E-dergi
e-dergi
Portre & Röportaj

Eczacıbaşı Koramic Yapı Kimyasalları Genel Müdürü ve Yılın Profesyoneli Hüseyin Bilmaç


Mayıs - Haziran 2006 / Sayı 60

Yalıtım Sektörü Başarı Ödülleri kapsamında Yılın Profesyoneli seçilen Eczacıbaşı Koramic Yapı Kimyasalları Genel Müdürü Hüseyin Bilmaç, başarılı yöneticiliğinin yanında oldukça renkli bir sosyal hayata da sahip. Bilmaç'ın yaşamındaki bazı önemli başlıklar ise gitar, müzik, fotoğraf, ralli, yelken, basketbol antrenörlüğü ve Beşiktaş kongre üyeliği...

Köken olarak Balıkesir Gönenli’yiz. Babamın memuriyeti dolayısıyla 1958 yılında Ankara’da doğmuşum. Cumhuriyetin başkenti Ankara’nın resmi yüzünün yanında kendine has bir sevimliliği vardır; içinde yaşamayanlar sevmez. Aydın, çağdaş, ahlaklı ve cumhuriyet ilkelerine bağlı olmak ailemizin temel prensipleriydi. Rahat bir çocukluk geçirdim; anne ve babamın, iki kız kardeşimle beni sağlıklı bir şekilde büyütmek ve iyi birer eğitim almamızı sağlamaktan başka kaygıları yoktu. Bunda da oldukça başarılı oldular. Bize bu güzellikleri sunan babamı aralık ayında kaybettik; “insan” olmayı ondan öğrenmiştim...

Dördüncü sınıfa kadar sınıfın en başarılı öğrencisiydim. Vefat eden öğretmenimizin yerine gelen yeni öğretmen, geldiği gün matematik dersinden sınav yapmıştı. O sınavda benim dışımdaki tüm öğrenciler sıfır almıştı. Öğretmenin de dikkatini çekmiş olacak ki okul çıkışında kendisini evimize götürmemi istemişti. Eve geldiğimizde öğretmen anneme sınavdan sadece benim bir aldığımı anlatmıştı. Beni parlak bir geleceğin beklediğini fakat bunun için öncelikle matematiği öğrenmem gerektiğini söylemişti. Bir almama alışık olmayan annem şok olmuştu. Utançtan kıpkırmızı kesilmiştim. Öğretmen gittikten sonra evde bir papara kopmuş, babamdan da epey bir azar işitmiştim. Sonra varımız yoğumuz matematik oldu. İlkokulu da birincilikle bitirmiştim. Ortaokul birinci sınıfta elimde takdirnameyle o öğretmenimi okulda ziyarete gittiğimde gözleri dolu dolu o günkü öğrencilerine benim gelecekte çok başarılı bir insan olacağımı söylemişti. Öğretmenim Mustafa Büyüktaşkın’ın verdiği itici güçle ortaokul ve lise yıllarımda matematik, fizik ve kimyaya çok ağırlık verdim ve başarılı oldum.

Milliyet Gazetesi’nin müzik yarışmasında derece almıştık
O yıllarda fazla çalışmaktan hobilere vakit ayıramadığımı görmüş ve gitar çalmaya heveslenmiştim. Babam da başarılı bir öğrenci olduğum için bana bir gitar almıştı. Ahmet Kanneci’nin gitar kurslarına gitmeye başlamıştım. Klasik gitar öğreniyordum. Delikanlılığa geçiş sürecinde klasik gitar çalmak bana çok çarpıcı gelmedi. Günün modasıyla Türk Hafif Müziği tarzında parçalara merak sardım. Ankara Başkent Deneme Lisesi’nde okul orkestrasıyla Milliyet Gazetesi’nin liselerarası hafif batı müziği yarışmasına katılıp, derece de almıştık. Deep Purple’dan Smoke on the Water, Barış Manço’dan Kol Düğmeleri, Aşık Veysel’den de Uzun İnce Bir Yoldayım parçalarını çalmıştık.

Üniversite sınavına girdiğim zaman çok enteresan bir sürprizle karşılaştım. Mühendis olmayı planlıyordum. Tercihlerim mühendislik okullarıydı fakat bir iki tane de işletme okulu yazmıştım. Sıralamayı karıştırmam nedeniyle, hedefim sadece mühendislik fakülteleriyken, çok yüksek bir puanla Çukurova Üniversitesi İşletme Fakültesi’ne girdim. Ankara veya İstanbul’da okumayı beklerken bana çok yabancı bir şehir olan Adana büyük bir sürpriz olmuştu. İşletme Fakültesi yeni kurulmuştu. Adana’ya yabancı olmam ve içimdeki mühendislik arzusuyla üçüncü sınıfa geçtiğimde üniversite sınavına girdim ve Gazi Üniversitesi Kimya Mühendisliği bölümünü kazandım. Çukurova Üniversitesi’nden de ön lisans diplomamı aldım. Bu, yıllar sonra işletme yüksek lisansı yaparken bazı derslerden muaf tutulmam dolayısıyla çok işime yaradı. Modern fen eğitimi aldığım lise yıllarında kimya laboratuarında çalışmayı çok severdim. Kimya mühendisliğini seçmemin sebeplerinden birisi de kimya mühendisi olan eniştemdi. O’nun o günkü koşullarda çok rahat çalıştığını, iyi para kazandığını ve Amerikan arabalarıyla dolaştığını görünce, gençlik aklıyla kimya mühendisi olmaya karar vermiştim.

