Portre & Röportaj

Emülzer Genel Müdürü Özcan Özman


Mart - Nisan 2007 / Sayı 65

Türkiye’nin en köklü yalıtım firması Emülzer’in genel müdürü Özcan Özman, sektörle ve “insan”la barışık bir patron-yönetici... Olumlu, sakin ve gündelik “hırs”lardan arınmış Özcan Özman, Karaköy’deki “yazıhane”de tecrit bezleri üzerinde uyuduğu ve firmanın kurucusu Yerasimos Evyenidis’e “Çorbacı Amca” dediği günlerden, turist rehberliği yaptığı fakülte yıllarına; bisikletle Alpleri ve Karadeniz dağlarını aştığı yolculuklardan Bond çantayla pazarlamacılık yaptığı günlere anılarını okuyucularımızla paylaştı...

“O zamanlar adeta bir sayfiye bölgesi olan İstanbul Fenerbahçe’de 1965 yılında doğmuşum; ama Fenerbahçe taraftarı değilim. Takım tutmayı bir türlü beceremedim. Baba tarafım Tatar kökenli olduğundan ben de kendimi Tatar sayıyorum. Bahçeli ve müstakil evlerin yoğunluklu olduğu Fenerbahçe’de sakin bir çocukluk geçirdim. Kalamış ve Dalyan yüzülebilir yerlerdi. Vaktimizi genelde ağaçlardan topladığımızı meyveleri yiyerek ve Kalamış ile Dalyan’da tuttuğumuz balıkları ve çıkarttığımız midyeleri evin bahçesinde kızartarak geçirirdik. Bisiklet sürmek de en büyük eğlencelerimizden birisiydi. Bostancı ve Kadıköy’e rahat rahat gidebilirdik. Otomobil bu kadar çok değildi; Amerikan arabası ve kadın şoför ilgi çeken şeylerdi...”

“Eğitim hayatıma Kalamış İlkokulu’nda başladım fakat üç okul değiştirdim. İlkokuldan sonra girdiğim kolej sınavlarında şimdiki adı Kadıköy Anadolu Lisesi olan Maarif Koleji’ni üçüncülükle kazanmıştım. Fakat Kıbrıs Çıkarması nedeniyle, yabancı öğretmenlerin ülkelerine döndüğü düşüncesiyle Maarif Koleji’ne kaydımı yaptırmamıştık. Yedek listeden girmeye hak kazandığım Avusturya Lisesi’ni tercih etmiştik. Karaköy’de bulunan Avusturya Lisesi Almanca eğitim veriyordu. Köklü ve disiplinli bir okuldu. Ortaokul ve lisede ortalama bir öğrenciydim. Sınıfta kalmadım, teşekkür belgesi de almadım. Şimdiki eşimle de aynı sınıftaydık. O’nun yardımları sayesinde fazla bir sıkıntı çekmemiştim. Avusturya Lisesi, verdiği eğitimle bana ve arkadaşlarıma çok şey kazandırdı. Hayatımızın en önemli dönemini o okulda geçirdik. Fakülte mezunu olmama rağmen, nereden mezun olduğum sorulduğunda hala Avusturya Lisesi cevabını veriyorum. Lisede ticaret bölümünü seçmiştim. Ticaret bilgisinin, mezun olduktan sonra Emülzer’de çalışmayı düşündüğümden yararlı olacağını tahmin ediyordum. Muhasebe ve daktilo gibi iş hayatında faydalı olacak dersler görüyorduk. En ağırı steno dersiydi. Öğrenmemek için neredeyse savaş veriyorduk. Kayıt cihazları yaygınlaştığından bahanelerimiz de vardı. Sonuçta stenoyu da öğrendik. Şimdi bile bazen kimsenin anlamamasını istediğim özel notları stenoyla alıyorum. Lisede folklor grubundaydım. Hatta Avusturya cumhurbaşkanının sarayında bir gösteri yapmış ve başkanın elini sıkmıştık. Gurur verici bir şeydi...”

