E-dergi
e-dergi
Portre & Röportaj

BTM Teknik Danışmanı Jozef Bonfil


Kasım - Aralık 2007 / Sayı 69

BTM Teknik Danışmanı Jozef Bonfil, 1970’li yıllardan bu yana Türkiye’deki su yalıtım sektörünün gelişimine tanıklık eden ve daha da önemlisi bu gelişimin-değişimin içinde aktif ve önemli yeri olan bir isim...

“İkinci soyadımız olan Bonfil’in, Fransızca olduğu ve ‘iyi çocuk’ anlamına geldiği söyleniyor. Asıl soyadımızsa Levi... Soyadı Kanunu çıktığında nüfus memuru büyükbabama, ‘Burada çok sayıda Levi soyadı var, kendine başka bir soyadı bul!’ demiş. Büyükbabam da kütüğe, erkek çocuğu olmayan uzak bir akrabamızın soyadı olan Bonfil soyadını yazdırmış. 1952’de Kuzguncuk’ta doğmuşum. Kuzguncuk üç dinin kesiştiği, kendine özgü bir yaşam tarzı ve farklılığı olan bir semtti. Herkes birbirini tanırdı. Akşama kadar sokakta oynayan yaramaz bir çocuktum. Sahilden, boğazın akıntılı sularına atlardık. Fiziksel olarak zayıftım. Her cuma akşamı doktor ziyarete gelir, beni kontrolden geçirirdi. Sağlık problemlerimden dolayı okula gidemediğim gün de çok olurdu. İlkokuldaki öğretmenim Hamit Öktem, derslerimden geri kalmayayım diye eve gelir, o gün içinde işlediği dersleri bana da aktarırdı. Üzerimde emeği çoktur. Yirmi sene önceki vefatına kadar irtibatı hiç kesmemiştik. On yaşındayken, akrabalarımızın yavaş yavaş Şişli’ye taşınmaya başlaması nedeniyle ailem de oraya taşınma kararı almıştı. Ortaokul ve liseyi Beyoğlu’nda Rus Konsolosluğu’nun arkasındaki Özel Tarhan Lisesi’nde tamamladım...”

“Babam matbaacıydı. Okul hayatım boyunca, babamın arzu etmesine rağmen matbaada hiç çalışmadım. Zor ve emek isteyen bir işti. Lisenin son iki yılında ve üniversite öğrenimim boyunca yazları dayılarımın otomotiv yedek parçası satan dükkanlarında çalışırdım. Önceleri Taksim’de, sonra da Sirkeci’deki dükkanda piyasanın tam içinde bulundum. Sabahları gider gitmez telefon mücadelesine girerdik. Santralden telefon bağlanana kadar öğlen olurdu. Eğlenceli gelirdi bana. Üniversitenin son yıllarındaysa biraz daha profesyonel işlerle uğraşmaya başlamıştım. Faturalama işlemlerini takip ediyor, müşterilerin cari hesaplarını tutuyor, senetleri düzenliyordum. Faturayı keser, senetleri iliştirir ve çalıştığımız Anadolu’daki müşterilere yollardık. Farklı yıllardı. Çoğu Anadolu tüccarı sözle çalışırdı. Anadolu’dan itibarlı müşteriler geldiği zaman hiçbir şekilde senet hazırlanmazdı...”

Babam, Basın Yayın Yüksekokulu’na girmemi ve matbaacılık yapmamı istiyordu
“Çocukluğumda çocuk doktoru olmak istiyordum. Hatta doktorumla bir anlaşma yapmıştık; doktor diplomamla ona gidersem bana refleks çekicini hediye edecekti. Başarılı bir öğrenci sayılabilirdim. 1964-1968’li yıllardaki uzay çalışmaları da ilgimi çekiyordu. Ayda yapılan ilk yürüyüş beni çok etkilemişti. Görüşlerimde ani bir sapma olmuştu. Tıpa olan ilgim bir anda tepkili motorlar konusuna dönüşmüştü. Ben de bu konuda eğitimimi ancak yurtdışında alabileceğime karar verdim, araştırmalar yaptım ve 1968 senesinde İsrail hükümetinden bir burs kazandım. Liseden mezun olduktan sonra maceralı bir yıl başladı. Ailem gitmemi istemiyordu. Bense kararlıydım. Hatta babam, o dönemde yeni yeni piyasaya çıkan ofset makinelerinden alıp, matbaaya ortak olmamı teklif etmişti. Hayatımın en büyük tekliflerinden birisiydi. Basın Yayın Yüksekokulu’na girip, sonrasında da aile işimizi devam ettirmemi istiyordu. 17 yaşımdaki o gençlik havasıyla ‘hayır’ demiş ve kazandığım bursun peşinden yurtdışına gitmiştim. Gitmeden de üniversite seçme sınavına girmiştim. O yıl ilk kez test sistemi uygulanmıştı. Eski sisteme göre hazırlanmış olmama rağmen kötü bir puan da tutturmamıştım; fakat istediğim düzeyde değildi. Sonunda İsrail’e gittim. 15 gün sonra babam telefon açıp, puanların düştüğünü ve Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ne girebileceğimi söylemişti. Hemen uçak biletini göndermeyi ve Türkiye’ye dönüp kaydımı yaptırmamı istiyordu. Bense o yaşın cahilliğiyle hayatımın ikinci büyük hatasını yaparak geri dönüp kaydımı yaptırmamıştım. Yurtdışında başarmayı hedefliyordum. Fakat orada bir senenin sonunda istediğim noktaya gelemedim. Arzu ettiğim üniversiteye giremediğim için Türkiye’ye geri döndüm. Bu bir yıllık süreç özgüvenimi pekiştirdi ve hayatla mücadelede bana kazanmayı öğretti. Türkiye’ye geri dönerek tekrar üniversite sınavına katıldım ve 1970 yılında o günkü adı Işık Mimarlık, Mühendislik Yüksekokulu olan özel üniversiteyi kazandım. Bir yıl sonraysa devletleştirilerek Yıldız Teknik Üniversitesi’ne bağlandık. Yıllar sonra, bazı nedenlerle babamın istediği de olmuş ve ben 1980-1990’lı yıllarda cumartesileri matbaaya giderek yazıları dizmeyi ve baskı kalıplarını yapmayı (mürettipliği) da öğrenmiştim.

