E-dergi
e-dergi
Portre & Röportaj

Prof. Ruhi Kafesçioğlu




Kasım - Aralık 2005 / Sayı 57

İsmi “yapı malzemesi”yle özdeşleşen ve bu konuda bir ekol oluşturan Prof. Ruhi Kafesçioğlu yaşayan çınarlardan birisi... Uzun yıllar öğretim üyeliği yaptığı İTÜ Mimarlık Fakültesi’nden 1986 yılında emekli olan Kafesçioğlu bugün 86 yaşında; ve çalışmalarını halen sürdürüyor...


Ailemizin kökleri Kayseri’ye dayanıyor. Babam, Birinci Dünya Savaşı’nda Sarıkamış’ta, Kurtuluş Savaşı sırasında ise cephe gerisinde hizmet veren ve Atatürk’ün izinden giden yurtsever bir sivil doktordu. Mütarekeden sonra İstanbul’a dönmüş ve evlenmiş. Babamın o zamanlar görev aldığı Kayseri’de 1919 yılında dünyaya gelmişim. Babam, Atatürk’ün özel doktoru Refik Saydam’ın sınıf arkadaşıydı. Cumhuriyet kurulduktan sonra Anadolu’daki önemli mevkilere devrimlere inanan insanlar getiriliyordu. Bu nedenle babam da 1923 yılında Kırşehir bölge müfettişliğine atanmıştı. Ankara’daki fikirlerin Anadolu’ya yayılması amaçlanıyordu. Evimize gece yarıları bir takım insanlar gelir, bir şeyler tartışırlardı. Sonradan idrak edebildim ki TBMM ile ilgili çalışmaların altyapısı hazırlanıyormuş. 1924 senesinde Sivas’a taşındık. Okula ise Kayseri’de başladım. Beş yaşındaydım ve taşıdığım çanta yere değerdi. Falakanın duvarda asılı olduğu bir okuldu. Sınıflarda çok büyük ve yaşlı insanlar da eğitim görürlerdi.

Cumhuriyetin onuncu kuruluş yıldönümünün kutlandığı gün çok büyük bir heyecan duymuştuk. Biz Onuncu Yıl Marşı’nı onuncu yılda okuduk. Bir Onuncu Yıl Marşı var; fakat neden Ellinci Yıl Marşı ya da bir Yetmiş Beşinci Yıl Marşı yok?.. Çünkü şimdi öyle bir Türkiye yok. Ülkede şair mi kalmadı, bestekar mı yok? Bugün hala 10. Yıl Marşı’nı söylüyoruz ve o günkü Türkiye’nin özlemini duyuyoruz. Türkiye o çizgiyi sürdürebilseydi bugün çok farklı bir noktada olurdu. O heyecanı gördükten sonra bugünleri yaşamak çok zor geliyor. Güney Kıbrıs’ın başkanı geliyor bize kafa tutuyor. Mümkün müydü o zamanki Türkiye olsaydı böyle bir şey?.. Babam 1925’te Sivas’ta Türk Ocağı’nın kuruluşunda da aktif olarak görev almıştı. Geçtiğimiz yıllarda 37 kişinin yakıldığı Sivas’ta, 1925 senesinde Cumhuriyet Balosu yapılmıştı. Bu balo öncesinde, evimizde kulplu bir gramofon olduğu için bütün memurlar hanımlarıyla bize gelir dans öğrenirlerdi.

Liselerdeki kültür eksikliği üniversitelere yansıyor
Bir süre sonra babamı Ankara’ya çağırdılar; fakat babam Ankara’daki görevi kendisini de politikaya sokarlar endişesiyle kabul etmemişti. Bakanlıkla bir takım sorunlar yaşadığı için kızdı ve istifa etti. Tekrar Kayseri’ye döndük ve orada belediye doktorluğu yapmaya başladı. Ortaokul ikinci sınıfa kadar Kayseri’de okudum. Sonra babama tekrar sağlık il müdürlüğü görevi verilerek Sivas’a tayin edildi. Liseyi 1937 senesinde Sivas’ta tamamladım.

Sivas Lisesi önemli bir liseydi. 1800’lü yıllarda Kabataş Lisesi ve İstanbul Lisesi gibi liselerle aynı amaçlarla kurulmuştu. Sorbonne’dan yeni mezun hocalardan ders alırdık. Yoğun bir şekilde felsefe ve sosyoloji dersleri görürdük. Lise eğitimine çok önem verilirdi. Bugün ise bir kültür yozlaşması var. Bunun da en önemli nedeni liselerin içlerinin boşaltılması. Çünkü genel kültürü liseler verir; üniversitede ise meslek edinilir. Lisenin içi boşaltıldığı zaman kültür de boşaltılmış oluyor. Bu kültür eksikliği bütün üniversiteye yansıyor. Ders saatleri dışındaki zamanımızı halk evinde geçirirdik. Sokakta lise talebesi gözükmezdi. Mimarlık o dönemde kavram olarak da pek bilinmiyordu. Biz de fen şubesi öğrencileri olarak mühendis olma hevesindeydik. Son sınıftayken, lisemizin biraz ilerisinde bir inşaat başlamıştı ve yüksek topuklu, yakası kalkık beyaz pardösülü genç bir adam peydah olmuştu. Öğlenleri bizim önümüzden geçip yemeğe gidiyordu. O zamanki Sivas şartları için değişik bir tipti. O inşaatın mimarı olduğunu öğrendik. Meğerse o adam Emin Necip Bey imiş. Mimar olarak ilk gördüğümüz ve tanıdığımız kişi oydu. Sonradan kendisiyle dost olduk...

Memur olmamam şartıyla mühendislik mektebine kayıt oldum

Lise son sınıftayken İstanbul’a tatile gelmiştik. Doktor olduğundan babam benim de tıp eğitimi almamı istiyordu. Bu nedenle beni Tıp Talebe Yurdu’na yazdırmıştı. O dönemde tıp eğitimi için sınav yapılmıyordu. Sadece mühendislik ve siyasal bilgiler imtihanla öğrenci alıyordu. Benim aklım ise mühendislikteydi. Sivas’tan arkadaşlarım topluca mühendislik okulunun sınavına girmek için İstanbul’a gelmişlerdi. Üç gün boyunca altı farklı sınava giriliyordu ve oldukça zor bir sınavdı. Bu sınava babamdan izin alarak ben de girdim. Okul parasızdı; fakat bir kısım öğrenci de paralı okuyabiliyordu.

