E-dergi
e-dergi
Portre & Röportaj

İzocam Genel Müdürü ve İZODER Yönetim Kurulu Başkanı Nuri Bulut


Eylül - Ekim 2006 / Sayı 62

Sektörün en köklü kuruluşu İzocam’da 25. senesini dolduran ve son beş senedir firmanın genel müdürlüğünü yapan Nuri Bulut, Saint Joseph’ten İzocam’a uzanan yaşam öyküsünü ve firmasındaki son gelişmeleri Yalıtım’a anlattı...


Ankara’da 1953 yılında doğmuşum. Her ikisi de avukat olan anne ve babamın serbest çalışma istekleri nedeniyle üç yaşımdayken İstanbul’a gelmişiz. Bu yüzden Ankara’yı pek bilmem. Uzun yıllar Barbaros Bulvarı’nda oturduk ve varlıklı bir aileydik. 1964 yılında ilkokul son sınıfta özel okulların sınavlarına girmiş ve bütün özel okulların sınavını kazanmıştım. Alman Lisesi’ne de gidebilirdim, Kadıköy Maarif’e de... Fakat babamın sempatisi nedeniyle Saint Joseph’te karar kılmıştık. Saint Joseph’te iki yılı hazırlık olmak üzere sekiz yıl okudum. O tarihlerde Boğaz Köprüsü olmadığından ve ulaşım zorluğundan dolayı yatılı okumama karar verilmişti. 12 yaşında olmama rağmen aileden aldığım disiplin nedeniyle yatılı eğitim görmek beni çok zorlamamıştı. Hafta sonları eve gelir, pazartesi sabahları da Karaköy’den saat 7.30 vapuruyla Kadıköy’e geçerdim. Yatılı okumak düzenli ve disiplinli çalışmamı sağlıyordu. Her derste başarılı bir öğrenciydim ve devamlı derece alıyordum. Etüt saatlerimizin iki buçuk saati geçmemesine rağmen günlük ve sistematik çalışmak başarıyı getiriyordu. Tahmin ediyorum hala okulda iftihar listelerinde resmim asılıdır. Etütlerde arkadaşlarıma yardımcı da olurdum. Akıllı, uslu, sakin bir öğrenciydim ve takdir de görürdüm. Okul yöneticileri 7. sınıfta sınıfların, yemekhanenin ve yatakhanenin anahtarlarını bana teslim etmişlerdi. Buraları ben açıp kapatırdım. Hatta o kadar güvenirlerdi ki, hafta içinde arkadaşımın evinde kalmama, ailemin haberi olmadan izin bile verirlerdi...

Saint Joseph’te iyi bir analitik eğitim gördük
Liseyi bitirdiğimde, Fransa veya İsviçre’de bizlere sunulan burs imkanlarına da sahiptim. Fakat sekiz yıllık yatılı eğitimden sonra evime yakın bir okulda eğitimime devam etmek istiyordum. Saint Joseph’ten çok iyi bir analitik eğitim görerek ve iki lisan öğrenerek mezun olmuştum. Dolayısıyla mühendislik eğitimi almam gerektiğini düşünüyordum. Uçak mühendisliğini eğitimi almak sempatik geliyordu. Fakat günün şartlarında bir uçak mühendisinin çalışma alanları çok kısıtlıydı ve resmi bir kuruma girme ihtimali doğuyordu. Ben de tercihimi makine mühendisliğinden yana kullanmak zorunda kalmıştım. Babam doktor olmamı arzu ediyordu. Cumhuriyetin ilk dönemlerinde zor bir gençlik geçirmiş ve çalışarak hukuk okumuştu. Avukat olan annem ise babamın işlerine yardımcı olmam için benim de avukat olmamı istiyordu. O dönemlerde hukuk eğitimi almayı hiç mi hiç düşünmüyordum. Ama bugün böyle bir tercih yapma şansım olsa tercihimi hukuktan yana kullanabilirdim. Analitik zekanın daha çok mühendislikte çalışacağını düşünürdük, ama bugün hukukun da çok önemli olduğunu görüyorum.  

