E-dergi
e-dergi
Portre & Röportaj

ODE Yönetim Kurulu Başkanı Orhan Turan




Ocak - Şubat 2006 / Sayı 58

Sektörde birçok ilki gerçekleştiren Orhan Turan'ın girişimciliği kör bir girişimcilik değil. "-1"den başladığı macerasında sindire sindire yol alan, durduğu her basamağın hakkını veren Turan, "Ödediğim bedel parayla ölçülebilecek bir bedel değil" diyor.


Elazığ’ın Keban ilçesine bağlı Bayındır Köyü’nde doğmuşum. İklim şartlarının çok zorladığı, üç-dört ay karla kaplı, kasabayla ilgisi olmayan bir köydü. Hasta olanlar ölüyor, sağ kalanlar ise daha dirençli olarak hayatlarını devam ettiriyorlardı. Bir kız kardeşim varmış; bebekken altı ay boyunca ağlamış ve sonunda vefat etmiş. Kurtlar köyü basardı. Onun için orada evler hep iç içedir, en büyük mücadelemiz doğaylaydı. Üç kardeşiz, üçümüzün de nüfus kağıdındaki doğum tarihleri yanlıştır. Ben 1958 doğumluyum. Hangi gün doğduğumu bilmiyorum. Doğum tarihimi sordukları zaman 10 Aralık diyorum, nüfus kağıdımda ise 7 Kasım 1960 yazıyor. O dönemde ancak ilkokula giderken nüfus kağıdı çıkarılırmış. İlkokulun ilk üç sınıfını o köyde okudum. Okulda iki sınıf vardı. Birisinde dört ve beşinci sınıflar, diğerinde de birinci, ikinci ve üçüncü sınıflar eğitim görürdü. Öğretmen üç sınıfa birden eğitim verirdi. Üçüncü sınıftayken o sınıfın başkanıydım. Kar yağdığı günler okuldan eve döndüğümüzde annem ellerimizi kendi saçlarına sürerek ısıtırdı. Top peşinde koşardık, bahçelerde oynardık, bakır leğenle kayardık. Sakin bir çocuktum. Genel yapım hırçın değildir, uyumluyumdur. Genelde pek problem yaratmam ve problemin kaynağı olmak istemem.

Annem ve küçük ağabeyimle köyde yaşarken, babam 1950’lerde İstanbul’da ticaret yapmaya başlamıştı. Önceleri portakal falan, sonraları da sırtında halı satıyordu. Büyük ağabeyim de onun yanında lise eğitimini sürdürüyordu. Yazları köyle gelir, yanında kaşar peyniri ve sucuk getirirdi. Evde bir bolluk olurdu. Pazar sabahları özeldi; her gün içtiğimiz çorba yerine çay içerdik.

İstanbul’a gelince kültür şoku yaşadım
İlkokul üçüncü sınıftayken babam bizi de yanına aldı ve 1968 yılında Kasımpaşa’ya taşındık. İstanbul’a taşınacağımız söylendiğinde çok şaşırmıştım; evi de oraya götüreceğimizi zannetmiş ve evin altına tekerlekleri nasıl koyacağımızı düşünmüştüm. Köyden şehre gelince bir kültür şoku yaşadım. Dolayısıyla dördüncü sınıfın ilk günlerinde hafiften çuvalladım. Yeni bir ortama girdiğim zaman ortamdaki insanların benden çok üstün zekalı ve başarılı olduklarını düşünürüm. TÜSİAD’a girene kadar aynı şeyleri hissettim. Fakat süreç sona erince hiç de o kadar olmadığını görüyordum. Dördüncü sınıfta ders çalışma metodunu da bilmiyordum. Ama başarılıymışım ki beşinci sınıfta başkan seçildim. Ortaokul birinci sınıfta da zorlanmıştım. Hatta üç dersten ikmale kalmıştım. Babam, ikmal sınavlarına girmememi ve birinci sınıfı tekrar okumamı tavsiye etmişti; daha sağlam olacağını düşünüyordu. Hakikaten de sağlam oldu, ondan sonra hep takdir ve teşekkür belgesi aldım. Piri Reis Ortaokulu’nu bitirdikten sonra Beyoğlu Atatürk Erkek Lisesi’ne devam ettim. Öğrenci hareketlerinin yoğun olduğu bir dönemdi.  

Sol’a sempatim vardı
O dönem ciddi bir sol sempatizanıydım. Siyasi görüşlerimin şekillenmesinde İktisat Fakültesi’nde okuyan büyük ağabeyimin etkisi olmuştu. Lisedeyken toplantılara giderdik. Çok iyi konuşurlardı ve ben de çok etkilenirdim. Konuşmaların içeriğinin yanı sıra havası bile beni etkiliyordu. 1976’dan beri hep ciddi işlerle uğraştım. Üniversitede arkadaşlarla çektirdiğim bir tane resmim yoktur, illegalite. Varsa poliste vardır resimlerim. Yıllar sonra silah almak için Emniyet’e başvurduğumda, polis kayıtlarını görme imkanım olmuştu. Orada gözlüksüz, saç baş dağınık vaziyette hiç görmediğim resimlerimi görmüştüm...