Sınav sonuçlarının açıklandığı gün arkadaşlarla Taksim’de buluştuk ve Gümüşsuyu’ndaki Yüksek Mühendis Mektebi’ne gittik. Listeye baktığımda okulun parasız bölümünü kazanamadığımı gördüm. Başka çare yoktu tıbbiyeye gidecektim. Akşamüstü eve döndüğümde babam, “Ruhi pek süklüm püklüm geldin, ne oldu?” diye sordu. Ben de okulun parasız bölümünü kazanamadığımı ve tıbbiyeye gideceğimi söyledim. Fakat babam mühendisliği çok istediğimi fark etmiş olacak ki mezun olduktan sonra memur olmamam şartıyla okulda beni paralı okutmayı teklif etti. Memurluktan çok çektiği için kesinlikle devlet hizmetinde çalışmamı istemiyordu. Böylece 1937 senesinde 240 lira senelik yatılı ücretiyle mühendis mektebine kayıt oldum. Birinci sınıftan ikinci sınıfa geçtiğim sene iyi bir puan tutturduğum için parasız okumaya da hak kazanmıştım, fakat babam parasız okumama razı olmamıştı. Çünkü parasız okuyanların sekiz sene devlet hizmetinde mecburi hizmet yapmaları gerekiyordu. Memur olmamam konusunda oldukça katıydı.

Yüksek Mühendis Mektebi’nin mimarlık fakültesine dönüşümünü yaşadık

Yüksek Mühendis Mektebi’nin mimarlık fakültesine dönüşümünü de yaşadık. Okulun yol, su, makine, elektrik ve inşaat şubesi olmak üzere beş şubesi vardı. İnşaat şubesinde proje yaptıran bir hoca vardı fakat yine de mühendislik ağırlıklı bir eğitim veriliyordu. Üçüncü sınıftayken proje derslerimize Zürih’ten yeni mezun olmuş Emin Onat geldi. Genç ve ateşli bir mimardı, bize mimari proje ve taslak bilgilerini aktarıyordu. İlk eskiz çalışmalarını da Emin Hoca eşliğinde yapmıştık. Adımız hala inşaat şubesi olarak geçiyordu. Emin Onat biz beşinci sınıftayken şubenin adını mimarlık şubesi yaptırmıştı. Anıtkabir projesini alması kendisine bir güç vermişti. Sınıfta 21 kişiydik ve sınıf ikiye bölünmüştü. Bir kısım arkadaşımız Emin Onat’ın yanında mimar olmayı tercih etmişti. Diğerleri de inşaat mühendisi olmuşlardı. O kavga epeyce sürdü. Derslerimiz ise hemen hemen aynıydı. Dördüncü, beşinci ve altıncı sınıflarda mühendislik dersleri çok ağırdı. Haftada 44 saat ders vardı ve bunun içinde de mimarlık projelerinin yanında, köprü dersleri ve yol dersleri de görüyorduk. Son üç sene Holzsmaister ile mimari proje yapmıştık. Şehircilik ve iç mimari dersleri görüyorduk. Emin Hoca’nın asistanlarından ve aynı zamanda Türkiye’nin ilk kadın mimarı olan Leman Tomsu  da benim amcazademdi ve mimarlık bölümünü seçmemde biraz etkisi olmuştu. Mimarlık camiasına onun sayesinde çok rahat girebiliyordum.

Gözümüzü bayraktan ayırmazdık; bayrak çekiliyse Atatürk yaşıyor anlamına gelirdi
1938 senesinin 10 Kasım günü ikinci sınıf öğrencisiydik. Atatürk’ün sağlığının bozuk olduğunu biliyorduk. Okul Dolmabahçe Sarayı’nın tam üzerinde olduğundan sarayı çok iyi görebiliyorduk. Atatürk’ün olduğu yerde cumhurbaşkanlığı forsu çekilirdi. Dolmabahçe Sarayı’nda o bayrağa ulaşmak için de çatıya çıkılırdı. Biz de gözümüzü bayraktan ayırmazdık. Bayrak çekiliyse Atatürk yaşıyor anlamına gelirdi.

10 Kasım günü sabah amfide matematik dersindeydik. En arka sıradaki arkadaşımız camdan boğazı seyrederken saat 11 civarında hafif  bir çığlık attı. Hepimiz pencerelere koştuk. Adam çatıya doğru çıkmış, bayrağa doğru yürüyordu. Bayrağa kadar gitti ve bayrağı en aşağıya indirip tekrar yarıya kadar çekti;  döndü... Biz de o anda Atatürk’ün vefat ettiğini anladık. Hoca tahtada bir formül yazıyordu, bir harf daha yazdı, devam edemedi, tebeşiri attı; hepimize büyük sorumluluk düşüyor gibisinden bir iki bir şey söyledi ve çıktı. Etütlere indik, hemen radyo başına geçtik. Herkes heyecan içindeydi. Bu heyecan müdürü tedirgin etmiş olmalı ki öğrencilerin yemekhaneye toplanmasını istedi. Bize bakanlıktan aldığı telgrafı okuyacağını söyledi. Meğerse, “Talebe galeyan halinde ne yapayım?” diye bakanlığa bir telgraf çekmiş. Ankara’dan da, “Disiplini sağlayın, derslere devam edin” benzeri bir yanıt gelmiş. Herkesin dershanelere geri dönmesini istedi. Kimse sınıflara gitmedi tabii ki...

Emin Hoca okulda kalmamı isterdi
Okulu 1943 yılında bitirdim. Emin Hoca okulda kalmamı isterdi. Ama babama memur olmayacağıma dair söz vermiştim. “Hocam bir senedir eve gitmedim, bir ay bana izin verin” dedim. Niyetim de o zamanlar Çorum’da sağlık müdürlüğü yapan babamı razı etmekti. Çorum’a gittim. Üniversitenin tam bir memurluk olmadığını anlatmaya çalıştım. O da, düz memur olmaktansa üniversitede kalabileceğimi söyledi. Otobüse bineceğim akşam eve geldi, “Ruhi, Toprak Mahsulleri Ofisi’nin müteahhidi bir mühendis arıyormuş. Önce onunla bir konuş da yarın gidersin” dedi. Ertesi gün otelde kalan müteahhide gittim. Bir görüşme yaptık ve 250 lira maaşla işe başladım. Ailemin yanında kalmam da benim için bir avantajdı. 1947 yılının eylül ayına kadar çalıştım. Çorum’dan Boyabat’a kadar dokuz şantiye vardı. İki gece aynı yatakta yatamadığım akşamlar olurdu. Çankırı’dan sonra Çerkeş, İsmetpaşa, Karabük demiryolu boyunca istasyonlar... Meşakkatli ama zevkli bir işti; orada çok şey öğrendim.

