E-dergi
e-dergi
Portre & Röportaj

Betek Genel Müdür Yardımcısı Demirkan Barlas




Temmuz - Ağustos 2005 / Sayı 55

İnşaat sektöründe seminer, eğitim ve fuar denilince ilk akla gelen isimlerin başında yer alıyor Demirkan Barlas... Dile kolay 32 senesi Kale Grubu’nda, 13 senesi de Betek’te olmak üzere yaklaşık yarım asırdır şehir şehir dolaşarak yılda 10-15 bin kişiye eğitim veriyor, fuarlara katılıyor...


Demirkan Barlas’ın uzun yıllara dayanan tecrübesini, maçlara girebilmek için Dolmabahçe Stadı’nda büfe işlettiği günleri, hipodrom tutkusunu ve sık sık okuldan uzaklaştırma cezası aldığı öğrencilik yıllarını kendi ağzından dinleyeceğiz. Harp Okulu sınavlarını kazanması üzerine babasının, “Ben askerlikteki disiplinden çok yıldım. Sen sivil ol ve kendine ayrı bir dünya kur” öğüdünün yanında; bir yöneticisinin de, “Sen, benim için değil kendin için okudun oğlum!” eleştirisi ise Demirkan Barlas’ın hayat çizgisini değiştiren en belirgin dönüm noktaları olmuş...

Bir subay çocuğu olarak 1947 yılında Beşiktaş/Yıldız’da dünyaya gelmişim. Eğitimime de Yıldız İlkokulu’nda başladım. Dördüncü sınıftan beşinci sınıfa geçtiğim sene Yıldız Bulvarı açılırken okulumuz istimlak edilmişti. Önümde iki alternatif vardı; ya Dikilitaş İlkokulu’na ya da Beşiktaş’ta bir numaralı ilkokul olan Barbaros İlkokulu’na gidicektim. Fakat Barbaros İlkokulu’na gidebilmem için tramvayların geçtiği ana caddeyi kat etmek zorunda kalacaktım. Ben de bu riske girmek istemedim ve Dikilitaş İlkokulu’nu tercih ettim....

Babam o sıralar Ortaköy’ün üstündeki Orhaniye Kışlası’nda alay komutanıydı. Asker olmasına rağmen sivillerle iyi ilişki kuran ve çok geniş çevresi olan bir kişiydi. Evimizin önünden kırmızı plakalı bakan arabaları eksik olmazdı. Adnan Menderes, Emin Kalafat, Servet Sezgin, Rafet Sezgin, Nahit Ural, Rıfat Öçten, Enver Kaya, Mehmet Katipoğlu ve İbrahim Bodur babamın iyi dostlarıydı.Aydın Doğan’ın babası İrfani Bey babamın arkadaşı olduğundan, Aydın Ağabey İstanbul’a ilk geldiğinde sık sık bizi ziyaret ederdi.

Ankara’ya eskortlar eşliğinde giderdik
Sanayi sektöründe çok iyi dostları olduğu gibi, dönemin Genel Kurmay Başkanı, Harp Akademileri Komutanı, Emniyet Genel Müdürü, İstanbul Valisi ve İstanbul Belediye Başkanı da babamın sınıf arkadaşlarıydı. Mesela ailecek İstanbul’dan Ankara’ya veya İzmir’e giderken eskortlar her yerde bize eşlik ederdi. Selanik kökenli olan annem ise Atatürk’ün baş yağveri Salih Bozok’un yeğeniydi ve çok iyi bir ev kadınıydı. Babamın babası Saatçi Hacı Ali Efendi ise İzmit eşrafından olup, evi halen İzmit Etnografya Müzesi olarak hizmet veriyor. Evimizden misafir eksik olmaz ve her akşam içki sofraları hazırlanırdı. Annem çok lezzetli yemek ve mezeler yapar, bizlere de çok iyi bakardı. Karpuzu hiçbir zaman çekirdekli ya da kirazı hiçbir zaman saplı masaya getirmezdi. 1950’li yıllarda, İstanbul’da kimsenin restoranlara gitmediği bir dönemde, babam bizi her hafta sonu boğazdaki restoranlara ve Taksim Kristal, Maksim, Kervansaray veya Cumhuriyet gibi gazinolara götürürdü. O tarihlerde olmaz hadiselerdi bunlar... Çok iyi Fransızca, Arapça bilirdi ve orduda oldukça sevilen bir insandı. Askerlik yıllarının sonlarına doğru Türkkiye’nin füze birliklerinin kurulması amacıyla Amerika’ya gitmişti. Tüm İstanbul Boğazı’nın koruma sisteminin altyapısını babam ve arkadaşları yapmışlardı. Babamdan yemek yeme adabını ve İstanbul kültürünü çocuk yaşlarda öğrenmiştim.

