E-dergi
e-dergi
Portre & Röportaj

İZODER Genel Koordinatörü Ertuğrul Şen


Temmuz - Ağustos 2006 / Sayı 61

İZODER Genel Koordinatörü Ertuğrul Şen, yalıtım sektörünün gelişimine ivme kazandıran isimlerden birisi. Sektörün ve derneğin imajına gözle görülür bir katkı sağlayan Şen, Nazilli’de başlayan hayat hikayesini ve İZODER’le yollarının kesiştiği dönemi dergimiz okurlarıyla paylaşıyor...

Orta halli bir Anadolu ailesinin ikinci erkek çocuğu olarak 1956 yılında Aydın’ın Nazilli ilçesine bağlı Arpaz Köyü’nde dünyaya gelmişim. Biri kız olmak üzere üç kardeşim var. Babam, 1200 nüfuslu köyün Demokrat Partili muhtarıydı. Çok etkili ve fedakar çalışmaları vardı. Özellikle köy yolunun yapılması, sulama kanallarının açılması, köye içme suyunun ve elektriğin getirilmesinde babamın payı büyüktü. Bu projeler için sık sık Ankara’ya gider, milletvekillerini ziyaret ederdi. O dönem için çok önemli projelerdi. 1960 İhtilali ile Demokrat Parti’nin iktidardan indirilmesi babamın da nüfuzunu azalttı.  Fakat yine de 1965 yılına kadar muhtarlığı devam etti. Bu süreçte, eski dönemdeki etkili çalışmalarını sürdürebilmek için cebinden para harcamaya başlamıştı. 1965 yılına geldiğimizdeyse gırtlağına kadar borçlanmıştı. Otuz dönümlük pamuk tarlamızın geliri yedi kişilik aileye yetmiyordu. Babam da çözümü 1965 yılında muhtarlığı bırakarak Almanya’ya işçi olarak gitmekte bulmuştu. Üç ay sonra Almanya’dan gönderdiği mektup ve fotoğraftaki kravatlı, saçları tıraşlı halini çocuk halimizle doğrusu biraz yadırgamıştık...

1968 yılında köyde ilkokulu bitirdim ve ağabeyimin ortaokul eğitimi dolayısıyla Nazilli’ye taşındık. Bir süre sonra annem ve iki kardeşim de Almanya’ya babamın yanına gittiler. Ben ve ağabeyim ise Aydın Lisesi’nde paralı-yatılı olarak okuyorduk. Fakat o sene ikimiz de sınıfta kaldık. 1971’de babam ağabeyimi de ceza olarak Almanya’ya aldı, beni de amcamın yanına köye sürgün etti. Köyde yaşıyor ama her gün Nazilli’ye okula gidiyordum. Paniklemiştim, başarılı olmam gerekiyordu ve gücüme gitmişti. Lise birinci sınıfı tekrar ettiğim sene çok çalışmış ve takdirname almıştım. İkinci sınıfta da teşekkür belgesi almama rağmen lise son sınıfta yine gevşedim. 1974 yılında üniversite sınavına girdim. Bilinçsizce bir sürü yüksekokul yazmıştım. Tercih listesinin sonlarında bulunan Şişli İktisadi Ticari İlimler Akademisi’ni tutturmuştum. Fakat matematik dersinin bütünleme sınavında kopya çektiğime inanan Bahri Hoca yüzünden mezun olamamış ve okula kayıt yaptıramamıştım. O gün çok beddua etmiştim fakat şimdi müteşekkirim. Çünkü şu an sevdiğim mühendislik mesleğinde olamayacaktım.

Lakabım Schwarzenbeck’ti
Köyde çok rahat bir yaşamım vardı. Sigaraya alışmıştım. Babam Almanya’dan para göndermez, köyde bize ait olan toprakların gelirinden amcam harçlık verirdi. Köy kahvesinde çok zaman geçirirdim. Lisede okuduğum için saygı duyulurdu. Arpaz Köyü futbol takımını kurmuştum. Kahvede, köyün önde gelenlerinden forma, ayakkabı ve çorap alabilmek için para toplardık. Köyler arası turnuvalar düzenlerdik. Defansta iyi de futbol oynardım. Takım kaptanıydım. Lakabım da Schwarzenbeck’ti. O zamanların ünlü Alman defans oyuncusuydu Schwarzenbeck. Siyasi olarak herhangi bir ideolojiyle ilişkim olmadı, ilgi de duymadım. Ancak kendimi sosyal demokrat, insan merkezli, paylaşımcı ve katılımcı fikirlere yakın hissederdim.

Üniversite sınavına hazırlanmak amacıyla, 1975’te İzmir Balçova’da, şimdi Netaş’ın İthalat Müdürü olan arkadaşım Adnan Özcan ile bir ev kiralayarak altı ay boyunca İltek Dershanesi’ne devam ettik. Fakat o yıl da dershaneye gitmeme rağmen üniversiteyi kazanamadım. Hem çok yüksek puanlı yerler yazmıştım hem de çalışmaya konsantre olamamıştık. Bunun üzerine babam beni de Almanya’ya çağırdı. Eğitimime Aşağı Saksonya’nın Goslar şehrine yakın Vienenburg’da yaşayan ailemin yanında devam edecektim. O günlerde bunun bilincine varamasam da büyük bir fırsattı. Ne okuyacağım konusunda hiçbir fikrim yoktu, babam istiyor diye gitmiştim. 19 yaşındaydım ve bulutların üzerinde uçuyordum.