Şubat soğuğunda zatürree olmuştum
Ankara’da Yedek Subay Okulu’na gittiğimde kıştı. Koğuşta pencerenin yanında yatıyordum. Gece yarısı nöbete giden bir arkadaş koğuşun havası bozuk diye benim başucumdaki pencereyi açmış. Şubat soğuğunda zatürree olmuştum. Doktor kışın ortasında yolda daha ağır zatürreeye dönüşür korkusuyla hastaneye gitmeme izin vermediği için 35 gün o yatakta kaldım. 15 gün hava değişikliği izni verdiler. O arada ciğerlerim su toplamıştı. Bir dönem daha gitsem bir daha hastalanacaktım; onun için 49. gün devre kaybetmemek için okula döndüm. Genelkurmaydan, istihkam mühendisliğinde çalışacak yedi-sekiz tane mühendis-mimar istiyorlar diye bir haber geldi. Tabur komutanına, “Ben hastayım, kıta hizmeti yapacak halim yok, bu arkadaşların arasına beni de koyun da kuraya katılmadan genelkurmaya gideyim” dedim. “Peki bakarız” dedi. Elli gün boyunca talim yapmadığım için, bir kusur yaparım da kendisi kötü not alır diye teftiş yapılacağı gün beni bodruma hapsetmişti. Teftişten sonra beni dışarı çıkardı. Ve tabii kura çekti, Çaycuma’da istihkam taburunda takım subayı oldum. Ama bir kilometre yol yürüyecek halim yoktu. Sonra oradaki doktor beni muayeneye sevk etti ve orada da geri hizmet raporu verdiler. Askerliğin son dönemini genelkurmayda istihkam müfettişliğinde geçirdim.

Sen bunu söylemeyi beceremiyorsan serbest hayatta ekmek yiyemezsin!
Askerden terhis olacağım sırada bir arkadaşım Ankara’da büro açmayı teklif etmişti. Onun evi Ankara’daydı ve bir odasını büro yapmıştık. Kazandığımız paranın bir kısmını masraflar için bir kutuya koyuyorduk diğerini de yarı yarıya paylaşıyorduk. O betonarme projeleri, ben de mimari projeleri alıyordum. Betonarme projeleri de beraber yapıyorduk. Bir gün bir mimarlık projesi geldi, onu ben aldım; bir de betonarme projesi geldi, onu da arkadaş aldı. İkisi de bitti, bir gün mimarlığın parası geldi yine böldük, ertesi gün betonarme projesinin parası geldi. O arkadaş, “E bunu nasıl taksim edeceğiz” dedi. Benim de, “Dün ne yaptıysak şimdi de aynısını yapmamız lazım” demem gerekiyordu. Fakat diyemedim. “Sen bilirsin” dedim. Ondan sonra kendi kendime “Ruhi sen bunu söylemeyi beceremiyorsan serbest hayatta ekmek yiyemezsin” dedim... Aşağı kattaki pastaneye gittim. Elime bir kağıt kalem aldım ve Emin Hoca’ya “Gelirsem beni fakülteye alır mısınız?” diye bir mektup yazdım. Hoca da kabul edince atladım trene İstanbul’a döndüm. Bir imtihan yaptılar. 1947 senesinde Orhan Sefa Hoca’nın kürsüsünde asistanlığa başladım.

Malzeme bilgimi Almanya’da oluşturdum
Doçent olduktan sonra Almanya’ya gitmiştim. Aylığım 800 liraydı ve bu para 1080 mark ediyordu. Almanya’da o dönemde bu parayla çok rahat yaşanıyordu. Dolayısıyla bir işe girme zorunluluğum yoktu. İşe girme zorunluluğumun olmaması bir çok şeyle ilgilenme fırsatı veriyordu. Çok üst düzey insanlarla ilişki kurma imkanına sahiptim. Almanya’da yapı araştırma endüstrisinin müdürü Profesör Tribel ile tanışmıştım. Çok iyi dost olmuştuk. Harp sonrası Avrupa’nın yapılanmasında etkisi olan birisiydi.

Onunla iki buçuk sene beraber olmak bana çok şey kazandırmıştı. Onun kartvizitiyle bütün Avrupa’da kimsenin girmediği yerlere girebiliyordum. Malzeme endüstrisi yeni kurulurken, önemli fabrikaları gezmiştim. Malzeme öğrenimimi o piyasada, fuar ve sergilerde oluşturdum. Tribel’in vasıtasıyla imar bakanlığıyla da müsteşar düzeyinde iyi ilişkilerim olmuştu. Hannover’deki Constructa sergisinin düzenleme komitesi üyesiydim. Senede üç defa onların toplantısına giderdim. Batı Avrupa’da üniversiteleri gezip malzeme eğitimini incelerdim. Tüm bunlar malzeme öğrenimi için bana çok iyi bir temel oluşturmuştu. İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nde malzeme dersini inşaat fakültesinin hocaları okutuyorlardı. Malzeme ile çok içli dışlı olduğumdan, Orhan Sefa Bey’e bu dersi üstlenmek istediğimi söylemiştim. O da kabul etmişti... Böylece 1958’den sonra malzeme dersi vermeye başladım. Mimarlıkta malzeme için yeni bir ekol oluşturduğumu söyleyebilirim. 1986’da emekli olup fakülteden ayrıldıktan sonra ise yedi sömestre/saat olan dersi dört saate indirmişlerdi.

Aşçının, iyi pilav yapabilmesi için öncelikle pirinci tanıması gerekiyor
Almanya’dayken, diğer ülke üniversitelerindeki bütün fakülteleri tek tek gezer, malzeme için ne yaptıklarını, nasıl bir müfredat uyguladıklarını incelerdim. Fakültede çalışmaya başladıktan sonra da kendime göre bir malzeme programı yaptım. Mimarın malzemeyi iyi bilmesi lazım, maalesef fakülteler onu çok iyi ele almıyor. Çünkü ne tasarlarsanız tasarlayın, ete kemiğe büründürmek için bir nesne kullanmanız gerekiyor. Kullandığınız nesnenin ne olduğunu bilmezseniz doğru düzgün kullanamazsınız. Aşçının, iyi pilav yapabilmesi için öncelikle pirinci tanıması gerekiyor. Gençliğimizde çok sınırlı teknoloji ve malzemeyle çalışıyorduk. İnşaat ya kagir ya da ahşaptı; betonarme çok sınırlıydı.