Dolmabahçe Stadı’nda maç seyredebilmek için stat büfesini çalıştırırdık
Yıldız’daki mahallemizde Kalkavanlar, Sadıkoğulları, Kaptanoğulları ve Denizler gibi tanınmış armatör ailelerin yanında Ermeniler, Rumlar ve orta halli insanlar da otururlardı. Beşiktaşlı futbolcu Yusuf Tunaoğlu ve Beşiktaş Belediye Başkanlığı yapan Yusuf Namoğlu da sınıf arkadaşımdı. Dolmabahçe Stadı’nda maç seyredebilmek için stat büfesini çalıştırırdık. Kalkavanların oğlu Faruk ve Tarık; Kaptanoğulları’ndan Yılmaz, Bülent ve ağabeyim hep beraber giderdik. Okuldan kaçıp maçları takip ederdik. Koyu bir Beşiktaş taraftarı olmamda en büyük sebep Beşiktaş’ta doğup büyümem ve sınıf arkadaşım Yusuf’un Beşiktaş’ta forma giymesiydi. Yusuf Türkiye’nin Pele’siydi ve akıl almaz güzel top oynardı. Müzik dünyasında o günlerde çok popüler olan Beyaz Kelebekler’den Ender Akacan da sınıf arkadaşımdı.

Sınıfın en “fırlama” öğrencisiydim
Ortaokula, o sene ilk defa erkek öğrenci de alan Beşiktaş Kız Ortaokulu’nda başladım. O okula giren ilk erkek öğrencilerden birisiydim. Fakat o yıl erkekler kızları o kadar rahatsız etti ki erkekleri birinci sınıfın sonunda okuldan atmak zorunda kaldılar. Ben de ortaokul ikinci ve üçüncü sınıfı Fındıklı Ortaokulu’nda okudum. İlkokul ve ortaokulda bayağı çalışkan bir öğrenciydim. Ailemiz giyimimize çok dikkat ederdi; bir memur çocuğu olduğumuz için farklıydık. 1960-1961 ders yılında Fındıklı Ortaokulu’nu bitirdikten sonra Yusuf Namoğlu’nun da aralarında bulunduğu arkadaş grubumla beraber Kabataş Erkek Lisesi’ne girdik. Birinci sınıfın en fırlama öğrencisiydim. Sınıfta tuvalete yazı yazılsa, birisi hocaya bir şey atsa ya da sınıfta bir terslik olsa hemen ortaya beni getirirlerdi ve okuldan uzaklaştırma cezası alırdım.

Birinci sınıfta başarısız olup sınıfta kalınca Kabataş’ı bırakıp paralı eğitim veren Suadiye Özel Ticaret Koleji’ne geçtim. Suadiye Özel Ticaret Koleji çok gırgır ve rahat bir lise olmasına rağmen akıl almaz eğitim veren ve eğlenceyle öğrenciyi kazanan bir okuldu. Hababam Sınıfı’nın yazıldığı okuldur. Normal bir liseden çok farklı bir düşünme sistemi veriyordu. Türkiye’de okullardan atılmış zengin çocuklarının bir çoğu bu lisedeydi. Fakat sınıfımızın tümü üniversiteyi kazanmıştı. Turizm, Ticaret, İngilizce, Muhasebe, Medeni Hukuk ve Borçlar Hukuku gibi derslerimiz vardı ve dolayısıyla iyi bir genel kültür edinmiştim...