Saf’ tutmadan okuldan mezun olmak istiyordum
“Ülkenin ve politik ortamın karışık olduğu dönemlerdi. Bizim okul sağ görüşlü öğrencilerin yoğun olduğu bir okuldu. Sürekli çatışmalar olurdu. Bense ‘saf’ tutmadan okuldan bir an önce mezun olmak ve hayata atılma derdindeydim. Politik olaylara katılmadığınız sürece iki taraf da sizi kabul ederdi. Her iki tarafa da projelerinde yardım eder, sınavlarda kağıt gösterirdik. Güzel bir öğrencilik dönemim olmuştu. Aynı kafa yapısına sahip olduğumuz Şemi Yengül, Yasef Hara ve Ekin Dağyaran sınıf arkadaşlarımdı. O karışık dönemde okulu dört yıl gibi kısa bir sürede bitirdim ve 1974 yılında mezun oldum. Ardından altı ay yine dayımların yanında Sirkeci’de çalıştım ve sonrasında askere gittim...”

Bir yıldız daha taktılar; Teğmen oldum
“Askerliğimi, dört aylık istihkam eğiminden sonra yedek subay olarak yaptım. Çektiğim kura sonucunda Gelibolu’da Köprücü Birliği’ne katıldım. Özel bir birlikti. Dördü Trakya’da birisi Doğu Anadolu’daydı. Görevimiz su üstünde tankların geçebileceği köprüler kurmak veya başka çözümler oluşturmaktı. Sürekli tatbikat yapar ve arazide bulunurduk. Farklı deneyimler kazanmıştım. Hiç izin kullanmazdım. İstanbul’a yakındım ve araçların bakım-onarımı için sık sık İstanbul’a gelirdim. Birlikte yüzbaşı bulunmasına rağmen, arazide asteğmen olarak en üst yetkili bendim. Birliğin üçte biri Gelibolu’dayken, üçte ikisi tatbikatların yapılacağı arazide bulunuyordu. Yüzbaşı Gelibolu’da kalıyor, ben de arazide tatbikatın başında duruyordum. Arazide 80-90 kişilik bir ekibimiz, bir o kadar da araç ve iş makinemiz vardı. Tüm sorumluluk bendeydi. 90 kişinin karnını doyurmak, emniyetini sağlamak, eğitimlerini yaptırmak tüm günümü alıyordu. Sürekli tatbikat yapıyorduk. Terhis olmama 12 gün kala o günlerde gündemi yoğun olarak meşgul eden Hora Gemisi problemi çıkmıştı. Yunanistan petrol aramak için 12 mil problemini gündeme getirmiş ve Ege’de petrol aramaya başlamıştı. Türkiye de karşı bir atak yaparak Hora Gemisi ile petrol yataklarını arıyordu. Ortam gerilmişti. Savaş riski vardı ve terhisler iptal edilmişti. Bizi de, bir yıldız takarak teğmen rütbesine yükselttiler. İki ay da teğmen olarak görev aldım ve sonuçta 18 ay askerlik yaptım. Zor, fakat bir o kadar da eğlenceli ve keyifli bir askerlik dönemiydi...”