Ekonomik durumumuz kötü olmamasına rağmen ortaokuldan itibaren yaz tatillerinde çalışmaya başlamıştım. Ekonomik bağımsızlığı sevdiğim için çalışıyordum. Kendi paramı kazanmak istiyordum. Çalışma talebi benden geliyordu, babamın dükkanı da Galata’da olduğu için o civardaki esnafın yanında çalışıyordum. İlk işim Yüksek Kaldırım’da bir radyo tamircisinin çıraklığıydı. Para biriktirip Yaşar Kemal, Aziz Nesin, Fakir Baykurt ve Orhan Kemal’in kitaplarını alıyordum. Alışverişi Cağaloğlu’ndaki Remzi Kitabevi’nden yapıyordum. Manifaturacıda indirme bindirme yaptım, avukatın yazıhanesinde çalıştım, elektrik taahhütü yapan bir dükkanda çalıştım... Lise son sınıfta ise bir tekstil firmasında tezgahtarlık yapıyordum. İşi öğrenmiştim. Tekstil işinin karlı olduğunu düşünüyordum. Üniversiteye giremeseydim herhalde tekstilci olurdum.

Annem beni gördüğünde bayılmıştı
1977 yılında Yıldız Teknik Üniversitesi Makine Fakültesi’ni kazandım. Sol kökenli öğrenciler okula giremiyordu. Ecevit iktidarıyla beraber işgal kırılmış ve eğitimlere devam edilebilmişti. Yapım gereği rengimi hemen gösteririm. Ben de sol kanattaydım. Sonraları okul sorumlusu bile olmuştum. Dışarıda da çok aktif görevler alıyordum. Stresli bir dönemdi. Geçen senelere kadar kabuslar görürdüm; güya sağ görüşlü öğrenciler okula hakim olmuşlar, benim de iki dersim kalmış ve ben sınavlara giremiyorum...

Okulun açıldığı ilk günlerde sağ görüşlü birisi öldürülmüştü. Okulu kapatıp, elimizde T cetvelleriyle bizi de zorla cenazeye götürmüşlerdi. Tanıyacaklarından korktuğum için çok tedirgin olmuştum. Gözlüğümü çıkarıp, yüzümü bereyle falan kapatarak cenazeye gitmiştim. Çok kavga çıkardı. Her kavgadan sonra da polis alır götürür on-on beş gün evden uzaklaşırdık. Bir keresinde on beş gün sonra eve döndüğümde annem o kadar ümidi kesmiş ki kapıda beni gördüğünde bayılmıştı. Solun en solundaydım. TÜSİAD’ı o dönemde protesto ederdik ama şimdi TÜSİAD üyesiyim. Bir sivil toplum örgütüne üye olarak fikirlerimden taviz verdiğimi düşünmüyorum. TÜGİAD’da da dört yıl yönetim kurulu üyeliği yaptım.

Dersleri çok takip eden bir öğrenci olmamama rağmen dört senede mezun oldum. Ön sıralarda oturanlar bana çok şaşırıyorlardı. Dersin özüne çalışıyordum. İstatistik yaparak son beş dönem gelen sorulara odaklanıyordum. Hatta o soruları bastırıp satıyorduk. Gelirini de arkadaşlara veriyorduk.

Mülkiye’yi istiyordum

Mühendisliği bilinçli seçmemiştim. Bir mühendisin ne yaptığını bilmiyordum. Tercihlerim arasında tıp ve siyasal bilgiler de vardı. En çok Mülkiye’yi istiyordum. Makine fakültesini kazanamasaydım Mülkiye’ye girecektim. Soldaki liderlerin çoğunluğunun bu okuldan mezun olması da kararımda etkili olmuştu. Yazar olmayı arzuluyordum. Sanatçılara ve yazarlara karşı büyük ilgim vardı, şiirler yazıyordum. Hatta roman yazmaya bile niyetlenmiştim. Şiir yazarken Nazım Hikmet’ten esinleniyordum. O’nun gibi sosyal içerikli konulara ağırlık vermeye çalışıyordum.

Mühendislik eğitimi analitik düşünmeyi öğretiyor ve insana bir yön veriyor. Fakat ondan sonra kendini geliştirmiyorsan aldığını eğitimin hiçbir önemi yok. Lisans eğitiminden sonra bir yıl Marmara Üniversitesi’nde işletme yüksek lisansı da yaptım. O gün bugündür, 1971’den beri okuyorum. Mesela arabada sol tarafımda okuyacağım bir yığın şey var. Okuma alışkanlığını ortaokulda edindim. Bazen okuyamadığım zaman uyuyamıyorum, kendimi yemek yememiş gibi hissediyorum. Okuduğum zaman kendimi huzurlu buluyorum. Şu günlerde makro ekonomi ve yönetim tekniklerine ilgi duyuyorum. Öğrendiklerimi firmaya uyarlamaya çalışıyorum.

Sabahın o saatinde sokakta sadece köpekler oluyordu
1981 yılının eylül ayında okuldan mezun oldum. Ardından Marmara Üniversitesi’nde işletme yüksek lisansı yapmaya başladım. O sırada ENKA’nın bir makine mühendisine ihtiyaç duyduğunu öğrendim ve müracaat ettim. İş yeri Tuzla’da, evim ise Kurtuluş’taydı. Mesai 7.30’da başladığından 5.30’da uyanıyor, Elmadağ’a kadar yürüyor ve ilk otobüsle Mecidiyeköy’e, oradan Kadıköy’e ve Kadıköy’den de Tuzla’ya gidiyordum. Sabahın o saatinde sokakta sadece köpekler oluyordu. Kahvaltımı rahmetli babam hazırlıyordu; emeğini hiç ödeyemem. Saat beşte mesai bitince de yüksek lisans eğitimine gidiyordum. 24 yaşındaydım ve eve ancak saat onda girebiliyordum, hemen uyuyordum. Hafta sonları da İngilizce kursuna devam ediyordum. Çok zor ve ağır bir dönemdi ve 1983 yılının nisan ayına kadar sürdü. Askere gidince rahatladım.