1960 yılında Çanakkale Seramik’te çalışmaya başladım
Benden iki yaş büyük olan ağabeyimle birlikte 1960 yılının yaz tatilinde Çanakkale Seramik fabrikalarında çalışmaya başladık. Çanakkale Seramik’te işe başlamamda babamın etkisi olmuştu. İbrahim Bodur babamın yakın arkadaşıydı. Lisede hem okuyup hem çalışmam için beni Çanakkale Seramik’e almıştı. Sabahtan öğlene kadar okula, öğleden sonra da çalışmaya giderdim. Ağabeyim de benim gibi okulla çalışma hayatını bir arada götürdü ve şu anda da Kale Kalıp fabrikalarında sendika başkanlığı yapıyor... Ağustos ve eylül aylarında İzmir Fuarı düzenleniyordu. O zor standları yapabilmek için fuara 15 gün önceden giderdik. İtalyan, İngiliz veya Amerikalılar ise fuara bir gün önce gelir, dolaplarını açar, dolabın fişini takar ve buz gibi su ile sıcak çaylarını içerlerdi. Biz de kıskanır ve imrenirdik. Fakat şimdi fuarcılık alanında İngiltere’de ya da İtalya’da ne yapılıyorsa biz de aynısını bir günde yapabiliyoruz. Kıskanarak baktığım o fuarcılığın bugün Türkiye’de de aynı şartlarla uygulanmasının gururunu ve mutluluğunu yaşıyorum.

Sanat, reklam ve üniversite dünyasıyla aram çok iyiydi
Haşim İşcan, Taksim Postanesi’nin olduğu yerlere gezi dükkanları yaptırmıştı ve Çanakkale Seramik’in de orada bir mağazası vardı. Ben o mağazanın sorumlusuydum. Mağazada her ay bir sanat sergisi açıyorduk. Bundan ötürü sanat, reklam ve üniversite dünyasıyla aram çok iyiydi. Çok kısa zamanda iyi bir çevre edinmiştim. İbrahim Bodur da İstanbul Sanayi Odası’nın meclis başkanıydı. Oda’nın tüm resepsiyonlarında işadamlarıyla beraber olma fırsatı buluyordum. Sanayi Odası seçimlerinde kulislerde dolanıp, sanayicilerle tanışıyor ve onlardan çok faydalı bilgiler ediniyordum. Lise ile üniversite yıllarımda inanılmaz bir çevrem olmuştu. Bir çok şeyi çok erken yaşta öğrenmiştim.

“Ne gereği var böyle şeylerin?..”
1963 yılında Çanakkale Seramik’te çalışırken Mimar Halit Çanga’yla İzmir Fuarı’nda bir “Canlı mekan banyo-mutfak” yaptığımızda İbrahim Bodur’un gelip, “Oğlum biz fayans mı satıyoruz, mutfak malzemesi mi satıyoruz?” diye tenkit edip bana çıkıştığı günleri çok iyi anımsıyorum. Ben de, “İbrahim Bey siz işadamısınız, ama biz de bu işi satan kişileriz; görsel sunum olmadan bu malzeme satılamaz. Buraya buzdolabını, çamaşır makinesini ve küveti de dekoru tamamlaması için koyduk” demiştim. O da “Ne gereği var?” demişti. Bu gibi şeylerin mücadelesini verdik, irademizi kullandık. Betek’e ilk geldiğimde de standlara masa-sandalye koyup ikram yaptığımda, “Burası kahve mi?” dediklerini anımsıyorum. O gün yaptıklarımız ne kadar doğruymuş ki bugün her firma kendi standına masa-sandalye koyup insanları olabildiğince güzel ağırlamaya özen gösteriyor. Artık üründen çok insan önemli. Türkiye’de bu olay bizde başladı. Ben 45 yıldır aralıksız fuar standı yapıyorum ve benden eski fuarcı kalmadı. Her yıl ortalama 10-15 stand yaparak bugünlere geldim. Bunun yanında yurtdışı fuarları da yakından takip eder, detayların fotoğraflarını çekerim.