Kitaplar okudukça, yalıtımın yalnızca bir çizgi olmadığını anladım

“1974 yılının eylül ayında terhis oldum ve iş aramaya başladım. Öğrenim gördüğüm alanda çalışmak istiyordum. O sırada bir tanıdığımız olan Eli Aji, Levent’teki Deva İlaç Fabrikası’nın büyültme inşaatını yapıyordu. İnşaatın kabası bitmiş, ince işler başlamıştı. Orada şantiye şefi olarak işe başladım. Emanet usulü yapılan bir projeydi. Hem işçilerin puantajını tutmak hem de işlerin metrajlarını çok iyi bir şekilde hesaplamak zorundaydık. Bu ilk profesyonel işim sekiz ay sürdü. BTM ile de orada tanıştım. O zamanlar Cam Elyaf firması tarafından üretiliyordu. Benden önce çatının su yalıtımı anlaşması yapılmıştı ve sırası gelince de onlarla çalışmaya başlamıştık. Yaptıkları işler çok ilgimi çekiyordu. Üniversitede su yalıtımını bize tek çizgi, ısı yalıtımını da iki çizgi ile gösterirlerdi. O şantiyede ısı ve su yalıtımını öğrendim. Cam Elyaf’ın yalıtımla ilgili kitaplarından çok yararlanmıştım. Bu kitapları okudukça yalıtımın bize üniversitede gösterildiği gibi yalnızca bir çizgi olmadığını anladım. Merakım daha da artmıştı. Artık şantiyede yapılan hataları bulup çıkartmaya başlamıştım. Bu ilgim Cam Elyaf’ın üst kademelerine kadar gitmiş ve ilgilerini çekmişti. Şantiyedeki işler sona ererken Cam Elyaf’tan Cihangir Dönmez, kendileriyle çalışmak isteyip istemeyeceğimi sormuştu. Planı beni işe alıp, belli bir süre ilgilenip sonrasında işten ayrılıp kendi işini kurmaktı. Sonrasında da ayrıldı zaten. Başta tereddüt etmiştim. Yalıtım pek popüler değildi. Fakat diğer taraftan da inşaat mühendisi olarak şantiyelerde çalışırsam da İstanbul dışına çıkmam gerekecekti. Ya Anadolu yada yurtdışına gidecektim; veya yalıtım yapacaktım. Bir yol ayrımındaydım. Sonunda teklifi kabul ettim ve 1 Mart 1977’de Cam Elyaf firmasında gerçek anlamda profesyonel hayata başladım. Uygulamalardan sorumlu rahmetli Engin Kutlukan’a yardımcı oluyordum. O zaman pamuklu kanaviçeler, bitümlü kartonlar veya çıplak fibrocam sıcak asfalt kullanılarak çatıya, üç-beş kat yapıştırılarak yalıtım yapılıyordu. Üstüne de ya çakıl ya da mastik asfalt dökülüyordu. Araya ısı yalıtımı yapılmak istenirse şilte halinde camyünü veya styropor kullanılıyordu. O dönemlerde kullanılan malzemelerin bir bölümü zamanla çürüyebilen organik malzemelerdi. Halbuki bizim örtülerin içerisinde bulunan fibrocam, cam dokuma gibi malzemeler çürümüyorlardı ve ısıya dayanıklı inorganik olduklarından uzun süre dayanımlı malzemelerdi...”

Ben çukura bakıyordum, çukur bana bakıyordu!
“Pazarlama departmanımızdaki Melih İbrahimoğlu, Süleyman Pehlivanoğlu ve Talha Gencer mimari büroları dolaşıp, tanıtım yapıyorlardı. Ben, rahmetli Engin Kutlukan ve Cihangir Dönmez de uygulamaları gerçekleştiriyorduk. İlk işim bir çatıydı. Orada biraz pratik yapmış oldum. Daha sonra bana Ankara’daki üç şantiyenin temel yalıtımının sorumluluğunu verdiler. Bunlardan bir tanesi Ankara Kızılay Meydanı’ndaki Koç’un binasıydı. Gittiğimizde bir betonarme çukur hazırlamışlardı ve o çukurun içinin yalıtılması gerekiyordu. Benden daha tecrübeli olan rahmetli Engin Kutlukan’a, ‘Bu işi nasıl yapacağız’ diye sormuştum. Engin’in ise yaptığı tek şey sırtımı sıvazlamak ve ‘Yaparsın, yaparsın!’ demek olmuştu. Çukur bana kalmıştı. Yalıtılması gerekiyordu. Ben çukura bakıyordum, çukur bana bakıyordu. Sonunda topladım ustaları, oturduk çukurun başına, ayaklarımızı aşağıya sallandırarak benim mühendislik bilgilerimle ustaların tecrübelerini harmanlayarak çözümler geliştirdik. Bu çözümler bugün temel yalıtımının iskeletini oluşturuyor. O günden sonra yalıtım daha aranır olmaya başladı. Uygulamalardaki ve pazarlama bölümündeki arkadaşlarımızın başarıları yalıtımın büyümesini sağladı. Çünkü işe başladığımız dönemlerde yalıtımdan, teras çatı yapmaktan kaçınılıyordu. Teras çatı demek akıtan çatı yapmak demekti. O yüzden teras çatılar, yazılı olmamakla beraber Bayındırlık Bakanlığı’nın tüm projelerinde yasaklanmıştı. Bizim yaptığımız doğru uygulamalar sonrasında önyargılar kırıldı ve yalıtım pazarı bugünkü büyüklüğe ulaştı...”

İlk sunumuma kem küm ederek başlamıştım
“Başarılı uygulamalardan sonra bu işi yalnızca Cam Elyaf’ın yürütemeyeceği, bayilik teşkilatının da eğitilmesi gerektiği fikrinde karar alındı. Bayilerimizin ekiplerini eğitmeye başladım. Hem eğitiyor hem yaptıkları uygulamaları kontrol ediyordum. Uygulamaların yanlış yapılması bizi baltalayabilirdi. Doğru uygulamalarla büyüyebilirdik. 1984 yılına kadar görevim buydu ve neredeyse tüm Türkiye’yi karış karış gezdim, tanıdım. Cam Elyaf’ın bahçesinde kurduğumuz uygulama alanında 8 mm’lik eğitim filmleri çekiyorduk. Asfaltın nasıl ısıtılacağı, kalitesini nasıl tespit edileceği, doğru kıvama hangi şartlarda getirileceği, yatay ve düşey duvarlarda nasıl uygulama yapılacağı konusunda dersler veriyordum. Bu yapılanlar Türkiye için bir ilkti. Sempozyumlar da düzenliyor ürünlerimizin avantajlarını anlatıyorduk. O günün saygın mimarları, resmi kurumlar, müteahhitlik firmaları bu sempozyumlara davet ediliyordu. Dört sempozyum yapmıştık. Üçüncü ve dördüncülerde benim de sunumlarım olmuştu. Sektörde yeniydim ve deneyimim azdı. Sunumumun konusu ‘Yalıtımda Oluşan Hasarlar ve Nedenleri’ydi. Sunum başlamadan önce heyecandan titriyordum. Kalabalık bir izleyici kitlesinin karşısında ilk kez konuşacaktım. Beni cesaretlendiren Pazarlama Müdürü Bora Gönenç olmuştu: ‘Bu işi burada senden daha iyi kimse bilmiyor” demesi beni yüreklendirmişti. Toplum karşısında konuşma cesaretini ilk kez bu sözlerle edinmiştim. Yirmi beş dakikalık sunumum kem kümlerle başlamış, sonrasında toparlayarak tamamlamıştım...”

