E-dergi
e-dergi
Portre & Röportaj

Şişecam Düzcam Grubu Pazarlama ve Satış Başkan Yardımcısı Çetin Aktürk


Mayıs - Haziran 2008 / Sayı 72

Galatasaray Lisesi, İTÜ’nün ardından Stanford Üniversitesi’nde eğitim hayatını tamamlayan Şişecam Düzcam Grubu Pazarlama&Satış Başkan Yardımcısı ve İZODER Yönetim Kurulu Üyesi Çetin Aktürk 33 yıldır Şişecam bünyesinde çalışıyor.

“1947 yılının nisan ayında İstanbul’da doğmuşum. Babam kurmay subay olduğundan çocukluğum İstanbul, Erzurum ve Ankara’da geçti. Ailemle il il dolaşmam, Galatasaray Lisesi’ne yatılı olarak başlamamla sona erdi. Beyoğlu’na demir atmış, kendimi sabitlemiştim. Mesleği itibariyle ciddi ve ağır bir eğitim alan babam, iki oğlunun da başarılı olması konusunda ısrarcı bir kişiliğe sahipti. Kendi maddi imkanları dahilinde şartları zorlayarak iyi eğitim almamızı arzu ediyordu.”

“Galatasaray Lisesi’nde Fransız kültürü, disiplini ve şartlarının bana çok önemli katkıları oldu. Hem Türk kültürünün değer yargılarına uygun hem de Fransız kültürünün analitik-sistematik düşünme, sorgulayabilme, otoriteye karşı kendini savunabilme özelliklerini kazandıran bir eğitim alıyordum. Yaşamımda bu kültürden çok yararlandım.”

“Ailem İstanbul dışındaydı. Haftasonları da okulda kaldığımdan her işimi kendi başıma çözmeyi öğrenmiştim. Hem yalnız kalabilen, kendine yetebilen; hem de arkadaş grubu içinde olmanın tadını çıkarabilen bir yapıya kavuşmuştum. Bazen Fransız öğretmenlerimizin, o zamanlar gaddarlık olarak algıladığımız katı davranışlarıyla karşılaşabiliyorduk. Sorulara tam ve doğru cevap vermeyenlere sınavlarda genelde sıfır not verilirdi. Bazı Türk hocalarımız da benzer bir davranış tarzını benimsemişti. Disiplinli ve ağır bir eğitimden geçiyorduk. Mesela kompozisyon derslerine giren bir öğretmenimiz, bir kompozisyonu tüm unsurlarıyla -olması gerektiği gibi- eksiksiz ister; giriş, gelişme ve sonuç bölümlerine çok dikkat ederdi. Bu unsurların olmadığı hiçbir kompozisyona bir puan bile vermez; sıfırı basardı!.. Bu kurgu anlayışının ve disiplininin iş yaşamımda çok faydasını gördüm. Rapor yazmanın, işyerlerinde iki saatlik eğitimle verilebilecek bir alışkanlık olmadığını anladım. O disiplin, temel eğitim sırasında edinilmediyse, bunu iş hayatında oturtmak deveye hendek atlatmakla eşdeğer.”

Ezbere not verilmezdi

“Hocalarımız, sistematik olmamız konusunda bizi sıkıştırmalarına rağmen ilişkilerimizde araya mesafe koymazlar, hiyerarşik bir ilişki ortamı yaratmamaya dikkat ederlerdi. Onları da çok kolay eleştirebilir, espri yapabilirdik. O yönden rahattık. Galatasaray Lisesi, hepsi aynı eğitimi almasına rağmen Çetin Altan’dan Mehmet Şevki Eygi’ye kadar geniş bir yelpazede farklı anlayışları olan insanları çıkarmıştır. Kişiliklerin şekillenmesine imkan veren bir eğitim tarzı vardır. Ezber ancak geçer not almasına rağmen, üretilen özgün düşüncelere saçma da olsa değer verilirdi.”

“Ağır bir eğitim görüyorduk. Müthiş bir ayıklama yapılıyordu. Okula 120 kişi başlamış olmamıza rağmen, lise son sınıfta sayımız Edebiyat ve Fen toplamında 50’ye kadar düşmüştü. Fen bölümünde 16 kişiydik. Çoğu arkadaşımız da maalesef ayrılmak zorunda kalmıştı. Öğrenciler ağır bir eğitimin yanında sosyal konularda da kendilerini geliştirebilme imkanına sahiptiler. Lisenin atletizm ve futbol takımında olmama rağmen çok da başarılı bir öğrenciydim. Futbol takımında sağ açık pozisyonunda oynuyordum. İyi bir futbolcu olduğum söylenir.”

