesinde geçirirdim. Nitekim, gazeteciliği bırakınca da baskılı materyaller hazırlayan küçük bir basım ajansı kurdum. İki senede şirket çabuk gelişmişti, 15 kadar çalışanım ve beş yüz kadar da müşterim olmuştu. Fakat basım işinin her ekonomik krizde çok kolay yara alması beni bu işten soğutmuştu. Firmaların bu gibi ortamlarda yaptığı ilk iş ajans ve reklam işlerini askıya almalarıdır. Ayrıca gerçek anlamda üreticilik yapmayı gitgide daha fazla istiyordum.”

Endüstriyel ürünler üretmek
“O dönemde, tezgahtan çıktıktan sonra rafa konulabilecek veya ihraç edilebilecek ürünler üretmek istiyordum. Almanya’da ikamet eden bir arkadaşımla bir çok konu üzerine proje üzerine araştırmalar yaptık. Almanya, Türkiye için büyük bir pazardı. Bu projelerden birisi de medikal sektörle ilgili malzeme üretimiydi. İşe, uzun süre yatakta yatmak zorunda kalan hastalar için süngerden özel bir yatak imal ederek başladık ve Almanya’ya ihraç ettik. Uzun süreli yatan hastaların, sırtlarında yara açılmasını önleyen ve pompa kullanılarak şişirilen havalı yatakların bir alternatifiydi. Sultanahmet’te küçük bir atölye tutmuştum. Ufak da bir makinemiz vardı. İki işçiyle yatakları stoklayıp Almanya’ya gönderiyordum. Almanya’daki arkadaşım da orada bir ofis kurmuştu. Firmaya da medikal çağrışımları olan Sanimed ismini vermiştik.”

Doktorlar yataklarımızı Almanya’dan ithal ederek kullanıyorlardı
“Altı ay sonra siparişler yavaş yavaş artmaya başlamıştı. Almanya’da adımızı duyuruyorduk ve bir pazar elde etmiştik. Bu gelişmelerin ardından daha ucuz bir model daha çıkardık. Bu model de pazarımızı oldukça genişletti. Yaşlılar da artık bu yataktan kullanıyorlardı. İşlerin gelişmesiyle mevcut, ilkel kesim makinesi ihtiyacımızı karşılamamaya başlamıştı. Ben de Almanya’dan bilgisayarlı bir kesim makinesi aldım. Makineyi kurduktan sonra bir sene içinde model sayımız 24’e çıktı. Sefaköy’de daha büyük bir fabrikaya taşındık. Yatakları artık Avrupa’nın bir çok ülkesine de ihraç ediyorduk. Türkiye’de satılmayan bu yataklara Türk doktorlar da ilgi gösteriyorlardı. Yurtdışında gördükleri yatakları Türkiye’de üretip, ihraç ettiğimize doktorları inandırmakta zorluk çekiyorduk; Almanya’dan ithal ederek bu yatakları kullanıyorlardı.”

Milyonlarca sünger satıyorduk
“Seksenlerin sonunda neredeyse yılda elli bin yatak ihraç eder hale gelmiştik. Bir anlamda fikir de sattığımız için kar marjımız oldukça yüksekti. Bu da hızla yatırım yapmamızı ve makine parkımızı büyütmemizi sağladı. Türkiye’de iç pazara yönelik neler yapabileceğimizi düşünüyorduk. Dünyada, çeşitli süngerleri teker teker ya da kompozit olarak dönüştürme işi yeni yeni gelişiyordu. Bu işi yapmaya karar verdik. Mobilya sektörünü uygun gördük ve o sektöre sünger vermeye başladık. Mobilya firmaları süngeri plaka olarak alıp, ağaç testeresiyle keserek kullanıyorlardı. Dolayısıyla koltuk, kanape gibi mobilyaların hiçbiri diğerine şekil olarak pek benzemiyordu. Hepsi farklıydı. Biz ise süngeri paket olarak sunuyorduk. Mobilyacının işi de kolaylaşıyor ve hızlanıyordu. Bu iş de kısa sürede rağbet gördü. Sefaköy’deki tesiste günde dokuz on kamyon sünger satmaya başladık. Sonra hazır, doğrudan tüketiciye satılan ayakkabı boyaları üreten firmalardan, boya kutularında bulunan sünger talebi gelmeye başladı. 150 bin parçayla başlayan siparişler beş sene sonra yıllık 33 milyon parçaya ulaştı. Bütün Türkiye bizden ayakkabı boyası süngeri almaya başlamıştı.”