Yanımdaki arkadaşım vurularak ölmüştü
1970’li yılların sonuna doğru siyasi ortam oldukça gerilmişti. Öğrenciler, askere uğurlanır gibi okullarına gönderiliyordu. Akşam eve dönememe riski vardı. Adana’da da böyle kötü anılarım var. Üçüncü sınıfta okulu bırakmama sebep olan bir olay yaşadım; büyük bir grup anfiyi basarak ortada hiçbir sebep yokken silahla herkesi taramıştı. Yanımdaki arkadaşım da vurularak ölmüştü. O arkadaşın, sıranın altında, göz göze bakarken ölmesi beni soka soktu. Zaten Adana’yı da terk ettim. Fakat o günlerin anarşik olaylarından kaçmak mümkün değildi. Ankara’da politikanın tam kucağına düştük. İsteseniz de kaçamıyordunuz, bir tarafta yer almak zorundaydınız. Ben kendime daha yakın hissettiğim sol grup içinde yer alıp, okula o grupla gidip gelmeye başladım. İnanılmaz kötü olaylar yaşandı, insanlar öldürüldü, grupla okula giden insanların üzerine bombalar atıldı. Büyük tesadüflerle bunların çoğundan sıyrıldım. Bir bombalama olayı yüzünden polis tarafından okula hapsedildiğimiz bir gün 14 saat okulda çıkamamıştık. Çatışmalar oluyor ve radyodan 7-8 öğrencinin öldüğü duyuruluyordu. Ankara’da yer yerinden oynamıştı. Anne ve babalar hastanelere, morglara koşuyorlardı. Ben akşam geç saatte eve sağ salim geldiğimde önce bir sevinç sonra da haber vermediğim için kıyamet kopmuştu. O gün önce kızıp bağıran sonra sıkı sıkı bana sarılan anne ve babamı hiç unutmam. Şimdi bir baba olarak Türkiye’nin o karanlık günlere dönmemesini umut ediyorum. Kimya dalında yüksek lisans yaptıktan sonra endüstriye yönelmeyi planlamıştım. Ama o ortam okuldan kopmama neden oldu.

Gazetecilik yapacağımı tahmin ediyordum
Okulda dokuz ay boykot nedeniyle derslerin yapılamadığı bir dönem fotoğrafçılığa başlamıştım. Fotoğraf ajansı olan bir komşumuz boş durduğumu görünce kendi yanında çalışıp para kazanabileceğimi söylemişti. Üçüncü sınıftaydım ve paraya da ihtiyacım vardı. İlk başlarda fotoğrafçılığın sanatsal boyutunu öğrenmeden stüdyoda getir götür işleri yaptırdılar. Ben gazetecilik falan yapacağımı tahmin ediyordum. Ama onlar ajans olmanın yanı sıra Ankara’da başta orduevi olmak üzere birkaç kurumun sosyal tesislerinin fotoğraf işlerini de almışlardı. Bir anda, boynumda fotoğraf makinesi orduevinde düğüne gelenlerin resimlerini çeken birisi olmuştum. Önce Yashika, sonra Canon ve en son Nikon bir makine teslim etmişlerdi. Basın ajansındaki son birkaç ayda artık magazinin dışında toplumsal olaylara da gönderdikleri foto muhabirlerinden birisi olmuştum. Başbakan Bülent Ecevit ve Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün katıldığı toplantılara gidip fotoğraflar çekiyordum. Birkaç defa da maçlara göndermişlerdi. Başlarda küçümsediğim işin aslında önemli olduğunu öğrendim. O yıllardan beri Ankara Fotoğraf Sanatçıları Derneği’ne üyeyim. Fotoğrafçılık kanıma o günlerde girdi ve hala devam ediyor. Birkaç tane analog makinem var. O makineler fotoğrafçılığı sanat yapıyor. Dijital makinemle de oğluma fotoğrafçılığı aşıladım.

Anfinin önüne beni atarlardı
Üniversitede tüm mühendislik derslerinde çok başarılıydım. Fakat polimer kimyasının ana dalı olan organik kimya, hocanın da etkisiyle beni zorlamıştı. Kendimi zorlamama rağmen geçer not aldığım tek dersti. Fakat meslek hayatım hep organik bileşikleri kullanan ya da üreten bir adam olarak geçti. Belki geleceği görseydim o derse daha çok ilgi gösterebilirdim. Okulda sivrilmeme neden olan birçok şey vardı. Atletizm, gitar, yüzücülüğüm ve hatipliğim ön plandaydı. Ağzım laf yaptığından toplantılarda genellikle konuşmacılardan bir tanesi ben olurdum. Anfinin önüne beni atarlardı. O günün toplumsal olaylarıyla ilgili bir panelde, gelmeyen panelistin yerine beni sürükleyerek kürsüye çıkarmışlardı. Orada en çok konuşan da bendim. Spor hayatım da çok aktifti. Yüzücülük ve atletizmde orta öğretimim sırasında Türkiye derecelerim vardı. Ankara’da Ring İhtisas Kulübü’nde yüzüyordum. Atletizmde 400 metre engelli yarışında finale kalıp dördüncülük almıştım. Basketbol oynuyor ve antrenörlük kurslarına katılıyordum. Aldığım lisansın geçerli olması için takım çalıştırmam gerekiyordu. Aramalarım sonucunda Ankara amatör kümede yeni kurulan, o zaman Ankara’da ikinci amatör kümeye katılan Dikmen Spor’u bana teslim etmişlerdi. Takımın sadece koçu değil her şeyiydim. Kulübün başkanı bir manavdı ama adamcağızın maç günleri gönderdiği birkaç kilo limon dışında desteği bulunmuyordu. Her şeye rağmen üç yılda başarılı sonuçlar almıştık.

Sunuculuk yapacak olmam beni hepten heyecanlandırdı
O yıllarda ayrıca Ankara Radyosu Türk Sanat Müziği korusundayım. Ud üstatlarından Cemülçen Tanrıkorur aile dostumuzdu. Kendinden geçercesine çaldığı ud, üniversitenin ilk yıllarında beni çok etkilemişti. Onun da teşviğiyle koro seçmelerine katılıp kazanmıştım. Dört yıl kadar koroda koristlik yaptım. 1981 yılında Atatürk’ün yüzüncü doğum yıldönümü nedeniyle verilen konserde hem solo şarkı söyleyecek hem de koroda yer alacaktım. Arı Stüdyosu’ndaki konseri sunacak TRT spikerinin gelmemesi üzerine koro şefimiz Kadri Şarman konseri benim sunmamı istemişti. Konser televizyonda yayınlanacaktı. Yakın çevremin yanı sıra Devlet Başkanı Kenan Evren, konsey üyeleri ve başbakan gibi önemli şahsiyetlerde izleyiciler arasındaydı. Ben o ortamda nasıl şarkı söyleyeceğim diye heyecan duyarken bir de sunuculuk yapacak olmak beni hepten heyecanlandırdı. Kadri Hoca’nın teşviği ve içirdiği viski cesaretimi toplamama imkan sağladı ve iki saatlik konseri bir iki hata dışında eksiksiz sunmayı başardım. Tebrik edenler arasında Kenan Evren de vardı. Şimdiki nesil Kenan Evren’i tonton ressam olarak tanıyor ama o günkü ruh halimizle aslında elini sıkıp sıkmamakta tereddüt ettiğimiz adamdı. TRT’de ne kadar yıl çalıştığımı sormuştu. Ben de o anda çıkmış bir sunucu olduğumu söyleyememiştim.

