E-dergi
e-dergi
Portre & Röportaj

Betek Yalıtım Grubu Marka ve Ürün Müdürü Engin Tanrıverdi


Mayıs - Haziran 2007 / Sayı 66

Yalıtım Sektörü Başarı Ödülleri kapsamında “Yılın Profesyoneli” seçilen Betek Yalıtım Grubu Marka ve Ürün Müdürü Engin Tanrıverdi, “Betek’te işe başlarken yöneticime, beş yıl içinde sektörün önde gelen isimlerinden birisi olacağıma dair söz vermiştim. Betek’teki kariyerimin beşinci yılında ‘Yılın Profesyoneli’ seçilmem bu kapsamda çok anlamlı oldu. Onuncu yılına varan meslek hayatım içinse harika bir hediye...” diyor.

“1975 yılı Balıkesir doğumluyum. Annem Türkçe, babam Matematik öğretmeniydi. Annemden edebi ve sanatsal yönlerimi, babamdan da analitik düşünme sistemini edindiğime inanıyorum. Daha gerilere gidecek olursak anne tarafından dedemin dedesi Kuva-i Milliye’yi kuran 41 bayrak adamdan birisi Alaybeyi Ali Rıza Bey; yani asker... Baba tarafından ise dedemin babası ‘Hoca’ lakabıyla zamanın ulemalarından birisi. İlk ve orta öğrenimimi Balıkesir’de tamamladım. Tek çocuk olmama rağmen tam bir ‘sokak çocuğu’ydum; ailemin koruma perdeleriyle çevrili değildim. Yaramaz ve haylaz tarafımı hala korurum. Sokak çocuğu olmamın bugünümün üzerinde de etkileri var. Mücadeleciliğimi, kendimi kabul ettirme çabamı ve hırsımı sokakta kazandım diyebilirim. Yeni nesille aramızdaki en büyük farkın da bu olduğunu düşünüyorum. Daha steril, hijyenik ortamlarda büyüyorlar. Bu, iş yapma şekillerine de yansıyor. Mesela ben iş için, kişiselleştirmeden kavga da ederim. Tartışmayı, işi sonuçlandırmak için yapılan bir çaba olarak görüyorum...”

Gerçek hayat köyden daha acımasızdı
“Dört yaşıma kadar, anne ve babamın öğretmenliği dolayısıyla Balıkesir’in köylerinde geçirdik. Okula başlamama yakın, Balıkesir merkeze taşınmıştık. Balıkesir’e geldiğimizde, annem burasının kent olduğunu ve köydeki haylazlıklarımı burada sürdürmemem ve terbiyeli olmam gerektiğini söylemişti. Ama ben sokağa çıktığımda gerçek hayatın hiç de öyle olmadığını görmüştüm. Köyden daha acımasızdı. Sopayı yiyip yiyip, kaşım gözüm yarılmış halde eve geliyordum. Bir süre sonra babam da bıkmış olacak ki bir daha bu şekilde eve gelirsem bir sopa da kendisinden yiyeceğimi söylemişti. O gün çok şey değişmişti ve yaramazlıklarım tavana vurmuştu. Ölüm tehlikesi bile atlatmıştım; apartmanımızın yan bloğunun elektrik hatlarını kesip, onlara elektrik satmayı planlamış ve uygulamaya koymuştum. Elektrik tellerini kesmeye çalışmıştım. Hayatımı o zamanın meşhur ayakkabılarından Mekap’a borçluyum. Bir saate yakın baygın yatmışım. Ağaçlara tırmanıp kolumu kırmalar, mahallede kavgalara karışıp dayak atmalar, dayak yemeler... Her türlü haylazlığa karışır, bazen de başı çekerdim. Babam her vukuattan sonra, ‘Bu çocuk ileride beli tabancalı gazinocular kralı olacak herhalde’ diye hayıflanırdı...”

“Ailem aslında, tek çocuk olmamın dezavantajlarına karşı korumacı olmuştu. Bu, annemin ve babamın yaklaşımları ve çocuk eğitimine bakış açılarıyla alakalıydı. Gençliklerinde sol görüşlü olmaları ve özgürlükçü bir eğitim politikası gütmeleri sebebiyle çok steril bir ortamda büyümedim ve hiçbir şeyi de kolay hak etmedim. Çocuk dahi olsam birey olarak tek başıma ayakta durabilmem gerektiğine inanıyorlardı. İlkokula başladığım gün sırtıma çantamı alıp, evin kapısını kendim kapatıp, okula tek başıma gidip, sınıfımı kendim bulmuştum. Akşam da evin kapısını kendi anahtarımla açıp eve girmiştim. Öğretmen olan anne ve babam da diğer çocuklarıyla ilgilenmek zorundaydı zaten. Tek çocuktum ama ebeveynlerimi hep kırktan fazla kardeşle paylaştım.”