Ne olacağına karar verildiği zaman her şeyin kuralı belliydi. Fakat 35 cm duvarın yerine, 8 cm boşluklu tuğlayı perde gibi koyduğunuz zaman fiziksel problemler ortaya çıkmaya başladı. O zaman bunları çözmek gerekiyor. 35 cm’den 8 cm boşluklu tuğlaya inince ısı, rutubet veya ses gibi problemlerin hepsi havada kaldı. Böylece yalıtım önem kazandı. Bünyeye yabancı bir malzeme girdiği zaman başka bir takım fonksiyonlar çıkıyor. Duvar kompozisyon haline geldi. Taşıyıcısı var, ses geçirimsizlik malzemesi var, su geçirimsizlik malzemesi var... Bunların bazısı birbirini tamamlayan, bazısı ise birbirine zıt şeyler. Mesela ses kitle istiyor, ısı hafiflik istiyor. Dolayısıyla bugünün mimarı, elli sene önceki meslektaşına göre farklı sorumluluklara sahip. Çok farklı şeyler bilmesi gerekiyor. Ve maalesef fakülteler de bunu yeteri kadar iyi vermiyor. Ben bu anlayışı getirmeye çalışmıştım.

Daha bina bitmeden tamirata başlıyoruz
Şimdi piyasaya birbirinden çok az farklarla malzemeler sunuluyor. Onların içinden doğrusunu seçmek çok zor. Malzemenin bünye yapısını bilmelisiniz; o bünye yapısı size hangi şey için lazımsa, o bünye yapısında olanlardan birisini seçersiniz. Yoksa, falan yerde bunu yaptım uygun geldi, buraya da bunu koyalım diye yaptığınız zaman bugünkü akan kokan binalar ortaya çıkıyor. Daha bina bitmeden tamirata başlıyoruz. Yanlış malzeme koyduğunuz zaman kanser mikrobunu oraya yerleştirmiş oluyorsunuz. Bir yerde akıntı veya bozukluk varsa, o kesinlikle mimarın hatasıdır. Rutubetli bir yeri boya sürerek boyarsan bu, karaciğeri bozuk adamın yüzüne pudra sürerek tedavi etmeye benzer.

Mimarın sorumluluğu topluma karşı
Mimarlık hem sanat, hem de teknik bir meslek. Sanatkar olarak istediğiniz gibi düşünebilirsiniz, ama uygulamaya geçtiğiniz anda farklı bir ortamdasınız. Şair bir sayfa kağıt alır yazar; o yazdığı bir şaheser de olabilir; bir şey olmaz ise çöpe atar. Ama mimarın caddenin ortasına diktiği bina o toplumun malı oluyor. Mimarın sorumluluğu topluma karşı. Ayrıca kullanılan malzeme de ülkenin nesnesi. Onlar sizin namusunuza ve meslek etiğine emanet ediliyor. Siz o yetenekte değilseniz ve yetkiniz var ama yeteneğiniz yoksa, o zaman yanlış oluyor. Malzeme dersini bu doğrultuda geliştirmeye çalıştık. Benden sonra rahmetli Nihat Toydemir ve yeni emekli olan Erol Gürdal o çizgiyi mümkün olduğu kadar sürdürdüler. Kürsüde şu anda Nihal Hanım var. Üniversitede kırk sene içinde çok çeşitli şeyler yaşadık. Malzeme dersini oturtmak için büyük bir savaş vermek gerekti.

Mimarlar malzemeyi marka düzeyinde öğreniyorlar. Malzeme piyasada marka olarak biliniyor. Halbuki bu isimde bir yığın benzer ürün var. Bir mimar malzemenin hem makro hem de mikro düzeydeki niteliklerini bilecek ki doğru yerde, doğru biçimde kullanabilsin. Malzemenin kötüsü yoktur; doğru yerde doğru malzeme kullanılmalı. Bu teknoloji çağında mimar çok büyük sorumluluk altında. Malzeme bilgisinin ise üst düzeyde olması şart. Ve özellikle yalıtım meselesinde ayrıntıya girilmesi lazım. Yani sadece ısı tutucu malzeme yazmak yetmiyor. Yaparsınız, yapıştırmak için geçirimsiz bir yapıştırıcı sürdüğünüz anda denge allak bullak olur.

Acı Kireç, Tatlı Kireç!
1932 yılında, Sivas’ta ortaokul öğrencisiyken oturduğumuz evin dış sıvasını tamir etmek için bir usta gelmişti ve ben de o ustanın peşinden ayrılmıyordum. Bir gün adam üç tane tekne getirdi; iki tane beyaz toz, bir tane de toprak. Yanındaki çırağına, “Tatlı kireç ver” dedi, sonra da acı kireç istedi. Toprağı aldı koydu, karıştırdı, evin sıvasını yaptı ve gitti. O zamanlar tatlı-acı kireç nedir bilmiyordum. Çok sonraları Sivas’a gittiğimde tatlı kirecin alçı olduğunu öğrendim. Acı kireç ise bildiğimiz kireçti. Üniversiteye gelince alçının bir iç malzeme olduğunu öğrendim; fakat o ustanın Sivas gibi sert kışlı bir yerde alçıyla dış sıva yapması da aklıma takılmıştı. Alker’in çıkış noktası o olaydır...

1948 senesinde üniversitede rahmetli hocamız Mustafa İnan, kerpiç konusunu çok ciddi ele alıyordu. Bayındırlık Bakanlığı ile birlikte ortak bir proje başlatıldı. Türkiye’nin 12 bölgesine, üniversiteden ikişer kişilik gruplar halinde insanlar gittiler. Daha önce Mustafa Bey’in hazırladığı formüle göre o bölgede kerpiç nasıl yapılıyor, kerpiç yapı nasıl yapılıyor, hangi topraklar kerpiç için kullanılıyor, bölgedeki önemli kerpiç yapılar nelerdir ve detayları vs. çıkarıldı. Ve her bölgeden kerpiç yapılan topraktan bir miktar alındı, üniversiteye getirildi. Malzeme laboratuvarındaki bir arkadaş, bu gelen topraklarla kerpiçler üretti ve onların bütün fizik-mekanik özelliklerini belirledi. Fakat o çalışma yarım kaldı. Ama ben o raporların çoğunu topladım. 1964 senesinde İmar ve İskan Bakanlığı ile fakültemiz bir kerpiç semineri düzenledi. O seminer Türkiye’de kerpiç ile ilgili belli bir durak noktasıdır. Ben kerpiçin Türkiye’de yapılaşmanın önemine dönük bir bildiri hazırlamıştım. Orada da çocukluktan kalan o anımı dile getirerek alçının bu işte kullanılabileceğini, uygun sonuç verebileceğini ve araştırılması gerektiğini söylemiştim. Ama bütün inşaat mühendisliği grupları böyle bir şey olmaz diye hücum ettiler. O zamanlar bunu ispatlayacak laboratuvarım ve imkanım da yoktu. 1960’ların sonlarında Yaşar Atan Bey Taşkışla’nın bodrumunda 15 metrekarelik bir yer verdi ve böylece malzeme laboratuvarının nüvesini kurduk.