Harp okulu sınavını kazandım
Liseyi bitirdiğimde harp okulu sınavlarına girmiş ve kazanmıştım. Amcam da albaydı ve beni sınavlara o götürmüştü. Askeri okula girmeyi çok arzu etmiştim; fakat babam, “Ben askerlikte disiplinden çok yıldım. Sen sivil ol ve kendine ayrı bir dünya kur” demişti. Rahmetli babam hayatta en çok sevdiğim insandır. İstanbul’da bulunduğum her haftasonu mezarını ziyaret ederim. Babam öyle istedi diye ben de askeri okula gitmemeye karar verdim; iyi ki öyle demiş...

Okulun bütün sosyal aktivitelerini ben yapıyordum
Liseyi bitirdikten sonra İzmir Fuarı’nda Çanakkale Seramik’in standında görev yapıyor ve üniversite sınavlarına bile girmiyordum. Bir gün babam hemen İstanbul’a gelmemi ve Akademi’nin sınavlarına girmemi istemişti. Kendisi sınava giriş işlemlerini tamamlamıştı. Ben de atladım uçağa İstanbul’a geldim; sınava girdim ve Sultanahmet İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’ni iyi bir puanla kazandım. İş hayatında daha iyi mevkilere gelmek istiyordum. Üniversitede artık aklım eren, çalışırken, yaptıklarını düşünerek yapabilen bir duruma geldiğim için dünyaya diğer öğrencilerden farklı bakıyordum. Dersleri rahatlıkla mantığımla çözüp sınıfı geçiyordum. Dört senede hiç kayıp vermeden üniversiteyi bitirdim. Okulun bütün sosyal aktivitelerini ben yapıyordum ve akıl almaz paralar kazanıyordum. Borçlar Hukuku dersini Türkiye’nin en zor hocasında okudum. Ordinaryüs Profesör Reşat Kaynar çok meşhur bir hocaydı. Ben de sınıfın en iyi öğrencisiydim. “Sınıfın en entelektüel öğrencisi” diye tanıtırdı beni. Çok iyi hocalar ders verirdi. Bu hocalar giyim kuşamları ve günlük yaşantılarıyla dünya görüşümü değiştiren insanlardı. Onlardan aldığım kültürü iyi hamur edip, kendi bünyemde kullanabilme fırsatı buldum. Bunları har vurup savurmadım; her birini dağarcığımda sakladım.

İmtihanlara girerken yolumuz kesilirdi
Üniversitenin en zor yıllarıydı. Öğrenci liderleri Mahir Çayan, Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan; Yazar Çetin Altan ve milletvekili Mehmet Ali Aybar’ın olduğu bir dönemdi. Toplumdan da büyük artılar aldık. Politika eğitici ve öğreticiydi. O günün İşçi Partisi Türkiye için bence çok önemli bir misyon üstlenmişti. Çetin Altan’ın, İlhan Selçuk’un ve Mehmet Ali Aybar’ın mecliste bulunmaları çok önemli bir olaydı. Akşam veya Cumhuriyet gazetelerini okurken mimlenirdik. Deniz Gezmiş’in küçük kardeşi bizim okulumuzda okuyordu. Deniz Gezmiş belirli zamanlarda bizim akademiye gelirdi. Mahir Çayan İTÜ’de forumlar yapardı ve bütün öğrenciler gider onları izlerdi. Herkese açıktı bu toplantılar. Çetin Altan üniversitelerde küçük toplantılar yapardı. Bunların hepsine katılırdım. Benim en büyük şansım, yarım devre okula gelip, yarım devre işe gitmemdi. Yani anarşik olayların içine düşme şansım olmadı. Yoksa belki ben de onların içinde yok olup gidebilirdim. İmtihanlara girerken yolumuz kesilirdi. Sultanahmet’te kapının önünde askerlerin okulu koruduğu ve sınavlara bile zor girdiğimiz günleri hatırlıyorum. Fakat üniversiteyi 1971 yılında bitirebildim ve Çanakkale Seramik’te çalışmaya devam ettim.

