Portre & Röportaj

Canpa Şirketler Grubu Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Özcan


Temmuz - Ağustos 2007 / Sayı 67

Canpa Şirket Grubu Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Özcan, 60’lı yıllarda ciğerlerine sinen ilk asfalt kokusunu, “bir kader mahkumu”nu hayata kazandırmak amacıyla kurduğu Canpa’nın ilk günlerini, “ilkel” uygulamaların yapıldığı 70’li yılları, daha  doğrusu yalıtım sektörünün de neredeyse son kırk yılını okuyucularımızla paylaşıyor...


“Isparta’ya 25 kilometre uzaklıkta bulunan Atabey’de 1950 yılında doğmuşum. O dönemde ilçede genelde gül yetiştirilir ve tütün tarımı yapılırdı. Halıcılık da kentin geçim kaynaklarından birisiydi. Ailem de genelde bu tip işlerle geçimini sağlardı. Gül yetiştirmek, toplamak kolaydı da tütün oldukça uğraştırırdı. Tütün 12 ayı kapsayan bir ilgi ister, zordur; hepsi tek tek el emeği göz nuru gerektirir... Martta fideler ekilir, diğer yılın şubat ayında ancak elinizden çıkarabilirsiniz. 12 aylık döngünün sulaması, kurutması, toplaması bütün süreçleri meşakkatlidir. 7’den 70’e tüm ailenin katkısı gerekir. Fakat bu emeğe karşılık maddi getirisi çok azdır. Hatırlıyorum da 1961’de çok verimli bir yıl geçirmiştik fakat yine de maddi beklentiler karşılanmamıştı. Zor bir iş olmasına rağmen o günün koşullarıyla devam edilirdi. Babam 60’lı yıllarda tarımdan başka biraz da halıcılıkla uğraşmıştı. Denizli’nin köylerinde tezgahlar kurup, kurdurup halı dokutturmuştu. Halıları da Isparta’da satardı. Benim de çocukluğum bu tip uğraşlarla geçti. Hem okul döneminde hem yaz tatillerinde aileme katkı sağlıyordum...”

Gece okuduğum için, gündüz çalışmam gerekiyordu
“İlk ve orta öğrenimimi Atabey’de tamamladıktan sonra lise öğrenimime Isparta’da devam ettim. Atabey’e yarım saat mesafede olmasına rağmen Isparta’da ev tutmuştum ve hafta içi günlerde orada kalıyordum. Hafta sonları ise eve gidiyordum. Liseye kadar olan başarılı öğrencilik hayatım ve sınıf birinciliklerim, lisede sınıfta kalmadan geçmeye dönüşmüştü. Biraz düşüş yaşamıştım. Ama yine de haziran döneminde mezun olan dört kişiden birisiydim. Okul bittikten sonra 1969 yılında Ankara Devlet Mühendislik Mimarlık Akademisi İnşaat Bölümü’ne başladım. Dersler akşamdı. Bölümü isteyerek seçmiştim. Çocukluğumdan beri hedefim mühendis olmaktı. Özel bir okuldu fakat ben üçüncü sınıftayken devlet okulu olmuştu. Okul açılmadan birkaç hafta önce, eylül ayının bir cumartesi günü ilk defa Ankara’ya gelmiştim ve pazartesi Yalıtım Kolektif Şti. isimli bir firmada işe başlamıştım. Gece okuduğum için gündüz çalışmam ve aileme yük olmamam, kendi ayaklarımın üzerinde durmam gerekiyordu. Bu firmaya girmeme babamın, Arısoy Kolektif isimli firmada inşaat mühendisi olarak çalışan bir arkadaşı yardımcı olmuştu. Yalıtım Kolektif de bu firmanın yan  kuruluşuydu. Yalıtım kavramını da ilk orada telaffuz etmeye başlamıştım. Şantiyelerde altı ay kadar çalıştım. İşçilerin puantajlarını tutuyordum. 1970’in ortalarına doğru Arısoy firmasına geçmiştim. Şirketin tabanından başlayıp hemen hemen tüm departmanlarında çalışmak arzusundaydım. Ambar memurluğu yaptım, malzemeleri kontrol ettim, çetele tuttum, şantiye şef yardımcılığı yaptım. Yıldıztepe’de, Gölbaşı’ndaki şantiyelerde bulundum. Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı’nın bir inşaatında şantiye şef yardımcısı olarak çalışırken, beton döküleceği için sınava girememiş ve bir yıl beklemek zorunda kalmıştım...”