Türkiye’de karar vericiler yeni bir şey deneme sorumluluğu almıyorlar

Erol Gürdal’ın doktora çalışmasında alçı konusunu ele almıştık. Oradan edindiğimiz bilgilerle de Türkiye’nin alçılarını tanımış olduk. TÜBİTAK bize araştırma projesi vermişti, o projeden aldığımız maddi destekle Alker çalışmasına başladık ve dört sene sürdü. 1980 yılının haziran ayında bu projeyi bitirip TÜBİTAK’a verdik. Böylece Alker’in fizik ve mekanik özellikleri belirlenmiş oldu. Onun arkasından laboratuvarda elde ettiğimiz sonuçlar uygulamada ne olabilir diye Ayazağa Kampusu’nda bir deneme evi yaptık. Yaptığımız hesapların yarısı kadar enerji sarfiyatıyla ısınıyordu. Alker’in üretiminde de fazla enerji sarf edilmiyor. Ayrıca Alker’in bünyesi çok gözenekli olduğu için ısı tutuculuk değeri normal kerpiçten çok daha fazla. Fizik ve mekanik özellikleri dolayısıyla bugünün şartlarına çok iyi cevap veren bir malzeme ve artık dünya literatürüne girdi. Ama Türkiye’de karar verici durumdaki teknik kadrolar, mekanizma o kadar katı ki, yeni bir şey deneme sorumluluğunu almıyorlar. Ama Meksika, Almanya veya Kanada’da bu malzeme kullanılıyor; çünkü internette var, oradan aldılar.

Evler yağmur yağınca erimiş gitmiş
1983 yılında Sarıkamış’ta büyük bir deprem olmuştu... Biz de Erol ve birkaç arkadaşla depremin ikinci günü bölgeye gittik. Bölgede, büyük bir inşaat şirketinde genel müdür olan ve bizim fakülteden mezun, yakınlık duyduğum bir arkadaş da bir takım çalışmalar yürütüyordu. Bir köyün inşaatını yapıp devlete hediye etme kararı almışlardı. Beni de tanıdığı için Alker ile yapacağız dedi. Onun başına da benimle fakültede çalışan bir arkadaşı getirdiler. Hazırlıklar yaptık, sonra o arkadaşa yurtdışında bir inşaatın sorumluluğunu verdiler. Onun yerine başka birisini görevlendirdiler. O da, “Biz kendimiz yaparız” deyip bize gerek görmeyince kerpiçten bir deneme yapmışlar. Hiçbir şey bilmedikleri için de yağmur yağdığında hepsi erimiş gitmiş.

Alker ve kerpiçle ilgili hala çalışmalar sürdürüyoruz. Güneydoğu veya herhangi bir afet bölgesinde kolaylıkla uygulanabilir. Çabuk priz yaptığı için üretimi de mevsime bağlı değil. Hazır beton gibi pompayla uygulanabilecek ve denemekte olduğumuz bir şey var. Böylece bir günde bir evin duvarını dökmek mümkün olacak. O geçici konutlar, uyduruk prefabrikasyonlar yerine depreme dayanıklı, kalıcı konutları Alker ile yapmak mümkün. Bu son çıkışımızı becerebilirsek, bir son çıkış daha yapacağız...

Burada bu iş yürümez
Almanya’da olduğum sürede, yani harp sonrası yapılanmada Yapı Endüstri Merkezi tipindeki kuruluşların çok büyük yararı olduğunu gördüm. Yeni malzeme tanımak için onların içinde bulunurdum. Dolayısıyla nasıl çalıştıklarını biliyordum. Türkiye’ye dönünce üniversite bünyesinde böyle bir şey kurmayı düşündüm ama üniversite kanunu buna imkan vermiyordu. Şimdi Taşkışla’nın yanında Mühendishane diye bir lokanta var; o binayı bu maksatla yapmıştık. Doğan Hasol kürsümüzde asistandı. Bu konudaki eksikliği de biliyordu. Bir gün fakülteye geldi, “Ağabey böyle bir şey düşünüyoruz ne dersin?” diye sordu. Ondan sonra onun ve benim arkadaşlarımdan oluşan 12 kişi bir araya geldik. Altı ay her akşam bu kuruluşu kurmaya çalıştık.

Bu Türkiye’de ilk defa yapılıyordu. Bizden önce birkaç kişi bu tip girişimlerde bulunmuş ve malzeme piyasasını dolandırmışlardı. Malzeme firmaları çok dirençliydi. Çok paramız da yoktu. 1967 senesi sonbaharında çıkara çıkara adam başı onar bin lira çıkarabildik. Şirketi onar bin lirayla kurduk. Ödenmiş sermayemiz 120 bin liraydı, bir limitet şirket kurduk. Kar amacı gütmemesi gerekiyordu. Özel bir şirketin kar amacı gütmeden ayakta durması, mümkün değil. Birçok yerde bu tip kuruluşlar devlet desteğindedir. Ya da sanayi oturmuş olduğu için sanayi destekler. Bizde sanayiden de destek yoktu devletten de destek yoktu. Tek şansımız hepimiz ekmek paramızı kazanabiliyorduk. Yani oradan maddi bir beklentimiz yoktu. 12 kişi hiç fire vermeden işe başladık. Bugünkü YEM’in bulunduğu yer bir şirketin deposuydu, sadece kaba yapıydı. İlk kira taksiti olan 78 bin lirayı ödeyerek orayı tuttuk. Bir gün Ahmet Ekmekçioğlu gelmişti, “Kafesçioğlu çok iyi niyetlisin. Burası Türkiye, burada bu iş yürümez” demişti. Ama 38 senedir yürüyor. Kendimizi kabul ettirmek için çok çalışmamız gerekiyordu. Çok emek verdik. Doğan askerdeyken ben yöneticilik yaptım. 1971 senesinde yurtdışına gittiğimde Doğan’a devrettik. O zamandan beri de Doğan götürüyor.