İnsancıl tarafım ağır basar

“Liseyi 1966 senesinde bitirdim. Fen bölümü mezunu olarak önümde iki seçenek vardı; ya mühendis olacaktım ya da Fen Fakültesi’ne girip akademik kariyer yapacaktım. O dönemlerde, fen bölümü mezunlarının ekonomi, işletme veya tıp eğitimi alması pek düşünülemezdi. O yıl İstanbul Teknik Üniversitesi Makine Fakültesi’ne beşincilikle girdim. Toplumsal ve siyasi yönden çalkantılı yıllardı. Üniversitenin açılış törenleri bir süre sonra  yapılamaz duruma geldi, sık sık işgaller yaşanırdı. Her şey politize olmuştu. Adam öldürmeler, yaralamalar, kavgalar, silah sesleri... İnsancıl tarafım ağır bastığından sol sempatizanı olmama rağmen olaylara pek karışmamıştım. Öyle insanlardan ayrı, özel şartlara sahip, keyif çıkaran bir insan değilim. Paylaşmayı ve bir arada yaşamayı seviyorum.”

“İstanbul Teknik Üniversitesi, Anadolu’nun her tarafından gelen insanların bulunduğu bir ortamdı. Türk insanını daha iyi tanımama ve onlarla daha iyi ilişkiler kurmama imkan verdi. İkinci sınıfa geldiğimde ailemin yanından ayrıldım ve Galatasaray Lisesi’nde etüt ağabeyliğine başladım. Akşamları, üniversitedeki derslerimi bitirdikten sonra liseye gidip, yatılı öğrencilerin bulunduğu sınıflarda onlara nezaret ediyordum. Boş zamanlarımda özel ders vererek de yaşamımı sürdürüyordum.”

Stanford...
“Fakülteden yüksek mühendis olarak pekiyi dereceyle mezun olduktan sonra, bir sene kadar asistan olarak görev yaptım. Bu sırada TÜBİTAK’ın NATO bursuna müracaat ettim ve kazandım. Ardından Stanford Üniversitesi’nde Yöneylem Araştırması yüksek lisansı yapmak üzere ABD’ye gittim. Oradan 4 üzerinden 3.75 ortalamayla mezun oldum. Çok iyi bir performanstı. Kendini iyi yetiştirmiş bir Türk insanının dünyada iyi yetişmiş diğer insanlardan farkı olmadığını görmüştüm. Şişecam’dan da burs almıştım. Bu burs Türkiye’ye daha kısa sürede dönmeme neden oldu. Türkiye’de sanayide çalışmak istiyordum. 1975 yılında Türkiye’ye döndüm. Kısa dönem askerlik yaptım. O tarihten beri de Şişecam’da çalışıyorum.”

“Amerika’ya, İTÜ’de tanıştığım eşimle gitmiştik. Onun da çalışması gerekiyordu. Çocuk bakıcılığı yaptı, laboratuvarlarda çalıştı. Bursum 250 dolardı ve bunun 148 dolarını lojman kirasına veriyorduk. Devletin verdiği “food coupon” denilen yardımlardan yararlanıyorduk. Bu bize 40-50 dolarlık bir katkı sağlıyordu. İkinci yıldan itibaren sınav kağıtlarını okumam ekstra bir gelir elde etmemizi sağlamıştı. “

Telefon, muz, tavuk, otomobil...

“Amerika’ya ilk gittiğimizde kalacağımız yer belli değildi. Kayıt bürosuna başvurduğumuzda, özür dileyerek, bize verebilecekleri evin tam hazır olmayan, tamamlanmamış bir ev olduğunu söylemişlerdi, biz de başka bir alternatifimiz olmadığından evi görmek istemiştik. Onların nezdinde, dubleks tamamlanmamış evin tek eksiği, telefonunun bağlanmamış ve kapısındaki telin yırtık olmasıydı.”

“Amerika’da birçok şey bize çarpıcı geliyordu. Bunlardan ilki, gittiğimizin ilk haftasında eve telefon bağlanabileceğini söylemeleriydi. 1972 yılının Türkiye’sinde pek mümkün olmayan bu imkana bir hafta içerisinde ve 20 dolara sahip olabilecektik; inanılmaz bir şeydi. Bizim için erişilmez bir araca 20 dolar verelim mi vermeyelim mi tereddütleriyle 15 günde ancak karar verip telefon almıştık. 20 dolar için 15 gün düşünmüştük. Diğer çarpıcı şeylerden birisi de muzdu... Muz, o dönemlerde Türkiye için bayramlarda, yılbaşlarında yenilen bir meyve özelliğini taşıyordu. Fakat Amerika’da bol miktarda ucuz muzun olması bizleri oldukça şaşırtmıştı. Hatta birkaç ay boyunca bolca muz yemiştik. Yine çocukluğumda özel bir yiyecek olan ve belirli günlerde yenilen tavuk da Amerika için sıradan bir yiyecekti. Otomobilse ucuz ve çok sıradan şeylerin başında geliyordu. Blue jean, bisiklet yaka fanila gibi şeyler bile Türkiye’de ancak özel yerlerde bulunabiliyordu. Bütün bunları bir arada görünce insanda bir tutukluk oluyor.”