Yerasimos Evyenidis; Çorbacı Amca...
“Emülzer 1935 yılında kurulmuş. Kelimenin ilk dört harfi emülsiyon kelimesinden geliyor. ‘Zer’in ise tam olarak bilmemekle birlikte, firmanın kurucusu Yerasimos Evyenidis’e arkadaşlarının taktıkları bir lakap olduğunu tahmin ediyoruz. Babam 1952 yılında Emülzer’de muhasebe yardımcısı olarak işe başlamış. Hesap ve büro işlerinden sorumluymuş. Yerasimos Evyenidis’e ‘Çorbacı’ Amca derdim. O günlerde Rumlara ‘Çorbacı’, Ermenilere de ‘Ustacım’ denirdi. Karaköy’de böyle bir alışkanlık vardı. Herhalde Ermenilerin el sanatlarında, Rumların da hizmet sektörü ve lokantacılıktaki yeteneklerinden kaynaklanıyordu. Çorbacı Amca’nın diplomalarını hala saklarım. Mesela 1934 yılında Londra’da altı haftalık bitümlü ürünler ve asfalt eğitimine katıldığını belgeleyen diploma arşivimizde durur. Şirketi de aldığı o eğitimden sonra kurmuş zaten. Babası da yol asfaltı müteahhidiymiş...”

Tecrit bezlerinin üzerinde uyurdum
“Yazıhane, Karaköy Tersane Caddesi 77 numarada, imalat ise Küçükköy’deydi. İnşaatla ilgili bütün sektörler o bölgede toplu olarak bulunurdu. Tüm Türkiye’nin ticareti Karaköy ve Eminönü’nden yapılırdı. Dükkanını erken açan iyi iş yapardı. Çünkü Anadolu’dan gelenler sabah erken saatlerde otobüsten iner, alışverişlerini tamamlar ve malını ambara teslim ederlerdi. Sonradan ticaret değişti. Pazarlama gibi kavramlar ortaya çıkıp, müşterinin ayağına gitmek yaygınlaşınca yazıhanelerin açılış saatleri dokuza kadar ilerledi. Orayı çok severdim. Yazları babamla erkenden vapura biner işe giderdim. Benim için son derece eğlenceli bir yerdi. Yorulunca da tecrit bezlerinin üzerinde kıvrılır uyurdum.”

“Fiyat değişiklikleri müşteriye mektupla bildirilirdi. Mektupları evde annem, babam ve ben  hazırlardık. Mektupları katlar, zarflara koyar, teksir makinesinde çoğaltılmış adresleri makasla kesip, tutkalla zarflara yapıştırırdık. Müşterimiz olmayan firmalara da fiyat listesini gönderirdik. Bu alışkanlığımız hala devam ediyor. Her fiyat değişikliğimizde yaklaşık on bin firmaya fiyat listemizi yolluyoruz...”

Türkiye’nin ilk yalıtım firması: Emülzer
“Kurucu Yerasimos Evyenidis, 1975 yılında babam Bedrettin Özman ve ortağımız Hüseyin Şen’e kalan hisselerini devrettikten sonra Yunanistan’a göç etti ve bir süre sonra kalp krizi geçirerek vefat etti. Babamların zaten firmada hisseleri vardı. Değerinden daha fazla bir bedel ödemişlerdi. Firmanın yarısı zaten onlarındı. İmalattan sorumlu olan Hüseyin Bey de babamdan birkaç sene önce Emülzer’de çalışmaya başlamış. Firmayı satın aldıktan sonra da konumları değişmemiş; babam hep büro işlerinden, Hüseyin Bey de imalattan sorumlu olmuştu. Yedi sene öncesine, emekli olana kadar da böyle devam ettiler. Şimdi aktif çalışmıyorlar. Emülzer Türkiye’nin ilk yalıtım firmasıdır. Daha eski bir yalıtım firması bilmiyoruz. Ürüne ismini vermiş. 1970’li yıllarda pazar payımız son derece büyüktü. Piyasada sadece bitümlü malzemeler vardı. Rakip olarak ise BTM ve Orcan firmalarını hatırlıyorum.”