İş aramama gerek yoktu!..
1981 yılında İstanbul’da profesyonel çalışma hayatına başladım. Bugünlerde Sel markasıyla bildiğimiz Teknik Kauçuk firmasının ortaklarından Hasan Şahin Giray, babamın Gönen’den çocukluk arkadaşıydı. Mezun olduğumu duyduğunda, iş aramama gerek olmadığını ve o şirkette göreve başlayabileceğimi söylemiş. Böylece iki eski arkadaşın yönlendirmesiyle İstanbul maceram başladı. Göztepe’de oturuyordum, iş yeriyse Avcılar’daydı. Yol, günde altı saatimi alıyordu. Yorucu ve yıpratıcı geliyordu. Şimdilerde iş görüşmelerine gelen yeni mezun arkadaşlarımızın, binecekleri araba markasını konuşmadan işe başlamam demeleri beni hayrete düşürüyor.

“Beni bir deneyin ne alabileceğinizi göreceksiniz”
Askerlik sonrası, İzmir’de bulunan Ege Seramik firmasının kimya mühendisi bir üretim şefi aradığını öğrendim. Başvurdum ve görüşmeye gittim. O günkü genel müdür İsmet Bey bu sektörü bilmediğimi ve kendilerine ne verebileceğimi sormuştu. Ben de, “Beni bir deneyin neler alabileceğinizi göreceksiniz” demiştim. Sonuçta işe kabul edildim. O yıllarda Marmara Kimya Sanayi adı altında, bugünkü Weber Markem’in ilk temeli atılıyordu. Seramik fabrikasının boş bir holünde dört tane silo, bir mikserle üretim yapılacaktı. Bu işle de ilgilenmemi istediler. Serapol adlı seramik yapıştırıcısı üretilecekti. İtalya’dan alınmış ve bir ajanda kağıdının üzerine yazılmış formülü vardı. Düşük bir fiyata birisinden alınmıştı. Yıllar sonra çok güçlü hale gelen Markem firmasının ilk başlangıcı böyleydi. Ben de yapı kimyasallarıyla tanışmıştım. Aynı zamanda frit sır üretiminden de sorumluydum. Yurtdışında kimya eğitimimi pekiştirmek ve yoluma ondan sonra daha net devam etmek arzusuyla bir yurtdışı burs sınavına girdim ve kazandım. Ege Seramik ve Marmara Kimya’daki çalışmalarımı bırakıp yurtdışına gittim. Devlet bursu, dönüşte mecburi hizmetle karşılığı ödenecek bir burstu. Beş kişilik bir grup Çekoslovakya ve İngiltere’de polimer ve kauçuk kimyası üzerineydi. Özellikle Çekoslovakya’daki kısmı kauçuğun kullanım alanları ve ağırlıklı olarak da otomobil lastiği yapımıyla ilgiliydi. Bu süreç aslında sadece polimeri, kauçuk kimyasını iyi öğrenmek değil, o yılların doğu bloğunu da öğrenmek adına yararlı oldu. Dokuz ay Prag ve Bratislava’da yaşamıştım. İngiltere’de de uçak lastiği yapımı ve kauçuk kimyasının öğrenildiği başka bir süreç yaşadım.  Eğitimler bitip Türkiye’ye döndüğümde, Ege Seramik’te birlikte çalıştığımız eşimle evlendim.

İlk olacaktık...
Markem’deki son günlerimde, henüz Fransızlar ile birleşme gündemde değilken, Rusya’da bir seramik fabrikası almış ve seramik ile yapı kimyasallarını birlikte üretecek bir tesis kurmaya başlamıştık. Rusya’ya çok sık gidiyor ve projeyi takip ediyordum. Rusya’da yapı kimyasalları sektöründe dünya devi firmalar henüz pazara bulaşmamışlardı. Bir ekonomik kriz nedeniyle proje durdu ve sonraki süreçte de Markem satıldı. O projenin tamamlanmış olmasını çok isterdim. İlk olacaktık. Şu anda Rusya’da uluslararası birçok firmanın üretim tesisleri var. Pazarda bir Türk markası olarak çok önemli bir segmentte pazar payı kapacaktık. Bu fırsat kaçtığı için üzülürüm.

Yöneticilik anlamında Petlas’ta çok tecrübe kazandım
Mecburi hizmetimi Petkim bünyesine yeni katılan Petlas lastik fabrikasında üretim şefi yapmaya başladım. Aliağa Petrokimya ya da Yarımca Petrokimya’da çalışmayı hedeflerken Kırşehir’e atanmak biraz canımı sıkmıştı. Bilmediğim bir yerdi. Sonuçta eşimin de itici gücüyle Kırşehir’e gittik ve keyifli anılarla döndük. İnsan gittiği ortamı da kendine benzetip yaratabiliyor. O yılların son derece sönük olan Kırşehir’e Petlas bir çiçek gibi doğmuştu. Zaten Orta Anadolu Bölgesi’nin insanları son derece sıcak ve bölge bir sürü ozan çıkarmış. Müzisyen yönümle biraz olsun o kültürü tanıma fırsatı buldum, bağlama çalmayı da orada öğrendim. Üstatlarla çok yakın ilişki içinde olan insanlarla güzel dostluklarımız oldu. Hacı Bektaş ilçesini, Ürgüp ve Göreme’yi ve o yöredeki kültürü öğrenme fırsatı buldum. Yöneticilik anlamında tecrübe kazandığım yer de Petlas’tır. 1500 kişinin müdürlüğünü yapıyordum ve henüz otuzlu yaşlardaydım. Fabrikanın çalıştırılması, ilk uçak lastiklerinin çıkarılması, uçak lastiklerinde veya radyal binek lastiklerde kullanılan ve yurtdışından getirilen yapıştırıcıları laboratuarımızda üretmeye başlamamız önemliydi. Keyifli günler, Petlas’ın bir devlet kuruluşu olması ve politik rüzgara göre genel müdürlerin değiştirilmesi nedeniyle çabuk geçti. Petlas’a atanan bir genel müdür, bir partinin milletvekili adayı olduğunu, milletvekili seçimlerinde kazanamadığı için partisi tarafından oraya atandığını, dolayısıyla partiye verilmiş sözler nedeniyle bir takım insanları atayacağını, benim orada çok başarılı işler yaptığımı bildiğini, ama allah günah yazmazsa beni görevden aldığını söylemişti.  Ve beni genel müdür teknik baş müşavirliğine atamışlardı. Yaşları atmışın üzerinde olan bazı kızaktaki ağabeylerin arasında oturmak zorunda bırakıldığım an istifa etmeye karar vermiştim.