Refah ve sefalet iç içeydi
Amerika’da bireyselliği çok kolay fark edebiliyordunuz. Mesela sokakta yaralı birisine yardım eli pek uzatılmaz, hemen polis çağırılır. İkincisi ise aile bağlarının bizdeki gibi sıkı olmaması. 16 yaşına gelen çocuğun ailesinden ayrılması ile anne ve baba kedi, köpek bağımlısı haline geliyor. Diğer taraftan iş hayatı da oldukça acımasız. Her an işinizi kaybedebilirsiniz. İyi eğitimli insanların büyük imkanlara kavuşmasına, ekonomik imkanlar daraldığındaysa işlerini aniden kaybetmelerine çok şahit oldum. Refah ve sefalet iç içeydi. Uzmanlaşma da ABD’nin en dikkat çeken özelliklerinden birisiydi. Sol eğilimli olmam nedeniyle zencilerin ezildiği, kötü şartlarda yaşamaya zorlandığı gibi yargılarım olmasına rağmen Amerika’ya gittiğimde onların tuhaf halleri, konuşmaları, biraz saldırgan tavırları beni çok rahatsız etmişti.”

On haftada bin sayfalık kitap bitiriliyordu

“Okulda ise farklı zorluklar yaşadım... Amerika’da lise eğitimi hafif olmasına rağmen üniversitede ağır bir eğitim veriyorlar. Öğrenciler üniversiteye yetersiz bilgi düzeyi ile geliyorlar. Bunun yanında konuşma, kendini ifade etme, ilişki kurma yetenekleri ise bizimle kıyaslanamayacak derecede iyi. İTÜ’den çok iyi bir öğrenci olarak mezun olmuş ve bir yıl asistan olarak çalışmıştım. Stanford’da, en kolay geçebileceğim ders olarak istatistiği seçmiştim. Fakat gördüm ki Türkiye’de aldığım eğitim, çok alt düzeydeymiş. Yüksek lisans eğitiminde on haftada bin sayfalık kitap bitiriliyordu. Yapabilirsen yaptın, yapamazsan gözünün yaşına bakmıyor, eliyorlardı. Türkiye’de saatler süren sınavlar orada 45 dakikada bitiriliyordu. Zamanın çok önemli olduğunu orada anladım. İlk on hafta benim için müthiş bir kültür şokuydu. Sohbet esnasında danışman hocama, ‘Bu sistem öğrencinin bilgi seviyesini göstermiyor’ diye bir eleştiri getirmiştim. O da zaten ihtiyaçlarının eleme olduğunu söylemiş ve ‘Stanford’u bitiren adam belli bir potansiyele sahip olan adamdır. Herkes bilir ki bu yükü kaldırabilen birisinin başka yükleri de kaldırabilme ihtimali yüksektir. Bizim amacımız bu’ karşılığını vermişti.

Keşke doktoramı tamamlasaydım
“Amerika’da doktora yapabilecek şekilde bütün dersleri almıştım. Fakat Türkiye’ye döndüm. O zamanlar gelecekte Türkiye’de özel üniversitelerin kurulabileceğini, dolayısıyla döndükten sonra emekliliğimde rahatlıkla üniversitelerde hocalık yapabileceğimi düşünmemiştim. Şimdi ise keşke doktora yapsaydım diyorum. Ama yine de emekli olduktan sonra üniversitelerde ders vermeyi düşünüyorum. Dağarcığımdakileri paylaşmayı seviyorum.”