“Babamlar 1975’te firmanın tamamını devraldıktan sonra nispeten sıkıntılı ve durgun bir dönem yaşanmıştı. Bu biraz da maddi sebeplerden kaynaklanıyordu. Yeterli ataklığı gösteremediğimiz bir dönemdi. 1980’li yıllarda bir sürü firma kuruldu, ithalat serbest bırakıldı. Çok hızlı büyüyen firmalar oldu. Biz ise o dönemde yaşanan hızlı büyümeyi yakalayamadık. Yüksek pazar payının çoğunu o dönemde kaybettik. İthalat yapmamız gerekiyordu. İthalat da imalata çevrilmeliydi. Ama yapamadık. Şimdi ulaştığımız geniş ürün portföyünün temelleri o zamanda atılmalıydı. Bu konuda 1985’lerden sonra ancak hareketlenebildik ve şimdiki geniş ürün portföyüne ulaştık.”

Yaz döneminde turist rehberliği yapıyordum
“Avusturya Lisesi’ni bitirdikten sonra 1984 yılında üniversite sınavlarına girdim. Tercih listeme Boğaziçi Üniversitesi İşletme, Boğaziçi Üniversitesi İktisat ve Marmara Üniversitesi İşletme fakültelerini yazmıştım. Sınav sonucunda Marmara Üniversitesi İngilizce İşletme bölümünü kazandım. Kampus eve yürüme mesafesindeki Göztepe’deydi. Lisede Almanca’nın yanında ikinci dil olarak öğretilen İngilizce sayesinde hazırlık sınıfını okumadan birinci sınıfa başladım. Fakültede geçirdiğim dört sene oldukça güzel geçti.”

“Fakülte yıllarında yaz döneminde rehberlik de yapıyordum. Eğlenceli bir işti. Bir arkadaşımın turizmci olan babası, beni sahibi olduğu Şile Değirmen Otel’e yardımcı rehber olarak yerleştirmişti. Yugoslavya karayolu açık olduğundan Almanya ve Avusturya’dan turist grupları otobüsle iki günlük bir yolculuk yaparak Türkiye’ye gelirlerdi. Görevim, kafileyi Kapıkule’de karşılamak, Edirne’de Selimiye Camii’ni gezdirdikten sonra Türkiye hakkında bilgiler vererek İstanbul’a getirmekti. İstanbul’a geldiğimizde Boğaziçi Köprüsü’ne varıldığında Şile’ye gitmek için bir yetmiş kilometre daha yol olduğunu duyan turistlerin moralleri bozulurdu. Boğaziçi Köprüsü’ne varıldığında iki günlük yolculuğun bittiğini tahmin ediyorlardı. Moral bozuklukları Şile’yi gördüklerinde sona eriyordu. Şile gerçekten güzel bir yerdi.”

“Sabahtan akşama kadar turistlerle beraberdim. İyi para kazanıyordum. Müdürden izin alarak, kendim de Şile’de bir tur düzenliyordum... Otobüsle limana iniyor, balıkçı tekneleriyle Ağlayan Kaya ve koyları gezdiriyordum. Dönüşte limanda misafirlere çay ve kahve ısmarlıyordum. Para karşılığı düzenlenen bir turda kendilerine çay ısmarlanması alışkın olmadıkları bir şeydi; şaşırırlardı. Güzel bir dere kenarında kuyu kebabı yapan bir restoranla da anlaşmıştım. Benim otobüsüm gelene kadar kuyuyu açmıyorlardı. Kazma kürekle kapak kırıldıktan sonra kuyu kebabının buram buram kokan dumanı turistleri çok etkilerdi. Fotoğraf çekerlerdi. Çok memnun kalırlar ve neredeyse tur fiyatı kadar bahşiş bırakırlardı. O sezon elli bin lira maaş alıyordum. Fakat sezon sonunda 1 milyon 250 bin lira para biriktirmiştim. Bir  otomobil parasıydı...”

“O dönemde ara sıra Emülzer’e de gelirdim. Bilgisayarların yeni çıktığı bir dönemdi. Çocukken yaptığım çok sayıdaki adrese mektup gönderiminde kolaylık sağlaması amacıyla 1982’de şirkete bir bilgisayar aldırmıştım. Zarflama işi gözümde tam bir angaryaydı. Bilgisayar işlerimizi kolaylaştıracaktı. Bir bilgisayar neredeyse bir otomobilin yarı fiyatına eşitti. Babam beni kırmadı. 20 megabaytlık bir bilgisayar aldık ve adresleri zarfa elle yapıştırmaktan kurtulduk. Ben fazla ofise gidip gelmediğimden ve ofistekilerin de pek meraklı olmamalarından dolayı maalesef bilgisayarın daha verimli kullanımını sağlayamadık. O bilgisayar iki üç sene süs gibi durmuştu şirkette. On sene öncesine kadar da kullanılmaya devam edildi.”