Deneyleri, tecrübeli insanlar gibi çabuk bitirebiliyordum
İstanbul Teknik Üniversitesi Makine Fakültesi ilk tercihimdi. Oldukça kaliteli bir eğitim veriyordu. İyi hocalara sahipti, ulaşımı kolaydı ve bina çok güzeldi. Özellikle ilk iki sene, kuvvetli bir lisede eğitim almanın faydalarını fazlasıyla hissettim. Hiç zorlanmamıştım. Dersler gayet güzel yürüyordu. Fakültedeki fizik ve kimya laboratuvarlarında yapılan deneyleri, tecrübeli insanlar gibi çok çabuk bitirebiliyordum. Devamsızlık yapmıyor, tüm derslere giriyor ve okulu bir an önce bitirmek istiyordum. Ön sıralarda otururdum ve çok düzenli not alırdım. Baba eline bakmaktan sıkıldığım için özel ders vermeye de başlamıştım. Kendi yağımla kavrulmak istiyordum. Yabancı dilde eğitim veren okullardaki öğrencilere fizik, kimya ve matematik dersleri veriyordum. Hatta Almanca bilmediğim halde Almanca fen dersi bile vermiştim. Altı, yedi öğrencim vardı ve iyi para kazanıyordum. O dönemde ders verdiğim öğrencilerin bazılarıyla hala görüşürüm. Aramızda yaş farkı da artık kalmadı...

Beni sanayi casusu zannediyorlardı
Siyasi nedenlerden dolayı okul oldukça karışıktı. Çok sık boykotlar yapılır, gösteriler düzenlenirdi. Bu tip olaylara karışmadan, eğitimimin disiplinli yürümesini istiyordum. Fakat yine de boykotlar yüzünden bir senemiz boşa gitmişti. 1976’da mezun olmam gerekirken 1977’de mezun olabilmiştim. Bir sene insan hayatında önemli bir süre. O süreçte gazete ilanıyla başvurduğum bir firmada ücret almadan çalışmıştım. Tercüme yapıyordum ve işlerin nasıl yürüdüğünü öğreniyordum. Bu sayede soğutma teknolojisinde epey bilgi edinmiştim. Fakat çalıştığım iş yerinde beni sanayi casusu falan zannediyorlardı nedense...

Tezcanlı olduğumdan projeyi hemen bitirmek istiyordum

İTÜ’deki boykotlar nedeniyle yüksek lisans eğitimime Boğaziçi Üniversitesi Makine Fakültesi’nde başlamıştım. İTÜ’de iyi bir eğitim aldığımı, Boğaziçi Üniversitesi’nde yüksek lisans yaparken anlamıştım. Orada, başka üniversitelerden, proje bile yapmadan gelen öğrenciler vardı. Biz ise teoriden pratiğe dönük ciddi çalışmalar yaparak gelmiştik yüksek lisans eğitimine. İTÜ’de Su Makineleri dersindeki projeyi hiç unutmam. Tezcanlı olduğum için projeyi hemen bitirmek istiyordum. Her hafta hocaya gider projemi sunardım. Hoca da proje üzerinde bir sürü düzeltme yaparak geri gönderirdi. Bir süre sonra da dayanamayıp pompaları daha yakından tanımam ve kitaplara bağlı kalmamam için beni bir pompa firmasına yönlendirmişti. Sonunda dört dörtlük bir proje çıkarmıştım. Boğaziçi Üniversitesi’nde üçüncü ayıma girerken, İTÜ’deki yüksek lisans eğitimlerinin boykotlardan etkilenmeyeceği garantisini alınca tekrar İTÜ’ye döndüm ve yüksek lisans derslerimi ve tezimi bir senede tamamladım. Üçüncü sömestre de sadece tezimin sözlüsüne girdim. Boğaziçi Üniversitesi’nden de, belki ileride doktora eğitimine gelebilirim düşüncesiyle mazeret dilekçesi yazarak izin almıştım.

Teori ile pratik arasında bir boşluk vardı
Yüksek lisans eğitiminde derslerimi tamamlayınca, Tokar A.Ş.’de Merkez’de şantiyeden sorumlu mühendis olarak işe başladım. İlk ücretli ve profesyonel işimdi ve askere gidene kadar dokuz ay çalışmıştım. Ofis Kabataş’taydı ve evime yakındı. Bu ilk iş tecrübemde pek sıkıntı yaşadığımı söyleyemem. Fakat bir çok şeyin kağıt üzerinde göründüğü gibi olmadığını öğrendim. Güzel bir deneyimdi. İş görüşmesi yaptığım rahmetli Sunday Bakırcı, bana bakır kaynağını sormuş ve gümüş kaynağını bildiğim halde cevap verememiştim. Demek ki teori ile pratik arasında bir boşluk vardı. Yine de işe kabul edilmiştim. Bir sürü proje gerçekleştirmiştik. Tesisat projelerinden sorumluydum. Demirdöküm yatırımını takip ediyor ve Seka Taşucu tesisinin havalandırma, iklimlendirme sistemlerinin kontrolünü yapıyordum. Ayda bir şantiye ziyaretleriyle projeye uygun yapılıp yapılmadığını kontrol ediyordum. Kendi açımdan ve şirket açısında başarılı bir dönemdi.