“Yavaş yavaş yatak imalatından foam converting işlerine geçişimiz ve ardından farklı sektörlere ürün sunmamız neticesinde bayağı büyümüştük. Sünger üretimine hiç girmedik. O işi büyük sünger fabrikalarına bıraktık. Foam converting anlamında Türkiye’nin ilk ve en ileri düzeyde olan firmasıyız.”

Kime satacağımızı bilmeden piramit sünger kesmeye başladık
“90’lı yılların ilk yarısında sık sık Almanya’ya gidip geliyordum. Oradaki akustik mühendisi bir Türk arkadaşla sohbetimiz esnasında, Almanya’da o sıralar çok yapılan yol bariyerlerinin içinde piramit şeklinde kesilmiş süngerlerin de kullanıldığını öğrenmiştim. Türkiye’ye geldiğimde, kime satacağımı bile bilmeden piramit şeklinde sünger kesmeye başladım. Elimizdeki makine parkı buna uygundu. 334, 445 ve 557 isimleri verdiğim üç model yapmıştık. Modellerin isimleri piramitin en ve boyundan yararlanarak koyduğum isimlerdi. Şimdi sektör piramit süngerleri bu kodları kullanarak arıyor.”

Kurtuluş ve Pangaltı’da ses miktarı azalmıştı

“Açıkçası o yıllarda Türkiye’de otoban da doğru dürüst olmadığından yol bariyeri ihtiyacı da yoktu... Harıl harıl müşteri arıyordum. İlk müşterim ise Kurtuluş, Pangaltı arası metro hattı kazılarını yapan firma oldu. Yeraltındaki iş makineleri çok büyük gürültü çıkarıyor ve semt halkı bu gürültülerden çok rahatsız oluyordu. Bir gün şantiyeye gittim ve sorumlu müdürü bularak piramit sünger hakkında bilgi verdim. Tünel duvarına plaka plaka yerleştirildiği takdirde sesi belli bir seviyede keseceğini anlattım. Adam ikna oldu ve denemeye karar verdi. O gün bir kamyon yüksek dansiteli 557 model malzeme verdik. Memnun kalmış olmalı ki üç gün sonra altı kamyon daha sipariş etmişti. Duvarlara çakılan malzeme basit bir şekilde ses yutumu sağlıyordu. Semteki gürültü miktarı azalmıştı. Bu bizim inşaat sektöründeki faaliyetlerimizin de başlangıcı oldu. Sonrasında ürünlerimizi çeşitlendirdik, bariyerli ürünler geliştirdik, üniversitelerle çalıştık.”

Firex...
“90’lı yılların sonlarında Türkiye’de de yanmaz malzeme talebi artmaya başlamıştı. Böyle bir ihtiyaç artışı karşısında biz de yanmaz ürünleri yurtdışından ithal etmeye başladık. Emdirme teknolojisiyle süngeri yanmaz hale getiren büyük bir İngiliz firmasının ürünlerini ithal ediyorduk. Aslında dünyada da bu işi yapan firma yoktu. Zor bir işti. Zaman geçtikçe ithalatın başa çıkılacak bir iş olmadığına karar verdim. Bir converting firmasıydık ve poliüretan teknolojileri konusundaki mühendislik bilgilerimiz oldukça gelişmişti. Zor bir üretim olmasına rağmen üretmeye karar verdim. Üç bin dolarlık küçük bir test makinesiyle deneme üretimleri yaptık. Kısa süre sonra test makinesini geliştirdik ve seri üretime başladık. Firex ismini verdiğimiz ürünün uluslararası bir kuruluş tarafından sertifikalandırılmasına kadar satış yapmadık. Ancak iki senelik bir çalışmanın sonucunda sertifikayı aldıktan sonra Firex satışlarına başladık.”