Almanya yolunda altı takla attık
Almanya maceram 7 Ocak 1976 günü başladı., Almanya’da Volkswagen fabrikasında çalışan, yılbaşı izni için köye gelen Mustafa Ağabey (Akyürek) götürecekti.  İstanbul’dan geçerken de, mühendislik bölümünü seçmemde bana yol gösteren ve 44 yaşında Almanya’da üniversitede okuyan Argun Tuncer’i otomobile almıştık. İkisi önde ben arkada oturuyordum. Sabaha karşı ben uyurken Lüleburgaz civarında bir trafik kazası geçirmiş ve altı takla atmıştık. Bir yara almamıştık ama araba hurda olmuştu. Mustafa Ağabey o hurda otomobili Lüleburgaz’da “gider” bir hale getirtmiş ve yola devam etmiştik. Argun Tuncer ise geri dönmüş ve Almanya’ya farklı bir yoldan gitmişti. Biz de hurda olan arabayı hiç stop ettirmeden, benzin istasyonlarında uyuyarak Almanya’ya getirmiştik. Stop ettirirsek bir daha çalıştıramayız tedirginliği vardı. Herkes bize bakıyordu. Almanya’ya girdiğimizde otobanda bir polis arabası bizi durdurmuştu. Polisler gelip arabanın etrafında bir tur attıktan sonra gülmeye başlamışlardı. Mustafa Ağabey de onlara sürekli Almanca bir şeyler anlatıyordu. Sonunda  bizi bir arabaya bindirdiler, otomobili de bir çekiciye yüklediler ve hurda arabaların olduğu yere götürdüler. Bizi de dinlenme odasına aldılar, kahve ikram ettiler ve sonra biletimizi alarak trene bindirdiler. Gece yarısı eve varmıştık, hasta olmuştum. Bir haftada ancak kendime gelebilmiştim.   

Düzen beni ürkütmüştü
Dört senedir yalnız, düzensiz ve başıboş bir hayat yaşadığımdan Almanya’ya ailemin yanına ilk gittiğim dönemde biraz sıkıntı çekmiştim. Babam çalışıyor, üç kardeşim hem meslek eğitimlerini sürdürüyor hem de düzenli olarak işe gidiyorlardı. Annem ise ev işleriyle uğraşıyordu. Bir düzen vardı. Bu düzen beni biraz ürkütmüştü. Bambaşka bir dünyaydı. Tek kelime Almanca da bilmiyordum. Ne yapayım, hangi okula gideyim diye düşünürken Almanya yolunda tanıştığım Argun Tuncer bana yardımcı olmuştu. İyi bir üniversitede maden mühendisliği öğrenimi görüyordu. Çok fazla lisan gerektirmediği için mühendislik okumam yönünde telkinde bulunuyordu. Böylece mühendislikte karar kılmıştım; inşaat mühendisliğini seçmemdeki en büyük etken ise coğrafi olarak en yakın yerde olmasıydı.

Filtreli sigara cenneti
Bu arada o günlerde anlam veremediğim fakat sonradan mantıklı gelen bir iki olay geçmişti başımdan... Sigara tiryakisi olduğumdan Almanya benim için bir “filtreli sigara cenneti”ydi. Cebimde, tanesi dört mark olan farklı farklı filtreli sigaralar taşırdım. Bir gün babam, sigara tiryakiliğimi finanse etmeyeceğini ve artık kendi parasıyla sigara içmemin mümkün olmayacağını sert bir dille ifade etmişti. Bana vereceği harçlığın sadece eğitimime yönelik olacağını söylemişti. Kafam allak bullak olmuş, zoruma gitmişti. O günden sonra, üniversiteyi bitirirken yaz aylarında işçi olarak çalıştığım Bosch fabrikasında aldığım ilk maaşa kadar sigara içmemiştim. O ilk maaşla bir paket sigara almış ve üç dört tanesini içerek paketi atmıştım.

Stajyer maaşımı 1200 Mark’a çıkarmışlardı
Birkaç okula başvurmuş fakat lise diplomam nedeniyle kabul etmemişlerdi. Hannover Üniversitesi ancak iki sene sonra kabul edebileceğini söylemişti. Yüksek öğrenim için hazırlık dersleri almam ve inşaat mühendisliği okuyacağım için bir inşaatta çalıştığımı belgelemem gerekiyordu. Eğitim almak için inşaatta işçi olarak çalışmam şarttı. Bunun üzerine bir inşaat şirketinde altı ay süreyle işçi olarak staj yaptım. Çok çalışmamdan dolayı da 500 mark olan aylığımı 1200 marka çıkarmışlar ve sigortalı yapmışlardı. Betonu, demiri, donatıyı orada tanımış ve birçok şeyi o inşaatta kavramıştım. Goethe Enstitüsü’ndeki uyum sertifikasını da düzenli çalışarak altı ayda almış, Almanca’yı dersleri takip edebilecek kadar öğrenmiştim. Yabancılara ayrılan kontenjanda yığılma olduğundan Hannover Teknik Üniversitesi’ne girebilmek için yaklaşık iki buçuk sene beklemem gerekiyordu. Ben de bir sene sonra başlayabileceğim ve yine yakın bir yer olan Hildesheim Mühendislik Okulu’nda (Fachhochschule Hildesheim)  İnşaat Mühendisliği Bölümü’ne gitmeye karar verdim. Ve 1978 yılının yaz döneminde eğitime başladım.