“Dersler konusunda liseye kadar çok başarılıydım. İlkokulda karnemde 4, ortaokulda ise 9 yoktu. Bölgeler arası sıralamalara girerdim. Çeşitli branşlarda ödüller alırdım. Özellikle kompozisyon ve hikayelerim çok beğenilir, birincilikler alırdı. Balıkesir Lisesi’nde ise başarı grafiğim biraz düştü. Sosyal derslerde az da olsa sorun yaşıyordum. Hareketli ve eğlenceli bir dönemdi. Sınıfta kalmamama ve notlarımın da kötü olmamasına rağmen üstün başarılarıma alışmış olan anne ve babamın tepkisini çekiyordum. Lisede sosyal tarafım daha da gelişmişti, sınıf başkanıydım, gezi kolu başkanıydım. Geziler düzenlerdim. Sık sık yaş günü partilerimiz olurdu. Hatta bazılarımızın senede birden fazla...”

“Bu konuyu seninle bir daha konuşmayacağım”
Lise son sınıfa geldiğimde birinci ve ikinci sınıfın havası devam ediyordu. Üniversite sınavını pek ciddiye almıyordum. Deneme sınavlarından başarılı sonuçlar alamıyordum. Sınava dört ay kala babam beni karşısına almış ve ‘Bizim büyük maddi imkanlarımız yok. Senin için tek yapabileceğimiz şey, tahsiline üniversitede devam etmek istersen sadece eğitimini karşılayabiliriz. Hayatını kendin kazanacaksın. Bunu ne yolla kazanacağına önümüzdeki dört ayda sen karar vereceksin. Bir daha da seninle bu konuyu konuşmayacağım’ demişti. Bu konuşma aklımı başıma getirmişti. Sınava kadarki kısa sürede resmen kampa girerek sıkı bir şekilde çalıştım. Masa başında ders çalışmaktan çok kilo almıştım. Mühendisliğe merakım vardı ve bu alandaki fakülteleri hedeflemiştim. Bir büyüğüm inşaat mühendisliğini telkin ediyor ve bu mesleğin sadece bina yapmakla kalmayıp, ‘civil engineering’ olan İngilizcesinden de anlaşılabileceği gibi medeniyetler yaratan bir meslek olduğunu anlatıyordu. İnşaat sektörünün her ülkenin lokomotifi olduğunu söylüyordu. Bu bana çok cazip gelmişti. Tercih listemde ilk üç tercihim bilgisayar mühendisliği, diğerleri de inşaat fakülteleriydi. Bilgisayar mühendisliği o dönem çok popülerdi. Bu süreçte hiçbir deneme sınavına girmeden doğrudan üniversite sınavına girdim ve sınavda 568 puan aldım. Yüksek bir puandı. Sonuç olarak aslında kalbimin birincisi, ama kağıt üstünde dördüncü tercihim olan ODTÜ İnşaat mühendisliği bölümünü 1992 yılında kazandım.”

Kendimi beyaz duvarlara bakarken yakalamıştım
“Türkiye sıralamasında ilk bine giren öğrencilerin ODTÜ yurduna girmeleri öncelikli olduğu için yurda kayıtta zorluk çekmedim. Ortaokul birinci sınıftan itibaren bir arkadaş grubumla beraber İngilizce dersi aldığımdan dolayı İngilizcem iyiydi fakat yine de hazırlık sınıfını okumak istedim. ODTÜ’nün tüm olanaklarından faydalanmak istiyordum. Ankara ve ODTÜ’ye adaptasyon sürecinde de çok yararlı oldu. Hiç tanımadığınız bir şehirde, hiç tanımadığınız kişilerle aynı odayı paylaşmaya başlamak çok farklı deneyimler. ODTÜ’nün kampus yapısı ve yurtların keyfi adaptasyon sürecini kısaltmış ve keyifli hale getirmişti. Kampus çok iyiydi ve geniş bir orman arazisi vardı. Fakat hazırlık sınıfındaki eğlenceli bir dönemden sonra kaçınılmaz olarak ağır dersler başladı. İkinci sınıfta bu ağırlık daha çarpıcı bir boyuta, üçüncü sınıfta ise çıldırtma düzeyine geldi. Zaten ODTÜ’nün mühendislik fakültelerinin zorluğu efsane olmuştur. Yurtta çıldırdığı için çırılçıplak bağıra çağıra koridorda koşan insanlar, odasının penceresinden bahçeye olta sarkıtıp balık avlamaya çalışanlar gördüm. ODTÜ’deki eğitim süreci, kaldıramayan bir öğrenci için delilikle akıllılık arasında gider, gelir. Benim de benzer bir şey başıma gelmişti. En zor dönem olan üçüncü sınıfta sınavlara, en sakin yer olan ve bembeyaz fayanslarla döşeli çamaşırhanede çalışıyordum. Uzun, yoğun ve uykusuz bir çalışmanın ardından bir an oldukça uzun bir süre kendimi beyaz duvarlara bakarken yakalamıştım. Belki de gözlerim açık uyuyordum. Ve korkmuş, hemen oradan çıkmıştım. Bir daha da orada ders çalışmamış ve ne kadar dikkatimi dağıtacak unsur olursa olsun insanların olduğu yerlerde çalışmaya başlamıştım.”