Askerde hayatım değişti

Asteğmen olarak Tuzla’da dört ay eğitim aldık. Ben, takım komutanı olarak ücra yerlere gitmek istemediğimden meslek kurası çekmek istiyordum. Otuz üç makine mühendisi vardı ve bunların 22’si takım komutanı olacaktı. Kura çekilirken bir yarbay, “Biriniz gelin bakın da hile yapmadığımızı görün” demişti ve ben de gönüllü olmuştum. Kağıtların içinde 11 tane dolu, 22 tane de boş vardı. Dolu kağıtlar aydınger olduğu için arkadan bakınca belli oluyordu. Sayarken bir tanesini kırıp kendime göre işaretlemiştim. Sıra kura çekmeye gelmişti. Kura sırası bana geldiğinde torbanın içinden o işaretlediğim kırık kağıdı bulabilmek için biraz zaman harcamış ve çabuk olmam konusunda bir uyarı almıştım; fakat sonunda doluyu seçmiştim. Askerliğimin geri kalanını Eskişehir’de hava kuvvetlerinde yaptım. İnşaat Emlak’a gittiğimde hiçbir şey bilmiyordum. Hayatım orada değişti. Taahhüt, yalıtım, inşaat sektörünü, keşif yapmasını ve birçok şeyi orada öğrendim.

Para yok, pul yok, tecrübe yok, çevre yok...
Askerliğim sırasında 1984 senesinde fakülteden arkadaşlarımın firma kurduklarını öğrendim. Laleli’de bir iş hanının dördüncü katında 19 metrekarelik bir ofisti. Bir masa vardı ve erken gelen o masaya oturuyordu. Kalorifer tesisatı, borulama, boya, elektrik, enerji nakil hattı gibi taahhüt işleri yapıyorlardı. Benden ortak olmamı istemişler ve ben de kabul etmiştim. Firmanın ismi ODE’ydi. ODE ismi o iki arkadaşımın Oğuz ve Demirci olan soyadlarının kısaltmasıydı. Dünya Gazetesi’nden ihale takip ediyorduk. İlk işim SSK Kadıköy Dispanseri’nin kalorifer tesisatının değişimiydi. 900 liraya almıştık ve ondan da zarar etmiştik. Para yok pul yok, tecrübe yok, çevre yok.... Düzenli maaşı olan bir işte çalışmam konusunda ailemden ve eşimden çok baskı görüyordum. Fakat bir şeyleri başaracağıma dair bir inanç vardı içimde. Bir süre sonra ortaklarıma Beşiktaş’ta bir mağaza açmayı teklif ettim. Bayilik alacaktık. Vitrifiye satışı da yapmakla birlikte özellikle yalıtıma odaklanmayı planlıyordum. 1986 yılının haziran ayında mağazayı açtık. Ticareti Beşiktaş’taki mağazada öğrendim. Mağaza yolun altındaydı ve ben “eksi 1” diyordum. Yani ticarete sıfırdan değil eksi birden başlamıştım. Soğuk bir yerdi. Biraz para kazanınca kömürlü bir kazan almıştık. Kurtuluş’taki evin altını da depo olarak tutmuştum, akşamları malzeme geldiği zaman kapıcıyla beraber indirirdik. O yılın sonunda …. Oğuz; 1987 yılının sonunda da diğer ortağım Mustafa Demirci ortaklıktan ayrıldı. 1988’in ilk günü “Yalıtıma odaklanacağım” diyerek tek başıma masaya oturdum. Yalıtımda o zamanlar mühendislik hizmeti verebilecek firma yoktu. O boşluğu görmüştüm. İzocam, Sika ve BTM’nin bayiliğini yaparak işe başladım. O zamanki bayi firmalar radyatör, vitrifiye gibi her türlü ürünü satıyor, bunların yanında yalıtım malzemesi ticareti de yapıyorlardı. Ama biz sadece yalıtıma odaklandığımızda o firmalar süreç içinde elendiler ve yalıtımdan çekildiler. Bizim gibi firmalar artmaya başladı. Mühendislik hizmeti verip de yalıtım işine giren ilk firmalardan birisiyiz.

İdare ediyorduk
Eşim Seher Hanım ile aynı mahallede oturuyorduk. Dev Genç’te halk oyunları grubundaydık. Marmara Fakültesi İşletme Fakültesi’nden mezun. 1982’de nişanlandık ve ben askere gittim. 1984 yılının eylül ayında evlendik. Askerde üç beş kuruş para biriktirmişim. Bu parayı da şirkete elektrik parası, su parası diye veriyordum. Cebimde para yoktu ama yine de evlendik. Seher çalışıyordu ve standart bir geliri vardı. Evi de babam vermişti, idare ediyorduk. O’nun yaşantısı benden daha düzenliydi. 1988 yılında ithalat yapan bir firmada muhasebe müdürü olarak çalışıyordu. Firma batınca tazminat olarak bir bilgisayar verdiler. O bilgisayarla bizim firmaya muhasebeyi düzeltsin diye geldi fakat “hala düzeltemedi”. Şimdi firmamızın mali işlerine bakıyor. Birlikte çalışıyoruz. 16 yaşında bir oğlumuz var. Notre Dame de Sion’da okuyor. Müziğe ve bilgisayara karşı ilgisi var. ODE’de en alt kademeden en üst kademeye çalışırsa tüm personelim gibi ondan da hiçbir tecrübemi esirgemem.