Yaptığım çatı akmaz!
“Üniversitelerle de işbirliği içerisine girmiştik. O dönemde su yalıtımda çıplak fibrocam ve üretimimiz olan bitümlü örtüler, ısı yalıtımı sektöründe de camyünü ve styropor kullanılıyordu. Poliüretan yeni yeni piyasaya çıkıyordu. Styroporlar kaliteli ve yüksek yoğunluklu değildi. Böyle bir ortam içerisinde Era Mimarlık’tan Ertun Hızıroğlu bizi arayarak, Tarsus İplik Fabrikası’nın ısı ve su yalıtımını yapmamızı teklif etmişti. Isı yalıtımı sağlayacak sert bir malzeme arıyorlardı. Styropor kullanmayı amaçlıyordu fakat diğer rakip firmalar styroporun sıcak bir iklim bölgesinde eriyeceğini iddia ediyorlardı. Bu iddianın aksini kanıtlamaksa bize düşmüştü. İTÜ’den Prof. İmer Sunguroğlu ile üç aylık bir araştırma başlattık. Bir rapor hazırlandı. Styroporun boy uzama katsayıları 750C’den sonra başlar. Araştırma sonunda İTÜ imzalı çıkan raporun cümleleri hala aklımdadır. Rapor, ‘Tarsus gibi bir bölgede otuz yıllık sıcaklık grafikleri göz önüne alınarak yapılan çalışma sonucunda, en üstte beyaz mineralli bir örtü kullanılması halinde, örtü yüzeyinde oluşabilecek olan sıcaklık maksimum 67,7 ºC’dir’ diyordu. Örtü yüzeyinde bu ısı oluşuyorsa, örtünün altında styroporun üstünde bu ısı biraz daha düşecekti. Dolayısıyla styropor herhangi bir şekilde deforme olmayacaktı. Bu doğrultuda Tarsus İplik Fabrikası bizim ve hocamızın arzu ettiği şekilde inşa edildi. Ertun Hızıroğlu ise on beş günde bir Tarsus’a denetime gitmemiz şartıyla kabul etmişti. Daha sonra su yalıtımı yapılırken Ertun Hızıroğlu ile Tarsus’a gidip geldik. Bu samimiyetimiz bizim Carrefour mağazalarının uygulamalarını almamızı, orada Türkiye’de ilk kez hafif metal çatıyı kullanmamızı sağlamıştı. 1991 yılında işi biz üstlenmiştik. Şantiyeden sorumlu kişi de bendim. Carrefour’un genel müdürü ile sözleşmeyi imzaladığımız gün, Ertun Hızıroğlu ‘Bu çatıyı yapmak isteyen bir sürü Fransız firma vardı. Bu iş Türkiye’de yapılıyorsa Türk işçisi tarafından yapılacak. Bu çatı akmaz değil mi?’ diye sormuştu. Ben de ‘Benim yaptığım iş akmaz’ cevabını vermiştim. Genel müdür de gülerek, ‘Ben akmayan çatı görmedim’ demişti. Bir sürü bilinmeyeni ve detayı çözmemiz gerekliydi. Yerinde detay üretmemiz gerekiyordu. Tüm bunları yaptık ve o çatıyı zamanında teslim ederek, Türkiye’de su yalıtımcılar için yeni bir pazarın oluşmasını sağladık. Yaptığım çatı üçüncü kişilerce delinmediği sürece bugüne kadar hiç akmadı. Bugün bir çok yapıda hafif metal çatı detayı uygulanıyor ve bu hafif metal çatı detaylarının kiminde sentetik, kiminde bitümlü örtüler kullanılıyor...”

Köfteci dükkanı açacaktık
“1986’li yılların başında Şişe Cam, cam işine yoğunlaşma kararı almıştı. Diğer işlerden çekilecekti. Eskilerden sadece Erdal Türk ve ben kalmıştık. 1986 yılında BTM tesisleri, Levent Ürkmez ve Mustafa Oran tarafından satın alınmıştı. Cam Elyaf’ın bayileriydiler. Altı ayda belli bir stok yapıldıktan sonra tesisler sökülüp İzmir’e taşınmıştı. Bu altı aylık dönem bizim için de bir düşünme süreci olmuştu. Cam Pazarlama kendileriyle çalışabileceğimizi teklif etmişti ama biz artık o şirkette çalışmak istemiyorduk. Erdal ile birlikte bir köfteci dükkanı açma fikri geliştirmiştik. Planını, projesini detaylandırmış ve bu düşünceyi ciddi ciddi aktif hale getirmeye başlamıştık. Dükkan bile bulmuştuk. Dükkanı kiralamadan bir gün önce Levent Ürkmez bize, ‘Buraya kadar getirdiniz, bundan sonra da siz götürün. Beraber çalışalım’ teklifinde bulunmuştu. Bir tarih vermiş ve ‘İstanbul Mecidiyeköy’de büronuz şu tarihte hazır olacak’ demişti. Erdal ile zaten böyle bir teklifi bekliyorduk. Çok memnun olmuştuk ve kabul ettik. Köfteci dükkanı hayalimiz de böylece sona ermişti. Belki bugün Sultanahmet Köftecisi gibi bir zincirimizi olacaktı...”