Elimize kireç alıp arazide fabrikanın yerini çizdik
Tekrar İzmir’e Markem’e döndüm. Marmara Kimya, Markem olmuştu ama hala bıraktığım yerdeydi. Kimya Mühendisi olan eşim de Ege Seramik’te çalışmaya başladı. Bana üretim Ar-Ge ve kalite kontrol müdürlüklerinin tümünü teklif ettiler, ben de severek kabul ettim. 1992 yılından ayrıldığım 1998 yılına kadar bu keyifli süreç devam etti. Ürün portföyünü ciddi anlamda geliştirdik. Laboratuar çalışmalarımızla farklı su bazlı boyaları, dış cephe kaplama malzemelerini, dekoratif sıvaları ve çeşitli yapıştırıcılar üretmeye başladık. Yalıtım malzemeleri de üretmeyi planlıyorduk ama fabrika alanı çok dardı. Yönetimi ikna ettik ve şu andaki Kemalpaşa’daki mevcut tesisin projesini hazırladık. Bir makine mühendisi dostumuzla beraber Markem’in bugünkü yerleşim yeri, projesi ve makine ekipmanlarının seçimini altı ay içerisinde bitirdik. Hatta inşaatının yerini belirlemek için iki işçiyle birlikte elimize kireç alıp arazide yerini çizdik. Yeni tesis ve ürünlerle birlikte Markem’i iyi bir yere getirdik. Sektörün parlayan yıldızı olarak hak ettiği ilgiyi Saint Gobain firmasından gördü. Önce yüzde sekseni sonra da tamamı Saint Gobain’e satıldı.

Adnan Polat’ın beni harcamak istediğini düşünmüştüm
Bu birleşme öncesinde patronumuz Adnan Polat’ın isteği üzerine pazarlama-satış departmanına geçmiştim. O yıllara kadar sadece teknik adam olarak çalıştığım için Adnan Bey’in  beni harcamak istediğini düşünmüştüm. Kendisine sorduğumda, “Sen benim gelecekteki genel müdür adayımsın. Oryantasyonun nedeniyle satış ve pazarlamayı öğrenmem gerekiyor” demiş ve beni ikna etmişti. Şimdi doğru bir karar olduğunu anlıyorum. Önemli bir eksiğimi gidermişti. Birçok ilk de gerçekleştirdik. Çeşitli bölgelerde Teknik Pazarlama Sorumlusu adı altında mimar ve mühendisler görevlendirdik. Her türlü yardımcı malzemenin bulunduğu panelvanlarla şantiye ziyaretlerinde bulunup, teknik destek veriyor ve ürün tanıtımları yapıyorlardı. O araçlara şantiye ambülansları diyorduk. Cironun artmasının sebeplerinden birisi de buydu. Böyle bir uygulama yapan yoktu. İngiltere’de görmüştüm ve gördüğümüzü Türkiye’de uygulamıştık.  

Bozüyük fabrikasının temelinin atılmasından hemen sonra işe başladım
Fransız firmasına satılmasının sonucunda o günkü yapılanma içerisinde devam etmek istemedim. Fransa’daki ana firma bana merkezde çalışma teklifi getirmişti. Kendi geleceğim ve çocuğumun geleceği için Türkiye’de olmak istiyordum. Eczacıbaşı topluluğunun Koramic firmasıyla yatırıma giriştiği haberleri basında yer almaya başlamıştı. Şirkete başvurma konusunda tereddüt içerisindeyken, bir yakınımız dolayısıyla Eczacıbaşı’ndan kibar bir teklif aldım, görüşmeye gittim ve asgari müştereklerde anlaşarak 1998 yılının ekim ayında Eczacıbaşı topluluğunda göreve başladım. Eczacıbaşı Koramic Yapı Kimyasalları’nın (EKY) kuruluşu mart ayında gerçekleştirilmişti. Bozüyük fabrikasının temelinin atılmasından hemen sonra işe başladım. İnşaat, montaj, üretim ve yurtdışındaki temel eğitimler tamamlandı. İlk üretim ve teknik personel oluşturuldu. Çok keyifli bir dönemdi. 1999 yılının eylülünde açılış planlamıştık fakat arka arkaya yaşanan depremler nedeniyle açılışı tamamen iptal ettik. Sessiz sedasız 1999 yılının aralık ayında ilk ürünlerimizi çıkardık. Fakat bu çıkışımız
inşaat sektörünün Cumhuriyet tarihinde yaşadığı en büyük krize denk geldi. İnşaat ruhsatlarının verilmesi durduruldu, deprem bölgelerinde şartnamelerinin tekrar oluşturulması kararı alındı. Her şeyin tekrar rayına girmesi 2000 yılının dokuzuncu ayını buldu. O yıllarda Eczacıbaşı topluluğunun bir parçası olmak bize avantaj getirdi. Hemen ihracata yöneldik. Bugün sektörde ciddi anlamda ihracat yapan bir firmayız, bunun da temeli 2000 yılında atılmıştı. Tam işleri düzeltiyoruz derken 2001 yılı krizi başladı. Bu krizler yöneticilik kariyerimde ciddi tecrübeler kazanmama sebep oldu. O yıllarda, devalüasyondan sonra Türk lirasının değer kaybetmesi ve bol sıfırlı hale gelmesi nedeniyle yabancı ortağımız Koramic ile çok traji-komik problemler yaşadık. Yönetim kurulu toplantılarında şirketle ilgili mali konuları anlatırken rakamlar nedeniyle ben ifade etmekte, ortağımız da anlamakta zorlanıyordu. Hatta bir toplantıda Belçikalı yönetim kurulu üyemiz trilyonun ne demek olduğunu sormuştu. Umarım o yılları da eski politik karanlık günler gibi bir daha yaşamayız.