Bisikletle Alpleri aştım
“Lise dönemimde başlayan ve fakülte yıllarında devam eden bir de bisiklet sevdam vardı. Amatör olarak Taçspor, Çengelköy Talimhane ve Anadoluhisarı Bisiklet kulüplerinde bisiklet sporu yaptım. Şehir şehir gezerdim, yarışlara katılırdım. Çok iyi dereceler alamamama rağmen Ege Kupası’nda üçüncülüğüm var. Ayrıca bir iki kere de İstanbul’da derecem oldu. Ama maalesef milli takıma giremedim. Yaz tatilinde iki güzel seyahat de yapmıştım. Bir keresinde Venedik’ten bir bisiklet alıp, Viyana’ya kadar gitmiştim. Bir hafta sürmüştü. Alpleri aşmıştım. Keyifli bir seyahatti. Avrupa’da yollarda bisikletçilere çok saygı duyuyorlar, yardımcı oluyorlar ve yol veriyorlar. Yol ve tabiat da çok müsait tabii ki. Diğer uzun yolculuğumu da çalışma hayatına başladıktan sonra Kastamonu’ya yapmıştım. Yine tek başımaydım. Personelimizin çoğu Kastamonu Cide’dendir. ‘Size geliyorum’ dediğimde inanmamışlardı. Fenerbahçe’den yola çıktım; Şile, Kefken, Zonguldak üzerinden Cide’ye bir haftalık bir yolculuktan sonra varmıştım. Bir iki gece çadırda, diğer gecelerse pansiyonda kalmıştım. Karadeniz çok hoşuma gitmişti...”

Politika ve futbola ilginiz yoksa pazarlamacı olmamanız gerekiyor!
“Üniversitedeyken boş derslerimi değerlendirmek için pazarlamacılık da yapmaya çalışmıştım. Karaköy’deki yazıhanede paslanmaz hortum kelepçesi satan ağabeyimden aldığım malzemeleri okulun civarındaki nalburlara satmaya çalışıyordum. Başlar başlamaz hemen bir Bond çanta edinmiş ve numune ile fiyat listesini içine yerleştirmiştim. Nalburları geziyordum. Fakat bir süre sonra pazarlamacılığın bana göre olmadığını anladım. Futbola hevesli değildim, politikaya da ilgi duymuyordum. Bu iki konu olmayınca esnafla diyalog kurmakta, muhabbet etmekte zorluk çekmiştim. Politikaya ve futbola ilginiz yoksa pazarlamacı olmamanız gerekiyor. Biraz da o yüzden imalatı sevdim. Bisiklete bindiğim ve yarışlara katıldığım dönemler de bisiklet yarışı seyretmeyi sevmezdim. İçinde olmadıktan sonra o heyecanı alamıyorum. Dolayısıyla spor müsabakası seyretme hevesim pek yok. Özellikle futboldan hiçbir keyif alamadım hayatım boyunca...”

“Paraşüt maceram da oldu. Samandıra’da THK’nın düzenlediği paraşüt kurslarına katılmıştım. Sekiz günlük bir kurstu. Altı gün yerde yuvarlanmıştık, düşmeyi öğretiyorlardı. Son iki günde uçak havalandı ve hemen sonrasında atladık. Paraşütlerin kumandası yoktu. Şanslılar çayıra, bazıları da su birikintisine düşmüştü. O zamanlar uçaktan atladığınızda Samandıra’da konabileceğiniz yerler vardı. Şimdi oralar konut oldu...”