Maddi sıkıntılar da çekiyordum. Hatta bir seferinde, 1988 yılında bayiliğini yaptığımız bir firmanın Kıbrıs’ta bayiler toplantısı vardı. Cebimde de para yoktu. Oturduğum apartmanın yöneticisi olduğum için tüm dairelerden kömür parası toplamış, kömürcüye çek vermiş ve böylece nakit parayla Kıbrıs’a gidebilmiştim. Lokal bayiliklerimiz devam ederken bir süre sonra bayilik sistemiyle uzun vadede benim vizyonuma uygun işler yapamayacağımı düşündüm ve farklı bir şeyler yapmak istedim. İthalat yapmayı kafama koymuştum. Türkiye’ye kauçuğu, polietileni, folyo bandını, korozyon bandını ilk biz getirdik. Bir süre sonra ithalatla da olmayacağını düşündüm. 1995’e kadar iyi bir sermaye birikimi yaptık ve onunla da Çorlu’da yatırıma başladık. Polietilen üretimi daha ucuz bir yatırım olduğu için ilk bu malzemenin üretimini gerçekleştirdik.

Global ve vizyoner düşünememişim
Bir pazar günü Çorlu’ya arazi bakmaya gittik. Doğulu olduğum için daha global ve vizyoner düşünememişim. Doğulularda hep yarın endişesi vardır. 13 dönüm yer aldım. Fakat polietilen üretimi yapılan bir bina, bir depolama tesisi ve bir de idari bina yapınca ve ardından da kauçuk üretimine geçince o arsa iki sene sonra tamamıyla doldu. Bugün 120 bin metrekare açık arsa, 30 bin metrekare de kapalı alanımız var. 1996’da polietilen üretimine geçtikten sonra bayi ağı oluşturmak amacıyla arkadaşları toplayıp, “İkişerlikten ekipler oluşturun, bir grup Karadeniz’e, bir grup Akdeniz’e, bir grup Ege’ye, bir grup da İç Anadolu’ya gideceksiniz” demiştim. Çocuklar da, “Bize kim bayi olur ki?” demişlerdi... O yıllardan bu yana çalışan bayilerimiz var. Bayilerimizi iş ortağı olarak görüyoruz, samimi bir ilişkimiz var. Bilgi ve deneyimleri paylaşıyoruz. Bayilik sistemine başladığımızda bütün köşeler kapılmıştı. Olmayan bayileri oluşturduk ve rakiplerimizin bayilerinin karşısına diktik. Bu kolay bir iş değil. Bir fark yaratmak gerekiyordu. O farkı yarattık ki şu anda 140 bayiimiz var.

1997’de kauçuk köpüğü ile ilgili üretim için İtalyanlarla görüşmeye başladım ve onları Türkiye’ye yatırım yapmaya ikna etmeye çalıştım. İthalatı 5 konteynerdan 180 konteynere getirmişik. Yunanistan’a yatırım yapmayı planlıyorlardı. Apo’nun Roma’da olduğu dönemdi ve İtalyan malları Türkiye’de protesto ediliyordu. Türkiye’nin potansiyeliyle ilgili sunumlar yaptık. 1998’de yatırım için imza attık, 2000 nisanında kauçuk üretimi ile ilgili her şeyi bitirmiştik.

Yeni bir proje lazım
2000 yılı nisan sonunda hedefi gerçekleştirmiş ve mekanik tesisat yalıtımında bütün ürün yelpazesini tamamlamıştık. Yeni bir proje lazımdı. Bir şeyler yapmamız, üretmemiz gerekiyor. Arkadaşlara “XPS ile ilgili ne kadarlık bir yatırım gerekiyor, bir fizibilite yapın” dedim. 16 Haziran 2000 yılında fizibilite raporu elimdeydi ve 3 Temmuz’da da gidip arsayı satın aldım. Eylül’de inşaata başladık, ekimde bütün makine ekipmanlarını sipariş ettik. Kasımda banka krizi patladı, şubatta bir kriz daha... Ama biz hedeflediğimiz dönemde malı piyasaya verdik. O dönem iş hayatımdaki en sıkıntı dönemdi. Genelde olumsuzlukları kendi içimde absorbe edip, dışarıyla paylaşmayan bir yapıya sahibim. Fiyat oturtamıyorsun, fiyat veremiyorsun, satış yapamıyorsun; böyle ciddi bir kaostan geçtik. Fakat ciddi şeyler de öğrendik. Mesela 2001 krizinde bir lira para batırmadık. Riski o kadar iyi kontrol ettik ki, belki bayilerimiz bile bize kızdılar. Ama onlara da para kaybettirmedik.

XPS yatırımını bitirdikten sonra, Hollandalı daha önceki ortağımızla Duct Flex’i kurduk. Onlar dünyada üretimden çekildikleri için biz şu anda firmanın yüzde yüzünü kontrol ediyoruz. Son olarak geçen sene de 15 bin metrekare kapalı alanı olan bir lojistik merkez kurduk. Türkiye’de o konuda tekiz. Aynı anda yirmi tırı yükleme kapasitesi var. 1995’ten 2004’e kadar yatırım yaptık. Kimsenin yatırım yapmadığı dönemde yatırım yaptık. Paradan para çok rahat kazanılıyordu.