Sektör EN normlarıyla tanışmamışken biz EN normları almıştık
İhracatla ayakta durmaya çalıştık. Satış şirketimiz İntema vasıtasıyla yurtdışı satışlarımız giderek arttı. 2003 yılı bizim için oldukça iyi bir yıldı, ama gerçek patlamamızı 2004’te yaşadık. Bir anda ciddi bir pazar payı aldık. Sektör EN normlarıyla tanışmamışken biz İtalya ve Almanya’dan EN normları almıştık. İhracattaki patlamamızı ben bu normlara bağlıyorum. İrlanda ve İngiltere’de ciddi satışlar yapmaya başladık. Biz Avrupa’nın çeşitli bölgelerine de mal satmaya başlayınca, yabancı ortağımız Koramic ile bazı noktalarda çelişerek ihracat sınırlarımızı daralttık ve belli ülkelerin dışında Avrupa’ya girmedik. Afrika, Ortadoğu, Türki cumhuriyetler, Rusya, Ukrayna ve Uzakdoğu’ya ihracatımız var. Bu yıl daha çok teknik ürünlere ağırlık vereceğiz. Standart yapıştırıcı ve derz dolgu üreten kuruluş olmayı bırakmayı planlıyoruz. Teknik ürünlerde ağırlıklı olarak yalıtım grubunu seçtik ve öncelikle su yalıtımını hedef aldık. 2004 yılında başlayan ve proje adı Vitratherm olan dış cephe ısı yalıtım sistemini de bizi tatmin edecek düzeye getirene kadar piyasaya sunmadık. Türkiye’de dış cephe ısı yalıtım sistemleri boya firmaları tarafından çekip götürülen bir iş. Fakat Avrupa’da yapı kimyasalcıları öncülük ediyorlar. Boyacıların güdümünde giden bu konuya yapı kimyasalcısı olarak ilk kez biz el attık. Jotun firmasıyla da bir çözüm ortaklığı yaptık ve son derece güzel bir işbirliği oluşturduk. Sadece teknik ve ticari konularda anlaşmış olmamız değil özellikle Jotun’un üst yönetici olan Şükrü Bey ile özel dostluğumuz da bu noktada çok önemli bir unsur. Her ne kadar Şükrü Bey Galatasaray yönetim kurulunda üye olacak kadar sıkı bir Galatasaraylıysa da ben de sıkı bir Beşiktaş kongre üyesiyim.

Her kararı çekirdek yönetim kadromuzla alıyoruz
Son derece katılımcı bir yönetim anlayışımız var. Şirketimizde demokratik bir hava hakim.  Her kararı, çekirdek yönetim kadromuzla alırız. Tüm yöneticilerimiz tüm karar toplantılarında olurlar. Ortak kararlar hepimizin altında imzası olan projelere dönüşür. Başarımız buradan kaynaklanıyor. Çok iyi ve birbirine inanmış bir ekibimiz var. İyi profesyonellerle çalışıyoruz, havayı iyi kokluyoruz. Yönetimsel anlamda da Eczacıbaşı gibi bir topluluğun parçası olmak çok büyük bir kazanç. Arkamızdaki koca sanayi devinin desteği hiç yadsınamaz. Bir yönetici olarak böyle bir ekiple bu çatı altında çalışmaktan çok mutluyum.

Gitar hiçbir zaman hayatımdan çıkmadı
Eczacıbaşı topluluğunun şirketler arası basketbol turnuvasında dördüncü olma başarısını gösterdik. Ben de hem takımın koçu, hem rütbe ağırlığı nedeniyle topların bana geldiği ve uzaktan attığım sürpriz şutlarla takıma puan kazandıran bir oyuncu olarak yer alıyorum. Gitar hiçbir zaman hayatımdan çıkmadı. İntema ve EKY’den arkadaşlarla dört yıl önce adını Grup Fix koyduğumuz bir grup kurmuştuk. Eczacıbaşı topluluğunun bazı şirketlerinin gecelerinde çalmıştık. Stüdyoda çalışıyor ve kendimizi deşarj ediyorduk. Bir iki kez de dışarıdan iş teklifi geldi. Solistlik yapan öğrenci arkadaşlarımıza destek olmak amacıyla onu da kabul etmiştik. İş disipliniyle her cumartesi stüdyoda çalışarak geçiriyorduk. Özellikle benim artan iş yoğunluğum bu grup çalışmasını bir sene önce kesti. Fakat şubat ayından bu yana yine gitarımı elime alıp çalışmaya başladım. Tercihlerim yine Rock. Bunun yanında uzun yıllar dinlediğim ama son dört beş yıldır çalmaya uğraştığım Blues ve Caz var. Gruptan bazı arkadaşlarla bir araya geldiğimizde kendi kendimizi eğlendiren geceler düzenliyoruz. Bar sahibi dostlarımın isteği üzerine de ufak çaplı programlar yapıyoruz. Bu keyif veriyor ve çaldığımın beğenilmesinden de büyük gurur duyuyorum. Sanıyorum müzik ve gitar tutkum gittiği yere kadar gidecek. Evde bir müzik odam ve otomobilimde özel bir ses sistemim var. Müziksiz bir yaşam düşünemiyorum. Uzun yıllar üzerinde güftesini ve bestesini yaptığım parçalar var. Fırsat bulduğumda bunları derlemek, aranjmanını yaptırmak ve stüdyoya girerek demo kaydını dinlemek istiyorum.

Bir gün ortaya enteresan bir albüm çıkabilir
Gitar çalmanın bir sınırı yok. Profesyonel bir sanatçıya, provadan sonra stüdyoda eşlik edecek kapasitede bir gitaristim. Ama yıllar önce Çeşme Açık Hava Tiyatrosu’nda üç büyük gitar devini izledikten sonra eve gelip klasik gitarımı kırdığımız hatırlıyorum. Gitarı layıkıyla çalamadığıma kanaat getirmiştim. Yolun başındayız ve hiçbir zaman da o seviyeye ulaşamayız. Günde on beş saat gitar çalmaya fırsatı ve yeteneği olan virtüözlere ulaşmak mümkün değil. Bir alt yapım var ve o bir keyif alt yapısı. Müzikten para kazanmak gibi bir hedefim yok, sadece kendimi eğlendirmek amacındayım. Ama kim bilir bir gün ortaya enteresan bir albüm de çıkabilir.