“İyi bir mühendis oldun, ülkene dönebilirsin!”
Hazırlık okulunu zamanından önce bitirmeme rağmen üniversiteye başladığım ilk sömestre dersleri takip etmem ve uyum sağlamam pek de kolay olmadı. Çünkü o seneden itibaren yüksek mühendislik (Dipl. İng.) programı başlatılmıştı. Bu nedenle müfredat da ağırlaştırılmıştı. Dördüncü sömestrenin sonunda ön lisans yapmak zorundaydım ve otuz dersim vardı. Yine yoğun bir çalışma sürecinden sonra ön lisansı da aldım ve her şey rayına oturdu. Branş olarak statikerliği, seçmeli ders olarak da sanki bugünleri görerek yapı fiziğini seçmiştim. 1983 yılında mezun olan 61 kişi içerisinde bulunan dört yabancı öğrenci arasında ben de vardım. Hocalarım, “Artık iyi bir mühendis oldun, ülkene dönebilirsin” diyorlardı. Hocaların bu telkinleri, bir buçuk sene de mimarlığa devam edip, mimar-mühendis olma planımı rafa kaldırmama neden olmuştu. Ayrıca o zamanın Bayındırlık Bakanı Ahmet Samsunlu’nun okulumuzu ziyaret edip, “Gelin, Türkiye’de barajlar, köprüler kurun. Sizlere ihtiyacımız var” çağrısı da beni etkilemişti.

Almanya gibi pırıl pırıl yeri bıraktık buraya geldik
Mezun olduktan sonra uzak akrabam olan Serap Hanım’la 1983 yılının yazında, izne geldiğimde nişanlanmıştık. Üç ay sonra da Türkiye’ye kesin dönüş yapmıştım. 17 Kasım 1983 yılı Perşembe günü Yeşilköy Havalimanı’na inmiştim. Amcam, kayınbiraderim ve nişanlım karşılamışlardı beni. Trafik allak bullak ve karlı, puslu bir gündü. Hava kirliliğinden nefes alınmıyordu. İçimden, “Almanya gibi pırıl pırıl bir yeri bıraktık buraya geldik” demiştim. Ege Üniversitesi Sosyoloji bölümü mezunu olan nişanlım İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi’nde göreve başlamıştı. İstanbul’da yaşamayı kararlaştırmıştık. İstanbul’u seçmemdeki bir etken de yakın akrabamız olan ve Eğitim Yayınları’nın sahibi Yılmaz Şen’in bana yardımcı olabileceği düşüncesiydi. O da Almanya’da makine mühendisliği eğitimi almıştı. Bana Türkiye’deki iş hayatıyla ilgili tavsiyelerde bulundu. Bazı iş başvuruları yaptım ancak beklentilerimi karşılayacak bir iş bulmanın o kadar kolay olmadığını gördüm. Bu nedenle çevremin de teşviğiyle küçük bir sermaye ile ticari ortaklığa girdim. Ancak, aldığım eğitimle ilgisi olmayan bu iş beni tatmin etmedi, dolayısıyla çok uzun sürmedi.

1984’ün temmuz ayında evlendim ve aralık ayında sekiz ay kısa dönem askerlik yapmak üzere İzmir Narlıdere İstihkam Er Eğitim Alayı Çavuş Talimgah Bölüğü’ne katıldım. Askerlik dönüşü, o zamanlar Ulkar Holding’in bünyesinde olan Onduline’de işe başladım. Daha sonra İzocam’da Babür Bey isimli bir yetkiliyle görüşmeye gitmiş ve Almanya’daki çalışmalarımı göstermiştim. Elimdeki, bir binanın ısı ihtiyacını belirlemek için kullandığım Almanca form kağıtlarını çok beğenerek almış ve beni bir süre oyalamıştı. Fakat çok sonra fark ettim ki verdiğim o belgeleri bir yerlerde kullanmışlardı. Bir süre de alüminyum doğrama işleri yapan ve değer verdiğim mimar İlhan Erkanı Ağabey’le birlikte çalışmış ve Esentepe’deki Türk Eğitim Vakfı binasının tüm doğramalarının değiştirilmesi projesini yürütmüştüm.