Yazıhaneye motosikletle gelmem babamı sinirlendirmişti
“Babam bize çok inisiyatif verir. Sert değildir ama otoriterdir. Kararlarımıza güvenir. Biz de babamızın sözünden pek çıkmayız. Fikrimizi söyleriz, uzun uzun tartışırız ama onun söyledikleri bizim için önceliklidir. Pek asi birisi değilim. Fakat üniversitedeyken kendi arabamı, arkadaşımın bir motosikletiyle birkaç günlüğüne değiştirmem ve Karaköy’e motosikletle gelmem babamı biraz sinirlendirmişti. Korkunç bir tepki göstermişti. Ben de motoru geri vermiştim. Şimdi düşünüyorum da haklıymış; bugün motosiklet beni de ürkütüyor.”

Karaköy’de çalışma fırsatını kaçırdım
“Fakültenin son senelerinde, Bedrettin Dalan’ın belediye başkanı olduğu dönemde, Karaköy’de yıkımlar başlamıştı. Bizim yazıhane de sanıyorum yıkılan ilk yerdi. Orası yıkıldığında yazıhaneyi de Küçükköy’deki imalathaneye taşıdık. Fabrikanın içinde olmak yönetim için de avantajlıydı. O zamandan beri de buradayız. Dolayısıyla ben hiç Karaköy’de çalışmadım. Bunu da büyük bir eksiklik olarak görüyorum. Karaköy ve Eminönü bölgesi gerçekten bir okul. Karaköy’de sektörün pratiği çok süratli bir şekilde öğrenilebiliyordu. Çok yönlü, kıvrak düşünme şekilleri geliştirilebiliyordu. Maalesef o fırsatı kaçırdım. Keşke orada bir iki sene çalışabilseydim...”

“1989’da okul bittikten yedi sekiz ay sonra askere gittim. Isparta’da kısa dönem olarak sekiz ay eğitim çavuşluğu yaptım. Askerlik sonrasında da bir ara dalış merakı başladı bende. Bir kursa yazıldık. Yetişkin dalgıç brövesi aldım. Kurstan sonra dalışlara başladım. Üç sene boyunca yüzlerce dalış yaptım. Haftasonları Saroz ve İbrice’ye giderdik. O arkadaş grubumla hala toplanır ve o günleri anarız. Kendi malzemelerim de var. Birisi güzel bir havada ‘Hadi dalışa gidelim’ dediğinde pek kaçırmıyorum ve gidiyorum. Haftasonları pek boş durmayız. Eşim de benim gibi aktiftir...”

Çalışanlar bana nasıl hitap edeceklerini şaşırmışlardı
“1990’da Emülzer’de iş hayatıma başladım. Emülzer’de çalışanlar aile gibidir. Aramızda pek resmiyet yoktur. Babama ‘Bedri Ağabey’ derler. Ben ise işe başladığımda 23 yaşında bir gençtim. ‘Patronun oğlu’ olarak işe başlamıştım. ‘Bedrettin Bey’ denilmeyen bir ortamda, çalışanlar bana ne diyeceklerini şaşırmışlardı. ‘Özcan’ deseler olmuyor; ‘Özcan Bey’ deseler, bey sıfatını hak edecek kadar yaşlı görmüyorlar. Ben de işe kravatlı ve ceketli gelmeye başladım. Böylece personel gözünde ‘Bey’ sıfatını hak etmiş oldum. Onlar da rahat ettiler. Yaş ilerledikten sonra da zaten bir sorun kalmadı. Şimdi ise fuar ve özel günler haricinde kravat takmıyor ve ceket giymiyorum.”

Kararları birlikte alırız
“Ağabeyim Karaköy’deki ofisimizi yönetiyor ve ayrıca hortum ile kelepçe satışı yapıyordu. Dalan döneminde orası yıkılınca ağabeyim Coşkun Özman da Küçükköy kadrosuna katıldı. Ardından ortağımız Hüseyin Bey’in oğlu Ercan Şen de aramıza katıldı. Böylece üçümüz bir araya geldik. 1994’te genel müdür oldum. Aramızdan birisinin müdür olması gerekiyordu. Genel müdür ben oldum fakat bizim şirkette genel müdürlük çok resmi bir pozisyon değildir. Kararları hep birlikte alırız. Huzurlu bir ortamımız var. Ağabeyim asfalt satışlarıyla ilgileniyor. Personel ve araçlardan da o sorumlu. Ben en başta imalatla ilgilendiğim için hala o görevi sürdürüyorum. Yeni ürün geliştirmeyi seviyorum. Reklam ve tanıtımla da ilgileniyorum. Ercan Bey de muhasebe ve finansın bütün sorumluluğunu üstlenmiş durumda.”