Önümüzdeki süreçte lifli malzeme üreteceğiz
Mekanik yalıtımla geldik buraya. Orada ürün yelpazesini tamamladık. Tamamlayınca yapıya doğru kaymamız gerekiyordu. İlk adım XPS idi, ikinci adımı ise membran. Önümüzdeki süreçte yapıda büyüyeceğiz. Mekanikte yapacağımız pek bir şey kalmadı. Camyünü üretimini düşünüyoruz ve şu anda fizibilite çalışmaları yapıyoruz. İzotoprak’ı almak için teklif verdik. Taşyünü de üretmeyi planlıyoruz. Bunlar ciddi yatırımlar. Daha sonra ise farklı sektörlere girmeyi düşünüyoruz. Bunlardan birisi turizm sektörü. Türkiye’de ciddi bir turizm potansiyeli var. Butik otelle başlamak istiyoruz. İstanbul’da araştırıyoruz. Daha sonra da güneyde beş yıldızlı bir otel veya kültür turizmi olabilir.

Kendi göbeğimizi kendimiz kesiyoruz; beni bile ODE yarattı
Firma olarak belirli süreçleri geçtik. Ticaret yaptık, bayilik yaptık, ithalat yaptık ve en son üretim yaptık. Bu tür firmalar sağlıklı firmalardır. Ticaretten, satıştan gelen firmalar daha başarılı olur. Çünkü Türkiye’deki yalıtım sektöründe ciddi olan bütün firmalarla çalıştım. Hepsinin bayiliğini yaptım. Artı ve eksiklerini iyi biliyorum. Masanın öbür tarafında çalıştım, bayiinin beklentilerinin ne olduğunu iyi biliyorum. Yani her iki tarafı da iyi bildiğim için beklentilerini anlayabiliyorum. O bizim için ciddi bir avantaj. On beş yıl içerisinde çok ciddi bir know-how oluşturduk. Firma olarak farklı bir iş yapma modelimiz var. Ve kimsede olmayan bir yönetim know-how’ı var. Büyük firmaların çoğunluğuyla çalıştım. Oralardan ders çıkararak bir marka yarattık ve bir bayilik sistemi kurduk. Bugün 140 bayiimiz var. Türkiye’de yalıtım sektöründe ticaret yapıp ve ardından üretici olup ilklere imza atan başka bir firma yok. Yurtdışında da çok büyük devlerle çalıştık. Bizde bir kültür oluştu ve bütün doğruları kendimiz bulduk. Bir yerlerde genel müdürlük yapmış olsaydım bazı şeyleri daha hızlı geçebilirdik. Kendi göbeğimizi kendimiz kesiyoruz. Kendi doğrularımızı kendimiz yaratıyoruz. Mesela prensip olarak rakiplerden eleman almayız. kadrolarımızı kendimiz oluşturuyoruz, beni bile ODE yarattı.

Başka bir meslek seçseydim de ticaretiyle yapardım
Ticareti seviyorum ve ticarette başarılı olduğuma inanıyorum. Hangi mesleği seçseydim mutlaka ticaretiyle yapardım. Siyasal bilgilerden mezun olsaydım kitapçı olabilirdim. Diş hekimi olsaydım, ilgili makineleri getirir satardım. Mesela ben makine mühendisiyim, taahhütle başladık, ondan sonra mağazacılık yaptım. Hayat beni hep ticarete itti, sonra sanayiciliği öğrendik. Üretmek zevklidir fakat satış daha da zevklidir. Birkaç sene öncesine kadar tarla olan yerlere çok modern tesisler kurduk. Her şey o kadar düzgün ve modern ki insanlar o tesisleri görünce ilaç fabrikası falan sanıyorlarmış. Benim kimyamda bu var; ben bir işi yaparsam doğru yaparım veya hiç yapmam. Her pazartesi kamyon sayarım. Her pazartesi liste gelir, hangi malzemeden kaç kalem çıktığına bakarım.

Marmara Üniversitesi’nde zaman zaman ders veriyorum. Öğrencilerle, pazarlama teknikleri, ihracat ve girişimcilikle ilgili deneyimlerimizi paylaşıyoruz. Çok ilginç sorular geliyor. Karşılıklı fikir alış verişi yapıyoruz.

Göcek’i çok seviyorum
En büyük zevklerimden birisi seyahat etmek. Son zamanlarda Göcek’i çok seviyorum. Göcek’te yelkenli bir tekne aldım. Seneye İstanbul’a getireceğim. Doğada ve denizde huzur buluyorum. Kendimi dinlemeyi de severim. Cuma akşamı gidiyorum pazar akşamı dönüyorum. Diz üstü bilgisayarımı ve kitaplarımı götürüyorum. Kışın çok daha hoş ve sakin oluyor. Gördüğüm en ilginç yerlerden birisi Çin ve Güney Amerika. Kuzey kutbu da çok ilginçti. Avrupa artık beni açmıyor. Çin’e 1993 ve 2003’te gittim; o kadar değişmiş ki aynı otelde kalmışım fark edemedim. Çok ayrı bir tabloyla karşılaştım. İnsanların tipi değişmiş, boyları uzamış, kilo almışlar, giyim kuşamları değişmiş vs. On senede bir toplumun bu kadar değişebileceğini orada gördüm. İlk gittiğimde kadınlar otobüs kullanıyordu, bir yığın bisiklet vardı.