Hilti’nin iştahı kabarmıştı
1986’ın ekim ayında bir İsviçre firmasının İntermak olarak verdiği ilana başvurdum. İngilizce-Almanca bilen ve teknik danışmanlık yapacak bir inşaat mühendisi arıyorlardı. Firmanın sahibi ve Alman satış pazarlama müdürü Dietmar Lenz ile görüşmeye gittim. Görüşme oldukça iyi geçti ve talep ettiğim paranın üzerinde bir ücret vererek beni kabul ettiler. Hilti’nin temsilciliğini yapıyorlardı ve ofis Valikonağı Caddesi’ndeydi. Ciroları 600 bin İsviçre Frangı’ydı. Hem satış ve pazarlamadan sorumlu Dietmar’a yardımcı olacak hem de satış elemanlarına mühendislik eğitimi verecektim. Benimle birlikte dokuz satış elemanı işe başlamış ve toplam 21 kişi olmuştuk. Çok hızlı büyüdüğümüzden 1992 yılında Hilti firması Türkiye’ye kendisi gelme ihtiyacı hissetmişti. İştahı kabarmıştı. Ekip olarak 81 kişilik bir kadro ve 7 milyon İsviçre Frangı ciroya ulaşmıştık. Şirket sayısı üçe çıkmış, bir şirketler grubuna dönüşmüştük. Teknik danışman olarak başladığım işte, ikinci yıl teknik koordinatörlük görevini üstlenmiştim. Tüm satış kadrolarının satış-pazarlama ve mühendislik eğitimlerinde rol almaya başlamıştım. Hem mesleki bir tatmin sağlıyordum hem de insan ilişkilerimi geliştiriyordum. O süreçte bir mühendisin satış ve pazarlama kavramlarını bilmesi gerektiğini anlamıştım. 1993’e kadar inşaat sektöründe çok büyük sıçramalar yapmıştık. 1992’de Hilti ve İntermak arasındaki özel bir anlaşma gereği yönetimi onlara devrettik. Ben İntermak Grubu tarafında yer aldım. Amerikalı bir genel müdür geldi, kendi kadrosunu kurdu. Biz de onu izleyen yönetim kurulu denetim üyesi olarak başında bulunuyor, yönetim anlaşmasına uyulup uyulmadığını kontrol ediyorduk.

5 Nisan Kararları profesyonel iş hayatıma ara verdirdi
Bu arada diğer şirketimiz olan İnterfiks’te inşaat müdürlüğü görevini üstlenmiştim. Alçıpan sistemlerinin yaygınlaştığı ve büyük otellerin açıldığı bir dönemdi. İlk büyük işimizi Movenpick Oteli’nin inşaatında yapmıştık. Dönemin, bölme duvar sistemlerinde en büyük alçıpan inşaatını gerçekleştirmiştik. Yine o dönemde, Feb UK isimli bir İngiliz yapı kimyasalları firmasının mümesilliğini almıştık. Önce ithalat yoluyla satışına, 1993 yılında da lisanslı üretime başlamıştık. Kurtköy’de bir atölyede üretiyorduk. Bir süre sonra globalleşme ve şirket birleşmeleri nedeniyle Feb UK, Sandoz tarafından satın alındı ve şirket faaliyetlerine son verdi. Diğer taraftan da İsviçrelilerle sorunlar çıkmaya başlamıştı. Taahhütler yerine getirilmiyor, anlaşma bozulma noktasına geliyordu. Amerikalı genel müdür istifa etmiş, İsviçreliler vazgeçmiş ve biz de tekrar yönetimi ele almıştık. 1994 yılında üç şirketin bütün işleri bana bırakılmıştı. İntermak’ın genel müdürlük görevi bana verilmişti. 1995’in 5 Nisan Kararları’na kadar olan süreçte bu görevleri yapmaya çalıştım. 5 Nisan Kararları ile birlikte ortaya çıkan kriz sonrasında firma sahibi ile olan ilişkilerimiz bozuldu ve sekiz yıl çok emek verdiğim ve duygusal bağlarla bağlandığım bu şirketlerden 17 Kasım 1995’te istifa ederek ayrıldım. Çok zor gelmişti, hatta ağlamıştım...