Üniversite hayatı yaşayabilen gençlere imrenerek bakıyorum
“Hem okulu hem işi birlikte yürütüyordum. O denge gerçekten zordu. Müthiş bir enerji gösteriyordum. O enerjiyi şimdi gösteremem. Sabahın beşinde kalkıyor, işe gidiyor, akşam da okula yetişip gece yarısına kadar dersleri takip ediyordum. Gece yarısı eve dönüp sabahın köründe aynı sisteme, performansımı düşürmeden ayak uydurmak zorunda kalıyordum. Hayata kendimi hazırlama yönünde büyük kazanımlarım oluyordu. Okul arkadaşlarım kolon ya da kirişe boş gözlerle bakarken ben onları uygulamalı olarak görüyordum. Büyük bir avantaj da sağlıyordu bana. Fakat tabii bir üniversite ya da kampus hayatı yaşayabildim diyemem. Bu tip şeylerden de yoksun kaldık. Şimdilerde üniversite kampuslarının tadını çıkaran öğrencilere imrenerek bakıyorum...”

Belki de başarının anahtarı her kademede çalışmış olmak
“Muhafız Alayı’nın şantiyesini bir buçuk yılda bitirdik. 1973 yılında başka bir firmadan Ankara’daki Efes Pilsen fabrikasının inşaatında şantiye şefliği yapmak üzere bir teklifi geldi ve orada işe başladım. Temmuz 1974’de iş tamamlandığında altı maaş ikramiye vermişlerdi. Şaşırmıştım, prim almaya alışkın değildim. Hep çalışmış ama omzum bile sıvanmamıştı. Duygulanmıştım. O tavır bana “vermeyi” de öğretmişti. Okul henüz bitmemişti. Son seneye giriyordum. Bitirme projeleri vardı. Ve aldığım o altı aylık prim beni ekonomik olarak rahatlattığından son sınıfta çalışmamaya karar vermiştim. Okula ağırlık vermeye başlayacaktım. 1975 yılının haziran ayında da okul bitti. Her kademede çalışmış olmam belki de başarının anahtarı idi...”

İlkel uygulamalar muhteşem çözümler olarak sunuluyordu
“Yalıtım Kolektif firmasının uzmanlık alanı, adından da anlaşılacağı üzere yalıtımdı. O günün yalıtım koşulları bugünden oldukça farklıydı, teknoloji gelişmemişti. Yapılan işler su yalıtımı ağırlıklıydı. Asfalt kazanlarda kaynatılıyor, pamuklu kanaviçenin üzerine emdirilip su yalıtımı yapılıyordu. Yalıtım Kolektif’te asfaltla, kokusunu ciğerlerimize çekerek tanışmış oldum. İlkel uygulamalar muhteşem çözümler olarak sunulurdu. Sonraki yıllarda emdirilmiş kanaviçe yerine Paşabahçe tarafından üretilmeye başlanan cam tülü kullanılmaya başlandı. Bunlar büyük yeniliklerdi. Yani standardı olmayan kanaviçe yerine, en azından boyutları belli, hafif, pırıl pırıl bir cam tülü müthiş bir uygulama kolaylığı getirmişti. Teknolojik bir ürün olarak görülüyordu. Isı yalıtımıyla ilgili olarak da 60’lı yılların sonuna doğru camyünü üretimi başlamıştı. Ama halk henüz telaffuz etmiyordu bile. 70’li yılların başında kamu binalarında çatı arasında kullanılıyordu...”