Pansiyon işletme hayalim var
“Patron oğlu olarak işe başlamasaydım zannediyorum yine başarılı işler yapardım. Aynı eğitimi aldığım arkadaşlarım başarılı oldular, iyi pozisyonlar elde ettiler. Aynı eğitimi aldığıma göre ben de bir şeyler yapardım. Belki ticaret yapardım belki de bir turizm acentesinde çalışabilirdim. İki lisan bilmem turizm sektöründe bana ciddi avantaj sağlardı. Ama bu işin gecesi gündüzü pek olmadığından, sonraki yıllarda daha sabit bir iş olan otel işletmeciliği yapabilirdim. Şimdi bile emekli olduktan sonra batı bölgelerinde bir pansiyon işletme hayalim var. Sekiz-on odalı, sandalına kendimin bakacağı, masalarını kendimin boyayacağı bir iş olabilir. Veya Beyoğlu’nda küçük bir meyhane... Böyle bir şey aklımın uzak bir köşesinde duruyor. Mezeler, arkadaşlar, dalgıç takımı, yalıtım camiasından dostlar...”

Vergi kaçırsaydım beni kimse yakalayamazdı

“İşe başlar başlamaz imalatla ilgilendim. Her zaman da imalattan çok keyif aldım. İlk iki seneden sonra zaten normal bir döngü başladı. Yaptığımız yatırımlar kendi kaynaklarımızla karşılayacağımız yatırımlardı. Kredi kullanan bir firma değiliz. Babamızın tavsiyelerinden birisi de kredi kullanmamaktı. Bu tavsiyeyi çok da sorgulamadan kabullendik. Büyük atılımlara girmedik. Bunun bir eksiklik olup olmadığı tartışılır ama sonuç olarak yetmiş seneden fazla bir ömrü olan bir firmayı yönetiyoruz. Yapı olarak ‘işi için yaşayan’ insanlar değiliz. Huzurlu insanlarız. Çok hırslı ve saldırgan şekilde büyümeye çalıştığınız zaman huzurlu olmak pek mümkün olmuyor. Bu rahatlığımızın azalmaması için başka şeylerden de feragat edebiliyoruz. Mesela ülkemizde faturasız satışlar son derece fazla. Ben de Ticaret Lisesi, İşletme Fakültesi mezunu ve yıllarca bu firmada çalışmış birisi olarak gayet iyi bir vergi kaçakçısı olabilirdim. Kolay kolay da beni kimse yakalayamazdı. Ama kafamızı bu vergiyi kaçırmak için yormak, sonra da bizden daha akıllı birisi çıkar da bizi yakalarsa diye dertlenmek yerine, faturasız satış yapmamayı tercih ediyoruz. Hesabımızı iyi yapıyoruz, faturamızı kesiyoruz ve huzur içinde uyuyoruz. Bu bütün firma ve ortaklara ait bir yapı. Zaten Türkiye’de elli küsur senelik bir ortaklık yapılabilmesi, tamamen dünya görüşleri ve karakterleri birbirlerine çok uyumlu insanlar olduğumuz gösteriyor.”

Ticareti garip buluyorum
“İlk göz ağrım imalattır. Tercihim satmaktan ziyade üretmektir. Ticaret de yaptım fakat ticaretin ne anlama geldiğini şimdi bile çok anlayamıyorum. İlk olarak işe başladıktan dört beş sene sonra,Yapı Servis firmasından Sipahi Bey’den akustik sünger alıp, yüzde on beş karla satmıştım. Bir malı alıp ona hiçbir şey katmadan onun üzerinden para kazanmak çok garip gelmişti bana. Hala da ticareti biraz garip bulurum.”