Kredi siyasi bir araca dönüştü
Kendi işimi yapabileceğime dair cesaretim vardı; fakat sermayem yoktu. İntermak’ta genel müdürlük yapmış iş arkadaşımla ECD Dış Ticaret Limited Şirketi’ni kurduk. Kriz döneminde iş kurmak çok doğru değilmiş. Hazırlıksız olarak başlamıştık ve çeşitli sebeplerle yürümemişti. Ekon Yapı Onarım Şirketi’nin sahibi Hakan Bey geçmiş dönemlere tanışıklığımız olan başarılı bir iş adamıydı. 1997’de SBD isimli yapı kimyasalları ağırlıklı bir İngiliz firmasının temsilcisiydi ve farklı işlere girmek istediğinden bana bir öneri getirmişti. Ben sermaye koymayacaktım, sadece yöneticiliğini yapacaktım; karı da bölüşecektik. Avrupa’dan yeni temsilcilikler almıştık. Bunların arasında Possehl Spezialbau GmbH adında bir Alman firması vardı. Havaalanlarına yönelik yüzey işlemesi ve işletmeciliğinde ekonomik çözümler sunuyordu. Atatürk Havalimanı’nın ekonomik işletmeciliği konusunda önemli temaslarımız olmuştu. Brifingler vermiştik, yüzde kırka yakın ekonomik bir verimlilik sağlıyordu. Fakat siyasi istikrarsızlık ve bu gibi işlerin ancak farklı yöntemlerle yapılabildiğinden çok başarılı olamamış ve işi yürütememiştik. Diğer temsilciliğimiz ise bir İsviçre firması olan ve yapı güçlendirmesi alanında çalışan S&P firmasıydı. Yapı güçlendirme alanında bilimsel araştırma yapmak üzere firmadan 40 bin dolarlık bir finansman almıştık. Konu, Türkiye’de ilk defa üniversite bünyesinde ele alınıyordu. Malzeme bazında ve nakit olarak bu işe para koymuştuk. Yığma elemanların betonarme perde duvar sistemine dönüştürülmesi amaçlanıyordu. Mevcut karkaslarla birleştirilerek perde duvar fonksiyonunun yaratılması, depremde de yanal yüklerin daha kolay alınmasını sağlayacak bir sistemdi. Ankara’da deprem sonrası ayakta kalması gereken elli hastanenin projelendirilerek bu tür yöntemlerle güçlendirilmesi üzerine çalışıyorduk. Dünya Bankası’ndan sağlanan iki milyon dolarlık parayla, bir İngiliz firmasıyla proje hazırlığı yapmak üzere anlaşma yapılmıştı. Yığma bina sistemiyle yapılmış üç büyük şehirdeki hastanelerde bu sistemin uygulanması öngörülüyordu. Bunun için de 75 milyon dolarlık, yine Dünya Bankası’ndan sağlanan bir kredi kullanılacaktı. Sene 2000’li yıllar. Koray Aydın Bayındırlık Bakanı’ydı. Fakat projenin ihalesi yapılamadı. Dünya Bankası tarafından sağlanmış olan paranın kullanımı siyasi bir araca dönüştü ve kullanılamadı. Anlaşılmaz bir şekilde proje rafa kaldırıldı. Bu beni oldukça etkilemişti. Hem danışmanlık yapacak hem malzeme satacaktım. Dolayısıyla serbest çalışma hayallerim 2002 krizine kadar sürdü ve orada bitti.

Ankara’da karşıma bambaşka bir fotoğraf çıktı
2002 yılında yeniden profesyonel iş hayatına dönme arayışlarım başladı. Sika Satış ve Pazarlama Müdürü Bülent Çolak eski dönemlerden tanıdığım birisiydi. Sika’dan önceki dönemde Antalya’da bir otel projesinde proje müdür yardımcısı olarak çalışırken Hilti dolayısıyla ziyaretlerim olmuş ve temasımız uzun süre devam etmişti. 2002 yılının ocak ayında karşılaşmamızda İZODER isimli bir derneğin yönetim kurulunda yer aldığını ve bir müdür aradıklarını söylemiş ve ilgilenip ilgilenmeyeceğimi sormuştu. Farklı bir dernek olduğunu vurgulamıştı. Arayış içerisindeydim, her şeyi değerlendirmek istiyordum. Açıkçası çok da ciddiye almamıştım. Görüştürmek istedi, randevu alındı ve nisan ayında özgeçmişimi derneğe bizzat kendisi fakslamıştı. Bir süre sonra da Ali İhsan Yalçın ve Sedat Arıman ile bir görüşmemiz olmuştu. Sedat Bey’i ismen biliyordum. Konuşmalar esnasında benim de dernekle ilgili fikrim değişmeye başlamıştı. Sonunda “Biz sizinle çalışmak isteriz, siz ne dersiniz” diye sordular. Ben de olumlu yanıt verince dernek başkanı olan ve Ankara’da bulunan Mehmet Özcan’dan da randevu alındı ve Ankara’ya görüşmeye gittim. İnterfiks Yapı Kimyasalları’nda çalışırken Mehmet Bey Ankara’da bayi yapmak istediğimiz insanlardan birisiydi. Çok yakın ilişkimiz yoktu fakat Ankara’da güvenilir bayi olabilecek firmalardan birisi olarak gözümüze kestiriyorduk. Fakat Sika ve bazı diğer firmalarla kemikleşmiş ilişkileri olduğundan bizimle pek bir irtibatı olmamıştı. Formalite bir görüşme olacağını tahmin ediyordum fakat Ankara’ya gidince bambaşka bir fotoğraf çıkmıştı karşıma. Mehmet Bey pazarlık yapmaya başlamıştı, talep ettiğim ücreti indirmeye çalışıyordu. Bir araba talebim vardı. İstanbul’dakiler kabul etmişti. Mehmet Bey araba talebime muhalefet ediyordu. Sonuçta bu konularda taviz vermeyeceğimi söyledim ve görüşme noktalandı. Fakat iki gün sonra Mehmet Bey cep telefonumdan arayarak, “Masanı hazırlasınlar da çalışmaya başla” dedi. Ertesi gün de İZODER’de işe başladım.  