O yaz 13 şantiye binası yapmıştık
“Son sınıfa geçtiğim yılın yaz tatilinde Atabey’e gitmiştim. O günlerde, eskiden Arısoy Kolektif firmasında birlikte çalıştığım ve yalıtım uygulamaları yapan bir ağabeyimiz ısrarlı bir şekilde, SEKA’nın Afyon’daki tesislerinin şantiye binaları yapımında kendisine yardımcı olmamı istiyordu. İnşaat mühendisi değildi, inşaat yapımından pek anlamıyordu. Bana da çok güveniyordu. Düşüncesi, şantiye binalarının yapımının ardından tesisin yalıtımını da yapmaktı. Israrlarına dayanamadım ve kabul ettim. O yaz, okul başlayana kadar iki buçuk ayda 13 şantiye binası yapmıştık. Sonrasında ben okula tekrar başladım ve haziranda mezun oldum. Sevgili ‘Ağabey’ yine peşimi bırakmadı ve temmuzda Afyon’da tekrar bıraktığımız yerden yalıtım işlerini yapmak üzere işe başladık. 1977 yılına, askere gidene kadar ağırlıklı olarak su yalıtım işleri yaptık. Merkez Afyon’daydı ve su yalıtımı ağırlıklı olmak üzere Adana, Kütahya ve İzmir’de de işler yapıyorduk. O sırada kendi adıma da bir firma kurmuştum...”

Vaatlerin bini bir paraydı
“1977 yılının nisan ayında askere gittim. Dört ay İzmir İstihkam Okulu’ndaki eğitimin ardından askerliğim 12 ay Kars’ta devam etti. 1978’in temmuzunda da tezkereyi iki ay erken alarak askerliğimi tamamladım. Artık yerleşik düzene geçmek istiyordum. Evli değildim ama ileride ailemi sefil etmemek için yerleşik, düzenli bir hayat planlıyordum. Atabey’e döndüm, karar aşamasındaydım. Sevgili ‘Ağabey’ yine beni bulmuştu... Afyon’da işlere yeni işler eklenmişti. Cami, okul inşaatları devam ediyordu. Ve yine ısrarlı tekliflerine başlamıştı. Gerçekleşmesi pek mümkün olmayan vaatlerin bini bir paraydı. Bu tip vaatler duymak açıkçası insanın hoşuna da gidiyor. Baktım kurtuluş yok, yine kabul ettim ve bir müddet daha Afyon’da çalıştım. 1979 yılının haziranına kadar da o inşaatlar tamamlandı. Sonrasında Ankara’ya yerleştim ve o yıl da evlendim. Ben Sevgili Ağabey’i nikah şahidi yapmayı planlarken, kendisinden sadece mutluluklar dileyen bir telgraf gelmişti...”

Mağazacılık serüveni Levent Tecrit ile başladı
“Ankara’ya geldikten sonra sıkıntıdan oflayıp puflamaya başlamıştım. Ne yapacağımı düşünüyordum. Sevgili Ağabey ile ofiste vakit geçirmek için tavla oynuyorduk. Yalıtım serüvenim de o dönemde başladı. İzmir’de yalıtım işleri yapan Levent İzolasyon’dan Metin Ürkmez, Ankara’da ortak bir yalıtım mağazası açmak konusunda ısrarda bulunuyordu. Onlardan cam tülü alırdık ve ahbaplığımız vardı. Bense mağazacılıktan anlamadığım gerekçesiyle bir süre kabul etmek istememiştim. 1979’un eylül ayında kabul ettim ve Levent Ürkmez, Metin Ürkmez ile birlikte Ankara’da Dedeman Oteli’nin karşısında Levent Tecrit Maddeleri Ltd’yi kurduk. ‘Levent’ ismi İzmir’de markalaştığı için adını da Levent Tecrit koymuştuk. İzmir Levent yüzde elli, biz de Ankara grubu olarak yüzde elli ortaktık. Firmanın sermayesi bir milyon liraydı fakat o kadar iyi iş yapıyordu ki iki sene sonra iki milyon lira vergi ödemiştik. Kurucu ve yöneticisi bendim. O dönemde Ankara’da etkin olarak çalışan yalıtım firması sayısı azdı. Bayağı fırtına koparmıştık. Hizmet üretiyorduk, malzeme satıyorduk. Mağazacılık serüvenimiz öyle başladı. 1982 ise Hoşdere’ye taşındık ve 1983 yılında ben yöneticilik görevini bıraktım...”