“Ders notlarım çok yüksek değildi ama düşük de değildi. Dengeli bir şekilde altından kalkmıştım. Sene kaybım olmadı, ders tekrarı da yaşamadım. Bir üniversite öğrencisinin yaşaması gereken şeyleri de yaşamaya çalışıyordum. Çünkü üniversite hayatı, sizin gerçek hayata geçmeden önceki son eşik noktanız. Gerçek hayatta kağıt ve kalemle değil de beşeri ilişkilerle, hırsla ve iletişimle başarı kazanıyorsunuz. Dağcılık kulübüne üyeydim, radyo topluluğuna üyeydim, yan flüt dersi alıyordum, kurduğumuz paten takımında paten kayıyordum.”

“Fakültede, bazı yönlerden de hayal kırıklıkları yaşamıştım. Mesela lise öğreniminde yaşadığım sıcak arkadaşlık ortamını burada çok bulamamıştım. Fakülte büyüktü, çok insan vardı ve biraz da ODTÜ’nün ders geçme sisteminden kaynaklanan, öğrenciler arasındaki rekabet, kaynaşmayı engelliyordu ve arkadaşlık ilişkilerine olumsuz yansıyordu. Herkes birbiriyle yarışmak zorundaydı. Ben ise hayatım boyunca grup içinde olmayı tercih etmiştim. Bu sistem biraz bunu bozuyordu. Ben de sistemi bozmaya uğraşırdım. Kıymetli bir ders notu bulursam hemen diğerleri de faydalansın diye fotokopiye bırakırdım.”

Slogan atarken kameralara yakalanmışım
“Sol görüşlü öğrencilerin kalesi niteliğindeki ODTÜ’ye girdiğim ilk günden itibaren kendimi bu grupların faaliyetlerinin içinde buldum. Düşünce sistemlerini, yeni gelen öğrencilere empoze etmeye çalışan gruplar vardı. Toplantılarına dahil olmamızı isterlerdi. Babam da sol görüşlü olduğu ve olacakları tahmin ettiği için okula başlamadan önce apolitik olmamamı, siyasetten uzak kalmamamı fakat kendimi de kullandırtmamam gerektiğini tembih etmişti. Ancak ben iki ay sonra gericiliğe karşı yapılan bir eylemin içinde slogan atarken kameralara yakalanıyor ve o dönemin meşhur Star1 televizyonunun haber görüntülerinde yer alıyordum. Fakat bu faaliyetler, gençlerin politikadan uzaklaştırılması stratejisine uygun olarak ODTÜ’de de bir süre sonra azalmaya başladı.”

İlk olarak ENKA’nın kapısını çaldım
“Son sınıfta, arkadaşlarımızın bir çoğu iş görüşmelerine başlamışlardı. Ben bu süreci de paniksiz yaşadım. 1997’de okul bitti ve yaz tatiline çıktım. Bir iş bulmam gerekiyordu. Özgeçmiş hazırladım ve arkadaşlarımın çoğu İstanbul’da olduğu için İstanbul’un yolunu tuttum. Elimde büyük inşaat firmalarının adresleri vardı. İlk olarak ENKA’nın kapısını çalmıştım. Plansız programsız ve çok bilinçli olmayan bir iş arama süreciydi. Kapıdan girmiş ve İnsan Kaynakları departmanını sormuştum. Sadece özgeçmişimi bırakacaktım. Fakat İnsan Kaynakları departmanındaki kısa görüşmenin ardından, beni ENKA’nın genel koordinatörü Zafer Gür ile görüştürdüler. Acilen genç bir inşaat mühendisine ihtiyaçları varmış. Zafer Bey ile kısa görüşmenin ardından bana Etiyopya’daki çimento fabrikasının şantiyesinde 1500 dolar maaşla, saha mühendisi olarak çalışmamı teklif etti. Her şey yarım saat içinde gelişmişti ve benden hemen cevap bekleniyordu. Etiyopya’nın nerede olduğunu bile bilmiyordum. Etiyopya ile ilgili aklımda sadece karnı şişmiş, ağzında sineklerin gezdiği insanlar vardı. İzin istedim ve ENKA’nın bahçesinden ailemi aradım. O zamanlar cep telefonum olmadığı için her ihtimale karşı dayımın telefonunu yanıma almıştım. Aileme danıştım ve onlar da kararı bana bıraktılar ve desteklediklerini söylediler. Ben de on beş dakika içinde gitme yönünde karar verdim. Sevmezsem ilk izinde, dört ay sonra dönerim bir daha da geri dönmem diye düşünüyordum. Zafer Bey’in odasına çıkıp kararımı bildirdiğimde iki gün sonra uçak olduğunu ve bu uçakla Etiyopya’ya gitmemi istemişti. Pasaportum ve valizim bile yoktu. Bir iki gün daha izin istedim ve ancak dört gün sonraki uçakla gidebileceğimi bildirdim. Dört gün içinde her şeyimi hazırladım ve Etiyopya’ya uçtum. Radikal bir karardı. Hayatımdaki bir çok konuda hızlı düşünüp karar veririm ve hemen uygulamaya sokarım. Etiyopya, bundan sonraki iş görüşmelerinde yararlı olur diye düşünmüştüm. Öyle de oldu. Bir iş yerine özgeçmişimi gönderdiğimde ilk dikkat çeken unsur Etiyopya oluyordu. Betek’le iş görüşmesi yapabilmemdeki unsurlardan birisi de Etiyopya’daki iş tecrübemdi.”