Zorlandık; ve çok şey öğrendik
“1975 yılında mühendis olarak Şişecam’da çalışmaya başladım. 1978 yılında Trakya Cam’ın Lüleburgaz fabrikasının kuruluşuyla proje mühendisi olarak Trakya Cam’a geçtim. Eşim ve çocuğum da daha sonra Lüleburgaz’a geldiler. Bu yatırım Türkiye’nin ekonomik olarak çok sıkıntılı bir döneminde yapılmıştı. Tüp gaz bile zor bulunurdu. Motorin yokluğundan fabrikada bir ay beton dökülememişti. Sıkıntılı dönemler yaşanmıştı. Bu fabrikayla dünyadaki en gelişmiş düzcam üretim teknolojisi Türkiye’ye getiriliyordu. Yüz milyon dolarlık bir yatırımdı. Şişecam’ın böyle bir ortamda bu yatırımı yapmış olması çok anlamlıdır. 1978 yılında Trakya’da hiçbir sanayi kuruluşu yoktu, her taraf tarlaydı. Sanat okulundan mezun olan çocukların tamamı ya lokantalarda ya da tarlalarda çalışıyorlardı. Yatırım yapılırken, olmaz denilen şeylerin oldurulabildiğini gördüm. Tecrübesiz bir mühendis olarak böyle büyük bir yatırımda yer almak bana büyük tecrübeler kazandırdı. Ortamda başka tecrübeli kimse olmadığından, yapmamam gereken birçok görevi de yapmak zorunda kaldım. Çok zorlandım ama çok şey de öğrendim.”

15 yıl aynı pozisyonda görev yaptım

“Trakya Cam’da çalışmaya başladıktan bir yıl sonra Proje Planlama Müdürü oldum. 1980 yılında fabrika üretime geçtiği zaman Üretim Planlama ve Kontrol Müdürlüğü’ne terfi ettirildim. On sene sonra işletme bana bağlandı, İşletmeler Müdürü oldum. 1994 yılında iki kademe birden terfi ettirilerek Düzcam Grubu Geliştirme Başkan Yardımcısı oldum. 15 yıl müdür pozisyonunda çalışmıştım ama bu sürenin sonunda iki kademe birden atlamıştım. Mersin’de ikinci fabrika açıldıktan sonra faaliyetlerin bir noktadan değil, birkaç noktadan yürütülme ihtiyacı ortaya çıktığından organizasyonda değişikliklere gidildi. Altı sene kadar Geliştirme Başkan Yardımcısı olarak çalıştım. Bu görevim proje yönetimi, ürün geliştirme, maliyet düşürme, verimlilik artırma, tedarik zinciri yönetimi ve enformasyon sistemleri ile ilgili geliştirmeleri kapsıyordu. 2001 yılında Pazarlama ve Satış Başkan Yardımcısı oldum. O günden bugüne de bu görevi yürütüyorum. Bu göreve geldiğimde, ürünleri, süreçleri ve satış şartlarını biliyordum, tek bilmediğim ise müşteri ilişkileriydi. Ama bu konulara olan yatkınlığım sayesinde bu sorunu da aşarken çok zorlanmadım. 33 yıldır Şişecam’da çalışıyorum. Düzcam Grubu’nda benden kıdemli tek bir arkadaş daha var. Trakya Cam’da ise en kıdemli benim.”

Şahap Bey başta olmak üzere birçok değerli kişiyle çalıştım
Geriye dönüp baktığımda Şişecam bünyesinde çok değerli kişilerle çalıştığımı görüyorum. Bu insanların başında da Şişecam’ın 25 yıl genel müdürlüğünü yapan Şahap Kocatopçu gelir. Oğlu Mehmet, Galatasaray Lisesi’nde sınıf arkadaşımdı. Öğrenciyken sık sık evlerine giderdim. 1962 yılında tanıştığımız gün, beni kapıda karşılamıştı. Şahap Bey, çocuk olmamıza rağmen bize saygılı davranır, bizleri ciddiye alırdı. Bu özelliği beni çok etkilemişti. Sanayi Bakanlığı da yapmış, yurtdışında iyi bir eğitim görmüş, yüksek mevkideki bir insandan saygı görmek beni çok etkilemişti. Parayı ön planda tutmaz, mütevazı şartlarda yaşardı. Hazımsızlığı yoktu. Rahmetli Vehbi Koç, kendisine Koç Holding’in CEO’luğunu Şişecam’dan aldığı maaşın kat kat üstünde bir maaşla teklif etmiş, o ise kabul etmemişti. Şahap Kocatopçu, Şişecam ile özdeşleşmiş bir isimdi. Bunun zedelenmesine de izin vermemişti. Hala ziyaretlerine giderim ve ondan hala bir şeyler kapmaya çalışırım. Şişecam’da genellikle özverili, işine sahip kişiler çalışır. Eski amirlerim Hulusi Soykut ve Erol Ergün’ü sevgi ile anıyorum...”