İşten atılmak için torpil kullanmak zorunda kaldım
“Bir taraftan da Cam Pazarlama’daki tazminatlarımızın peşindeydik. Erdal ile kalktık grup liderinin yanına gitmiş ve bizi işten çıkarmasını rica etmiştik. Kabul etmemiş, bizden memnun olduğunu bildirmiş ve işten çıkartılmak istiyorsak torpil kullanmamız gerektiğini söylemişti. İlk defa ters bir torpil yaptırmak zorunda kalmıştık. Şişecam’ın üst yönetiminde bulunan ve çocukluğumda, gençliğimde bana çok yardımları bulunan rahmetli Semih Bayar’dan işe girmek için kullanmadığım torpili, işten çıkarılmak için kullanmak zorunda kalmıştım. İşe yaramıştı, tazminatlarımızı alarak ayrılmıştık...”

Şantiyeleri bulmak için gemici haritaları kullanıyorduk
“1977’de işe başladığımda doğru düzgün su yalıtım malzemesi olarak yalnızca BTM’nin ürettiği okside bitümlü su yalıtım örtüleri ve bir de Sudur firması bulunuyordu. O firma daha sonra otomotiv sektörüne yöneldi ve bu sektörden çekildi. BTM pazarda tek başına kalmıştı. 1 Temmuz 1986’da BTM’de çalışmaya başladık. Ben satış müdürü, Erdal Türk de pazarlama müdürüydü. Merkez İzmir, bizim ofisimiz Mecidiyeköy’deydi. Özellikle Avrupa’dan ithal edilen birçok polimer bitümlü örtü Türk piyasasına girmeye başlamıştı. 1984 yılından sonra Akdeniz ve Ege’de turizm projeleri artıyordu. Furya halinde otel inşaatları devam ediyordu. Ben Ayvalık’tan Finike’ye kadar, Erdal da Finike’den Alanya’ya kadar olan bölgeden sorumluydu. Ayın on günü Erdal dolaşıyor, o dönünce ben gidiyordum. Başka türlü baş etmemizin imkanı yoktu. Otellerin inşa edilecekleri koyları, yolları, şantiyeleri bulmak için gemici haritaları kullanıyorduk. Bölgedeki otel şantiyelerini denetliyor, ürünlerin pazarlamasını yapıyorduk. Projeleri lehimize çevirmeye çalışıyorduk. Karşımızda ise ithal polimer bitümlü malzemeler vardı. Bunlara karşı bizim de bir önlem almamız gerekiyordu. Çözümse bu ürünleri üretmekti. 1987 yılında BTM olarak biz de polimer bitümlü malzemelerin üretimine başlama kararı aldık. Bilgiye ihtiyacımız vardı. Üretim ve araştırma sürecinde firmamızın içinden, benim de aralarında bulunduğum bir grup seçildi ve Avrupa’ya gittik. Almanya, Fransa ve İtalya’da beş fabrika gezdik. Teknolojileri gördük, bilgi alışverişinde bulunduk. Fabrikalardan birisi Hamburg’taki Ruberoitverke idi. Kapısında Türk bayrağı ve Atatürk posteri vardı. O fotoğraf, Atatürk’ün Florya Köşkü inşaatını denetlerken çekilmiş bir fotoğrafıydı. Fotoğrafın arka planında, çatıda kullanılacak, o firmanın ürettiği bitümlü örtü ruloları görülüyordu. O örtülerle Atatürk’ün aynı karede olması ve fabrikada çok sayıda Türk işçisinin çalışması dolayısıyla fotoğrafı büyültmüşler ve girişe koymuşlardı. O fotoğrafın fotoğrafını çekmemiş olmak hala beni üzüyor...”

Şifreleri çözüyorduk
“1987 yılında polimer bitümlü örtülerin üretimine başladık. Bu arada pazara hangi ürünleri sunacağımız konusunda araştırmalar da yapıyor, ürün tiplerini belirliyorduk. Okside bitümlü örtülerin yakın bir gelecekte ortadan kalkacağını biliyorduk. Her şeyden önce Avrupa’daki üreticilerin kataloglarını çözümlemek zorundaydık. Bugün o tabloları ezbere okuyoruz ama o günler için şifrelenmiş gibiydiler. Şifrelerini çözüyorduk. Üretime başladıktan bir süre sonra üç dört rakibimiz daha ortaya çıkmış, üretici sayısı artmıştı. Sentetik örtüler ve sürme malzemeler de pazarda aktif hale gelmişti. Sağlıklı detaylar üretilebiliyordu...”