Etiyopya’da, kendinizi zaman makinesine binmiş gibi hissediyorsunuz
“Etiyopya’ya üç uçak değiştirerek vardım. Toprak piste iniş yaptık. Bambaşka bir yer, hayal edilemeyecek bir ülke. Şantiye Etiyopya’nın ikinci büyük kenti Mekele’nin yakınındaydı. Kendinizi zaman makinesine binmiş ve yüzlerce sene öncesine gitmiş gibi hissediyorsunuz. Başta iklim olmak üzere her şey zor gelmişti. Şantiye sahasının yanındaki yerleşkede herkesin konforlu odaları vardı. Ekibin çoğunluğunu Türkler oluşturuyordu. Maaşlarımız Türkiye’ye yatıyordu ve onun yüzde onunu da harçlık olarak orada veriyorlardı. Çok ucuz bir ülke olduğu için o harçlığı bile harcamakta zorlanıyorduk. Bütün ihtiyaçlarımız Türkiye’den tedarik ediliyordu. Orada bir yıl kaldım. Gece gündüz beton döküyorduk.”

Otoritenizi uygulama ekipleri üzerinde züppece kullanmamanız gerekiyor

“Saha mühendisiydim. Teorik bir eğitimden sonra iş açısından çok da zorlanmamıştım. Ama ufak tefek de olsa zorlandığım alanlar oldu. Üniversitede statik, malzeme öğreniyorsunuz ama kalıp yapmayı ya da demir bağlamayı öğrenmiyorsunuz. Bütün bunları sahada öğrendim. İlk başladığım gün ayağıma sekizlik çivi saplanmış, alttan girip üstten çıkmıştı. ENKA’nın köklü bir kuruluş olması ve sahip olduğu iyi ekip işimi kolaylaştırıyordu. Mesela bana bağlı olan kalfa 27 senelik bir kalfaydı. Komple bir mücadelenin içindeydik. Bu işi sevmem, kendimi kabul ettirmemde büyük bir etkendi. Sahada veya şantiyede tahsilli olmanız çok da otorite getirmez. Otoritenizi uygulama ekipleri üzerinde züppece kullanmamanız gerekiyor. Eğer kullanırsanız ölüm fermanınızı imzalamış olursunuz. Çok deneyimli proje müdürlerinin dahi bu ekiplere karşı çoğu zaman alttan aldığına şahit oldum. Çünkü insan yönetmek kartvizitinizde yazan unvanla alakalı değil. Beşeri ilişkiler çok daha önemli. Sizi kendinden birisi gibi görmesi gerekiyor. Benim en büyük avantajım buydu. Hem işi hem de onları sevdiğim için beni kabul etmişlerdi. Dolayısıyla bir çelme de onlardan yemedim. Destek gördüm. Dört ay sonra da altyapı şefliğine terfi ettirildim. Bu ekibin katkısıdır.”

“Etiyopya’da bir yıl kaldım ve işimi tamamladım, Türkiye’ye döndüm. ENKA Moskova’daki Ramstore’da da kendileriyle çalışmamı teklif etmişti. Bir iki ay istirahat ederek, ENKA’dan haber bekliyordum. Türkiye’ye döndüğümde hesabımda yüklü bir para vardı. Türkiye’de kazanabileceğinizin beş altı katıydı. Ama zaman kaybettiğimi düşünüyordum. Türkiye’de köşe başları tutuluyordu.  O süreçte yurtdışında çalışmak bana çok da çekici gelmemeye başladı.”

Plazalarda kariyer yapmaya karar vermiştim

“Dönemin parlak branşlarından birisi de bankacılıktı ve bankacılar mühendislere çengel atmış durumdaydılar. Bir çok arkadaşım da hem MBA yapıp bir taraftan da bankacılık ve finans sektörüne girmişti. Plazalarda temiz ofislerde çalışıyorlar ve inşaat mühendisliğine nazaran daha iyi para kazanıyorlardı. Ben de bu yönde kariyer yapmaya karar vermiştim. Bir arkadaşımın bekar evinde kalmak üzere İstanbul’a taşındım. Pamukbank’ın sınavlarını kazanmıştım. İyi de maaş veriyorlardı. Pamukbank’ın bireysel bankacılık bölümünde bankacılık kariyerim başlamış oldu. Yine ani ve radikal bir karar vermiştim. Bu arada Yeditepe Üniversitesi’nde MBA eğitimine de başlamıştım. Yeditepe Üniversitesi ODTÜ mezunlarına yarı yarıya burs veriyordu ve bu fırsatı kaçırmak istememiştim. Aslında MBA ile bireysel pazarlamada yaptığımız proje yönetimi üst üste örtüşen bir şeydi. Bankada, proje yönetimi yapıyorduk. Yeni başlayan taksitli kartlar projelerinde görev almıştık. Orada bir pazarlama nosyonu ve terbiyesi aldım. İşte yaşadıklarım yüksek lisans eğitimimle de örtüşüyordu, güzel bir sinerji doğmuştu. İki yıl boyunca hem eğitimime devam ettim hem de çalıştım.”