Ciromuzun üçte birini inşaat yalıtımından elde ediyoruz

“Şu anda portföyümüzde inşaat sektörüne yönelik dört çeşit ürün var. Firex bunlardan birisi. Basf’ın bir markası olan Basotect’in de temsilciliğini yapıyoruz. Ecobon markamız ise sünger kırpıntılarını blok haline getirdiğimiz bir ürün grubu. Ayrıca normal sünger grubumuz da var. Yalıtım amacıyla inşaat sektörünün yanında otomotiv sektöründe de ürünlerimiz kullanılıyor. Ciromuzun üçte birini inşaat, üçte birini otomotiv ve üçte birini endüstriyel grup oluşturuyor. Fabrikamız Çerkezköy Organize Sanayi Bölgesi’nde 25 dönümlük bir arazi üzerinde bulunuyor. Toplam 200 kişilik personelimiz ve İstanbul’da bir satış ofisimiz var.”

“İlk” olmak sıkıntı anlamına da geliyor

“Sanifoam’un sektörde bir çok ilki var. İnşaat sektöründe ses yalıtımı ve akustik konularında yenilikleri biz getiriyoruz. O anlamda Firex gibi bir çok ürünün hammaddesinin üreticisi olmak zorunda kaldık. Bu da çok zor bir iş. Bilmeden girdiğimiz işlerde çok da debelendik. İlk olmak aynı zamanda sıkıntılı olmak anlamına geliyor. Pozisyonumuz gereği hep ilklere girmek zorunda kalıyoruz. Prosonic de Türkiye için bir ilkti. Önemli ödüller almasına rağmen Türkiye’de henüz bu sistemler çok talep edilen ürünler değil. Fakat zaman içerisinde satış açısından önemli gelişimler gösterecek. Firex’deki başarının benzerini yaşayacağımızı tahmin ediyorum. Firex de ilk zamanlarında Türkiye için yeni bir üründü. Şimdi ise talebi karşılamakta zorlanıyoruz, stoksuz üretim yapıyoruz. Bir takım hat üretimleri konusunda kendimizi geliştirmek istiyoruz. Bunlardan bir tanesi inşaat sektöründeki yalıtım malzemeleri. Bu konuda çalışmalar yapıyoruz. Otomotiv sektörüne yönelik de Ar-Ge çalışmalarımız devam ediyor.”

Kapısı açık bir patronum
“Odamın kapısı açık otururum. Özellikle fabrika ortamında bu enteresan bir değer yaratıyor. Kapının açık olması işçinin, çalışanın patrona kendisini daha yakın hissetmesini sağlıyor. Çalışma arkadaşlarımla iletişim halinde olmayı seviyorum. O anlamda arkadaş-patron veya ağabey-patron olduğumu hissediyorum. Bağıran çağıran, çok kolay kızan sert bir patron değilim. Analitik düşünmeye çalışırım. Arkadaşlarıma da bunu tavsiye ederim. Çalışanlarımın gelişimlerine de çok önem veririm. Hem kişisel tecrübelerimi aktarma yoluyla hem de seminer veya kurslara göndermek yoluyla gelişimlerini sürdürmelerine olanak sağlıyorum.”

Hızlı karar veririm
“İyi taraflarımdan birisinin de çok hızlı karar vermem olduğunu düşünüyorum. Küçük yaşlarda eğitimini tamamlamış, genç yaşta iş hayatına girmiş birisi olarak hızlı karar vermek de öğrendiğim şeyler arasında. Ayrıca uzak görüşlü olmam da iş hayatında çok faydalı oluyor. İş hayatında uzağı görememek kayıpları da beraberinde getirir.”

“Patronluk yalnız bir iş... Karar alırken şirketimdeki çalışanlarıma da danışıyorum. Sanayici olarak güvendiğin insanlara danışıyorsunuz, sektörünüzde insanlara danışıyorsunuz fakat sonuçta kendiniz karar vermek zorunda kalıyorsunuz. Ben de bugüne kadar kararlarımı kendim verdim.”