Dernek bize iş paslamıyor ki...
İZODER’de üç kişi çalışıyordu. Efektif kullanılmayan iki bilgisayar vardı. Dosyalar yığılıydı. Bankada bol para vardı fakat ciddi faaliyeti yoktu. Gelişimin ikinci ayında İZODER üyelerini tanımak istedim. 123 üyenin 97’sini yerlerinde ziyaret ettim ve maalesef İZODER’in kendi üyelerince bile yeterince algılanmadığını gördüm. İZODER’in ne yaptığını ve neden üye olduklarını bilmiyorlardı. Bunun yanında, “Dernek bize iş paslamıyor ki, ne yapıyor ki İZODER?” diyenler vardı. Bu ziyaretlerimin ardından yönetim kuruluna bir rapor vermiştim. Proje üretilmesi gerektiğini, profesyonel bir kadro oluşturmanın şart olduğunu anlattım. Misyon ve vizyonumuzun çerçeveleri yeniden çizilmeye başlamıştı. Zaten o zihniyetle beni almışlardı. 2002’nin mayıs ayından 2003’e kadar bu tip çalışmalarla geçti. Yepyeni bir kadroyla işe başladık. Bugün 11 kişiden oluşan profesyonel bir kadromuz var. Geldiğim yıl derneğin bütçesi 220 milyardı. Bir sonraki yıl 460 milyar liraya çıktı, ondan sonraki yıl 500 küsur milyar oldu. Geçen seneyse 1.200 trilyon bütçemiz vardı. Bu sene de bir trilyona yakın bir bütçemiz var. Bütün bütçe üye aidatlarından oluşmuyor. Geldiğim sene bütçe içerisinde üye aidatları yüzde 80’lere dayalıydı. Şimdi bütçe içerisinde üye aidatları yüzde yirmilerde. Yani proje geliştirerek insanlardan para alıyoruz. Yalıtım Yatırımdır Kampanyası gibi proje geliştiriyoruz ve sponsorluk teklifinde bulunuyoruz.. Firmalar da faydalı buluyorlar ki bu projelere kaynak aktarıyorlar. Ve her proje kendilerine kat kat faydalı bir şekilde geri dönüyor. Bugün bütün üretici, satıcı ve uygulayıcılar üç vardiya çalışıyorlar. Gelinen noktada üye olmayanlar da bundan büyük fayda sağlıyor. Dolayısıyla İZODER temel fonksiyonlardan bir tanesi olan piyasada yalıtım bilincinin yaygınlaşmasını çok etkin bir şekilde yerine getiriyor.

Yönetim kurulumuzda çok önemli “beyin”ler var
Geliştirilen projeler sadece benim fikrim değil. Yönetim kurulumuz içinde çok önemli beyinler var. Hep birlikte yaratıyoruz. Projenin yönetimi de çok önemli. Bunların hepsiyle de gurur duyuyoruz. Yalıtım Yatırımdır Kampanyası sadece İZODER’in kurumsal imajına katkıda bulunmadı, üyelere de somut şekilde geri döndü. Öbür taraftan İYEDAM benim çocuğum gibi. Çoktandır düşünülüyordu. Bir gazetede, eğitim projelerine yönelik AB fonlarıyla ilgili bir haber okumuş ve harekete geçmeye hazırlanırken Sedat Arıman ve Macide Hanım’dan da benzer uyarıları almıştım. Hemen harekete geçtik, AB projeleri üzerine uzman birisini bulmamız gerekiyordu. Öyle heyecanlanmıştık ki uzmana kaç para vereceğimiz konusunda farklı sesler çıkmaya başlamıştı. Kimisi, “Yüzde yirmisini verelim” diyor, hatta kimisi “Yüzde otuzu helal olsun” diyordu. 300 bin euro’ya yakın bir para alacaktık. Sonunda doğru bir ücretlendirmesini yapmıştık. Geceli gündüzlü tam bir ay çalıştık. Sonunda projemiz onaylandı ve 194 bin euro’luk hibeyi aldık. 40 bin euro civarında da İZODER kendi kaynaklarını kullandı ve İYEDAM’ın temellerini attık. Şu anda İYEDAM’da eğitim gören 133 kişi istihdam edildi. İYEDAM’ı kalıcı ve biraz daha etkin bir hale getirmek istiyoruz. Bu amaçla Almanlarla ilişkilerimiz devam ediyor. Bir Alman vakfıyla protokol imzaladık. Geçtiğimiz günlerde ikisi derneğimizden, dördü de firmalardan olmak üzere altı kişilik bir ekip Almanya’da eğitimcilerin eğitimi programına katıldı. Bütün ücretler bu Alman kurumu tarafından karşılandı. Önemli bir adımdı. Bundan sonraki adımlarda AB projelerine bu kurumla birlikte müracaat edeceğiz. Önümüzde de birkaç proje var. AB üyesi bir ülkenin bir kurumuyla hareket etmemiz bize kolaylık sağlayacak. Dolayısıyla İYEDAM’ın geleceği konusunda çok fazla endişe duymuyorum.