Kafadan komando olursun

1979 yılında yüksek lisans diplomamı alınca askerlik için müracaat ettim. Fiziğim müsait olduğundan Tokar’daki arkadaşlarımın, “Sen kafadan komando olursun” diye takılmaları beni de tedirgin ediyordu açıkçası. Bu konuda, şirketteki aşçımızı örnek gösterirlerdi. Aşçıyla konuştuğumda, askerlik hizmeti bittikten sonra bile, her sene on beş günlük eğitimlere katılmak zorunda olduğunu söylemesi tedirginliğimi daha çok artırmıştı. Askerliğimi komando olarak yapmak ne kadar şerefli bir görev olsa da, ileriki yaşamımı zaman zaman sekteye uğratacak olması kolay benimseyebileceğim bir şey değildi. Bu korkularla Tuzla’da sınava girmiş ve muhtemelen iyi bir sınav notu alarak deniz yedek subay adayı olmayı başarmıştım. Boşaltılan Karamürsel Üssü’ne yedek subay eğitimi için ilk giden birimdik. İlk defa biz yerleşmiştik. Son derece kaliteli bir eğitim aldık. Kaldığımız mekanlar askerlik şartları için son derece iyiydi. Üçer kişilik odalarda kalıyorduk, yataklar konforluydu, komodinlerimiz, aynalarımız, modern duş ve lavabolarımız vardı.

Bıyık bırakmıştım; isyan anlamına geliyormuş...
Eğitim bitiminde lisan sınavına girmiş ve iyi bir sonuç elde etmiştim. Benimle birlikte bir yüksek mühendis daha vardı ve özel bir kura bekliyorduk. Fakat bize özel kura çektirmemişlerdi. Kurada Mersin’i çekmiştim ve çok uzak olduğunu düşündüğümden yüzüm bembeyaz olmuş, moralim bozulmuştu. İstanbul, Ankara veya İzmir bekliyordum. Buna rağmen Mersin’e gidince fikrim değişmişti. Yaklaşık bir sene orduevinde son derece rahat bir ortamda yapacaktım askerliğimin geri kalan bölümünü. Bana önce Tekne Sac Fabrikası’nın müdürlüğünü, daha sonra da İnşaat ve Elektrik-Elektronik fabrikalarının müdürlüklerini vermişlerdi. Mesleğimi yapma fırsatı bulduğumdan tecrübe de kazanıyordum. Mekanikçiler ve tesisatçılar iki ayrı sendikaya mensuptu. Birbirleriyle hiç geçinemiyorlardı. Onlarla bir arada çalışmak ve onları bir arada çalıştırmak zorundaydım. Bu da ayrı bir deneyim olmuştu. Unutamadığım anılar da yaşadım; arkadaşlarımla girdiğim bir iddia sonucunda bıyık bırakmaya karar vermiştim. İç Yönetmelik bıyık bırakmaya müsaade ediyordu, fakat uygulanan bir şey değildi. Asteğmen olarak bir tek ben bıyık bırakmıştım. Farklı tepkiler almıştım. Beni seven komutanlarım yanlarına çağırarak neden bıyık bıraktığımı öğrenmeye çalışıyorlardı. Ben de bıyığın nizami bir şey olduğunu ve keseceğimi söyleyerek geçiştirmeye çalışıyordum. İşimi iyi yapmam dolayısıyla kimse yaptırım uygulamamıştı açıkçası. Daha sonra öğrendiğime göre deniz subaylarında bıyık bırakmak isyan anlamına geliyormuş. Benim ise böyle bir amacım yoktu. İddiayı kazandığımda kesmiştim bıyığımı...

Belediye halini teslim almıştım

12 Eylül Darbesi yapıldığında ben de asteğmen olarak askerlik görevimi sürdürüyordum. O gün bazı arkadaşlarım su kuyularını, bazıları belediyeyi teslim almaya gitmişlerdi. Ben de kendi kıtamla belediye halini teslim almıştım. Bahriyeli olduğumuzdan pek alışık değildik. Elimizde kullanmasını bile çok iyi bilmediğimiz tabanca ve tüfeklerle görev yapıyorduk. Sokağa çıkma yasağı vardı ve halk biraz daha özgür olabilmek için yaylaya çıkmaya çalışıyordu...