Kendimi Avrupa Ralli Şampiyonası’na katılan bir araç içinde buldum
Ralli de tesadüflerle yaşamıma giren konulardan birisi. Çekoslovakya’daki eğitim öncesinde Ankara Hitit Rallisi’ne co-pilot olarak katılmıştım. Ege Seramik’te çalışırken tanıştığım İzmirli rallicilerle çok yakın ilişkilerim olmuştu. O zamanlar Pınarbaşı pistinde araçları test edip, Ege Rallisi’nde de bir araca co-pilotluk yapmıştım. Ralli dünyasındaki bazı dostlarım bu hobimi bildikleri için özellikle mekanik araç hazırlanması ve test döneminde beni de  çağırırlardı. Çekoslovakya’daki eğitim döneminde Avrupa Ralli şampiyonasının bir ayağı yapılacaktı. Türkiye’yi temsilen gelen ekiple aynı otelde kalıyorduk. Yarış öncesi co-pilot olan arkadaşın apandisit problemi geçirmesi nedeniyle kendimi Avrupa Şampiyonası’na gelmiş bir aracın içinde buldum. Heyecanlı ve başarılı bir süreçti. İkinci günün sonunda kırk araç arasında 12. sıradaydık. Üçüncü gün ciddi bir kaza atlatarak yarış dışı kaldık. Türkiye’ye döndükten sonra ralli dünyasındaki bazı isimlerle olan yakınlığım nedeniyle sürücü ya da co-pilot olarak bazı organizasyonlara katıldım. Ralli sporu sponsorların desteğiyle ayakta duran, şahısların sürdüremeyeceği pahalı bir spor. Sponsorların sürüklediği parlak isimlerle birlikte olamamam ya da parlak isimlerden birisi olmamam nedeniyle maddi olarak kaldırabileceğim bir spor değil. Üç yıl önce de Ege Rallisi’ne katılan Ali Köymen’in teknik ekibine destek vermiştim. O toz, motor ve yağ kokusunu bir kez daha soluma imkanım olmuştu.

İstanbul’da fotoğraf makinelerimle kaybolmak istiyorum
Doğa fotoğrafları çekmeyi seviyorum. Fırsat bulup da kendimi şehir dışına ya da doğanın kucağına atabildiğim zamanlarda fotoğraf makinem ya da makinelerim yanımda oluyor. Işığı farklı şekilde kullanabilmek için çeşitli filtreler kullanıp, değişik görüntülü fotoğraflar elde etmeyi seviyorum. Bir hayalim de İstanbul’da bir süre makinelerimle kaybolmak ve İstanbul’un yaşamını anlatacak bir takım fotoğraflar çekmek. Siyah beyaz fotoğrafı da çok seviyorum. Evimde bir karanlık odam var. Bence fotoğrafçılık hem çekerek hem basarak tamamlanıyor. Son beş yıldır yelken benim için önemli bir yer işgal etti. On yıldır yazları yelken kurslarına katılıyorum. Hayalim, yelkenli bir tekneyle tura çıkmak. Ama henüz o aşamaya gelmedim, bu sene kaptanlık lisansımı alacağım.  

Çok iyi bir okuyucu olduğum söylenemez ama fazla seyahat eden bir insanım. Tüm seyahatlerimde en az iki tane kitap bulundururum ve hedefim onları bitirerek geri dönmektir. İş gurularının önemli kitaplarını takip ediyorum. önemli ipuçları veriyorlar. Mesleğimi layıkıyla yapabilmek için eğitim ve seminerlere de katılıyorum. Bu biriken deneyimleri de zaman zaman şirketimizde yaptığımız sohbetlerde arkadaşlarıma aktarıyorum.

Yüreğimi açtığım bir arkadaşıma vereceğim en büyük ceza beni kaybetmesidir
Planlı hareket etmeyi seviyorum. Hep bir gündemim vardır ve bu gündemin değişmesi beni rahatsız eder. Çünkü çok fazla hobi ve işin arasında eğer bir gündem belirlemezseniz hepsi birbirine karışır. Yapılan işte bir yenilik ya da farklılık koymak çok önemli. Hedefler aslında ulaşılmak için değil geçilmek için konulan noktalardır. Son üç dört yıldır koyduğumuz bütçe hedeflerini aşacağız diye başlıyoruz. Her seferinde de aşıyoruz. Bir önceki başarılı hedeflerin üzerine minimum yüzde 15-20 koyup, sonra da bunu geçmeyi hedefliyoruz. Her yönetici, insan psikolojisinden anlamalı ve bu konuda kendini yetiştirmeli. Başarılı yöneticiler iyi takımlarla çalışırlar. Bu, futbol takımına benzemiyor tabii... Sağ kanattaki oyuncu açığınızı iyi oynayan bir oyuncuyla takviye ederek futbol kulübünde sorunları çözebilirsiniz. Ama iş dünyasında böyle değil. Sizin koyduğunuz ilkeleri ve hedefleri anlayan insanları yetiştirebilmişseniz sizinle aynı yöne koşacak bir takımınız var demektir. Bu da ayrı bir çaba gerektiriyor. Çalışanların psikolojisini iyi takip etmek ve irdelemek lazım. Bu konuda iyi bir psikanalist olduğunu söyleyebilirim. Yakın çevremdekilerin ruh hallerini takip ederim. O günkü davranış modelinin altında ne yattığını algıladıktan sonra onunla problemin çözümü konusunda iş birliğine girerim. Yoksa, sadece işiniz budur, akşam sonucu bekliyorum diyen bir yönetici değilim. İnsanlara bağırıp çağıran, zorla ve makamının gücüyle iş yaptıran bir yönetici değilim. Kendisine bu kadar sınırsız şekilde işimi ve yüreğimi açtığım bir arkadaşıma vereceğim en büyük ceza beni kaybetmesidir. O desteğin çekildiği arkadaşlarımın çok mutsuz olduğumu biliyorum. Dolayısıyla bunu bilenler bu mantık ve ciddiyet içerisinde çalışırlar. Bir çok şirkette, bağıra çağıra iş yaptırılan ortamlar gibi değildir burası. Kredinin nereye kadar olduğunu tüm arkadaşlarım bilir; zaten bunu koymuş olmak iyi yönetici olmayı getiriyor.