Kırk yaşında saçlarım döküldü
“Yaptığım her işin dört dörtlük olmasını isterim. Babam, bizi hep başarılı olmaya endekslerdi. Bu bilinçaltıma o kadar yerleşmiş ki, bana ne verilirse hepsinin altından kalkmam gerektiğini düşünüyordum. Bu nedenle iş hayatımda inanılmaz yükler aldım. Fakat bir tarih geldi ki o yüklerin altında ezildim. ‘Yapamıyorum’ diyemedim. Depresyona girdim, uyku düzenim bozuldu ve sonunda kırk yaşındayken 1987 yılında saçlarım döküldü. Gittiğim dermatolog, içimde bir yangın olduğunu ve yangını söndürmem gerektiğini söylemişti. Sıkıntılarımın saçlarıma vurmasını iyi bir şey olarak yorumlamıştı. Farklı sorunlarla da karşılaşabilirmişim. Sonrasında psikologa gitmiştim. Psikoloğa şikayetim, beni çok rahatsız edici olan olaylara karşı tepki veremememdi. Bu özelliğim belki de çocukluktan kaynaklanıyordu. Kavga ederek büyüseydim, böyle bir alışkanlığım olsaydı, daha az hassas ve biraz vurdum duymaz olabilseydim belki bu kadar kendimi sıkmayacaktım. Ama bunun bedelini saçlarımı vererek ödedim. Şimdi ise bu konularda biraz daha netim. Ondan sonra bu kadar işi kaldıramadığımı söyledim ve sorumluluk alanım daraltıldı. İşim de azaldı. Bu kadar basitmiş. Ama o zamana kadar başarısızlığa uğrama ve mahcup olma endişesiyle yaşamış ve kendimi bunaltmışım...”

En radikal kararlarım, evlenmek ve çocuk sahibi olmaktı
“Hayatımda aldığım en radikal kararlardan birisi evlenmek, diğeri de çocuk sahibi olmaktı diyebilirim. Bunu pişmanlık anlamında söylemiyorum. Dünyada milyonlarca örneğe baktığımda, oldukça riskli kararlar olduğunu görüyorum. Eşim İTÜ Meteoroloji mezunu. Okulda tanışmıştık. Türkiye’ye döndükten sonra 1975’te NCR’da programcı olarak çalışmaya başladı. Oğlum ise 1977 yılında doğdu. Avusturya Lisesi mezunu. Üniversite eğitimini yurtdışında tamamladı. Dil bilim konusunda doktora yapıyor. Kendisi ile iftihar ediyoruz...”

İki yönden baskı görüyorum
“Şu anda bir tepe yöneticisi olarak iki yönden baskı görüyorum. Bir tanesi birlikte çalıştığım arkadaşlarım, diğeri de üst yönetim... Her iki kitle de benden gelecekte neler olacağını net bir şekilde söylememi istiyorlar. Beraber çalıştığım arkadaşlarım, ‘ben seneye ne olacağım’ diyor; üst yönetim ise ‘yatırım yapıyoruz, beş sene sonra fiyatlar ve pazar ne olacak’ sorusunu soruyor. Türkiye’de her şey çok değişken. Belirsizlikler had safhada. Kurların ve ekonomik koşulların ne olacağını bilemeyenler pazarın nasıl olacağını net görmek istiyorlar.”

Bütünleşik hizmetler önem kazandı
“Çalışma hayatımda hem teknik hem yönetsel işlerin ikisinde de zevk alarak çalıştım. Fabrikada uğraştığınız konular ayrı, pazarlama ve satışta yoğunlaştığınız konular ayrı. Biz sattığımız ürünü, bu ürünün müşteriye ne anlam ifade ettiğini, bu ürünün üretiminin temel şartlarını, lojistiğini vb. bilmek durumundayız. Yani zincirin tamamını bilmezseniz olmaz. Bunu sadece ben değil, toplam kalite yönetimi söylüyor. Bütünleşik hizmetler önem kazandı. Yani bütünü kavrayamıyorsan alt birimlerde uygun çözümler bulmaya çalışıyorsun. Ama bütünlüğü sağlayamazsan alt çözümlerin toplamı hiçbir zaman o bütüne yönelik uygun çözümden daha iyi sonucu vermiyor...”