Kıvrılmış gazete kağıtlarıyla yalıtım yapardım
Askerlik hayatım da eğitim hayatım gibi hem işimi iyi yaparak hem de zevk alarak geçti.
Askerlik arkadaşlarım o dönemlerde yalıtım konusunda çok hassas olduğumu söylerler. Kaldığımız orduevinin demir doğramalarının aralarına kıvrılmış gazete kağıtları doldurarak yalıtım yapardım. Mersin’de kışın çok nemli bir hava vardı ve dağdan rüzgar estiği zaman oldukça serin oluyordu. Üşüyordum. Bir araya geldiğimizde bunları anlatır hala çok  güleriz... Yalıtımla ilgili bir anım da, İzmir’den gelen amfibi birliğin kaldığı sac barakaları, Adana’dan aldığımız İzocam’ın camyünleriyle kaplayarak askerlerin sıcaktan bunalmadan istirahat etmesini sağlamamızdı. Mersin’in sıcağında bu barakaların içi çok sıcak ve dolayısıyla yaşanmaz oluyordu. Çok hoş ve yararlı bir sene geçirdiğimi düşünüyorum ve askerlik yapmak istemeyen genç arkadaşları anlayamıyorum. Askerlik dönemi güzel bir hayat dilimi. Açıkçası tezkeremi alırken içim burkulmuştu.

Askerliğimi sürdürürken, ileriki dönemlerde neler yapacağımı da kağıt üzerinde planlıyordum. Yapacaklarımı kağıt üzerine çizmiştim. Hatta yakın zamana kadar o kağıtları saklıyordum. Bir fabrikaya girerek çekirdekten yükselmeyi istiyordum. Başta, önceden çalıştığım Tokar A.Ş. olmak üzere birkaç firma beni bekliyordu. Birçok arkadaşımın yaptığı gibi yurtdışındaki şantiyelerde de çalışarak iyi para kazanabilir ya da kendi işimi kurabilirdim. Fakat ben bir sanayi kuruluşunda profesyonel olarak alt kademeden başlayarak yavaş yavaş yükselmeyi seçmiştim. Böyle bir tercih yaptığım için de askerliğimin son iki ayında gözüme kestirdiğim ciddi firmalara başvurularda bulunmuştum. Bu doğrultuda birçok şirketle görüşmüştüm. Bunlardan birisi de daha sonra Koç Holding bünyesinde olduğunu öğrendiğim İzocam’dı.

Eşimle, askerlik hizmetimi takiben 1981’de evlendim. Tesadüf sonucu pencerede görmüştüm. Aynı gün bir bayram bahanesiyle de ziyarete gitmiştik. Karar vermemiz çok hızlı olmuştu. Şu anda mutlu bir yaşantımız ve 24 yaşında Koç Üniversitesi Makine Mühendisliği’nden mezun bir oğlumuz var. Geçtiğimiz günlerde de Boğaziçi Üniversitesi’nde finans ekonomi yüksek lisansını tamamladı.

Hiç tereddüt etmeden tercihimi İzocam’dan yana kullandım
İzocam’da iş görüşmesini genel müdürle yapmıştım. Bana ne yapmak istediğimi sormuştu. Ben de o güne kadar görüştüğüm firmaları anlatmıştım. Sanayi Odası’na üye olduğu ve dolayısıyla her şirketi çok iyi bildiği için görüştüğüm firmalar hakkında bana çok detaylı bilgiler vermişti. Ayrıca bana İzocam’ın neler sunabileceğini de anlatmış ve beni  yönlendirmişti. Sonuçta çok da tereddüt etmeden kararımı İzocam’dan yana kullandım. Nişanlanmıştım ve bir eve de ihtiyacım vardı. İzocam ise hem fabrikaya yakın bir lojman veriyordu hem de maddi olarak beklentilerimi karşılıyordu. Cazip gelmişti ve tereddüt etmeden kabul etmiştim. Tezkereyi alışımdan on beş gün sonra başlamak üzere anlaşmamı yapmıştım. 1981 yılının ocak ayında Üretim Şefi olarak çalışmaya başladım. Sonradan kadro ismim İmalat Müdürü olmuştu. O zamanlar sadece camyünü üretimi gerçekleştiriliyordu. Kendi işimin yanında insan yönetimi ve diğer teknik konularla da ilgileniyor, öğrenmeye çalışıyordum. O pozisyonda yaklaşık beş sene çalıştım. 1984 yılında göreve başlayan yeni genel müdürle birlikte yeni yatırımlar gündeme geldiği için, özellikle alçı plaka yatırımından ve diğer yatırımlardan sorumlu olmak üzere 1986 yılında Projeler Müdürlüğüne getirildim. Yaklaşık sekiz sene bu görevi icra ettim. O yıl içerisinde Tarsus’taki ikinci tesisimiz kuruldu. O projeye İstanbul’dan destek verdik. Taşyünü yatırımını gerçekleştirdik, kapasitelerimizi artırdık, XPS tesisimizi devreye soktuk. 1998’de Bolu’daki tesisimizi kurduk, 2000’de kauçuk üretimine başladık.  