“Askere gitmeden altı ay önce işten ayrıldım. Boyner Grubu Advantage Kart ve Sigorta projesini başlatıyordu. O proje içerisinde çekirdek bir ekip kurulmuştu ve o kadroda Pamukbank’taki üst düzey bir arkadaşım bulunuyordu. Beni de davet edince kabul edip o projeye katılmıştım. Altı ay da orada çalıştım ve ardından askerlik hizmetimi tamamlamak için Kayseri’ye gittim. Kısa dönem olarak yaptığım askerliğimde Ana Tamir Fabrikası’nda görevliydim. Ve bu süreçte yine inşaat faaliyetlerinde görev aldım. Çalışırken zaman da hızla akıp geçti.”

Koçbank’ı bir liman olarak gördüm
“Askerden dönüşte belli bir işim yoktu ve 2001 krizinin etkileri sürüyordu. Bankacılığa devam etmek pek istemiyordum. Hem teorik hem de pratiğin birlikte yürüdüğü işleri sevdiğimden karakterime de çok uygun değildi. Sürekli ofis içinde çalışmak tabiatıma uygun düşmüyordu. Bugüne kadar bankacılıktan kazandığım proje yönetimi ve pazarlama nosyonunu birleştiren bir işte inşaat mühendisliği eğitimimi de kullanmak istiyordum. Bu da yapı malzemesi satış ve pazarlaması olabilir diye düşünüyordum. İş arayışlarım bu yöndeydi. Fakat kriz dolayısıyla bu piyasada hem iş yoktu, hem de ücretler çok düşüktü. Hem kiram hem de kredi taksitlerim vardı. Düşük maaşlı bir işi kabul etmem mümkün değildi. Bu bir aylık süreçte Koçbank, başvurmamama rağmen bir iş teklifinde bulunmuştu. İnşaat sektörünün verdiğinin iki katı maaş veriyordu ve işi kabul ettim. 11 ay da Koçbank’ın bireysel pazarlama bölümünde çalıştım. Fakat orayı hep kriz döneminde sığındığım geçici bir liman olarak görüyordum. İnşaat sektöründeki arayışlarım ise sürüyordu. Bu arayışlarımdan birisine yanıt da Betek’ten geldi.”

Sıkıntımı mail ile paylaşmıştım

“İşten bunaldığım bir gün “1insaat.com” mail grubuna, bankacılıktaki ofis hayatından usandığımı, oturmaktan sıkıldığımı ve koşuşturacak bir iş istediğimi belirten samimi bir mail atmıştım. Tecrübelerimi değerlendirebilecek insanların bana ulaşmasını istiyordum. Maili gönderdikten yarım saat sonra, halen Betek’te Teknik Destek Müdürü olan Selim Turan’dan bir davet almıştım. Kendi bölümü için bir eleman arayışı içindeymiş. Ben de hemen o gün görüşmeye gittim. Görüşmemizin ardından beni bir üst yöneticisi Betek Pazarlamadan Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Nuri Sezerli ile tanıştırdı. Yaptığımız görüşmede Nuri Bey beni, yeni oluşturmaya başladıkları Capatect Dalmaçyalı projesinde görevlendirmek istediğini bildirdi ve bu projede çalışmak isteyip istemediğimi sordu. Anlattıklarından projenin hem Türkiye açısından hem de firma açısından ilklerden birisi olması bana çok cazip gelmişti. Bir projenin başlangıç aşamasında yer almak, işin ucundan tutabilmek büyük avantajlar sağlar düşüncesiyle teklifi kabul etmiştim. Isı yalıtım sektörünün potansiyelinin çok yüksek olduğunu ilk günden Nuri Bey anlatmıştı. Benim için ciddi bir fırsattı. Nuri Bey bu işi yapıp yapamayacağımı sorduğunda, ben de işi başarabileceğimi ve beş yıl içinde ısı yalıtım sektörünün önde gelen isimlerinden  birisi olacağıma dair söz vermiştim. Betek kariyerimin beşinci yılında Yalıtım Sektörü Başarı Ödülleri kapsamında Yılın Profesyoneli seçilmem de bu anlamda çok manalı oldu. 10. yılına varan meslek hayatım içinse harika bir hediye...”