Liderlere ve sanayicilere acıyorum
Lider, iş adamı ve sanayici yalnızdır, zavallıdır. Bu gözle kimse bakmıyor. Ben bu firmanın lideriyim, benim arkamda kimse yok. Bazen insan ikinci adam olmayı istiyor. Bir çalışanın problemi varsa, başkasıyla konuşur rahatlar. Sen ise birçok yerden gelecek problemi oturuyorsun tek başına çözmeye çalışıyorsun ve kimseyle paylaşamıyorsun. Sorunlarla baş başa kalıyorsun. Biz işimize odaklanmış insanlarız. Daha fazla yatırım, daha fazla istihdam, güler yüzlü mutlu çalışan, bayi teşkilatı vs... Biz kişisel egolarımızı tatmin etmek için burada değiliz ki. Bunları aşmışız zaten. Benim konumumdaki bir yığın insan da aşmıştır. Ben bugün “İşi bırakıyorum” desem hayatımın sonuna kadar refah ve huzur içinde yaşayabilirim. Amaç o değil. Bir yığın heves ve emellerinle insanları sürüklüyorsun. Liderlere veya sanayicilere acıyorum. İnsanlar bu boyutuyla bakmıyorlar. Diyelim ki biz çok para kazanıyoruz; ne yapıyoruz? Arsa alıyoruz, bina yapıyoruz, bir tane daha tesis kuruyoruz, ülkede ekonominin canlanmasına katkı koymaya çalışıyoruz. Bence sanayi kuruluşlarından vergi alınmamalı. Zaten biz hazineye vergi dışında trilyonlarca para ödüyoruz. Sanayi kuruluşlarının istihdam sağlaması yeter. Bugün ülkenin en büyük sorunu istihdam değil mi? Türkiye son üç yılda yüzde otuz oranında büyüdü, ama yüzde otuz oranında istihdam artmadı. İnsanlar aksine daha az elemanla iş yapmak istiyorlar, çünkü maliyet baskısı arttı. Biz de son iki yıldır sürekli maliyetlere odaklanıyoruz.

Rekabette en önemli şey insan kaynağı
Şeffaflık benim için çok önemli. Önem verdiğim ikinci şey ise verdiğin sözün arkasında durmak. Eskiden çok rahat söz verirdim, şimdi o kadar çok söz vermiyorum. Verirsem herkes sözümün arkasında duracağımı biliyor. Çok düzenli ve disiplinliyimdir. Çalışanlarımdan yaratılan o disipline uymalarını isterim. İnsanlar kendilerini geliştirmiyorlarsa çok kızarım. Herkes bir yere girer çalışır, kimse aç kalmaz. Ben normal bir okuldan mezun oldum. Ama bir yığın çok iyi eğitim almış fakat başarılı olamamış insan gördüm. Okul bir yöntem belirliyor ama insanlar bireysel olarak kendilerini geliştirmiyorlarsa o alınan eğitimin hiçbir anlamı yok. Kendini geliştirmenin yaşı yok. Çağa ayak uyduramadığı için treni kaçıran çok arkadaşım oldu. Teknolojiye uyamıyorsan, kendini meslek olarak geliştiremiyorsan yapacak bir şey yok. Bireysel olarak eksiklikleri tamamlamak, hem toplum için hem sektör için hem birey için çok  önemli. Rekabette de çok önemli. Rekabette fiyat kırarsın, rakibin de bir ay sonra fiyatı kırar. İnsan kaynaklarını yarattığın zaman seninle rekabet edebilmesi için minimum yedi sene gerekiyor. Bizim ODE olarak en önem verdiğimiz konu insan kaynağımız. İnsan kaynağı ve niteliğine çok önem veriyoruz. Tecrübelerimizi paraya tahvil edeceğimiz yaştayız. Bildiğim ne varsa anlatmaya çalışırım. Bir ara arkadaşlara verilen eğitimlerden gına gelmişti. Nitelikli insan kaynağınız yoksa bir şey üretmenin anlamı yok. Rekabette en önemli şey insan kaynağı, marka, dağıtım kanalı. Bu güçlerin hepsi ODE’de var. ODE’de çok farklı bir iş yapma modeline sahibiz. Klasik firmalar gibi değiliz. Müşteriyle, bayiiyle diyaloglarımız çok iyi. Bazı bayi arkadaşlar yönetim danışmanlığı talep ediyor bizden. Ben oralardan geçtiğim için o arkadaşlara tecrübelerimizi aktarıyoruz. Onlar büyüdükçe biz de daha rahat çalışabileceğiz. Başka bir sektörde olsaydık çok daha büyük ciroları olan bir firma olabilirdik. Sektörümüz güdük olduğu için doğal olarak bizler de nispeten ufak kalıyoruz. Tekstil ya da turizm sektörlerinde olsaydık daha farklı noktalarda olabilirdik.

Yabancı dili çok daha önceleri ve çok daha akıcı konuşmak isterdim. O bana bir fırsat verebilirdi. Ama çok da büyük bir kayıp olarak görmüyorum. Çünkü tek başıma yurtdışına gidip, toplantı yapıp gelip arkadaşlara anlatabileceğim şeyler oluyor.