Tek tabancaydık!
İşe başladığım dönemde sektörde fazla üretici ve dolayısıyla rekabet yoktu. İzocam tek tabancaydı. Grevler bitmiş ve büyük bir talep birikintisi oluşmuştu. Nonstop üretmekle görevliydik. Her gün bir önceki günün rekorunu kırmaya çalışıyorduk. Yılda sekiz, dokuz bin ton camyünü ürettiğimizde mutlu oluyorduk. İthalat ve yedek parça yönünden sıkıntılar yaşıyorduk, fakat üretim kesintisiz devam ediyordu. Satışlar peşindi ve teslimat bir süre sonra yapılıyordu. Şirket muhtemelen nakit bolluğu içindeydi. Bazı kamyon şoförleri kapıda yatıyor ve malı alıp bir an önce gidebilmek için yüklemeyi kendileri yapıyorlardı. Bizim yükleyicilerimizi bile beklemiyorlardı. Bu dönem 1990’lı yılların ortalarına kadar sürdü.

MBA vizyonumu geliştirdi
Koç Holding’ten 1994 yılında Koç Üniversitesi’nde MBA yapmam konusunda bir öneri geldi ve ben de bu fırsatı kaçırmadım. XPS yatırımımız devam ederken bu eğitime devam ettim. Zor ve oldukça yoğun bir dönemdi. Bu programın ilk mezunlarından birisiyim. Çoğu yabancı olan eğitimciler iyi bir eğitim veriyorlardı. 41 yaşındaydım ve öğrenciler arasında yaşça en büyüğü bendim. Uzun bir iş tecrübemin olması nedeniyle anlatılanları çok kolay kavrayabiliyordum. MBA eğitimi finansman olsun, mali tabloları olsun, pazarlama ve yönetim stratejileri olarak insana çok büyük artılar kazandırıyor, vizyonunu geliştiriyor.

İzocam’ın bana katkısı oldukça büyüktür. Yalıtım konusunda üniversitede çok şey okumuştuk. Ancak fiziki olarak yalıtımın içine girmek, teknolojilerini öğrenmek, uygulamaları ve detayları görmek son derece yararlı oldu. Gerek teorik gerek pratik olarak çok şey kazandığıma inanıyorum. Bunun dışında bana sağlanan MBA eğitimi de çok önemli. Ben de şirket içerisinde bu imkanı pek çok arkadaşıma sağladım. Şirketimizde MBA yapmış 11 arkadaşımız çalışıyor. Bu eğitimin gerek özel yaşamlarında gerekse şirket içindeki çalışmalarında kaliteyi yükselttiğine inanıyorum. Bunların da katkısını görüyoruz.