“Aklımda mağazacılıktan çok inşaatçılık vardı. Mehmet Özcan adına kurduğum şirketle de bir taraftan inşaat ve yalıtım işleri yapmaya başlamıştım. O firmamla 1984 şubatında da yapımı süren Atatürk Barajı’nın personel lojmanlarının yapımını üstlenmiştim. Ayın yarısı Ankara’da diğer yarısı Şanlıurfa’da geçiyordu. Levent Tecrit’te görevlendirdiğimiz yöneticinin yetersizlikleri nedeniyle şirketin işleri iyi gitmiyordu. 1984’te Levent Tecrit’teki işlerimi ve hissemi devrederek Atatürk Barajı’ndaki projeye ağırlık vermeye başladım. Diğer ortaklarım biraz muhalefet etmelerine rağmen ayrıldım. Atatürk Barajı projesinde üç yılda 350 daire teslim ettim. 1987’ye kadar da DSİ’nin bir takım işlerini daha alarak yoluma devam ettim...”

Canpa, bir “kader kurbanını” hayata kazandırmak adına kurulmuştu
“Canpa’nın doğuşu tesadüfidir. Mağazacılık yapmak istemiyordum, Bu yüzden Levent Tecrit’teki hisselerimi devretmiştim. Daha önceki yıllarda Levent Tecrit Malzemeleri’nde çalışan genç bir arkadaşımız, çalıştığı beton şirketinden suistimal yaptığı gerekçesiyle işten çıkarılmış ve hapis cezası almıştı. Cezasını çektikten sonra yanıma gelmiş, benden iş ve yardım istemişti. Ben de ona Urfa’daki işlerimde çalışabileceğini söylemiştim. Fakat ailesini bahane ederek Urfa’ya gitmek istemedi. Bizim ofisteki boş odalardan birisine göz koymuştu. Planı, yalıtım malzemeleri satmaktı. Pek aklıma yatmamasına rağmen bu ‘kader kurbanı’ olduğuna inandığım arkadaşa yardım edip, oda vererek, malzeme satışı yapmasını sağlamıştım. Bir süre malzeme aldı, sattı, devam ettirdi işleri. Altı ay bu şekilde sürdü. İşler biraz iyi gitmeye başlayınca mağaza kurmayı teklif etti. Vitrin olsun, insanlar düzayak girebilsin istiyordu. Halbuki ben mağazacılıktan bıkmıştım ve yapmak istemiyordum. Güya  hiçbir şeye karışmayacaktım. İnce ince beni işliyordu. Israrlarına dayanamadım ve sonunda 1985 yılının ekiminde CANPA İzolasyon Malzemeleri Pazarlama Ltd.’yi kurduk. 1 Mart 1986’da da Hoşdere’deki mağazayı açtık. Mekan marketti ve mal sahibi araya bölmeler koyarak dükkanın üçte birini bize kiralamıştı. Yüzde yirmi hissesini de o arkadaşa vermiştim. Açıkçası maddi bir beklentim yoktu; inşaat işlerine odaklanmak istiyordum. Levent Tecrit’i bırakmam bir seneyi bile bulmadan yine mağazacılığa bulaşmıştım. Büyük lokma ye, büyük laf etme demişler...”

Canpa’nın ilk gelirleri kumar masasında kaybedilmiş
“Urfa’daki işler de devam ettiğinden sık sık Ankara dışında oluyor ve bire bir Canpa ile ilgilenmiyordum. Bir iki ay sonra Urfa’dayken bu arkadaş, tahsilat yapamadığı gerekçesiyle benden para istemeye başlamıştı. Bir iki ay böyle devam etti. Muhasebeciye sordum ama o da çok detayını bilmiyordu. Haziranda Ankara’ya döndüğümde çekmecesinde tahsilat yapamadığım dediği firmaların makbuzlarını bulmuştum. On milyon sermayeli firmamız müşterilerinden 15 milyon lira tahsilat yapmış fakat muhasebeye bildirmemişti. Paraları zimmetine geçirmiş ve Dedeman Oteli’nde, o dönemde yeni yeni yaygınlaşan kumar makinelerine yatırmıştı. Hemen firmayla ilişiğini kestim tabii ki...”