Haziranda Capatect Dalmaçyalı’nın lansmanını yapacaktık

“Capatect Dalmaçyalı projesi için bir pazar analizi ve bir takım çalışmalar vardı elimizde. Ortada ne bir ürün ne bir eğitim programı ne de bir tanıtım mevcuttu. Proje lideri olarak benim yapmam gereken ise tüm çalışmaları altı ay içerisinde hazır hale getirmek ve 2003’ün haziran ayında ürün lansmanını yapmaktı. İşe Uygulama Sorumlusu unvanıyla girmiştim. Çok da üzerinde durmamıştım ama dışarıda kartvizitimi verdiğimde ‘Hoşgeldin ustam’ diyorlardı. Bir süre sonra Ürün Sorumlusu’na ve daha sonra Ürün Şefi’ne çevrildi. On beş gün içerisinde çok hızlı olarak tüm Türkiye’deki bölge şefliklerini ve bayileri dolaştım. Isı yalıtımı paketine nasıl baktıklarını öğrenmeye ve pazarın nabzını anlamaya çalışıyordum. Olumlu sonuçlar alıyordum. Pazar, ısı yalıtımı konusunu algılamış ve bekliyordu. Bu olumlu sonuçlardan sonra işi daha da hızlandırdık. Sık sık Almanya’ya ortağımız Caparol’e gidiyordum. Eğitimler, ürün tasarımları yapılıyor ve Capatect’in Türkiye şartlarına adaptasyonu sağlanıyordu. Ürünleri doğrudan kopya etmiyorduk. Türkiye’nin iklim koşulları, satış ve fiyatlandırma gibi unsurlar göz önünde bulunduruluyordu. Tüm çalışmaları haziran ayına kalmadan tamamlamıştık ve mayıs ayında ön lansmanımızı Green Park Otel’de gerçekleştirmiştik. O tarihe kadar bu görevlerde bana şu an Ankara Bölge Satış Müdürü olarak görev yapan Samet Evci yardım etmişti. Fakat satışlarla beraber iş hacmi de geliştikçe ekibimiz büyüdü. Uygulama ve Eğitim ekibi kurduk. İlk altı ayda 140 bin metrekare satış yapmışken, onu takip eden 12 aylık süreçte 790 bin metrekare satış gerçekleştirmiştik. Diğer yıllarda da bu gelişim devam etti. Bizim sektörel büyümemiz yüzde 35 iken, şirket içindeki büyümemiz yüzde 80 seviyesindeydi. Başlarda sadece ısı yalıtımı varken bir süre sonra su yalıtımı ve yapı kimyasalları grubu da bana bağlandı. Bugün sekiz kişilik bir ekibiz. Firmanın da orijini olan su yalıtım grubu, boya ön plana geçince biraz güdük kalmıştı. Ama Capatect projesiyle yeniden canlandı. Betek çatısı altında boya gibi yalıtım da ana ürün grubu olarak konumlanmaya başlamıştı. Yalıtım grubunun payı şirket içinde yüzde 5’i bile bulmuyordu şimdi ise yüzde 10 seviyelerine geldi.”

Şantiyecilik, mühendislik ve proje yönetimi bir potada eridi
“Betek’te göreve başlamadan önce aldığım mühendislik ve işletme eğitimi, bankacılık, pazarlama ve proje tecrübeleri, bu görevdeki faaliyetlerimin temelini oluşturuyor. Tüm tecrübem bir potada eriyor. Çok sağlıklı bir süreç geçirdiğime inanıyorum. Bankacılıkta edindiğim tecrübe şu anki işimde çok faydalı oluyor. Sadece mühendislik eğitimiyle kalsaydım bazı handikaplar olabilirdi. Mesela mühendisler bir konuya daha çok analitik gözle bakarlar, matematiksel yaklaşırlar. Oysa pazarlama nosyonuna sahip, duygusal zekası da gelişmiş bir mühendisin bakış açısı müşteri odaklıdır. Ben işle ilgili aldığım her kararda, konuya müşteri tarafından yaklaşırım. Mesela bir dübel tasarlarken, teknik olarak değerlendiririm ama daha sonra müşterinin de bu dübele nasıl baktığını dikkate alırım. Yani iş geçmişim pazarlama nosyonuyla karar verebildiğim bir altyapıyı sağladı bana. Şantiyecilik, mühendislik, proje yönetimi bir potada eridi ve bugünkü hamuru oluşturdu.”