Beşiktaş Kongre üyesiyim
Uzun yıllardır Beşiktaş Kongre üyesiyim. Son on yıldır yapılmış bütün kongreleri eksiksiz takip ettim ve hepsinde oyumu kullandım. Kongre üyesi olmama rağmen fanatik değilim,  mantıkla yaklaşıyorum. Beşiktaşsız, Galatasaraysız ve Fenerbahçesiz bir lig olmaz. Umarım 2007 sezonundan itibaren Beşiktaş hak ettiği şampiyonluğu alacak. Sıkı bir Beşiktaş izleyicisiyim, maçları da hemen hemen hiç kaçırmam. Oğlum da benim gibi sıkı bir Beşiktaşlı. Beşiktaşlılık rahmetli babamdan bir miras. Ankara’daki yıllarımda Beşiktaş’ın bütün maçlarına götürürdü. Ben de oğlumu Beşiktaşlı yapmıştım. Ama bir süre öncesine kadar Beşiktaş ile UEFA şampiyonu Galatasaray arasında gidip geliyordu. Bunu engellemek için dört sene önce İnönü Stadı’nda oynanan Beşiktaş-Galatasaray maçına götürmüştüm. Sezonun son maçıydı. Şampiyon olmamız için yenmemiz şarttı. 1-0 önde götürdüğümüz maçı son dakikada şanssız bir şekilde berabere bitirmiştik. Orada oğlum hüngür hüngür ağlamış ve hepimizin morali çok bozulmuştu. O gün oğlumu Galatasaray’a kaptırmadıysam bir daha hiç kaptırmam.

Gurur duyduklarım...
Türkiye’de ilk defa uçak lastiği yapan projenin içinde olmak, Markem’de ilk çıkardığımız bazı ürünlerin pazarda çok ses getirmesi ve yine o yıllarda endüstriyel tesislerin atık sularının solar reaktörle arıtılarak sisteme geri kazandırılması konusunda hazırladığım projenin TÜBİTAK ile birlikte AB’den destek ödülü alması beni gururlandıran olaylardan bazıları. Bunların ötesinde kısa sürede EKY’de ürün portföyünü çok iddialı bir yere getirmek de çok gurur duyduğum bir alan. Bu ürün portföyü yabancı ortağımızın desteği kadar Ar-Ge grubumuzun ve benim zaman zaman önlük giyerek laboratuvarda çalışmalarımın sonucuyla çıktı.

Eczacıbaşılı olmak gurur ve mutluluk veriyor. Eczacıbaşı topluluğunun kültüre ve sanata olan katkısını artık sokaktaki çocuklar bile biliyor. Merhum Nejat Eczacıbaşı tarafından kurulan vakıf Türkiye’nin kültür ve sanat hayatına katkı yapmaya devam ediyor. Böyle bir topluluğun üyesi olmak çok gurur verici. Artı bugün Eczacıbaşı topluluğunun profesyonel yönetiminde olan hemen hemen tüm üst yöneticilerin hobilerinin olduğunu görmek de ayrıca beni mutlu ediyor. Bu kadar sanata ve spora önem veren insanlarla aynı çatı altında olmak çok önemli. Sadece iş değil sosyal hayatta da aynı yana bakıyoruz.

Olmazsa olmazlarımdan birisi de Beyoğlu ve Tünel
İstanbul, içinde yaşarken trafiğinden, gürültüsünden ve insanların agresifliğinden nefret ettiğim fakat hafta sonları boğaz kıyısına indiğimde, burası bırakılır mı dediğim büyülü bir şehir. Kültür ve sanat hayatı çok dolu, 24 saat yaşayan bir kent. Eğer vaktiniz varsa siz de onunla birlikte müthiş keyif alabiliyorsunuz. İstanbul’un araba kullanmadığım her yerini seviyorum. Kadıköy çarşısını çok severim. Beyazıt Sahaflar Çarşısı’nın oralarda dolaşmayı severim. Boğaz kıyılarında oturmak, dinlenmek veya bir kadeh şarap içmek de çok keyif veriyor. Olmazsa olmazlardan bir tanesi de Beyoğlu ve Tünel. Serdeki müzisyenlik nedeniyle Tünel, amaçsızca gidip müzik mağazalarını gezdiğim ya da güzel küçük lokantalarda yemek yediğim, ya da dostlarımla birlikte olmak istediğim başlıca yerlerden bir tanesi. İstanbul’un o şatafatlı restoranları, barları benim çok tercih ettiğim yerler değil. Bir de Adalar. Hele şu dönemde özellikle hafta sonları şehir hatları vapurlarıyla geçilen, vapurun arka güvertesinde bir simit bir çayla birlikte biraz da nostalji yapılan bence İstanbul’un kopulamayacak yerleri. Ankara ise çok derli toplu ama bundan sonra yaşayabileceğimi pek zannetmediğim bir yer. İzmir’de uzun süre yaşayabilirim. Çünkü İzmir, İstanbul’un bazı güzelliklerini, Ankara’nın temel yapısını ve de kendine has levanten çizgisini hala koruyor.

Profesyonel olmayı ben tercih ettim
“Kendi işimi kurmak için geç mi kaldım” ya da “kurmalı mıyım”; bu sorunun cevabı aslında hala net değil. Ama profesyonel olmayı ben tercih ettim. Eczacıbaşı topluluğunda yönetici olmak oldukça rahat. Profesyonel yöneticileriyle nasıl çalışılabileceğini bilen son derece kaliteli bir üst yönetim var. Özellikle aile şirketleri profesyonel yöneticilerine nasıl davranacaklarını ya da onlardan ne alacaklarını tam olarak bilemiyorlar. Profesyonel yöneticiye iyi sosyal imkanlar ya da iyi maaş vermek işi çözmüyor aslında. Onun çalışabileceği alt yapıyı sağlamak ve yönetim kadrosundaki diğer üst yöneticilerin kafa yapıları çok önemli. Aynı yöne bakmıyorsanız zaten hiçbir şey olmaz. Bu anlamda şanslıyım. Eczacıbaşı’nda üst yönetim hizmetleri de gerçekten profesyonelce yapılıyor. Eczacıbaşı topluluğunun dışında bir yerde çalışmak şu ana kadar düşünmediğim bir konu. Bu şirkette meslek finalimi yapmayı arzu ediyorum. Ama profesyonel yaşamın önümüzdeki süreçte ne getireceğini bilmiyoruz.