Yerli ürünler neredeyse kullanılmaz olmuştu

“Türkiye’de ithalatın başladığı dönemde yerli firma olmanın ciddi dezavantajları vardı. İnanılmaz bir yabancı hayranlığı hakimdi. Ürünün başına ‘İthal malı’ yazmanız satış için yeterli tek kıstastı. Bu durum bizi çok zorlamıştı. Yerli üretici olarak ithal ürünlerle aynı ürünü ürettiğimizi biliyorduk. Çünkü bitümlü malzemeler, otomobil gibi çok teknolojik ürünler değildir. Almanya’da da Türkiye’de de aynı şekilde imal edilir. Fakat diğer teknolojik ürünlerde kalite farkı çok büyük olduğu için insanlar bitümlü malzemelere de aynı şekilde yaklaştılar. Yani aynı kalitede olup ucuz olmasına rağmen yerli ürünler neredeyse kullanılmaz olmuştu. Bugün ise yerli üretici olmak artık bir dezavantaj değil. Şimdi yabancı bir ürün de, yerli bir ürün de satmanın hiçbir ayrıcalığı yok. Biz, uluslararası büyük firmalarla iyi rekabet ettiğimizi düşünüyoruz.”

Emülzer tek başına savaş vermek zorunda kaldı
“Dönem dönem, likit yalıtım ürünleri konusunda uzmanlaşmış olmamızın avantaj ve dezavantajlarını yaşadık. 80’li yıllarda bitümlü örtü furyası çıkmıştı. İnsanlar o dönemde teneke kutunun içindeki likit ürünün ne olduğu göremiyorlardı. Halbuki membran kendi başına ambalajsız olarak ayakta duran bir malzemeydi. Dokunan herkes bütün sorunların membranla çözülebileceğini düşünmeye başlamıştı. Fakat bir çatı sadece tek bir rulo membranla kaplanmıyor. Bir çatıyı kaplamak için yüzlerce membranı birbirine eklemek gerekiyor ve tabii ki işçilik hatalarından kaynaklanan sorunlar yaşanıyor. İnsanlar su yalıtımının tek bir ürünle yapılamayacağını gördüler. Bu ara dönemde Emülzer sektörde tek başına savaş vermek zorunda kaldı. Halbuki karşı tarafta çok miktarda membrancı aktif bir pazarlama yaparak piyasada güçlü bir yer edindiler. Bugün ise likit yalıtımcıların cephesi güçlendi. Artık Sika, Maxit, Köster, Henkel ve BASF gibi güçlü firmalar var. Bütün bu firmalar portföylerindeki likit ürünlerle membran olmadan su yalıtımı pazarında yer alıyorlar. Bu rakiplerimizle artık omuz omuza bir pazarlama yapıyoruz. Hedeflerimiz arasında ilk dönemlerimizdeki pazar payımızı geri kazanmak ve likit yalıtım malzemelerinde bulunduğumuz konumu güçlendirmek var. Rekabette yabancı sermayeli firmalar bulunuyor ve bunların sayısı gün geçtikçe artıyor. Alanımızda bizden başka Türk sermayeli firma neredeyse kalmadı denilebilir...”

Sektörde dürüst imalat ve ticaret yapan firma hedeflediği konuma gelir!..
“Yalıtım sektörü sonu gelmeyecek bir sektör. Çok doğru bir sektördeyiz. İnşaat sektörü zayıflayabilir, tekstil sektörü krize girebilir ama yalıtım hiç bitmeyecek bir pazar. Bu pazarda iyi bir konumdayız. Hem tamirat-tadilat hem yeni inşaat pazarında varız. Dolayısıyla inşaat sektörü canlıyken varız; fakat sektör bir duraklama dönemine girse bile çatısından su damlayan bir insanın bu işini ertelemesi mümkün değil. Sektörde dürüst imalat, dürüst ticaret yapan her firma kolayca hedeflediği konuma gelebilir...”

Makul ölçüde büyüme hedefliyoruz
“Emülzer’de özellikle son beş senede ciddi bir vizyon değişikliği yarattık ve bir yükseliş trendi yakaladık. Bunun nedenlerinden birisi Türk mallarının dünya kalitesinde olması ve likit yalıtım ürünlerinin iyi ve doğru çözüm sunduğunun anlaşılması. Artık biz de kendimizi daha iyi ifade ediyoruz. İletişim konusunda danışmanlık hizmeti almamız da çok etkili oluyor. Planlarımızda bir sapma yok. Yalıtımın ilk firmasıyız ve likit yalıtımda öncü konumumuzu sağlamlaştırmak istiyoruz. Bu yönde ilerleyeceğiz. Makul ölçüde bir büyüme hedefliyoruz.”