Canpa’ya “devam” kararı aldım
“Haziranın 15’inde bir yol ayrımına gelmiştim. Önümde iki alternatif vardı; ya Canpa’yı kapatacaktım ya da devam edecektim. ‘Firma başarısız oldu, beceremedi, kapandı’ denilmesini doğrusu pek istemiyordum. Biraz gururum ağır bastı ve yola devam kararı aldım. Beklenti duymadan, bir kader mahkumunu hayata kazandırmak adına kurduğum Canpa şimdi istemeye istemeye başıma kalmıştı. ‘Devam’ kararı aldıktan sonra firmayı yeniden şekillendirmeye başladım. Personel sayısını artırdım. Bana yakışır bir tarza dönüştürmem gerekiyordu. O günlerde firmaya giren bazı arkadaşlar hala bizimle çalışıyor. Bugün personel sayımız Ankara ve İstanbul’la birlikte, uygulama yapan çalışanlarımız hariç altmışı geçti. On yıl sonra, 1996’da İstanbul Mecidiyeköy’de de bir şube açtık. Bu sefer emek sarf etmem gerekiyordu. Mesaimin yarısını inşaata, yarısını Canpa’ya veriyordum. Ve zamanla da inşaatçılık tarafımız zayıfladı. 1995’ten itibaren de yalıtım kolumuz gelişti, güçlendi ve önceliğimiz oldu. Canpa’yı kurumsallaştırmaya başladık. 1969’da ciğerlerime sinen asfalt, 1985’da tekrar karşıma çıkmıştı...”

İnşaatçılık içimde uktedir
“Canpa lehine verdiğim kararı aleyhine verseydim bugün metrolar, barajlar, tüneller, karayolları yapan bir inşaat firması olur muyduk, bilemiyorum... Ama ileriye dönük hedeflerimiz arasında inşaat dalımızı geliştirmek var. Ana stratejilerimizden bir tanesi bu. İnşaatçılık içimde uktedir. Canyapı İnşaat Mühendislik A.Ş. isimli bir inşaat firmamız da var; zaman zaman inşaat da yapıyoruz. Ama yoğunlaşamadığımdan istediğim performansı hala sağlayamadık. Bilgisayar mühendisi oğlum ve Uluslararası İlişkiler okuyan kızım belki bir süre sonra Canpa’da çalışmaya başlayıp, yükümün bir kısmını omuzlarımdan aldıklarında Canyapı ile inşaat işlerine ağırlık verebilirim...”

Firmada bir danışman gibiyim
“Çalışanlarımın öngörüsü benim için çok değerli. Canpa’da iş geliştirme koordinatöründen finans müdürüne herkesin görev tanımı bellidir ve bu çerçevede özgürdürler. Yani, ‘haberim olmadan kuş uçmaz’ düşüncesi firmamızda hakim değil. Yetkileri seviyesinde bana sormadan hareket ederler. Günlük işleyişten haberim olmaz. Bir danışman, bir ağabey gibi yardımcı olmamı istedikleri olaylara müdahil olurum. Yetki kullanımında bir sorgulama söz konusu değil. Ehil, denenmiş, sınanmış ve konusunda yeterliliğini ortaya koymuş arkadaşlarımla tatsız olaylar yaşamam pek mümkün değil zaten...”

“Canpa’yı benzer firmalardan ayıran en büyük özelliği kurumsal yapısı ve kurumsallaşma yolunda ciddi adımlar atması. Şirket içinde sürekli eğitim veriyoruz. Bizden çok daha büyük firmalarda bile bu yok. Canpa bu anlamda, kendinden çok çok büyük firmalara bile örnek olacak düzeyde. Mesela firmalara irsaliye zorunluluğu yokken bile biz bunu sistemimiz gereği on senedir uyguluyorduk. Ayrıca müşteri haklılığı konusunda oldukça hassas ve titiziz. On sene önce bitirdiğimiz bir projede bile bir problem olduğunda hizmetimizi sürdürürüz. Hizmetimiz kar ve zarar faktörleri düşünülmeden yerine getirilir...”

“Canpa yalıtım sektöründe temelden çatıya hizmetlerde iyi bir yerde duruyor. Pahalı bir imaja sahibiz ama neye göre pahalı olduğumuzun sorgulanması gerekiyor. Canpa yapıyorsa başın derde girmez. Uygulama konusunda belli bir disiplin içinde tavizsiz, kaliteli hizmet sunmaya çalışıyoruz. Farklı projeleri de hayata geçirmeyi planlıyoruz. Bir EPS üretim tesisi kurmayı düşünüyoruz. EPS’nin pazarlaması dar bir bölgede yapılabildiği için Kayseri, Eskişehir ve Afyon üçgeninde Ankara iyi bir merkez olacak...”