Yeni bir pazar oluşturduk
“Türkiye’de su yalıtım sektörünün temelleri Cam Elyaf ve Şişecam döneminde atıldı. O temeller atılırken Melih İbrahimoğlu’nun, Erdal Türk’ün ve benim çok büyük katkı ve reformlarımız olmuştu. O dönemde elliye yakın bayimiz ve uygulama  ekipleri de doğru uygulamalar yaparak katkıda bulundular. Özellikle detay kitapların hazırlanması konusunda çok uğraşmıştım. Yıllardır konuşulan aydınger kağıtlara basılmış bir detay kitabı hazırlamıştık. Bir mimar arkadaşımız bir buçuk yıl boyunca detayları çizmişti.

1986 yılından 1990 yılına kadar olan süreçte büyümeye ve bölge müdürlükleri açmaya başladık. 1986’dan sonra otoyol inşaatları hız kazandı. Karayolları, bu inşaatlarda özellikle ithal ürünlerin kullanılmasını tavsiye ediyordu. Üretilmeyecek malzemeler değildi ve biz de bu malzemelerin üretimine başladık. Ancak ihalelerde bu ürünleri nerelerde uyguladığımızı sorduklarında cevap veremiyorduk. Tekfen ile olan iyi ilişkilerimiz neticesinde 1991 yılında TAG otoyolunun 10 bin metrekarelik bir işini almıştık. 2000 yılına kadar süren bu işi 200 bin metrekarelik uygulama yaparak bitirdik. Başlangıçta ihale bedeli 50 bin dolardı, sonunda 2 milyon dolara çıkmıştı. Bu bizim için büyük bir referans oldu ve devamında diğer otoyol projelerini de aldık. Şu anda tüm otoyollarda, viyadüklerde yerli malı ürünler kullanılıyor. Zorunlu taahhüt işine girmemiz ve on yıl gibi bir süre içerisinde o işi tamamlamamız Türkiye’de su yalıtımcıları için yeni bir pazarın oluşmasına neden olmuştu...”

İşe başladığımızda zor bir noktadaydık
“Bizden önceki jenerasyon da iyi işler yapmıştı. Mesela bir buhar kesici veya dengeleyici kavramları bizden önceki jenerasyonun oturttuğu kavramlardı. Isı yalıtımının, su yalıtımı ile birlikte nasıl olması gerektiğinin prensiplerini onlar oturtmuşlardı. Fakat çok yanlış uygulamalar da yapıldı. Yanlış işlerin yapılmasında, malzemelerin kalitesizliği ön plana çıktı. Biz işe başladığımızda zor bir noktadaydık. Sür karayı, al parayı anlayışı hakimdi. Teras çatının akıtacağı düşünülüyordu. Bugün de yanlış iş yapan arkadaşlarımız var fakat eskiye nazaran çok daha az...”

Ürünlerimiz yurtdışındaki birçok projede de kullanıldı
“1986 yılından 1990 yılına kadar yurtiçinde BTM olarak satış teşkilatımızı oluşturmaya çalıştık. Bölgeler oturdukça üzerimizdeki pazarlama ve satış yükü azalmaya başladı. Çünkü artık bölgeler işleri koordine etmeye, takip etmeye başlamışlardı. Ancak onların zorlandıkları noktalarda gidip müdahale etmeye başlamıştık. Bu arada Türk müteahhit firmaları, özellikle 1986 yılından itibaren yurtdışında da ciddi projeler almaya başlamışlardı. Müteahhit firmalar kredileri alırken, kullandıkları malzemelerin bir kısmını yurtiçinden alma zorunlulukları doğuyordu. Dolayısıyla BTM ürünleri de yurtdışında bir çok projede kullanıldı. Ürünlerimiz yurtdışında da onaylanıyordu. Avrupa’da ürünlerimizin belli standardın üzerinde olduğunun tescillenmesi bizleri de sevindiriyordu...”

İhracat konusunda Hollandalılardan iyi bir eğitim aldık

“1988 yılında ufak tefek ihracat işlerine girmeye ve çantayı elimize alıp yurtdışına gitmeye karar verdik. Alıcı bulup bulamayacağımızı merak ediyorduk. Derken 1990’da ihracat bölümü ayrı bir bütçesi ve hedefi olan bir departman haline geldi. Bu departmanın müdürü de ben oldum. 2004’e kadar bu görevi yürüttüm. Bir çok fuara katıldık. Bir çok ülke ile çalıştım,  Bazı ülkelerden elimiz boş döndük. Bazı müşteriler tarafından suistimal edildik. Tüm bunlar bize ders oldu.”

“Bu arada Hollanda ve Türkiye’nin ortak kurduğu İhracatı Geliştirme Merkezi (IGM) ile tanıştık. İlk başta Hollandalı yetkililer bizi ziyaret ettiler. Üretimimizin nerede, hangi koşullarda yapıldığını yerinde tespit ettiler. Sonra bizden ürünlerimizi istediler. Ürünleri ve satış fiyatlarını gönderdik. Malımızın Avrupa’da satılabilirliğini tespit ettikten sonra bizi Hollanda’da eğitime davet ettiler. Türkiye’den farklı firmalardan on kişi eğitim gördük. İhracatın ‘a’sından başlayıp, pazar araştırmasının nasıl yapılması gerektiğine kadar bir çok konuda eğitim aldık. Eğitim sonrasında uluslararası bir fuara davet edildik. Fuarda stand verdiler. Ürünleri nasıl yerleştireceğimizi, nasıl tasarlayacağımızı gösterdiler. Daha sonra da bizi üç yıl boyunca izlediler. Artık Türkiye gelişmekte olan ülkeler statüsünden çıktığı için Hollandalılar bu eğitimi vermiyor. O eğitimlerden çok şey öğrendiğimi söyleyebilirim. Keşke IGM ihracatçı firmalara aynı eğitimi vermeye devam etse...”