Vergisiz kazanca sırtını dönmüşsen, sıkıntıları da baştan kabullenmiş oluyorsun
“Üretici olarak bürokratik zorluklar da yaşıyoruz. Bu zorluklar, kanunların tam oturmamış olmasından ve uygulanmamasından kaynaklanıyor. Gereksiz ve yasaklayıcı kanunlar var. Mesela solvent temininin sınırlandırılması bizi çok zorluyor. Benzin sahteciliğinin yapıldığı yerler belli. Buna önlem olarak solventin kısıtlanması çok saçma. Zorluklar boya imalatçılarının, yalıtım malzemesi üreticilerinin üzerine yıkılıyor. Bu başka ülkelerde oluyor mu bilmiyorum?.. Benzincide solvent katkılı benzin satılmasını engellemek için diğer üreticiler zor durumda kalıyor, sıkıntı çekiyor. Faturasız satışlar ve kayıtdışı ekonomi de ciddi bir zorluk. Kayıtdışı ekonomi, bizim gibi sırtını ekonomiye dönmüş bir firma için zor şartlar yaratıyor. Ortadaki kolay vergisiz kazanca sırtını dönmüşsen sıkıntıları da baştan kabullenmiş oluyorsun. Ama kayıtdışı ile ilgili yakın zamanda ciddi tedbirler alınacağını tahmin ediyorum. Bu sayede bütün üreticiler eşit şartlarda yarışmaya başlayacak.”

Diğer ülkelere ya iyi fiyat vererek ya da daha yüksek kaliteli ürün temin ederek girebiliriz
“İhracat yapmaya karar verdikten sonra yakın ülkelerdeki fuarlara katılmaya başlamıştık. Suriye, Ürdün, Kazakistan ve Ukrayna’ya gittik... Zannediyorum o dönemler kendimizi Almanya’ya ya da Fransa’ya yakıştıramıyorduk. Ama ocak ayında Almanya’daki Bau Fuarı’na katıldık. Şimdi hedefimiz dünya çapında tanınan fuarlara katılmak. Bu fuarlara ciddi alıcılar katılıyor. Çok da doğru karar verdiğimizi gördük. Mesela Almanya’daki fuarda hiçbir eksiğimiz olmadığını, hatta bazı ürünlerde Avrupa’dakilerden bile iyi olduğunu gördük. Daha kaliteli ürünler üretebiliyoruz. Diğer ülkelere ya iyi fiyat vererek ya da daha yüksek kaliteli ürün temin ederek girebiliriz. Keşke bu fuarlara katılan Türk firmaları artsa...”

Bütün belgeleri topluyorum
“Yalıtım sektörüyle ilgili bulabildiğim bütün belgeleri topluyorum. Ama bu zamana kadar kendi belgelerimizden daha eski bir belge geçmedi elime. Fransızca yazılmış teklifler, ürünlerle ilgili mektup ve broşürler var. Belki minik bir müze bile kurabilirim. 1949 yılında düzenlenen sanayi sergisinin bir fotoğrafını Ara Güler’den temin ettim. Emülzer o sergiye bir havuzla katılmış ve bir teşekkür belgesi almış.”

İşe homurdanmadan gelirim
“Bütün iş benim üstüme kalsa hiç aralıksız çalışırım. Ama tabii amaç bütün işi kendin yapmak değil. İşi paylaştırdığımızda verimli olabiliriz. Ancak iş yürümüyorsa ya da aksıyorsa müdahale ederim. Çalışmayı sevmeyen birisi değilim. Yani bende bir pazartesi sendromu yoktur. Haftasonu tatilimi yaptıktan sonra pazartesi günü hiç homurdanmadan işe gelirim ve severek çalışırım. Ama gün ortasında birisi beni ayartırsa da kaytarabilirim. Fakat işten çaldığım mesaiyi akşam ilave ederim. Yapılmamış işim kalmaz. Son dakikacıyım. Okuldayken de böyleydim. Ödevlerimi ya vapurda yapardım ya son gece sabahlardım. Şimdi de gerekirse sabaha kadar oturup çalışırım. Bitirmediğim bir iş olmaz.”


Geri