Hedefim elli yaşıma kadar genel müdür olmaktı
Amatör bir ruhla iş hayatıma başlamıştım. Bilgiye ve öğrenmeye açtım. Çalışmalarımı takdir edenler, şirket içerisinde pozisyonumu değiştiriyorlardı. MBA aldıktan sonra kendime hedef koymuştum; genel müdür yardımcılığı görevini bekliyordum ve bunun ardından da elli yaşıma kadar genel müdür olmayı hedefliyordum. Bu gerçekleşmeseydi başka bir firmaya geçebilirdim. 49 yaşımda İzocam’ın beşinci genel müdürü olarak atamam gerçekleşti. İçeriden gelen ilk genel müdür olmuştum. Benden önceki dört genel müdürle de çalışmıştım. Hepsinin ayrı ayrı katkısı vardır bende. Alman ekolünden olan Ferdi Bey’in değişik bir yönetim şekli vardı ve bana yönetimle ilgili ciddi katkıları olmuştu. Ünal Bey ise daha liberal görüşlü bir yöneticiydi. Mühendislik Müdürü olduğum dönemde sık sık yanıma iner, okuduğu makaleleri anlatır ve ondan sonra benden bir şeyler isterdi. Germiyan Bey ile de taşyünü, XPS yatırımlarını gerçekleştirmiştik. MBA eğitimi almama olanak sağlayan da kendisidir. Bu eğitimin bana vereceği katkıları görmüştü. Son genel müdürüm Ali Yalçın Bey ile dostane bir şekilde yaklaşık beş sene çalıştık. Üst düzey yöneticilerimizle yaptığı toplantıda şirketten ayrılacağını ve yerine içimizden birisinin geleceğini söylemişti. Bir süre sonra da bu kişinin ben olduğum anlaşılmıştı. Görevi bana teslim ederken bana çok yardımları oldu. Her detayı en ince noktasına kadar anlattı. İlk defa böyle bir devir teslim yaşamıştık. Diğer genel müdürlerin böyle bir devir teslim süreci yaşadıklarını zannetmiyorum.

Genel müdürlerimle yaşadığım bir sürü anım var... 1987’de Projeler Müdürü olarak Fransa’ya bir makine almak için pazarlığa gittiğimizde, Fransız firmasının bize makine için çok yüksek bir fiyat vermesi ve ardından rest çekmesi kendi aramızda da gerginliklere neden olmuştu. Akşam Paris’te bir restoranda yemek yerken genel müdürümüz Ünal Bey’in bana karşı artarak devam eden eleştirileri canımı sıkmıştı. İtirazlarım bir münakaşaya dönüşmüş ve ortam iyice gerilmişti. Kendimi kaybetmiştim, yanımdaki genel müdür yardımcım beni uyarmak için devamlı masanın altından dürtüyorlardı. Ciddi bir münakaşa yaşanmıştı aramızda. Fakat ertesi gün Champs Elysee’de yürürken benim küstüğümü fark eden Ünal Bey’in koluma girerek gönlümü almasını hiç unutamıyorum.

Taş yünü üretimiyle ilgili yaptığımız fizibilite holdingde pek rağbet görmemişti
İzocam’ın ilk camyünü yatırımının ardından yaptığı yatırımların hemen hemen tümünün içinde bulundum, emek verdim. Yurtdışı görüşmelerini, satın alma yönetimlerini, pazarlıklarını ve teşvik takiplerini bizzat kendim yaptım. Tabii benim emeğimin yanında bir takım olarak çalışıyorduk. Bu projelerden en çok zevk alarak çalıştığım ise taş yünü yatırımıydı. İyi bir ekiple çalışmıştık. Projenin sonunda verilen kutlama yemeğinde Almanların, bu projenin başarısının bana ve ekibime ait olduğunu söylemeleri beni gururlandırmıştı. Yatırım kararını alırken çok zorlanmıştık. Yaptığımız fizibilite holdingin dörtlü komitesinde pek rağbet görmemişti. Komitenin toplantılarına genel müdürümüz Germiyan Bey ile beraber katılıyordum. Germiyan Bey’in komiteyi ikna etmeye çalışırken zorlandığını hatırlıyorum. Yatırımın geri dönüşünün uzun süreceği ve taş yününün pazarı olmayacağı yönünde yorumlar yapılıyordu. İyi bir planlama ve tahmin yapmıştık. Böyle bir yatırımın bile bir müddet sonra yetmeyeceğine inanıyordum... Ki öyle de oldu. 1997’de kapasiteyi yüzde elli artırmak zorunda kaldık. 2002 yılında ise 25 bin tona çıkardık. Proje gerçekleştirilip ilk elyaf alındığında son derece mutlu olmuştum.

Armaflex üretiminde de biraz zorlanmıştık. Kauçuk üretimini Armaflex markasıyla yapmak istiyorduk. Armacell firmasının ise Türkiye’de böyle bir pazar olmadığı ve yatırımı başaramayacağımız yönünde bir inancı vardı. İkna edememiştik. Biz de alternatif bir çözüm yaratarak ve risk alarak, yatırımı İtalyan bir firmayla yapmaya karar vermiştik. Bu arada Armacell ile de görüşmelerimizi sürdürüyorduk. Üretime geçtikten sonra Armacell yetkililerini çağırarak bir kez daha bize lisans vermelerini istemiştik. Sonunda kabul etmişlerdi; o günden bugüne ortak çalışmalarımız gayet iyi gidiyor.  