Çok kitap okurum
“Çok kitap okurum ve genellikle felsefi kitapları tercih ederim. Biyografiler de ilgimi çeker. Sabancı’nın, Koç’un, Ford’un, Honda’nın veya yaşamda başarılı olsun veya olmasın herkesin hayat hikayeleri oldukça ilginçtir. Son olarak Elif Şafak’ın Siyah Süt isimli kitabını okudum ve erkeklerin hiçbir zaman hanımlara yönelik empati yapamayacağını gördüm. Feminist anlayışım derinlik kazandı. Bilim tarihi ve felsefesi de sevdiğim konulardır. Amerika’daki eğitimimde Davranış Bilimleri dersi de almıştım. Bu tarz kitaplara da meraklıyım. Türkiye’de çoğu mühendis yönetici pozisyonuna geliyor. Dolayısıyla insanı, toplumu, beklentileri anlamak, bilmek zorunda. Her şeyin başı insan. Para bulmak bir derece kolay ama insan gerçekten kolay yetişmiyor. Ortaokuldan bu yana Çetin Altan okurum. Çok tekrarları da vardır fakat felsefi yaklaşımları, teşhisleri hala beni cezbeder. Yapı itibariyle bir şey öğrendiğimde onu felsefi boyutlara taşıyan, kavramlaştıran ve kafamda canlandırmaya çalışan bir insanım. Hem pratiğe hem teoriye dönük bir yanım var. Soyut düşünebilen bir yöne sahibim...”

“Galatasaray Lisesi’ndeyken Fenerbahçe taraftarıydım. Ali Şen’in başkanlığı döneminde Fenerbahçe’den soğudum. Şimdi Galatasaray’ı tutuyorum.Yediğim pilavlar etkisini yıllar sonra gösterdi...”

“Seyahati severim. Değişik yerleri görmeyi seviyorum ama uzun yürüyüşler bana göre değil. İstanbul Boğazı ve İstanbul’un tarihi yerlerini de severim. Elit yerler beni çekmiyor. Snop ve kendini beğenmiş insanlardan hoşlanmıyorum. Birlikte yapılıp başarı elde edildiği zaman muazzam zevk alıyorum. Yani tek başıma başardıklarım beni çok da mutlu etmiyor. Bireycilik benden çok uzak olan bir şey. Mutluluğum çevremdekilerle birlikte oluşuyor.”

Kongrelere bildiri de hazırlıyoruz, fotokopi de çekiyoruz
 “Gençlerin bugün çok daha farklı konularda bilgiye sahip olma imkanı var. Ama maalesef genelde bundan istifade etmiyorlar; galiba etme ihtiyacını da duymuyorlar. Genelde tercihleri kültürel katkısı fazla olmayan, insanı geliştirmeyen uğraşlara dönük oluyor. İş görüşmelerimin kesin sonucu şu ki gençler okumuyorlar. Ben lisede felsefe, psikoloji ve mantık dersi gördüm. Şimdi bunlara değer verilmediğini anlıyorum. Ama bunlar insanın yaşamını, dünya görüşünü, değer sistemini ve ilişkilerini şekillendiren konular. Şimdiki üniversite mezunları, sıkıntıya girmeden ve hiç sıradan işlerle uğraşmadan bir iki sene içerisinde hemen iyi mevkilere geleceklerini ve yüksek gelir elde edeceklerini sanıyorlar. Birilerinin hep onların önünü açmasını bekliyorlar. Hep birileri onların yerine düşünecek, ne yapılması gerektiğini belirleyecek, anlatacak ve onlarda bunu kağıda dökecekler. ‘Ne söylediniz de yapmadık’ mantığından hareketle de bunu başarılı olmanın yeterli kriteri olarak görüyorlar. Bu durum eğitim sistemi ve anlayışımızın tam bir fotokopisi. Hoca dersi anlatacak, öğrenci de anlatılanı papağan gibi tekrarlayıp geri dönecek ve de ders geçilmiş olacak... Konuyu özümseme, bazı temel çıkarımlarda bulunma, başka konularla bağlantı kurma gibi yönler önemsenmiyor. Bu nedenle dürüst olmak ve de iş yaşamının gerçeklerini aktarmak amacıyla iş görüşmelerinde gençlere işimizin her zaman akademik düzeyi yüksek çalışmaları gerektirmediğini, her şeyi yönetimden beklememeleri gerektiğini, yaptıkları işi daha iyi yapabilmek ve daha fazla öğrenmek için ‘kendinden motive’ olmaları gerektiğini belirtiyorum. Bizler zamanı geldiğinde kongrelerde bildiri olarak sunulabilecek seviyede işler yapıyoruz, ama yeri geldiğinde fotokopi çekiyor, her türlü basit ve sıradan işi de yükleniyoruz. Bundan da gocunmuyoruz. Gençler başarılı olmak istiyorlarsa bu yaşam gerçeğini kabullenmek ve içlerine sindirmek mecburiyetindeler...”