“Sen, benim için değil kendin için okudun oğlum!” lafı hayatımı değiştirdi
Çanakkale Seramik’te her sene rutin zamlar olurdu; o sene yine zam olacaktı ve ben de üniversiteyi bitirdiğim için büyük hayaller besliyordum. Nihayet zamlar yapıldı; fakat benim aldığım zam diğerlerinden farklı değildi. Çanakkale Seramik’in genel sekreteri Ercan Erman’a gittim, “Ağabey üniversite bitirdik, dünyamızın değişeceğini zannediyorduk fakat sen bize yine aynı zammı yaptın” diyerek sitem etmiştim. O da bana “Sen benim için değil kendin için okudun oğlum” demişti.

Üniversiteyi bitirmenin insana bir faydası olmadığını, bilgiyi ve farklılığı yakalamanın çok önemli olduğunu anlamıştım. Bu laf hayatımı değiştiren çok önemli bir noktadır. Ondan sonraki dönemde her şeyin en iyisini bilip farklı olmaya çalıştım. Seramik mi, seramiğin tüm bilgisine sahip olmaya çalıştım; boya mı, boyanın tüm detaylarını öğrenmeye çalıştım. Dünyada kim ne kadar seramik üretiyor, en iyiler kim, neler yapılıyor vs... Bugün hala boya ile ilgili bir soru sorulduğu zaman beni çağırırlar; bütün bilgileri araştırırım, bulurum ve bir bilgi birikimi haline getirim. Kendime bir sürü artılar sağlarım. Mesela en son 8. Beş Yıllık Kalkınma Planı hazırlanırken beni de davet etmişlerdi. Ben de bilgilerimle katkıda bulunmuştum. Ve o günün Başbakanlık Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı bir teşekkür belgesi vermişti bana. Bunun altında yatan bir diploma sahibi olmam değil, Ercan Arman’ın beni yönlendirdiği fikirdi; “Siz benim için değil kendiniz için okudunuz” demesi beni akıl almaz kamçılamıştı. Bütün gençlere de aynı şeyleri söylüyorum. Bir işi ne kadar iyi biliyorsan o kadar güçlüsün. Mesela oğlum İngilizce elektronik yüksek mühendisliğini bitirdi. Onu işletme mastırı için İtalya’ya yolladım. İş hayatına başlamadan dağarcığında bir şeyler olsun diye uğraşıyorum.

Koğuşları hallaç pamuğu gibi atardım
Askerliğimi İzmir’de 1975 yılında dört ay kısa dönem olarak yaptım. Askere giderken işimden ayrılmamıştım. Zaten bir aylık izin hakkım vardı; İbrahim Bodur da bana işten ayrılmadan maaşımı ödeyerek askerliğimi yapma izni vermişti. O da İbrahim Bodur’un bana yaptığı çok önemli bir jesttir, hiç unutmam... İbrahim Bodur filozof, tasavvuf yüklü, manevi değerleri çok yüksek bir insandır. Ne zaman zor bir duruma düşsem ilk arayacağım insandır, samimiyetle yardımcı olur...

Akşamları birlik boşalır ve ben de teğmenlerin montunu giyip subay gibi dolanırdım. Herkesi içtimaya çekerdim; bütün millet korkudan ne yapacağını bilemezdi. Akşamları bütün koğuşları hallaç pamuğu gibi atardım. Geceleri de uyumayı çok sevmediğim için sabahlara kadar nöbet tutanları teftiş ederdim. Teskereyi aldıktan sonra Kale Grubu’nda çalışma hayatına devam ettim. 1977 yılında Kalefleks’e ticaret müdürü oldum ve 1980 küsur yılına kadar o görevde bulundum. O dönem Kalefleks’in zirve yaptığı yıllardı. Daha sonra 1980’li yıllarda Kaleterasit’in ticaret müdürlüğüne atandım. 1992’de ise Kaleterasit Ticaret Müdürü olarak Kale Grubu’ndaki görevimi tamamladım. Fayans, seramik, Kaleflex ve Kaleterasit’te ürünlerin mamül adı olmasında benim de katkım vardır.