Seramonilerden hoşlanmam
“Çok yoğun değil ama hızlı çalışırım. Buna çalışma arkadaşlarım da alıştılar. Uzun uzun ya da eveleyip geveleyip anlatılmasından rahatsız olurum. Karşımdaki adamın üç beş kelimede derdini anlatması lazım. Seramonilerden çok hoşlanmam.”

Türkiye’nin güvenilirlik seviyesi düşük

“Türkiye’de sanayicilerin en büyük sıkıntısı, ülkenin güvenilirlik seviyesinin düşük olması. Yurtdışıyla iş yaptığımız zamanlarda bunun sıkıntılarını yaşıyoruz. Türkiye’ye pek güvenmiyorlar. Son dönemde iş hayatının önüne tamamen politika geçtiği için güvenilmez pozisyonumuz giderek artmaya devam ediyor. Öncelikle güvenilir bir hale gelmemiz lazım. Onun için herkesin Türkiye’yi güvenilir hale getirme konusunda kafa yorması gerekiyor.”

Yelkenli tekne, benim yarışmadığım, hız yapmadığım tek yer
“Büyük bir deniz tutkum var. Oldum olası denizi severim. Hobi olarak yelkencilikle uğraşmaya, hayatım en yoğun dönemlerini atlattıktan sonra, 1996 yılında başladım. Küçük bir tekne almıştım. Üç seneye yakın bir zamanım eğitimlerle geçti. Pek çok şeyi erken yaşlarda yaptım, yarışçı bir ruhum vardı. Okulu erken bitirdim, erken yaşta evlendim, çocuğum oldu, iş hayatında bazı başarılar kazandım. Hep bir acelem vardı. Yelkenli tekne, benim yarışmadığım, hız yapmadığım tek yer diyebilirim. Yelkencilikte saatten çok takvim konuşulur. Sakin, tıngır mıngır günlerce seyredersin. Sükünet vardır ama bir canlılık ve bir enerji de gerektirir. Yarı emeklilik zamanlarımda da çocuklara yelkenli teknelerde eğitimenlik yapmayı istiyorum. Çocuklarla da seyir yapmayı çok seviyorum. Gelecekte beni en çok tatmin edecek işlerden birisi bu olur. Henüz dünya turu atmadım. Fakat Akdeniz ve Ege’de uzun sayılabilecek seyirler yaptım. En çok hayal ettiğim şeylerden birisi Kuzey Denizi’nde seyretmek. Fiyortları ve kutbu gezmek istiyorum. Ama bunun için zamanı daha iyi kullanabileceğim pozisyonlara gelmeyi bekliyorum.”

“Denizciliği öğrenmek sınırsız bir iş. Öğrendiğim ilk şeylerden bir tanesi denizde kavga etmemek ve iddialaşmamaktı. Denizde uzlaşmayı öğrendim. Deniz, insanın köşelerini yontuyor, yuvarlatıyor. Kişiliğinin sert yönleri yumuşuyor. “

“13 metrelik, tek direkli bir yelkenli teknem var. Denize haftasonlarında ve tatillerde çıkıyorum. İstanbul bu açıdan çok şanslı. Çok güzel bir iç denize ve rüzgara sahibiz. Ataköy Marina Yat Klübü’nün de yönetim kurulundayım.”

Maratonlara katılıyorum
“Koşmak da sürekli yaptığım sporlardan birisi. Her gün koşuyorum. Üç kere de maratonlara katıldım. Avrasya Maratonu’nda bir yarı, bir tam maraton koştum. Ayrıca birisini de 37. kilometresinde bırakmıştım. Şimdilerde yeniden maraton koşmayı ve yurtdışında bir maratona katılmayı düşünüyorum. Özellikle New York Maratonu’na katılmayı istiyorum. Maraton hazırlığına başlangıç seviyesinde kondüsyona sahibim. Bu hazırlığa başlama seviyesi de oldukça önemli bir iştir. Maratona hazırlık süreci yirmi hafta sürüyor ve yoğun bir hazırlık dönemidir.”