İş ağır da olsa külfet olarak değil, nimet olarak bakılmalı
“Üniversitede bir hocam, ‘35 yaşına kadar ne öğrenirsen öğrenirsin; ondan sonra öğrendiklerin ise bu temel üzerine eklenir ve böylece hedeflediğin yapı ortaya çıkar’ demişti. Ben de bu görüşe inanıyorum. Gençler ne kadar çok işe bulaşırlarsa o kadar iyi. İş çok ağır da olsa külfet olarak değil, nimet olarak bakmalılar. Sorunlu dönemler en hızlı öğrenilen dönemlerdir. Rutinleşmiş, kendini tekrar eden, standartlaşmış işi bir şekilde mutlaka öğrenirsin ve sonra yıllarca aynı işi yaparsın. Ama problem demek, değişim demek insanı stres altına soksa da işin çok farklı yönleriyle karşı karşıya kalmak ve buna çözüm üretmek demek. Problemli ve hızlı değişimlerin yaşandığı dönemler ciddi bir öğrenme sürecidir. Doğa, bedel ödemeden hiçbir şeyin sahibi olunamayacağı dengesi üzerine kurulu. Bir şey elde etmek istiyorsan, bunu yoktan var edemezsin. Ancak bir enerjiyi başka bir enerjiye dönüştürebilirsin. Ben de çok bedel ödedim. Lüleburgaz’daki 14 yılım, hem iş hem aile yaşantım açısından zorlu yıllardı. Normalde bir insanın ilgilenmesi gerekenden çok farklı konulara girdim çıktım. Ama bugün yeni bir konu ortaya çıktığı zaman veya yeni bir görev verildiği zaman hiçbir tereddüt duymadan hemen o işe girişebiliyorum. Kısa sürede de toparlayıp, şekillendirebiliyorum. İş yapmak istiyorsanız kendinizi ve de yönetici iseniz birilerini zorlamanız gerekiyor. Bunun başka yolu yok. Yörüngedeki bir elektronu bir üst seviyeye atlatmak istiyorsanız ona mutlaka enerji vermeniz gerekiyor. Yaptığınız işi de bir üst seviyeye çıkartmak istiyorsanız mutlaka ilave bir gayret gerekiyor.

Bir yalanı on sene kafamda tutamam
“Benim için karşılıklı ilişkide güven çok belirleyici bir şey. Güvenin yerini tutacak herhangi bir şey görmüyorum. Herkesi de en az benim kadar zeki olarak görüyorum. Dolayısıyla kafamdan geçirdiğimi saklamam mümkün değil; günün birinde açığa vuracağımdan adım gibi eminim. Bu kadar büyük bir kabiliyetim yok; bir yalanı on sene kafamda tutacağım da kimse bunun farkına varmayacak. Böyle bir insan da yok. Ama bazıları böyle olmadığını bile bile bir dönemin şartlarında iktidarda güç sahibi olduğu için ‘nasıl olsa çalışanlar bana mahkum’ diyerek bu rolü oynuyor. Ömer Hayyam’ın, ‘Niceleri geldi, neler istediler, sonunda dünyayı bırakıp gittiler. Sen hiç gitmeyecek gibisin, değil mi? O gidenler de hep senin gibiydiler’ diye başlayan bir şiiri vardır. Hayyam 1100 yılında söylemiş bu dizeleri, demek ki o yıllarda da insan psikolojisi temelde aynı özelliklerdeymiş; gücü elinde bulunduran her istediğini herkese yaptıracak şekilde insan doğasına aykırı davranışlarda bulunabiliyormuş. Bu, en temel insan zafiyeti. Bunu aşmanın yolu kendini eğitmekten geçiyor. Ben biliyorum ki, bu koltuk bugün var, yarın yok. Ben kişilik olarak aynı değerlerimle devam edebilmeliyim. Yani bugün söylediklerimle, emekli olduktan sonra söylediklerim birbiriyle çelişmemeli.”

Ürünlerimizle güneş ışığından taviz vermeden yalıtım sağlamayı amaçlıyoruz
“Trakya Cam olarak yalıtım sektörünün sadece pencere ayağında varız. Ürünlerimizle güneş ışığından taviz vermeden yalıtım sağlamayı amaçlıyoruz. İki önemli fonksiyonu yerine getirmemiz gerekiyor. Teknolojinin gelişimi tek camın yerine çift camın kullanılmasına imkan verdi. Şu anda Türkiye’deki yeni binalarda ağırlıklı olarak bu camlar var. Teknoloji geliştikçe camın yalıtım performansı da yükseliyor, camın bünyesine nüfuz eden özel kaplamaların uygulandığı camlarla oluşturulan yalıtım camları gelişmiş ülkelerde standart ürüne dönüşüyor. Bu özellikteki ürünümüz Isıcam Sinerji’nin performansını bu sene içinde yükselttik. Bu camla belirli uygulama koşullarında mantolamaya yakın bir ısı yalıtımı sağlanabiliyor. Bu da, binalarda küçük cam kullanma zorunluluğunu azaltıyor. Geniş camlı evlere imkan veriyor. Ekstra bir külfet de getirmiyor. Güneş ışınlarının mümkün olduğu kadar içeri girmesi demek, ısı enerjisinin de içeriye girmesi demek. Soğuk bölgeler için bu çok önemli. Sıcak bölgelerde kullanıma uygun olan diğer ürünümüz Isıcam Konfor ise, hem ısıtma hem de soğutma giderlerini azaltması açısından yalıtım sektörü için yararlı bir ürün. Bu ürünümüzde de amacımız güneş ışığından taviz vermeden cama yalıtım özelliği kazandırmak.”