Mecburiyetten girişimci oldum
Türkiye’de insanlar zorunluluktan girişimci oluyor. Avrupa’da bu kadar çok girişimci çıkmıyor. Çünkü orada kurumsallaşmış büyük firmalar var. İnsanlar o firmalara giriyor, bir yerden başlıyorlar. Ben de mecburiyetten ve zorunluluktan girişimci oldum. Bir yere girip düşük ücret almayı istemedim. Kendi şansımı denedim. Kendime de güveniyordum. Belki Almanya’da doğsaydım bugün bir firmada çalışıyordum. Türkiye’nin havasından mıdır, suyundan mıdır bilemiyorum ama hakikaten girişimci bir toplumuz. Yurtdışına fuarlara gittiğimde görüyorum, adam geliyor İngilizce bilmiyor. Türkiye’de girişimci olmanın bazı dezavantajları var. Bunlardan birisi başarısız olunduğu zaman bir daha teşebbüs edilemiyor. Moral çöküntüsü oluyor. Çünkü kaynak sınırlı. Son dönemlerde girişimcilik de köreliyor Türkiye’de... Franchasing sistemi insanları bir kalıba sokuyor. Ufak tefek girişimcilik yaklaşımları standartlaşıyor.

Birçok sivil toplum örgütüne üyeyim
Türkiye’de sivil toplum örgütleri 1990’dan sonra ciddi olarak kavranmaya başlandı. 1980 darbesinden sonra insanlar derneklere, sivil toplum örgütlerine karşı mesafeli davrandılar. O yıllarda ben Makine Mühendisleri Odası’na girip çıkmaya korkardım. 1990’dan sonra sektörler yavaş yavaş toparlanmaya başladı. TTMD kuruldu, sonra ben TTMD’den esinlenerek İZODER fikrini ortaya attım. Bugün İZODER aldı başını gidiyor. Özellikle AB sürecinde daha fazla önem kazanacak. Avrupalı sivil toplum örgütlerini dinliyor. Buralar artık politika üretiyor. Sivil toplum örgütlerinde 1976’dan beri aktif rol alıyorum. Sektörde de sivil toplum örgütleri artacak. Mesela şu anda XPS ve bitümlü membranlarla ilgili dernekler kuruluyor. Her sektör pazara bir disiplin getirmek ve pazarı büyütmek için dernekleşecek. Sektörel ihtisas dernekleri oluşturmaya çalışıyoruz. İZODER, hepsini kapsayan daha üst bir yapılanma olacak.

Biz ODE olarak Türkiye’deki sektörel sivil toplum örgütlerinin gelişmesinin de önderliğini yaptık. Benim ofisi kullanıyorduk bir zamanlar İZODER olarak. İZODER’in üçüncü dönem başkanlığını da yaptım. Ecvet Ağabeyi kurucu olsun diye bir numara yaptık; ikinci de kendimi yapmıştım ayıp olmasın diye. Firma olarak bu işleri çok ciddi yaklaşıyoruz. Dernekler genelde beş altı kişini sırtında gidiyor, herkesin bu işe el atması lazım. Şu anda 12 sivil toplum örgütüne üyeyim. İngiltere’de ortalama 11’miş. Demek ki o anlamda çağdaşım.

Sektörün envanterini çıkartamıyoruz
Yalıtım sektöründe kayıt dışı ve haksız rekabet bence en büyük sorunlar. Ayrıca pazarın bilinçlendirilmesi ve büyütülmesi doğrultusunda fazla mesai harcanmıyor. İnsanlar enerjisini rekabete harcıyor; bu da fiyat odaklı oluyor. Yani rekabet, hizmette farklılaşmak, farklı bir iş yapmak şeklinde olmuyor. Bu da sektörün büyümesine engel oluyor. Sektör dışından sektöre ilgi ve gereksiz kapasite fazlalılığı sektörde bazı olumsuzluklar yaratıyor. Kapasite fazlalığı fiyat rekabetini tetikliyor. Fiyat rekabeti başlayınca da kimse mutlu olmuyor. Sektörümüzün en kötü yönlerinden birisi de bilginin paylaşılmaması. Sektörün envanterini çıkaramıyoruz. Bu çok çağdışı ve komik bir şey. Yalıtım sektörü 400 milyon dolar mı, 600 milyon dolar mı, bilemiyoruz. Bu bizim en büyük ayıbımız. Bu konuda şarklıyız. Avrupa’da böyle bir şey yok.

Sektörde herkesle diyalogum iyidir. Özellikle Durmuş Topçu, Levent Ürkmez, Nuri Bulut’la belli sınırlar çevçevesinde her şeyi konuşuruz, tartışırız. Rekabet etsek de birbirimizi anlayabiliyoruz. Bu rekabet de sektörün gelişimini dinamitliyor. Sektörün büyümesini, bilinçlenmesini tetikliyor. Sektör dışında Üzeyir Garih’in iş prensiplerini, işe yaklaşımını ve hayat tarzını örnek alıyorum. ODE’de bir şeyler yaptığım zaman Alarko’ya benzer şeyler yapıyorum. Isısan’dan Rüknettin Bey, Friterm’den Metin Duruk benim önümdeki insanlar. Mesela Bülent Eczacıbaşı’nın demokratik yönetimi çok hoşuma gidiyor. Borusan grubu hoşuma gidiyor. Eczacıbaşı veya Alarko gibi bir şirketler grubu olmayı arzu ediyorum. Adımlarımızı da ona göre atıyoruz.