İZODER belgelendirme kuruluşu olacak
Diğer önemli bir projemizse, derneğimizin belgelendirme kuruluşu olmasına yönelik. Bu hem piyasada haksız rekabete çözüm olacak hem de piyasada gözetim ve denetim sağlayacak. Özellikle AB uyum sürecinde inşaat sektörünün uyması gereken 89/106 sayılı AB Direktifi bunu öngörüyor. Hatta bununla ilgili yayınlanmış bir bakanlık tebliği var, bu tebliğ ile 1.1.2007’den itibaren ürünler belgelendirilmiş olacak. Bu eğer varsa uyumlaştırılmış standardı CE olarak yapılacak, yoksa ulusal işaretleme denilen GE işaretiyle belgelendirme zorunluluğu var. Ama bunu yapacak kurumlar oluşturulmadı. Onaylanmış Kuruluş gibi kavramlar tam yerine oturmadı. Belgelendirme işi yapabilecek ulusal kurumların oluşturulması gereği var. Ulusal kurumların oluşturulması yönünde kararlılık da mevcut ama icraatta bir şey yok. Biz 2003 yılında bu projeyi hazırlamıştık. Hatta bir buçuk milyon dolarlık bir yatırım öngörüyorduk. Fakat bir noktada yasal bir boşluğun olduğunu fark etmiş ve projeyi ertelemiştik. Bugünkü netleşen durum dolayısıyla bunu tekrar düşünüyoruz. İZODER’in böyle bir belgelendirmeye girmesi hem sektöre bir çeki düzen verilmesine, hem de kalitenin artmasına yol açacak. Bir başka tarafı ise gelir getirici olması. İZODER’in yapacağı diğer çalışmalar için de bir kaynak yaratacak.
Sektörümüzün güzel bir tarafı var; firmalar piyasada kıyasıya rekabet ediyorlar fakat İZODER kapısından girdiklerinde çok medeni bir şekilde her konuyu tartışıyorlar ve çoğunda da mutabakat sağlıyorlar. Bana göre İZODER’ in başarısının sırrı burada yatıyor.

Tekniker okullarının sayısı artırılmalı
Kocaeli Üniversitesi bünyesinde açmış olduğumuz Yalıtım Teknolojileri Okulu birinci dönemde beş, ikinci dönemde 16 mezun verdi. Önümüzdeki dönemdeyse 53 mezun verecek. Tekniker yetiştiren bu okulların sayısı artırılmalı. Sektörümüz kendi ihtiyacını ortaya koyuyor, çözüm noktasında da çalışmalar yapıyor. Bu örneklerin çoğaltılması lazım. AB direktiflerinden birisi de sektörde çalışanların belgelendirilmesi üzerine. Bununla ilgili de bir çalışma içerisindeyiz. Türkiye’de yüksek öğrenimde bir yığılma var. Herkes üniversite mezunu olmak istiyor. Mezun edilen insanlar işsiz kalıyor. Tekniker okullarının sayısı artırılmalı. Gençler bu okullarda eğitim görerek iş hayatına kazandırılsa bir çok sorun çözülür. Batı bunu yapmış. Orada üniversiteye gidenlere gıptayla bakılmıyor. Yaşıtların meslek öğrenip, iş hayatına atılıp düzenlerini kurdukları süreçte onlar daha yolun başında sayılıyorlar. Bizim gibi sivil toplum kuruluşlarından beklenmesi gereken şeylerin başında da bu tip eğitimler geliyor. İZODER de zaten bunlardan birisini kendine misyon edindi.

Yalıtım bakir bir alan
Yalıtım sektörü henüz bakir. O kadar iş ve o kadar ele alınacak konu var ki mühendislerin sektöre akın etmesi lazım. Hele hele AB uyum sürecinde belgelendirme, piyasa gözetim ve denetimi alanında birçok vasıflı mühendisin çok önemli görevleri olacak. Buralarda yetişmiş, standartları bilen teknik insanlara ihtiyaç duyulacak. Ürün belgelendirme konusunda AB’nin bizden yirmi otuz sene önce başlattığı konuları biz yeni yeni uyumlaştırarak entegre olmaya çalışıyoruz. Bir sürü direktif var. Orada tanımlanmış olan, bizim tanımadığımız ama oluşturmak zorunda olduğumuz kuruluşlar. Buraları kim yönetecek?.. Tabii ki bu bilgili, donanımlı gençler yönetecek.

Sorunlar, ülke mentalitesinden soyutlanarak çözülemez
Yalıtım, gelecekte bilincin fazlalaşmasıyla daha da önem kazanacak. Bir Avrupalı, Türk vatandaşlarından on kat daha fazla yalıtım malzemesi kullanıyor. Dolayısıyla çok işimiz var.
Önümüzdeki on yılda dev adımlarla büyümeyi sürdüreceğiz. Haksız rekabet konusu çok önemli. Hele hele büyüyen bir sektörün içerisinde, şu gelişmeden ben de payımı alayım da ben de çalışmalarımla buradan bir gelir elde edeyim deyip kısa süreli çalışmalarla işi berbat eden, kalitesizleştiren, mahveden çalışmalar var. Üreticilerin arasında çok fazla yok ama uygulayıcıların arasında maalesef var. İstediğiniz kadar kaliteli üretim yapın ama uygulama yanlış yapıldığında bu gelişimin önünü kesersiniz. Dolaysıyla bu sektörde rol alan uygulayıcıların da en az üreticiler kadar önemli olduğunu düşünüyorum ve bunların da denetlenmesi gerektiğine inanıyorum. Uygulamacıların kendi içlerinde bu tür ayıklamaları yapmaları ve kontrol mekanizmalarını oluşturmaları gerekir. Sektördeki sorunların ülke ticari mantalitesinden çok fazla soyutlanarak çözülebileceğine de inanmıyorum.