Yapı denetim mekanizması sağlıklı işlemeli
“TS 825’in revizyonu tamamlandı. Yani önümüzdeki günlerde Isıcam Sinerji muadili camların kullanımı yeni binalarda zorunlu olacak. Bu tabii kağıt üzerinde bir zorunluluk. Hayata geçirilebilmesi için belli şartların oluşmasına ihtiyaç var. Bunların başında da yapı denetim mekanizmasının sağlıklı işlemesi geliyor. Yapı denetim şirketleri müteahhitlere, yani müşterilerinin isteklerine bağlılar, taviz vermek zorunda kalabiliyorlar. Diğer taraftan TS 825 yasal bir zorunluluk değil. Bu nedenle Binalarda Isı Yalıtım Yönetmeliği’nin de hızla revize edilmesi gerekiyor. Aksi durumda standart uygulanmadığı zaman ciddi bir yaptırımı yok. Ancak kamuoyu oluşturma çalışmalarında yararı oluyor. İklim değişikliği yaşıyoruz. Artık saatli maarif takvimi tahminlerinin geçerliliği kalmadı. Hiç beklenmedik soğuklar, sıcaklar, yağışlar dünyanın her tarafında yaşanıyor. Amerika’da ve Avrupa’da ısı yalıtımında ciddi boyutlarda bir dönüşümün olabilmesi için hem yasal zorunluluklar getiriliyor hem de teşvikler veriliyor. Amerika bile dışa olan enerji bağımlılığını azaltmak için çok ciddi önlemler alıyor. Yani enerjinin verimli kullanımı ve enerji tasarrufu sadece çevre açısından değil, ülkelerin ekonomik bağımsızlıkları için de çok kritik bir konu olmaya başladı.”

“Cam artık sadece ısı yalıtımında değil, enerji üretiminde de kritik bir rol üstleniyor. Güneş pilleri ve güneş kolektörleri için de özel camlar önemli bir parametre. Güneş pillerinin hem alt hem de  üst yüzeyinde cam kullanılıyor. Bu amaç için üretilen özel camları Trakya Cam olarak biz de üretiyoruz. Temel özellik camın bünyesindeki demir miktarının çok az olması ve bu suretle daha fazla güneş enerjisini alt katmanlara geçirebilmesi. Tüm dünyada güneş pillerinden hareketle elektrik enerjisi üretimi yaygınlaşıyor. Arzu edilen gelişmelerin hızlanabilmesi için tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de 5-10 yıl gibi bir süre için devlet desteğine ihtiyaç var.”

Hem iddialıyız hem alçakgönüllüyüz
“Trakya Cam Türkiye’de düzcam sektörünü geliştiren, yapılandıran ve geleceği şekillendiren bir itici güç. Çevre ülkelerin hiçbirinde var olmayan düzeyde, ülkemizde Trakya Cam dışında gelişmiş bir cam işleme endüstrisi var. Benzer bir yapılanma ancak Batı Avrupa’da bulunuyor. Şişecam hep mütevazı olmuştur. Hiçbir zaman öne çıkmaz. Nevi şahsına münhasır bir şirket. Hatta bizi hala Kamu İktisadi Teşekkülü zannedenler bile oluyor. Türkiye’de çok ciddi bir misyonu yerine getirmiş bir kuruluş. Düzcam alanında Avrupa’da beşinci, dünyada dokuzuncu sırada. Edinilen gelirleri de hep bu alana yatırıyor. Şişecam yöneticilerinin büyük bir çoğunluğu da mütevazı koşullarda yaşıyor. Yaşamda ekonomik anlamda yüksek beklentileri olan insanların çalıştığı bir kuruluş değiliz. Kuruluş içinde arkadaşlık ve dostluk duygusu gelişmiştir. Hem iddialıyız hem alçakgönüllüyüz.”












Geri