Başarılı yöneticilerinizden aşağı kalmamanız gerekiyor
“Genel müdürümüz Tayfun Bey’in benim de çok inandığım bir sözü var: ‘İnsanların iş hayatındaki başarılarının en iyi ihtimalle yüzde 50’si kendilerine aittir. Geri kalan kısımsa birlikte çalıştığınız personelin ve yöneticilerin başarılarına ve aralarındaki uyuma bağlıdır.’ Betek bana bu anlamda da çok şey kattı. Rahmetli patronumuz Celal Akpınar, kurucu grup içinde yer alan ve bugünkü genel müdürümüz Tayfun Küçükoğlu, genel müdür yardımcılarımız Sevim Yeltekin, Sinan Üstünel, Nuri Sezerli, Yüksel Sezerli ve tamamının ismini burada sayamayacağımız yöneticilerimizin üstün çalışmaları neticesinde 200 metrekarelik bir atölyeden devasa tesislere kadar ulaşılmış bir başarı öyküsü var. Böyle başarılı bir geminin içerisinde yol almak sizi de ister istemez buna ayak uydurmaya zorluyor. Önünüzde böyle liderler varken, başarınızın onlardan daha aşağı kalmaması lazım. Bu başarıya ortak olmak istiyorsanız, onları geçmek zorundasınız. Bütün hedeflerinizi buna göre kurgulamak zorundasınız.”

“Betek’te, bir ürünün bilimsel dayanakları olmalı ve müşteriye maksimum fayda sağlamalı. Bu disiplinin hem benim başarımda hem de iş yapma anlamında üstün katkıları oldu. Yalıtım grubunun stratejik yöneticiliğine kadar taşıdı. Boya satmaya alışkın bir satış ekibini, bütün motivasyonu buna kurgulu bir şirketi, bambaşka ve bütün dinamikleri farklı bir ürün grubunu satma yönünde sürükleyebilmek için çok başarılı bir pazarlama projesi yürütmek gerekiyordu. Betek’te ilk defa pazarlamanın öncülüğünde bir projeyi ısı yalıtım grubunda yürütmüş olduk. Daha önce ağırlıklı olarak çalışmalar satış odaklıydı.”

EPS çok fazla savunulabilen bir ürün değildi
“Capatect Dış Cephe Isı Yalıtım Sistemi’nden önce XPS ürünler daha yoğun kullanılıyordu. EPS’ye karşı yanlış intibalar vardı ve fazla savunulabilen bir ürün değildi. Betek gibi güçlü bir kuruluşun, böyle bir ürünle sistemini sunması sektörün de EPS’nin arkasına geçmesine neden oldu. Bu en büyük savaşımızdı. Dolayısıyla bizle beraber bir çok firmanın EPS ile sistem kurması tüketicinin daha ekonomik çözümlere kavuşmasına ön ayak oldu ve ısı yalıtım sistemlerine yönelimi hızlandırdı, sektör büyüdü. Bu Capatect’in önemli katkılarından birisiydi. Ayrıca sektör, farklı yerlerden levha veya dübel toplayarak değil de fiziksel anlamda birbirleriyle uyumlu elemanların bir araya getirildiği bir sistem kullanılması gerektiğinin bilincine vardı.”

“Bizden önce ısı yalıtım pazarına levha üreticileri hakimdi. Ama cepheye uygulanan ısı yalıtım sistemi sadece levhadan değil birçok bileşenden oluşuyor. Higrotermal davranışlar söz konusu. Bu da bir levha üreticisinin değil de cephe ürünü üreten ve cephe davranışları ile yapı fiziğini bilen bir firmanın uzmanlık alanıdır. Avrupa’daki gelişime baktığınızda da ısı yalıtım sistemlerinde levha üreticilerinin değil, tecrübesini dış cephe boya, sıva ve kaplama ürünlerinde edinmiş firmaların başı çektiğini görürsünüz. Bunu anlatmamız da ciddi bir enerji gerektirdi.”

Pazarlama, ihtiyacı göstermekle başlıyor
“Sektörde planlı ve programlı adım atan kurumlardan birisiyiz. Türkiye genelinde altı binin üzerinde insanı İstanbul’da iki günlük eğitim programına tabi tuttuk. Yeni başlattığımız programda Türkiye’yi dolaşıyoruz ve uygulamasını öğrettiğimiz insanlara ısı yalıtımının satış ve pazarlama tekniklerini de öğretmeye çalışıyoruz. O konuda eksiğimiz var. Pazarlama, ihtiyacı göstermekle başlıyor. İhtiyacın farkına varılıp imkan da bulunabilirse insanlar yalıtıma para ayırmaktan çekinmiyorlar. Geçmişe dair en büyük eksikliğimiz yalıtıma olan ihtiyaçlarını insanlara anlatamamamızdı. Üretimler düşük kapasiteliymiş ve kapasitenin tamamı satılabildiği için fiyatlar da yüksek kalmış. Yani dar bir kesime hitap edilmiş ve ağırlıklı olarak su yalıtımına önem verilmiş. Nihai tüketiciye çok inilememiş.”

Genç bir sektörün potansiyeli tehdit altına girmemeli
Yalıtım sektöründe tek rekabet unsuru fiyat olmaya başladı. Bütün kurgular bunun üzerine yapılıyor. Ürün kaliteleri de kontrolsüz biçimde aşağıya iniyor. Çok genç bir sektör için düşük kaliteli ürünler, kalitesiz uygulamalarla uygulanan sistemlerden fazla performans beklemek mümkün değil. Para harcayan tüketiciye kısa sürede fayda sağlayamazsak, potansiyeli hayata geçirmemiz tehdit alına girer. Kalite anlamında, her firmanın sektörün de disiplinini bozmadan faaliyetlerini sürdürmesi lazım.”