Hedefimiz üretim kanadımızı güçlendirmek

“Bu sene içinde kurduğumuz Stoper Membran tesisi, membran alanında Türkiye’nin en modern tesis oldu. Membranla ilgili geçmişte çok sıkıntı yaşamıştık, ürünlerin standardı bile doğru dürüst yoktu. Bu sıkıntıları sektöre tekrar yaşatmak istemiyoruz. Nisanda açılışını yaptığımızda TSE belgelerini almıştık. Ergoland Yapı ve Yalıtım Sistemleri A.Ş’nin kurucu ortaklarından birisi Canpa, diğeri de Mardav Yalıtım. Ergoland’in Antalya’da bir mağazası da var fakat ana hedefimiz üretim kanadını geliştirmek. Bitümlü membran tesisiyle başladık. Çok teknolojik bir laboratuvara sahip. TSE, ürünlerin testini bizim laboratuvarda yaptı. Tesiste membranın ardından shingle da üretmeyi planlıyoruz. Sonrasında ise derz dolgu malzemeleri vs. üretimi yapabiliriz...”

İleride üretici firmalar bayileri ellerinde tutmakta sorunlar yaşayacaklar
“Yalıtım sektörü her yıl yüzde yirmi büyümesine rağmen yoğun rekabetten dolayı karlılıklar çok ciddi oranda düşüyor. Enflasyonist ortamda şişirilmiş bir balon vardı ve firmalar bir altta bir üstte ne olduğunu anlayamıyor, sene sonunda kazanmadıkları karın ve enflasyonun vergisini veriyorlardı. Çok vergi ödenmiş, aslında zarar edilmiş. Dolayısıyla ileride üretici firmalar bayileri ellerinde tutmakta ciddi sorunlar yaşayacaklar. Bu, insanların güvenilir olmamasıyla ilgili bir şey değil. Onun için franchising mağazalar oluşturmayı düşünüyorum. Perakendeci ağı kurmak istiyorum. İleride bayilerden dolayı pazara ulaşamama, ücra noktalara malı sunamama derdimiz olsun istemiyorum. İyi ya da kötü müthiş bir rekabet var, düzeltmemiz mümkün değil. Bir oyuncu gidiyor on oyuncu geliyor. Sürekli bir değişim yaşanıyor...”

İnsanların kafasına artık “yalıtım” kavramı girdi

“1993’te kurulan İZODER’in yedi kurucu üyesinden birisiyim. İki döneme yakın başkanlığını da yaptım ve on seneyi aşkın bir süre yönetimde yer aldım. Şu anda da Su Yalıtımı Komisyonu’nun başkanlığını yürütüyorum. Amacımız sektörü bir araya toplamak, güç birliği oluşturmaktı. Kimsenin kimseden haberi yoktu. Ayrı ayrı yerlerde ahkamlar kesiliyordu. En azından ortak sorunların paylaşılacağı bir platform yaratılacaktı. Kavga edilecekse bile bu çatı altında edilecekti. Kuruluş aşamasında bir masa, bir sandalye bulmakta bile zorluk çektik. Kendi ofisimiz olmadan çalışmalar başladı. İki sene sonra da Perpa’da bir yer kiraladık. O günden bugüne sektörün büyümesinde İZODER’in ciddi katkıları var. Üye sayımız arttı, eğitimler ve ciddi kampanyalar, aktiviteler düzenledik. Profesyonel ve yetkin bir kadro oluşturduk. 2000 yılının haziranında çıkan TS 825 tamamen İZODER’in başarısıdır diyebilirim. Bu Türkiye’de ısı yalıtımı açısından bir dönüm noktasıdır. Isı yalıtım sektörü büyürken yalıtım sektörünün farklı kolları da büyüdü. Su, ses ve yangın yalıtımı da bu büyümeden nasibini aldı ve alacak. Çünkü halk bilinçleniyor. İnsanların kafalarına artık ‘yalıtım’ kavramı girdi; ısı yalıtımı yaptırırken, gürültüyle ilgili şikayetlerini dile getiriyor, yangın yalıtımına kulak kabartıyorlar. Yeni derneklerin kurulmasıyla İZODER farklı bir konum alacak. Bir üst kimlik olacak. Sektörü bir bütün olarak kucaklayacak. Halkı bilgilendirme görevini üstlenecek. İZODER Su Yalıtım Komisyonu’nu bu sene biraz daha işlevsel hale getirebildik. Bitümlü membran, sentetik membran ve sürme esaslılar olmak üzere üç alt grubumuz var. Standartlar bakımından bitümlü membranlar en gelişmişi; fakat diğerlerinin ne şartnamesi var, ne tanımları var. Önümüzdeki dönemde bunlarla ilgili çalışmalar yoğunluk kazanacak...”