İnsan yetiştirmek şirket ve bir yönetici için çok önemli
En önem verdiğim konulardan birisi de insan kaynağıdır. İnsan yetiştirmek şirket ve yönetici için çok önemli. Mühendislik müdürlüğü, projeler müdürlüğü ve teknik müdür yardımcılığı görevlerini yaptığım dönemlerde bir çok çalışma arkadaşımı yetiştirdiğime inanıyorum. Bu arkadaşlar hem şirket içinde hem de sektörde takdir edilen insanlar. Arkadan işi kaliteli birilerine devretmek gerekiyor. 1995 yılında ilk defa İzocam’ın Sesi adlı bülteni çıkarmaya başlamıştık. Sorumlu müdürü bendim. Bilgisayar çıktısından çoğaltıyorduk. İletişim adına güzel bir adımdı. 1996’da da bu bülten Pazarlama departmanımız tarafından daha profesyonel hale getirildi.

İzocam en karlı olduğu dönemde satıldı

İzocam’daki son gelişmelerden birisi de hisse devri... 1998 yılından bu yana Koç Holding bünyesinde bazı çalışmalar yapılıyor, değişik firmalarla görüşülüyordu. Zaten uzun bir süredir holdingin inşaat sektöründen çıkmak istediği biliniyordu. Bunun ilk belirtisini de Garanti Koza şirketini satarak göstermişti. Bir şirketin satılması için üç ana neden vardır. İlki, bir şirkette yönetim zaafı varsa, yani şirket kötü yönetiliyorsa satılabilir ve yeni yönetim bu şirketi başarıya kavuşturabilir. İkincisi, sermaye sorunu vardır ve yeni hissedar taze sermaye koyarak şirketin çalışmasını sağlar. Üçüncü neden de firma güncelliği yakalayamamıştır, ürünleri eskimiştir... İzocam’da ise bu üç unsurun hiçbiri yok. Tam tersine İzocam kurulduğu günden beri Koç Holding ilkeleriyle hep iyi yönetilmiş, sermaye almamış, aksine temettü vermiş. Her gelen yönetim çıtayı bir üste taşımış. Yeni ürünler piyasaya sunmuş, lisanslar almış. Bu zafiyetler İzocam’da yok. Oldukça da karlı bir şirket. Şirketler de zaten karlılık noktalarında satılırlar. Holding iyi bir kar noktasına geldi ve senelerdir yaptığı bir tasarrufu değerlendirdi. İnşaat sektöründen çıkmak isteyen holding için de en iyi tarih İzocam’ın en karlı olduğu bu dönemdi. İzocam’daki Koç şirketlerine ait hisselerin  devri ise İzocam’a 40 milyon YTL’lik bir kaynak yarattı.

Saint Gobain yabancı bir şirket değil; kırk yıllık lisansörümüz
Bu süreç içerisinde İzocam’ın bir çok talibi oldu. Bizim için en büyük şans ise her taliplinin yönetim ve alt kadrolarla devam etmek istemesiydi. Yönetimin ve ekibin kalmasını istiyorlardı. Sonuçta karar kılınan ve satışı gerçekleştirilen Saint Gobain de bize yabancı bir firma değil. 40 yıllık lisansörümüz. Bizleri çok iyi bilen, tesislerimizi ve çalışanlarımızı yakından tanıyan bir firma. Şirketin cirosu 32 milyar avro ve işinin yarısı sadece inşaat malzemeleri üzerine kurulu. İşinin yüzde ellisi yalıtım ve inşaat malzemeleri olan uluslararası bir firmaya geçmek İzocam için de çok yararlı olacak. Şu anda cam yünü ve taş yününde yüzde yüz kapasite artırımları yapıyoruz. Muhtemelen bunları başka yatırımlar takip edecek.

Heykelcik ve yağlıboya resimler yapardım

Üniversite dönemimde zaman zaman kilden ve alçıdan küçük heykelcikler ile yağlıboya resim yapardım. Yurtdışına çıktığımda özel fırça takımları ve boyalar almama rağmen zaman sorunum nedeniyle henüz bunları açmaya bile fırsat bulamıyorum. Fırsat bulabilsem öğrencilik dönemimde yaptıklarından çok farklı teknikler uygulayacağımı düşünüyorum. Şirketin yatırımları, devir teslim işleri oldukça zamanımı alıyor. Ayrıca İZODER ve Rotary başkanlığını da yürüttüğümden oralarda da yoğun çalışmalarım oluyor. Rotary’den ve sektörden çok değişik arkadaş gruplarım var, onlarla da sık sık beraber oluyorum.