En önemli aktivitemiz kızımız olacak

“Ortaokuldan bu yana tespih koleksiyonu yapıyorum. Her yörenin kendine has taşlarından yapılmış tespihlerini toplamak hoşuma gidiyor. Yüze yakın tespihim var. Üniversitede dersini aldığım yan flüt de meraklarımdan birisi. Fırsat buldukça binicilikle de ilgileniyorum. Bir at sahibi olmak istiyorum ama oldukça masraflı bir uğraş. Halk oyunları da ilgimi çeken şeylerden. Özellikle zeybek oynamayı seviyorum. Eşim de meraklı... Hatta ders alıp düğünümüzde eşimle beraber bir gösteri de yapmıştık. Paten kaymak ve yüzme de hoşlandığım uğraşlardan. Ama artık en önemli aktivitemiz 5 Haziran’da doğan kızımızla ilgilenmek...”

Amirlik yapmaktan ziyade önderlik etmeyi amaçlıyorum

“Hem personel yöneticiliği anlamında hem de ürün yöneticiliği anlamında yöneticilik yapıyorum. Ürünü stratejik olarak planlamak ayrı, yöneticilik ayrı işler. Amirlik yapmaktan ziyade önderlik etmeyi amaçlıyorum. Aynı prensibi kendi yöneticilerimde de görüyorum. Onlar da amirlik etmezler, önderlik ederler. Ben de kendi ekibimle bu şekilde ilişki kuruyorum. İş sonuçlarına odaklı çalışırım. Tabii etik ve kurallar dahilinde kaldığı sürece kimsenin bir işi nasıl, ne kadar zamanda yaptığıyla pek ilgilenmem. İş süreçlerinden ziyade sonuçlarıyla ilgileniyorum. Verilen süreçte bu sürenin nasıl kullanıldığı çok da umurumda değil açıkçası. Verimliliği bu şekilde sağladığımı düşünüyorum. Kendi üzerimde de böyle bir kontrol mekanizması kurulmasını istemem. Zaten böyle bir şey de olmuyor. İşi bu şekilde dağıtırsanız o iş bir talimat olmaktan çıkıyor ve kişi kendisinin dahil olduğu, kendi işiymiş gibi davranıyor. Sorumluluğu üstlenilen iş keyifli hale geliyor.”

Kendi işimmiş gibi çalışıyorum

“Yapım gereği girişimciyim; fakat bir taraftan da memur çocuğu olmamdan dolayı sermaye anlamında riske girmek için çok fazla cesaretli değilim. Şimdilik kendi işimi kurmak için bir arayışta değilim. Buna pek gerek de kalmıyor. Betek, bana kendi işimmiş gibi faaliyetlerimi sürdürebilme imkanını sağlıyor. Fakat bu imkanlarım olmasaydı, daha dar bir görev tanımıyla sınırlandırılmış olsaydım başka bir kariyer fırsatı arayabilirdim. Betek iş anlayışıyla, orta kademe yöneticilerine ve personeline verdiği imkanlar insanları genelde farklı arayışlara itmiyor.”

Konuk hoca olarak görev almak istiyorum

“Tecrübelerimi daha genç kuşaklara aktarmak için de bir takım gayretlerim var. Birkaç üniversitenin MBA ya da işletme branşlarında konuk hoca olarak görev almayı düşünüyorum. Bunu bir görev olarak da görüyorum. Yüksek öğrenim kurumlarındaki en önemli eksikliklerden birisi de iş hayatındaki profesyonellerle olan irtibatın azlığı. Hem akademik kadronun özel sektörle entegrasyonu, hem de öğrencilerin özel sektör temsilcileriyle teması çok az. Buna üniversiteler aracılık etmeli. İleride kariyerimde bir farklılık olursa bu yönde olur diye düşünüyorum.”

Doru at yemini kendi artırır
“Çalışılacak firma önemli; ama gençler görev seçerken başlarda çok seçici olmamalı ve detaylara takılmamalılar. Başlangıç aşamasında kendilerine teklif edilen görev tanımlarına takılmamalılar. Doğru firma olduğuna inandıkları takdirde beklentilerini biraz ertelesinler. Haklarınızı kendiniz alır, imkanlarınızı kendiniz geliştirirsiniz. ‘Doruk at, yemini kendi artırır’ denir. İş hayatının bana öğrettiği en önemli şey budur. Gençler bir işe girdiklerinde, kendilerini ispat sürecini başarılı atlatırlarsa her şey düzene giriyor. Gelir de artıyor, kariyer için de yepyeni fırsatlar doğuyor. Stratejik kararlarda sizin sözünüz dinleniyor, ekipler yönetiyorsunuz. Her şeyden önce yapılan iş keyifli oluyor. Ama başta bunlar yok. Bunları siz kazanıyorsunuz.”


Geri