Dernekler federasyon çatısı altında toplanabilir
Son dönemlerde ortaya çıkan yeni ihtisas derneklerinin sayısının artması lazım. İZODER sektörün bütününün önünü açmaya çalışıyor. Sektör büyüdükçe ürün gruplarının ihtisas derneklerine de ihtiyaç duyuluyor. Bugünlerde birbiri ardına kurulan XPS Isı Yalıtımı Sanayicileri Derneği, BİTÜDER ve SUDER gibi ihtisas dernekleri İZODER’in işini kolaylaştıracak. Bu dernekler İZODER’i federatif bir yapıya taşıyabilir. İZODER bütün ürün gruplarıyla tek tek gerektiği kadar ilgilenemiyordu. Sıkıntısı da buydu zaten. Önce bütünü için bir şeyler yapmak gerekiyordu. Bence bu vizyonu yakaladı sektör. İZODER bundan sonra daha etkin şekilde yoluna devam edecek, faaliyetlerini eğitim ve bilincin artırılması gibi iki temel misyonuyla yürütecek.

İçimdeki ukte: Bir binanın statik hesabını yapmamış olmak!
İnşaat mühendisliği eğitimi aldım. Almanya’dan idealist bir statik mühendisi olarak geldim fakat iş hayatına başladığım günden şu güne kadar bir binanın statik hesabını yapamadım. Bu içimde uktedir. Bazen evde kendi kendime de olsa bir binanın hesabını yapayım da şurada dursun diye düşünmüşümdür. İş hayatında bunu kullanamamış olmam, idealimi tamamlayamama noktasında bir eksiklik. İnşaat sektörünün hep yöneticilik tarafında çalıştım. Atatürk Barajı, Karakaya Barajı, İstanbul Metrosu, Ankara-İstanbul TEM otoyolları, Sabiha Gökçen Havaalanı gibi çok önemli projelerde ürün ve sistemler geliştirerek belli noktalarında katkıda bulundum. Aldığım mühendislik eğitiminin yaratıcılık anlamında faydasını gördüm. Yoksa kuru bilgiler çok işe yaramıyor. Hesap mühendisi olmuş olsaydım belki okulda verilen bilgilerin yüzde onunu kullanıyor olacaktım. Mühendisliğin bana göre iş hayatındaki temel faydası bu. Mühendislerden harika yönetici olur. İnsan ilişkilerini de geliştirebilirlerse mühendislerin önü kesinlikle açık.

Sorumluluğun yanında yetki de verilmeli
Çalıştığım arkadaşlarımda aradığım şeylerin başında açıklık, şeffaflık ve tabii buna bağlı olarak dürüstlük geliyor. Bunlar aslında bir meziyet değil, her insanda olması gereken özellikler. Bana çok dürüst olduğumu söyleyen bir patronum vardı. Rüşvet gibi, işlerin problemsiz gitmesi için kullanılan araçları kullanmadığım için eleştirilirdim. Fakat kendi yapımı bu işlere uydurmaya çalışaydım kesinlikle başarısız olurdum. Bir işyerinde görev ve yetkilerin tam olarak tanımlanmış olması gerekir. Siz bir sorumluluk yükleniyorsanız fakat size sınırlı yetki verildiyse bu işi tam olarak yapamazsınız, kısıtlanmış olursunuz. Çalıştığım arkadaşlara görevlerinin yanında yetki de veriyorum. Bu tanımları çok iyi koymak lazım. Aksi halde problem olarak size geri döner. Görev verdiğiniz çalışan, yetkilendirilmediği için ikide bir gelir size soru sorar; o zaman bir kişinin yapacağı işi iki kişi birden yapmak zorunda kalır ve işler zorlaşır. Çalışanın da inisiyatif kullanabiliyor olması lazım. Yoksa o insan yanlış demektir.

Sevmediğiniz işi bırakın!
Sevdiğiniz işi bulmanız günümüzde çok zor. Karşınıza ne çıkıyorsa kabullenmek durumundaysanız bile alternatifi bulduğunuz anda o işi bırakın. Ben isteyerek çalıştığım işlerde başarılı oldum. İsteyerek çalıştığın işlerde zamanın nasıl geçtiğini anlayamazsın. Başarı da kendiliğinden gelir. Pek hobim var diyemem. Ailemle birlikte evde olmaktan çok hoşlanıyorum. Hüseyin Avni Sözen Anadolu Lisesi’nde Felsefe grubu öğretmenliği yapan eşim Serap Hanım, idealist öğretmenliğinin yanında, ki bu idealizmi köy enstitüsü mezunu babasından almıştır, ev işlerini ve çocuklarla olan sorumluluğun önemli kısmını yürütür, ben kendisine yardımcı olarak atanırım.  Pazar kahvaltılarını kesinlikle ben hazırlarım. Kendime ait spesiyallerim vardır. Bu sene 7. sınıfa gidecek kızım Pınar ile sinemaya gitmeyi, makine mühendisliği eğitimini sürdüren oğlum Mustafa ile Galatasaray maçlarına gitmeyi severim. Futbolu da bu yaşta seyirci olarak takip edebiliyorum, fanatik değilim fakat başarının yanında olan birisi olarak Galatasaray taraftarıyım. Lise son sınıfa kadar Fenerbahçeliydim. Fakat sonradan Galatasaraylı oldum; iyi de yapmışım. Kış tatilini çok sevmem, ama yazın en azından bir haftalık deniz kenarında dinlenme gereğini hissediyorum.


Geri