Mimarlık temel bir kültüre dayanmalı
Mimarlık fakültelerindeki eğitim yörüngesinden sapmış. Mimarın diğer sanatçılardan çok farklı sorumlulukları vardır. Sanatkarlığın yanı sıra teknik kadronun şefliğini de yürütebilmeli. Her şeyi bire bir kendi yapmasa bile doğru adamı seçmek için belli bir düzeyde çok farklı şeyleri bilmesi gerekir. Onun meslek etiğine ve bilgisine emanet edilen bir devlet sorumluluğu var. Milyarlarca bütçeyi kullanıyor. Malzemeyi şöyle kullanmak yerine böyle kullanırsa her şey değişebiliyor. Bugünkü mimarlık fakülteleri maalesef bunu vermekten çok uzak. Bir insan Anadolu’nun bir köyünden kalkıyor geliyor, dört sene eğitim alıyor ve mimar oluyor. Emekli olmadan bir iki sene önce bizim fakültede son bir uygulama projesi yapılıyordu. Bir gün bir öğrenci geldi, bir yer gösterdim ve “Bu bir blok. Burayı bir 1/200 bir de 1/50 çiz, möblesini de yerleştir, getir” dedim.

Ertesi hafta geldi; bir lokanta, maksimum masa sığdırılmış bir salon; bir de yanında bir salon, ortasında küçük bir boşluk var, etrafında ağzı dar çepeçevre localar çizilmiş. “Burası ne?” dedim, “Oyun salonu” dedi. “Ne oynanacakmış” dedim, “Briç oynanacakmış” dedi. “Briç nasıl bir oyun?” dedim, “Kağıtla oynanırmış” dedi. Briçin kağıtla oynandığını zanneden bir insan briç oynanacak bir salonu düzenleyebilir mi?.. Öbür salonun ne olduğunu sordum; orasının da müzikli lokanta olduğunu söyledi. O biçimi nerede çıkardığını sordum. “Ben Elbistanlıyım, gelirken Adana’da kaldım, arkadaşlar beni bir bara götürdüler, bu yaşıma kadar sadece onu gördüm. Dört senedir İstanbul’dayım ama amcam beni bir yere bırakmıyor. Okuldan eve, evden okula gidiyorum” dedi. İstanbul’un hiçbir yerini görmemişti ve mimar olacak, opera veya tiyatro binası yapacaktı. O çocuğa bir sömestre boyunca İstanbul’daki büyük yapıları bodrumundan çatısına kadar gezip incelemesini söylemiştim.

Mimarlık temel bir kültüre dayanmalı. Toprağa dayalı bu kadar nüfusun yaşadığı ülkemizde köy ve ziraat yapılarına dair hiçbir ders verilmiyor. Öğrenciler liseden boş gelince bu boşluğun üzerine fazla bir şey ekleyemiyorsunuz. Köyü bilmeyenler köyü öğrensin; şehri bilmeyen de şehri öğrensin diye fakülteye bir ön hazırlık sınıfı koymaya çalışmıştık. Bu kadar karışık öğrenciyi aynı kazana koyuyorsunuz ve aynı işleme tabi tutuyorsunuz. Bu olacak iş değil...

Bizim fakültede, malzeme konusunda yapmak istediklerimin çoğunu yaptık. Yalnız, mimarlık mesleğinde malzemenin yeteri kadar ağırlık kazanmasını isterdim; o sağlanamadı. Fakültelerde çoğunluk proje hocalarındadır ve programlar proje hocalarının istekleri doğrultusunda gelişir. Teknik tarafa biraz az önem veriliyor. Ben emekli olduktan sonra daha da az önem verilmeye başlandı. Mimarlık eğitiminin uygulamayla bir yürütülmesi lazım.

Mimara ülke kaynakları emanet ediliyor
Mimarlık eğitimi aldıktan sonra, uygulama yetkisi için başka bir prosedürden geçilmesi lazım. Size emanet edilen ülke kaynakları var. Yaptığınız şeyler şehrin göbeğinde kalıcı olarak senelerce duruyor; şehrin hakkı var. Onun hakkını verebiliyor musun? Kullandığınız nesnenin hakkını verebiliyor musun? O yeteneğe sahip misiniz? Bizde okuldan mezun olduğu gün, yüz katlı binanın projesini imzalayabiliyorsun. Diğer ülkelerdeki gibi meslek sonrası eğitim ve bir sertifika alınması gerekiyor. Bir mimarın yanında çalışabilirsiniz; ama kendi adınıza imza atıp sorumluluk almak için o yetkiyi kazanmak lazım. Mimarlık eğitimi kesinlikle dört senenin içine sığmaz. Özellikle bizim ülkemizde genel kültür çok düşük olduğundan bu mümkün değil. Mimarlık uygulamalı bir meslek. Uygulamadan kopuk olarak eğitim olmamalı.

Sen kim oluyorsun da beni buradan kovuyorsun?

Öğrenci eylemlerinin yoğun olarak yaşandığı 1960 ve 70’li yıllar bizim için de öğrenciler için de çok zor bir dönemdi. Gerçekten çalışıp bir şeyler öğrenmek isteyen öğrenciler zor durumda kaldılar. O dönemde hareketlerin çoğunun elebaşısı ya da başkanları bizim fakülteden olurdu. Boykot yapan öğrencilerin kapıdan bizi geri gönderdikleri günleri hatırlıyorum. Bir gün, ders bittikten sonra fakülteden olmayan yabancı biri geldi ve bana, “Üniversite işgal edilecek, dışarı çık” dedi. Ben de, “Sen kim oluyorsun da beni buradan kovuyorsun” deyince, adam herhalde zayıf karakterliymiş ki süklüm püklüm odadan çıkmıştı. Fakat alt katta çok değerli bir arkadaşa birisi gelmiş, o da benzer bir cevap verince bayağı tartaklamışlar.