Sık iş değiştirenleri güvenilmez buluyorum
Gençlerin bazı yanlış tercihleri oluyor. Kurumsallık ve ücret açısından ille de yabancı şirkette çalışmak istiyorlar. Böyle bir şartlanma içindeler. Ama Türkiye’de gerçekten kurumsal olan, insan kaynakları iyi çalışan ve iyi ücret veren şirketler de var. Tercihlerini doğru yapmalılar ve girdikleri şirkette asgari beş yıl çalışmalılar. Önlerinin tıkalı olduğunu düşünüyorlarsa yer değiştirmeliler. Bir iki yılda bir iş değiştirenleri güvenilmez buluyorum. Böyle bir özgeçmişle başvuranları da ciddiye almıyorum. Ayrıca insanların zekalarından çok, düzenli çalışmalarını değer veriyorum. Herkes belirli düzeyde zekaya sahip. Zaten yedi-sekiz çeşit zeka var. Bence düzenli çalışma, öğrenme arzusu, kendini işine vermek çok önemli. Zaten bu kişiler çok yakın zamanda fark ediliyorlar. Kendini işini adayanlar çok çabuk bir yerlere gelebiliyorlar.

Yüzde yüz kapasite artırımları bile yeterli gelmeyecek
Yalıtım sektörü önümüzdeki yıllarda asgari yüzde 25 oranında büyüyerek yoluna devam edecek. Yüzde yüz kapasite artırımları yapıyoruz ama, bunlar bile bir süre sonra yeterli gelmeyecek. Gelişmiş ülkelerde olduğu gibi, Türkiye’de de her gün artan enerji maliyetleri ile insanların ısınma, serinleme maliyetlerini yalıtımsız karşılaması mümkün değil. İnsanlar daha çok yalıtım yapacaklar. Avrupa Birliği’nden yaptırımlar gelecek. Bu yaptırımların hepsini yerine getirirsek bir çok üretim tesisine ihtiyacımız olacak. Henüz ses ve yangın yalıtımıyla ilgili ciddi yatırımlar ve uygulamalar yapılmadı. Ses haritaları çıkarılıp sanayi tesislerinde yalıtımlar yapılmadı. Yangın yönetmeliği çıktı, gürültü kontrol yönetmeliği revize edildi. Bir süre sonra ciddi yaptırımlar başlayacak. Yakın bir gelecekte mevcut kapasiteler yetmeyecek. Nüfus artışı olamayan Avrupa, taş yünü ve cam yününde kapasitesini doldurmuş durumda. İhtiyaçlara cevap vermeye çalışıyorlar ve doğrusu yetişemiyorlar. Türkiye de böyle bir sürece girecek.

Yeni dernekler İZODER’in enerjisini emecek

Derneklerin bölünerek tek bir ürüne odaklanmasının çok büyük bir ses getireceği konusunda şüphelerim var. Bu dernekler taraflı olacaklardır ve çatışmalar yaşanacaktır. PÜD vardı, bunun arkasından bizim de üye olduğumuz XPS Üreticileri Derneği kuruldu. Derneğin kuruluş aşamasında tereddütlerimizi açık bir şekilde dile getirdik. Bu derneklerin her şeyden önce İZODER’in enerjisini emeceğini ve bir sivil toplum kuruluşu olarak tarafsız olamayacağını söyledik. İZODER gibi büyük projeler yürütemeyeceğini ifade ettik. Fakat Avrupa’da da olduğu gibi böyle bir derneğe ihtiyaç duyulduğu anlaşıldı ve dernek kuruldu. Avrupa’da İZODER benzeri bir dernek ise maalesef yok. İZODER yalıtım sektörünü büyüten ciddi ve yaşanan tartışmalarda tarafsız kalabilecek bir kuruluş. Rekabette ve yaşanan tartışmalarda tarafsız kalabilecek diğer bir kuruluş da İzocam. Çünkü İzocam’ın ürün gamında her türlü yalıtım malzemesi var. Hangi ürünün nerede kullanılabileceğini doğru ve tarafsız bir şekilde söyleyebiliyoruz...


Geri