Önemli atılımlar yapılacak; bunlardan birisi de biz olacağız

İnşaat sektörü çok ciddi bir patlama içerisinde. Yapı ruhsatı sayısı 30 binlerden 500 binlere çıktı. Yalıtımın önemi son birkaç yıldır kavranıyor. Bu konuda yapılan reklam yatırımlarıyla da halkın bilinçlenmeye başladığı çok önemli bir segment. Su yalıtımı ve ısı yalıtımı artık doygunluk noktasına geldi. Bir çok firma bu işe girdi. Kalitesiyle ayakta duranlar bu işi götürecektir. Ama ses ve yangın yalıtımı ihmal ediliyor. Bu konunun da önümüzdeki beş yıllık süreç içerisinde önemi kavranacak. Bizim de hedeflerimiz arasında bu sektörlerde faaliyet göstermek var.

Yapı kimyasalları sektöründe çimento bazlı ürünlerin hepsi standart ürün grubuna girerek bence Türkiye’de önümüzdeki beş ve on yıllık süreçte de devam edecek. Çünkü Türkiye’de hala yüzde 30-35 konvansiyonel yapıştırıcı seramik uygulamalarında kullanılıyor. Bu nedenle bunun kalkacağını söyleyemem. Yalıtımda ürün portföyleri çok genişleyecek. Özellikle tesviye şapları ve teknik harçlar grubu çok genişleyecek. Epoksi, poliüretan silikon ve MS polimerler gibi yeni teknik gruplar çok daha ön plana çıkacak. Çünkü bugüne kadar epoksi ve poliüretanlar sadece çok teknik uygulamalarda ve bir takım uygulayıcı firmaların tekelinde uygulandı. Ama bugün Avrupa’da poliüretan ve epoksi bazlı evlerde bile kullanılabilecek bir sürü malzeme çıkartılıyor. Önümüzdeki süreçte biz de bunlara girmeyi düşünüyoruz. MS polimerler Türkiye’de çok az tanınan ürünler, bu konuda Türkiye’de önemli atılımlar yapılacak ve bunlardan birisi de biz olacağız.

İşe ve işyerine sadakat çok önemli
Genç profesyonellerin, okuldan mezun olur olmaz hemen üst yönetici olmayı hedeflememesi lazım. Merdivenin basamaklarını ağır ağır, sindire sindire çıkmak çok önemli. Yaptığınız işi iyi anlamanız lazım. Üretimde çalışmayı isteyen genç mühendislerin sayısı da çok fazla değil. Genellikle herkes ürün yönetimi ya da pazarlama konularına yöneliyor. Çünkü kendilerini daha kolay anlatabileceklerini düşünüyorlar. Bence asıl bilinç altında yatan unsur, başka firmalara daha yakın olmak ve gerektiğinde oralara kaçabilme düşüncesi. Bu bağlamda işe ve işyerine sadakat çok önemli. Bunu ön planda tutmayan genç arkadaşların başarılı olacağına inanmıyorum. Her yeni başlanan işyerini, kariyerin ilk basamaklarından birisi, basarım öbürüne atlarım diye düşünmemek gerekiyor. Yönetici olabilmek için önce üst yöneticilerinin hal, hareket, tavırlarını, çevreyi, olayları ve dünyayı iyi gözlemlemek lazım. Ayrıca her birinin çalışan arkadaşlarına, alt ve üstlerine karşı gerçekten iyi bir psikolog olarak yaklaşmalarını istiyorum. İyi yöneticilik ikili ilişkilerin iyi olmasından geçiyor. Bunu sağlayabilme yeteneğiniz yoksa nasıl yapabileceğinizi hızla öğrenmeniz gerekiyor. Bunların ötesinde alınan eğitim çok önemli, ama dünyayı takip edebilmek adına en azından bir yabancı dili iyi öğrenmeniz gerekiyor. Sabır, çalışkanlık ve iyi gözlemcilik muhakkak başarıyı getirecektir.

24 sene sonra aslında mühendislik bilgilerimle de zaten bu işi başarabilirdim diyebilim, ama işletme eğitimi almak ve hatta üzerine işletme masterı yapmış olmanın sağladığı avantajlar var. Bir kere finans dünyasını, ekonomi kavramlarını ya da iktisadın ne olduğunu anlıyorsunuz. Çünkü yönetici konumuna geldiğinizde iyi bir teknik adam olmak yetmiyor. İşletme becerileri, insan idaresi, hukuk ve ekonomi konuları yaşamınıza farklı bir ufuk veriyor. Gençlere, mühendislik okuduktan sonra hiç olmazsa işletme dalında yüksek lisans yapmalarını ve dünyaya biraz da finansman ve teknik adam gözüyle bakabilmeyi öğrenmelerini tavsiye ediyorum.

Üreticiler olaylara sadece ticari gözle bakmıyor

Saygı duyduğumuz rakiplerimiz Kalekim, Weber Markem, YKS, Henkel, Sika, Maxit ve diğerlerinin hepsi gerçekten çok güzel renkler. Bu renkler olmazsa olmaz. Bu renklerin arasında biz de olmazsak olmaz. Her birimizin farklı misyonları var. Ama özellikle sektörü bir yere çekecek, kaliteli ürünler üreten ve özel Ar-Ge çalışmalarıyla sektöre know-how transferi sağlayan tüm firmalara saygım sonsuz. Dolayısıyla onlarla birlikte onlarla aynı sektörde olmayı diliyorum. Sektörün büyümesi için de zaten tatlı rekabet şart. Bu tatlı rekabeti de Yalıtım Dergisi’nin verdiği ödüllerle motive etmesi ayrıca güzel bir olay. Bunlar gittikçe heyecan da veriyor. Demek ki yaptıklarımız takdir ediliyor diye düşünüyoruz. Biz üreticiler sadece ticari olarak olaylara bakan kişiler değiliz, bir de yaptıklarımızın yaralara merhem olması da çok önemli...


Geri