Rekabet yaşanmasa rehavet başlar

“Yalıtım sektörü bütün güçlüklere rağmen büyüme ivmesine sahip sektörlerden birisi. Sıkıntılar çok; rekabet korkunç ve bilinçsizce. Ama ileriye doğru gidebilmek için bu sıkıntıların yaşanması lazım. Rekabet yaşanmasa belki rehavet başlayacak. Rekabet başlayıp, aktörler çoğaldıktan sonra sektör ayağa kalktı ve yalıtım bilinci oluşmaya başladı. O yönüyle bütün sıkıntılara rağmen gelecek vaat eden bir sektör. Sektöre yeni giren profesyonellere herkesin yaptığı şeyler yerine farklı şeyler yapmalarını öneriyorum. Kaliteye ve etik kuralları göz önünde bulundurarak farklı olmaları gerekiyor. Onlar sıfırdan başlamayacaklar. Bizler bayağı yol kat ettik; bir maya, bir alt yapı, bir birikim oluşturduk...”  

XPS’in ilk bayisi olmuştum
“70’li ve 80’li yıllarda yalıtım ‘çal karayı al parayı’ mantığıyla ve bilinçsizce yapılıyordu. Zaten yetersiz olan bilgiler şantiye ortamında ustadan çırağa aktarılıyordu. Literatür yoktu. Malzemeler yetersizdi. 90’lı yıllarla birlikte yeni ürünler ithal edilmeye ve gelişen sanayiiyle birlikte Türkiye’de üretilmeye başlandı. Ürünler çeşitlendi. Müthiş bir yelpaze oluştu. Bilgiye ve malzemeye ulaşmak kolaylaştı. O dönemde bilgiye ulaşsan malzeme bulamıyordun, malzemeye ulaşsan bilgiye ulaşamıyordun. Mesela 80’li yıllarda Türk firmalarının yoğun bir şekilde gerçekleştirdikleri Suudi Arabistan’daki projelerde sıkıntılar çekiyorduk. Projelerdeki detaylarda yer alan XPS’i tanımadığımızdan süklüm püklüm oluyor ve işi alamıyorduk. 90’lı yıllarda Dow’ın XPS’i Türkiye’ye getirmesiyle bu malzemeyi tanımıştık. O olaylar bende iz bırakmış olacak ki XPS’in ilk bayisi olmuştum. Bugün ise bilgiye dayalı, zengin bir ürün seçeneği ile yalıtım yapıyoruz. Müthiş bir altyapı oluştu. Her şeyi daha ekonomik ve daha verimli yapar hale geliyoruz. İmalatlar daha kalıcı oluyor...”

Hayatla barışığım

“Hayatla barışığım, keyif alıyorum. Hayatımı işe adadım diyebilirim. Fanatiklik düzeyinde olmasa da Fenerbahçeliyim. Belli bir yaştan sonra, doktor tavsiyesiyle sporla ilgilenme zorunluluğum doğdu. On yıldır her gün yürüyorum, spor salonuna gidiyorum. İki senedir de haftada bir gün Yoga yapıyorum. Müthiş bir zihin dinginliği veriyor. Çok ileri seviyelerini uygulayamıyorum ama bayağı mesafe kat ettim. Vücutta tanımadığım bir çok organı tanıma fırsatı veriyor...”

Yalıtım Sektörü Başarı Ödülleri önem arz ediyor

“Sektör adına bir şeyler yapma düşüncesiyle yola çıkan ve bir tuğla daha koyan her çabayı destekliyorum. Bu kapsamda Yalıtım Sektörü Başarı Ödülleri de büyük önem arz ediyor. Burada kişiselliğe ya da kaprislere yer vermeden, sağduyuyla ve iyi niyetle yaklaşılması lazım. Su akar mecrasını bulur...”




Geri