Bilinçsiz bir takım davranışlar vardı. Bir gün dersteyken koridorda gürültü duymuştum. Koridora çıktığımda bir grup öğrenci, önlerinde birisi de “Demokratik üniversite istiyoruz” diye bağırıyordu. Yanına gittim ve “Ben de demokratik üniversite istiyorum. Bu kadar arkadaşın önünde söz veriyorum. Anlaşalım, ben de seninle beraber bağıracağım” dedim. “Peki” dedi. “Ama önce anlaşalım. Demokratik üniversiteden ne kast ediyorsun?” dedim. Sustu, çünkü hiçbir fikri yoktu. Sonra ben kendi fikrimi söyledim. Şimdi de sen söyle dedim, yine sustu, o zaman ben söyleyeyim de sen düzelt dedim. “Sen diyorsun ki, ben bu yaşıma geldim, ülke için bir şeyler düşünürüm, ama sen de benim gibi düşüneceksin. Ama düşünemezsen kafanı kırarım” diyorsun deyince, döndü gitti ve ne gürültü kaldı ne de tantana... Elbette ki düzeltilmesi gereken sorunlar vardı, ama yöntem bu olmamalıydı. Üniversite çok zarar gördü ama atlattık. Genelde üniversitede olduğumda odamın kapısı kapalı olmazdı ve öğrenciler herhangi bir saatte gelip her türlü sorunlarını benimle tartışırlardı. Öğrencilerle daima iç içe yaşadım. Hatta birkaç defa bu tip hareketlerde Gümüşsuyu’ndan Beyazıt’a kadar yürüyüşlere katıldığım bile oldu. Sadece ders saatinde belli bir programa göre bir şeyler söyleyip çıkmakla hocalığın bitmediği kanısındayım.

Hiçbir yapının fiziksel ömrünü tamamlamasına imkan verilmiyor

Kentsel dönüşüm gerçek anlamıyla yapılabilirse iyi bir şey. Amaç şehrin ve şehirlinin yararına gelişmeli. Bizde ise rant ekseninde gelişiyor. Rant ekseninde geliştiği zaman tabii ki çarpıklığı da beraberinde getiriyor. Her yeri yıkıp yeniden yapmak bir şey ifade etmiyor. Yıkıp yeni yapmak marifet değil. Çünkü yıkıp yeni yaptığınız zaman bir şeyi yok ediyorsunuz. Yeni yapacağınızı başka bir alanda tekrar yapabilirsiniz. Mesela Kadıköy’ün yüzde sekseni yıkılıp tekrar yapıldı. İçinde oturduğum ev üçüncü nesil. Elli sene içinde üç kere yıkılıp yeniden yapıldı. Hiçbir yapının kendi fiziksel ömrünü tamamlamasına imkan verilmiyor. Kullandığınız bir nesneyi yok ediyorsunuz, yerine başkasını koyuyorsunuz.

Yap-sat sistemi yapı kalitesini çok düşürdü. Çünkü yapıcı tam profesyonel, alıcı ise tam amatör; alırken neye bakacağını bilmiyor, fayansın rengine bakıp bina satın alınıyor. Statik sistemi nedir, zemin durumu nedir kimsenin dikkat ettiği yok. Bunun için halkı bilgilendirecek bir takım çalışmalar yapılmalı ki seçimini bilinçli yapabilsin. Bilgili olmayan kişi seçimini bilinçsiz yapar. İş tesadüflere kalır. Yap-sat sisteminde binalar gerekli teknik yeterlilikte yapılmıyor.

Konutta el değiştirme kolaylaştırılmalı

Mortgage sisteminin Avrupa’da bir bütünlüğü var. Türkiye’de ise IMF istediği için bir takım sistem değişikliği yapılıyor. İş rant ekseninde gelişiyor. Son senelerde hem yapı yapılamamasından dolayı bir talep patlaması hem de bankalarda kredi birikimi var. Bu ters bir kanala aktarılıyor. Mortgage’de sabit sistem olması lazım. İnsanlar ödeyemediği zaman zor durumda kalıyorlar. Kolay el değiştirme sistemini de beraberinde getirmek lazım. Bizim için daha önemli bir konu ise aile yapımızın değişmesi. Aileler küçük olarak kuruluyor, bir süre sonra çocuklar oluyor ve ondan sonra aile tekrar küçülüyor. Geriye yine bir karı koca kalıyor. Bu süreçlerde farklı boyutlarda evlere ihtiyaç duyuluyor. Eğer ev değiştirmek kolaylaşırsa, insanların ileride dört oda lazım diye başlangıçta büyük ev alıp, sonra ödeyemez hale gelip, üç odalı bir evde tek başına oturması gerekmez. İki kişilik bir ailenin büyük bir evde oturmasının gereği yok. Onun için el değiştirme kolaylaştırılırsa, sistem ve kullanıcılar daha rahat olurlar.

Yapılar harabeye dönüşüyor
Bankalar kredi veriyorlar. Fakat bu kredilerde yapının kontrolü sağlanmıyor. Hangi kalitede yapıldığını, ne malzeme kullanıldığını soran yok. Bir sürü kusurlu bina yapılmış oluyor. Gerçi yapı denetim firmaları var ama o sistemin de doğru dürüst çalıştığını sanmıyorum. Doğru dürüst çalışsa yapılar biraz düzelirdi. Resmi yapılar bu kontrolün dışında tutuluyor. Halbuki devlet yapılarının da sağlam olduğunu söylemek mümkün değil. Bugünkü şartlarda yapı yapmak çok zor. Çünkü elli sene önce herhangi bir yapının ahşap ya kagir olma kararı verilmesinde çevre önemli bir etkendi. Projenin hangi esaslara göre yapılacağı belliydi. O yapıyı yapacak yetişmiş ustalardı. Şimdi evler hacim olarak çok büyüdü, problemleri de arttı. Malzeme çok çeşitlendi, geleneksel yapı sistemi terk edilip yeni sisteme geçildi, fakat yine sadece görüntü olarak taklit edildi. Kalitesiz malzemeler bilinmeden kullandı. Ve hasarlı binalar meydana çıktı. Devlet yapıları hiçbir zaman yeterli kalitede olamıyor. Bir doktora çalışmasında, on sene süresince kırk devlet dairesinin yapıya ayırdığı paraları ve o paraların nereye kullanıldığını araştırmıştık. Ankara’da 134 tane okulun, on sene süreyle aldığı paralar ve harcadığı yerleri tespit etmiştik. İki senede bir hep aynı yerlere aynı onarımlar yapılmıştı.

Yapı bakım bilinci bizde maalesef yok. Onun için yapılar da harabeye dönüşüyor. Yeterli kontrol olmuyor ve sorumsuz kalınıyor. Mesela araba kazası olsa, savcı amme malına zarar verdin diye dava açıyor. Bu bilinçsiz yapılan onarımlardan dolayı mimarlar davalı olsalar ne olurdu acaba?.. Devlet yapılarının daha ciddi kontrol edilmeleri gerekiyor ki örnek olsunlar. Bir zaman önce öyleydi ama şimdilerde bir depremde de devlet yapıları yıkılıyor. Sistem ve malzeme seçiminde yeterli bilgi olmadığı için maalesef çok büyük kayıplar yaşanıyor.