Ödediğim bedel parayla ölçülebilecek bir bedel değil
Bir bedel ödersen ve ödemeye hazırsan başarı kendiliğinden geliyor. Fakat özellikle 1980 sonrası jenerasyonda bu bedeli ödemeden bir şeyleri elde etme arzusu var. “Şu masaya oturayım” diyor. Tamam otur. Ama onun hakkı var, sorumluluğu var. Omzunda o sorumluluğu hissedemiyorsan oraya oturmanın bir esprisi yok. Ve çoğu zaman da başarısız oluyorlar. Bir bedel ödemeden bir şey elde ettiğin zaman o şeyin değeri de olmuyor. 1980 sonrası toplumun dejenerasyonu bunda çok etkili. Zaten böyle bir rol istenmişti. Yemek yeme alışkanlığımız, eğlence anlayışımız, para harcama anlayışımız değişti. Bireysellik ön plana çıktı. Her şey paraya endekslendi. Ben başarı için çok bedel ödedim ve hala ödüyorum. Başarının olmazsa olmaz kuralı çalışmak. Annemi iki ayda bir görürüm. Oğlumla geçirdiğim zaman çok azdır. Eşime, arkadaşlarıma daha az zaman ayırıyorum. Herkes bana sitem ediyor. Her taraftan fedakarlık yapıyorsun. Hobin kalmıyor, 24 saat iş düşünüyorsun. İşimi çok ciddiye alıyorum. Ne iş yaparsam çok ciddiye alırım. Bazen uyandığımda bile problem çözmeye çalışıyorum. Bundan daha kötü bir bedel yok ki. Ve stres... Kim seni havuza attı derseniz, kimse beni havuza atmadı, ben kendim atladım. Tercihimi ben yaptım. Bu bedeli ödeyerek firmayı küçümsenemeyecek noktalara getirdik. Ve bu bedel parayla ölçülecek bir bedel değil. Artık mümkün olduğu kadar aktif görevler almamaya çalışıyorum. Çünkü almaya çalışsam işe zamanım kalmıyor. Ben de artık yavaş yavaş işe daha az zaman harcayıp, çevreme zaman ayırmaya çalışıyorum.

Pazar seni terbiye ediyor
Ürettiğimiz veya pazarladığımız ürünlerde pazarda ilk üçte değilsek, uzun vadede zaten rekabet şansınız olmaz. Buna da çok dikkat ediyoruz. Son dokuz yılda ciddi yatırım yaptık. 120 bin metrekarenin 30 bin metrekaresini kapattık ve sektörde de ikinci büyük kapalı alana sahibiz. Önümüzdeki beş senede de yaklaşık 60-70 milyon dolarlık bir yatırım yapacağız. Bu da bizi doğal olarak hak ettiğimiz yere getirecek. Hizmet kalitesini bozmadan maliyetleri kısacağız. Gelecekte en ekonomik üretimi yapan, en verimli çalışan, en güler yüzlü çalışanı ve en mutlu bayisi olan firmalar olmak zorundayız. Pazarın kabul etmediği şeyler üretiyorsan yaşama şansın yok. Pazar seni terbiye ediyor. İster istemez istediğin maliyetlere seni getiriyor.

Kimse bizden fazla kitap basamaz

Rakiplerimiz de bizim yaptığımızı yapıyorlar. Pusula isimli bir bülten çıkarıyoruz ki bu artık bir dergi oldu. Hemen diğer firmalar da buna benzer şeyler yapmaya başladılar. Bir sürü yayınımız var, sponsor oluyoruz. Sektörün bilinçlenmesine katkı koymak istiyoruz ve bu konudaki liderliğimizi de kimseye kaptırmak istemiyoruz. Kimse bizden fazla kitap, dergi basamaz. Tecrübelerimizi paylaşmaya çalışıyoruz. Ki bu literatürlere bile giriyor. Çıkarttığımız kırmızı kitap mimarlık fakültesinde okutuluyormuş. TÜGİAD’ın 550 üyesi var, 10 kişinin başarı öyküsünü yaptılar. Bu on kişinin içinde ben de varım.   

Rakiplerimizi çok iyi analiz etmeye çalışıyoruz. Hangi bölgede kaç arabaları var onları bile takip ediyoruz. Kişi başı cirolarının, kapalı alanlarının, kaç araçlarının, kaç şubelerinin olduğunu biliyoruz. Verimlilik konusunda bizden daha iyi olan modelleri kullanıyoruz. Ben kişi başına 1 milyon dolarlık ciro yapıyorsam, rakibim 500 bin dolar yapıyorsa ben başarılıyım demektir. Bu veriler de tahmin ediyorum sektörde sadece bizde var. 2010 Vizyon Programı oluşturduk. 2010 yılında firmamızın nerede olacağını, bayi teşkilatımızın nasıl yapılanacağını, personel sayımızın ne olacağını vs. planladık.

Kendi personelimizi kendimiz oluşturuyoruz. Rakipten eleman transfer etmiyoruz. Bu konuda çok hassasız. Rakip firmalardan başvuru olunca görüşmüyoruz bile. Zaten bizde çalışan arkadaşlar da rakibe gitmiyor. Bizden çıkıp rakip firmaya giden de yok. Orada da huzuru bulamaz, farklı bir aile gibiyiz. Sektöre eleman yetiştiriyoruz.


Geri