Yurtdışındaki şehirleri koşarak tanırım
“On beş senedir koşuyorum. İstanbul’un muhtelif semtlerinde koşu arkadaşlarım var. Koşunun en iyi tarafı bir partnere veya bir alana ihtiyaç duymaması. Kimseyi beklemek zorunda değilsiniz. Bir ayakkabı ve tişört yetiyor. Ayrıca her yerin sporu olması da büyük bir avantaj. Gittiğim yurtdışı şehirlerde, şehri tanımak için caddelerde sokaklarda sabah erken saatlerde koşarım. Şehri koşarak tanırım.”

“Özellikle öğrencilik dönemimde de İstanbul’un tamamını yürüyerek gezerdim. Zaman sorunum da olmadığından belediye otobüsüne binmez, her yere yürüyerek giderdim. Kapı kapı, sokak sokak İstanbul’u öğrenmiştim.”

Sosyal sorumluluklarım da var
“Sanayicilerin hayat tecrübeleri çok fazladır. Her konuyla haşır neşir oluruz ve olmak zorundayız. İdari poziyonlar, hukuk sistemi, insan ilişkileri, makineler, pazarlama gibi bir çok şeyle ilgileniriz. Bu dönemde işimin yanında çok da fazla sosyal sorumluluğum olduğundan firma işlerine biraz daha az zaman harcamaya başladım. Bu görevlerimin başında iki önem verdiğim iş de var. Bunlardan birisi Çerkezköy Organize Sanayi Bölgesi’nin (ÇOSB) yönetim kurulu üyeliğim. Büyük bir bütçemiz var ve oldukça yoğun bir iş. Ayrıca ÇOSB için bir dergi çıkartıyoruz ve derginin koordinasyonunu sağlıyorum. İZODER’in de yönetim kurulu üyesiyim.”

Gençler sistemin tümünü kavramaya çalışmıyorlar
“Gençler öncelikle işe girdiklerinde etraflarında ne dönüyor, ne olup bitiyor, onu anlamaları gerekli. Fonksiyonu olmayan, edilgen bir pozisyonu tercih etmemeliler. Zekalarını kullanmalı, akıllarını çalıştırmalılar. Özellikle 12 Eylül döneminden sonra gençlerde bir edilgenlik başladı. Kendi çocuklarımda ve çalışanlarımda da bunu görüyorum. Verilen işi ezbere yapmaya alışıyorlar. Etraflarında dönen sistemin tümünü kavramaya yönelik bir çabaları yok. Sadece verilen görevi yapmak onları tatmin ediyor. Çevrelerinde ne olup bittiği onları pek ilgilendirmiyor. Yaptıkları işi bilerek, anlayarak, özümseyerek yapmalılar.”

İtmeyle kakmayla olmaz...
“Eşim Gül Hanım da son beş senedir şirketimizde çalışıyor. İlk başlarda basın ve halkla ilişkiler konusunda faaliyet gösteriyordu; fakat sonraları üretim ve perakende tarafına daha çok ilgi göstermeye başladı. O işlerle daha fazla haşır neşir oldu. 12 ve 22 yaşlarında iki kızım var. Şahsen, onların bu işi devralmalarını isterim. Özellikle Avrupa’da kuşaklar arasında el değiştiren firmalardaki en büyük avantaj, tecrübenin doğrudan doğruya aktarılabilmesidir. Bir sanayici olarak edindiğiniz tecrübeyi çalışanlarınıza da aktarabiliyorsunuz. Fakat, bir evlada aktarılması çok daha kolay ve akışı hızlıdır. Arada kurduğunuz hat kan bağı olduğu için daha hızlı çalışır. Ama bu doğal olarak itmeyle kakmayla olmaz. Ben bu işi onlara aktaracağım diye kurmadım. Kendim sevdiğim için yapıyorum. Çocuklarım işe başlarlarsa da diğer çalışanlarımdan bir adım geride işe başlatırım. Bu da öğrenmenin en iyi yollarından bir tanesidir. Ben böyle bir şansı da başkasına veremem. Bu şansı ancak yetiştirebileceğim insana verebilirim.”



Geri