Çok değişik hammadde kaynaklarımız var

Yapı malzemeleri konusunda çeşitli problemlerle karşı karşıyayız. Teknoloji çok ilerlediği için malzeme üretimi çok çeşitlendi. Sadece rengi veya parasal özelliklerine göre malzeme seçildiğinde büyük yanlışlıklar yapılıyor. Türkiye’de yapı malzemesi üretimi çok geniş ama ne yazık ki dışa bağımlı. Bir yabancı malzeme saplantısı var. Dışarıdan her gelen malzeme muhakkak iyi malzeme olmuyor. Türkiye çok geniş bir ülke ve çok değişik hammadde kaynaklarımız var. O hammaddelerle ilgili çok ciddi araştırmalar yapılmalı. Ara mal alıp imalat yapmak Türkiye’nin zararına oluyor. Birçok malzeme Türkiye’de de üretilebilir. Kendi öz kaynaklarımızı değerlendirmeliyiz.

Alçı kullanımını artırmaya çalıştık
Türkiye’nin çok zengin bir alçı kaynağı var. Yapı ustalarımız da alçıyı çok iyi kullanmışlar. Eski dönemlerde çimento kullanmadan kale de yapmışız, su bendi de... Kendi geliştirdiğimiz Horasan harcı benzeri bağlayıcı maddelerimiz var. Ama çimento gelince hepsini terk etmişiz. Malzeme hocası olarak başladığım ilk dönemlerde alçıyla ilgili hiçbir Türkçe kaynak yoktu. 1995 yılında altı büyük firmanın katılımıyla Alçı Üreticileri Derneği’ni kurduk. Ben de kurucu başkanlığını yapmıştım. O süre zarfında alçı kullanımını hem devlet sektöründe hem de özel sektörde yaygınlaştırmak için çeşitli kongreler düzenledik, sergiler yaptık. Bayındırlık Bakanlığı ile ilişki kurarak alçılı ürünlerin fiyat analizlerine girmesini sağladık. Eskiye nazaran alçı kullanımı arttı. Ama yine de alçı kullanım olanağının çok altındayız. Beş sene önce yaptığımız bir araştırmada kullanılabilir alçının yüzde 14’ünü kullandığımız ortaya çıktı. Alçı yapıya ne kadar çok girerse hem ekonomik yönden hem sağlık yönünden çok büyük avantajlar sağlıyor. Alçı üretiminde, çimento üretiminin sekizde biri kadar enerji gereksinimi oluyor. Yani çok ekonomik.

Kerpiç araştırma merkezi kurmayı amaçlıyoruz
Yıllardır Türkiye’de bir kerpiç araştırma merkezi kurmayı amaçlıyorum. 1948’lerden beri bu konuda kesintisiz çalışma yapıyoruz. Birçok defa bir merkez kurma teşebbüsünde bulunduk ama beceremedik. Temmuz ayında, oldukça başarılı geçen uluslararası bir kerpiç konferansı yaptık. Üniversitedeki arkadaşlarla beraber yeniden bir atılıma geçip bir merkez kurma çabasını sürdürüyoruz. Batı ülkelerinde belli bir ekonomik gücün üzerinde olanlar kerpiç evlerde otururlar. Sağlık sorunları paranın önünde olan kişiler kerpiç evde oturuyorlar, çünkü kerpiç en sağlıklı yapı malzemelerinden bir tanesi. Öbür tarafta, hiçbir olanağı olmayan insanlara ev yapmak için de yine en uygun malzeme kerpiç. Türkiye’de önemli olan kırsal bölge insanının doğru dürüst eve yerleşmesi. Eğer AB üyesi olacaksak bunun ön şartı homojen gelir dağılımı ve homojen yerleşme. Aslında yok olup da var dediğimiz birçok evin konut olarak yenilenmesi lazım. Yeni yerleşme birimleri oluşturmak gerekiyor. Bugünlerde halen uygulanmakta olan beton briket ya da kolon kiriş sisteminde yapılarla bu mümkün değil. Türkiye, yapım ve kullanım sırasında yakıt tüketimini minimize eden bir yapı sistemini geliştirmek mecburiyetinde.

Emeklilikten sonra, bir süre YEM’de teknik danışmanlık yaptım. Yapı kataloğu ile ilgili bir tasnif sistemi oluşturdum. O arada kongre ve konferanslara tebliğler hazırladık. Kale Grubu ile birlikte en az yirmi ilde konferanslar verdik. Bildiri yazmak oldukça zaman alıyor. Şimdi iki tane yarım kalmış kitabım var, onları tamamlamaya çalışıyorum ama gözüm dolayısıyla pek hızlı ilerlemiyor...

Prof. Ruhi Kafesçioğlu Kimdir?
1919’da Kayseri’de doğdu. 1943’te Yüksek Mühendis Mektebi’nden mezun oldu. 1947’de İTÜ Mimarlık Fakültesi Yapı II Kürsüsü’nde asistan olarak göreve başladı. 1954’te doçent, 1965’te aynı kürsüye profesör olarak atandı. 1955’te uzun süreli inceleme-araştırma programı çerçevesinde Batı Almanya’ya gitti. 1957’de İTÜ’deki görevine döndü. Mimarlık öğrencileri  için oluşturduğu yeni bir programla yapı malzemesi dersinin yürütülmesini üstlendi. Fakültede malzeme laboratuvarı kurulmasını gerçekleştirdi. 1986 yılında emekli olduktan sonra Doç Dr. Bilge Işık’ın yürüttüğü çalışmalara danışman olarak katıldı. 1995’te Alçı Üreticileri Derneği’nin kurulmasına öncülük etti ve üç dönem yönetim kurulu başkanlığını yaptı. Yurtiçinde ve yurtdışında bir çok seminer ve kongreye bildiri ile katıldı; konferanslar verdi, gazete ve dergilere yazdı. Beş kitap, ellinin üzerinde bildiri ve makale yazarıdır. Kuruluşuna katıldığı Yapı Endüstri Merkezi’nin teknik danışmanlığını yapan Kafesçioğlu, çeşitli kongre ve seminerlere katılarak çalışmalarını halen sürdürüyor.


Geri