Gümrük Birliği tek taraflı işleyebilir
“İhracat bölümümüzün kazancı benim bıraktığım 2004 yılında yaklaşık 3 milyon avro’ya yakın bir rakamdı. Üretimimizin yüzde 15’ini ihraç ediyorduk. Sizden sonra gelecek nesli yetiştirmek ve o neslin önünü açmak zorundasınız. 2004 yılında ‘Artık başka arkadaşlar devam etsin’ dedim ve işi devrettim. Bugün BTM’nin teknik danışmanlığını yapıyorum. Avrupa’da mevzuatlar ve standartlar çok hızlı gelişiyor, Türkiye’nin AB’ye giriş süreci iyi ya da kötü bir şekilde çalışıyor ve Gümrük Birliği anlaşması ile Türkiye’deki üretimin Avrupa’daki üretimle eşdeğer olması gerekiyor. CE gibi bir sürü işaret, yöneticileri zorlar hale geldi. Bu belgelendirmeleri geçmek zorundayız. Aksi takdirde Gümrük Birliği tek taraflı olarak işleyecek. Halbuki Türkiye’nin menfaati çift taraflı işlemesinde. Tüm bunları takip etmek, incelemek ve uygulamak zorundayız. BTM olarak 1986 yılının başından beri sektörel derneklerin hepsine aktif üye olduk ve hepsinin içerisinde aktif olarak çalışmalar yaptık. Bu derneklere mesai harcadık. Şirketim de beni bu konuda çok destekledi...”

CE işareti buzdağının görünen yüzü...

“İki sene önce bitümlü örtü üreten firmaların oluşturduğu BİTÜDER’i kurduk. BTM olarak da böyle bir derneğin kurulmasına ön ayak olduk. Organize olmamız lazımdı. AB’nin bir sürü yönetmeliği var ve bu yönetmelikler yakın bir gelecekte Türkiye’de de kullanılacak. Gelişmeler sürekli devam ediyor. Bu yaptırımlar o kadar ağır ve masraflı ki bir firma tek başına bunlarla savaşamıyor. Bir firmanın tek başına tüm bu uygulamaları tek başına yapması  mümkün değil. Dolayısıyla tüm örtü üreticilerini bir dernek çatısı altında toplamamız ve sorunları ulusal bazda çözümlememiz gerekiyordu. Bu yıl BİTÜDER’i Avrupa Bitümlü Örtü Üreticileri Birliği’nin (BWA) üyesi yaptık. Önceden BTM olarak üyeydik. Artık sorunları yalnızca BİTÜDER olarak değil, BWA çerçevesi içerisinde çözümleyebileceğiz. Derneğin idealleri büyük. CE işareti buz dağının görünen yüzü. Onun arkasından gelecek yönetmelikler çok kapsamlı ve karışık. Ancak Avrupa bazında bir organizasyonla çözülebilecek şeyler. Kimse bu boyutta olacağını düşünmemişti. BWA’ya üye olup, uyarılar gelmeye başladıktan sonra olayı tam olarak görmeye başladık. CE belgelendirmesi Türkiye’yi oldukça zorlayacak. Üretilen bitümlü örtülerin testleri tarafsız laboratuvarlarda yaptırılmak zorunda. Ayrıca altı ayda bir üretim tesisinin denetlenmesi gerekiyor. Türkiye ise bu noktada henüz hazır değil. Çünkü TSE bu işi üstlenmek istemedi. Bu konuda ilk başta epey zorlandık. Sonunda İZODER kanalıyla işi çözmeye karar verdik. İZODER şimdi su ve ısı yalıtım malzemelerine yönelik belgelendirme laboratuvarı kuruyor ve denetçi yetiştirme yoluna gidiyor. Tüm test aletlerinin siparişleri verildi. Yani belgelendirmede iki önemli engeli İZODER kanalıyla çözeceğiz...”

En büyük ilgi alanım uçuş simülatörleri
“1990 yılında bilgisayar ve bilgisayar oyunlarıyla tanıştım. O yıllarda tesadüfen bir uçuş simülatörü elime geçmişti. Bu oyun tepkili motorlarla ilgili hayallerimi su yüzüne çıkardı. Bir uçak nasıl kalkıyor, nasıl uçuyor, rotasını nasıl çiziyor, nasıl iniyor gibi konular ilgimi çekmişti. 1994 yılında Hürriyet’te, Uğur Cebeci’nin yazdığı uçuş simülatörleriyle ilgili bir haber okumuştum. Haberde yer alan internet adresindeki kişilerle temasa geçtim ve bana ‘bilgisayarını al gel, gerekli programları yükleyelim, internetten oynarsın’ demişlerdi. Dediklerini yaptım, programları yüklediler ve gerçeğe en yakın şekilde oyunu oynamaya başladım. Başlangıç o başlangıç. Benim için günün yorgunluğunu alan, dinlendiren bir uğraş oldu. Boş zamanlarımın çoğunu alıyor. Oyun olmaktan çıktı, neredeyse sorumluluk isteyen bir iş haline geldi.

Bu konuda, dünya çapında 50 bin, Türkiye’den de 300 kişinin üye olduğu bir gruba üyeyim. Çok farklı meslekten insanlar var. Zaman zaman bir araya geliyoruz. İşe döndüğümüzde zinde ve olayları daha gerçekçi görebilen bireyler oluyoruz. Tabii her işte olduğu gibi bu işte de rahat duramadım. Amatör boyuttan alıp işi biraz daha ciddiye bindirdim. Airbus ve Boing uçakları uçuşlarını bilgisayarla gerçekleştirirler. Aramıza yeni katılan arkadaşlara, o uçaklardaki bilgisayarların programlama eğitimini veriyorum. Bu eğitim bilgisayar başında üç saat sürüyor. Telsiz programlarımızla bağlanıyor ve eğitim veriyoruz...”

“Zaman içerisinde bir çok şeyle uğraştım. Okul yıllarında yağlı boya resim yapardım. O günlerde yaptığım bazı resimler hala duruyor. Fotoğraf çekmeyi de çok seviyorum. 1977-1990 yılları arasında uygulama fotoğrafları çektim. Bu konuda büyük bir arşivim var. Bu arşiv BTM’nin kütüphanesinde. Manzara fotoğrafları da çekiyorum...”

Eğitimini aldığım mesleği yaptım
“Hayatımda verdiğim en doğru kararın, eğitimini aldığım meslekten para kazanmak olduğunu düşünüyorum. Bunda başarılı oldum. Bugün neyim var neyim yok, hepsini mesleğimden edindim. Hayata sıfırdan başladım. Ailemin bana verdiği tek şey diplomaydı. Her şeyim o diploma sayesinde oldu. Bu radikal bir karardı. Daha sonra bir takım virajlara girdim, aklımı çelebilecek şeyler yaşadım ama o yolda devam ettim. İkinci radikal kararım ise ailemle ilgili bir karardı. Ne olursa olsun çocuklarımı iyi okutmayı arzu ediyordum. Onda da başarılı olduğumu tahmin ediyorum. 1979 yılında evlendim. İki kızım var. Büyük kızım Marmara Üniversitesi İşletme Bölümü’nü bitirdi ve insan kaynakları üzerine yüksek lisans yaptı. Şu anda bir şirkette insan kaynakları bölümünde çalışıyor. Küçük kızımsa İTÜ Kimya Bölümü’nde okuyor. Her ikisinin de Türkiye düzeyinde iyi bir eğitim aldıkları kanısındayım. Bunun için de eşimle birlikte büyük fedakarlıklarda bulunduk...”

Farkı yaratacak olan uzmanlıktır!
“Gençler, diplomalarının yanına, uzmanlaşmak istedikleri konularla ilgili bir takım sertifikalar alırlarsa o diploma kıymetli hale geliyor. Bugün adı bilinen bir üniversite bitirseniz, tercih listesinin ilk sıralarına yazılırsınız. Ama bu liste uzayabilir. Seçilmeniz için diploma yeterli değil. Şirketin sizi tercih edebilmesi için diplomanın yanına uzmanlaştığınız, şirketin ilgisini çekecek konulardaki ek sertifikaları sunmanız lazım. Bilgisayar sertifikanız varsa bu bir uzmanlıktır; ehliyetiniz varsa bu bir uzmanlıktır; iki yabancı dil biliyorsanız bu da bir artı değerdir. Bu artıları koyamadığınız zaman şansınız herkesle aynı olur. Kendi çocuklarıma ve gençlere bunu empoze etmeye çalışıyorum. Bugünkü gençler çok şanslı. Çünkü internet sayesinde her şey ellerinin altında. Bizim eğitim aldığımız dönemlerde bir kitabı bulmak için zorluklar çekerdik, günlerce sahaflarda dolanırdık. Bugün böyle bir zorluk yok. Fakat diğer taraftan baktığınızda da bu fırsatlar herkesin elinde var. Farklılığı yaratacak olan uzmanlaşmadır. Diploma çok şey ifade ediyor ama yeterli değil. Gençlerin kendilerine bir yol seçip, o yolda uzmanlaşmaları gerekiyor...”

Oyuncular değişecek
“Önümüzdeki senelerde yine bitümlü örtülerden, sentetik örtülerden, sürme yalıtım malzemelerinden bahsediyor olacağız. Bu malzeme grupları değişmeyecek fakat gelişecek. 1980’li yıllardan beri aynı kalmaları nedeniyle önümüzdeki yıllarda bitümlü örtülerde ciddi gelişmeler olabilir. Sentetik örtülerde ve sürme tipi malzemelerde de sürekli bir gelişim yaşanıyor. Polimer bitümlü örtülerde de bugüne kadar radikal değişimler olmadı. Sektör büyüyor. Dinamik bir yapıya sahip. Yabancıların gözü üzerimizde. Türkiye pazarına önemli yabancı yatırımcılar girecek. Oyuncular değişecek. BTM ise ayakta kalacak. Güçlü bir aile yapımız, büyük bir bilgi birikimiz var. Yatırımlarımız olacak. Pazar içindeki payımız artacak. 1986 yılında 60 kişiydik, bugün 260 kişilik bir şirketiz. Türkiye’nin ilk 500 şirketi arasında yer alıyoruz. BTM’de yeni gelişmeler yaşanıyor. Yakında yeni ürünlerimiz piyasaya çıkacak. Sürekli gelişme içerisindeyiz...”
 


Geri