Gittiğimiz yerlerde vali gibi karşılanırdık
Kale Grubu, Türkiye’nin sanayileşme dönemine katkısı olan en önemli şirketlerden birisiydi ve halka açıktı. Herkes çıkıp fikrini söyleyebiliyordu. İbrahim Bodur’a bu kadar yakın olmamızın en önemli sebeplerinden birisi de buydu. Beraber karar verilir ve kararlar çok daha çabuk neticeye ulaşırdı. Sadece bankaların reklam departmanı varken, Çanakkale Seramik’in reklam departmanı yoğun sosyal faaliyetlerde bulunurdu. Eminönü, Üsküdar ve Kadıköy’ün bütün dolmuş durakları Kale Grubu reklamlarıyla üstü kapalı hale getirilerek hem halka hizmet verilip hem de belediyeye vergi geliri sağlanıyordu. Türkiye’de o dönemde her firmanın bayilik teşkilatı da yoktu. Çanakkale Seramik’in ise her ilde en az bir bayisi vardı. O bayiiler de o ilin en zengin insanlarıydı. Gittiğimiz her yerde vali gibi karşılanırdık. Çünkü gittiğimiz kentte o kentin en zengin insanı bizim bayiimizdi. Bizi de o bayii karşılardı, en lüks otellerde kalırdık.  Bayiiler bize sorunlarını yaşatmazlardı. Bunlar, büyük firmada çalışmanın artıları. Ufak bir firmada çalışmakla, büyük bir firmanın elemanı olarak gitmenin arasında çok büyük fark var. Hep öyle yaşadım, o bakımdan şanslıyım...

Köfteci dükkanlarında seminerler veriyorduk
Çanakkale Seramik Türkiye’nin ilk seramik fabrikalarından birisi. Seramiğin nasıl uygulanacağını insanlara göstermek zorundaydık. O dönemde İTÜ profesörlerinden Ruhi Kafesçioğlu, Nihat Toydemir, Erol Gürdal ve Mimar Sinan Üniversitesi’nden Murat Eriç ile birlikte Türkiye genelinde yapı malzemelerinin nasıl uygulanacağını anlatıyorduk insanlara. Murat Eriç ile birlikte şehir şehir dolaşır, slaytlarla eğitimler verirdik. Bu eğitimleri verirken ben de tecrübe edindim ve yapı malzemelerini daha yakından tanımaya başladım. Bilgi ve tecrübem o kadar arttı ki Kaleterasit’e geldiğimde seminerleri kendim vermeye başlamıştım. Üniversitede teknik bir eğitim almadım fakat yaşayarak yapı malzemesi ve yapı fiziği hakkında çok şey öğrendim. Eskiden köfteci dükkanlarında, kahve köşelerinde seminerler veriyorduk. Şimdilerde ise beş yıldızlı otellerde, bilgisayar destekli eğitimler veriyoruz. Bu da Türkiye’nin nereden nereye geldiğinin güzel bir örneği...

Proje yarım kaldı
Kaleterasit’in ticaret müdürüyken Ankara Yapı Fuarı’nda bir panele dinleyici olarak katılmıştım. O paneldeki bir sohbet esnasında dönemin bakanlarından rahmetli Adnan Kahveci, evine aldığı seramikleri döşeyen ustanın çok yetersiz olduğunu ve çok yüksek fiyat talep ettiğini söyleyerek bir şikayetini dile getirmişti. Bundan yola çıkarak da bazı mesleklere yönelik olarak eğitici kısa filmleri televizyonda vermeyi planladığını anlatmıştı. Ben de Çanakkale Seramik’te bu işi yıllardır yaptığımızı ve her sene yüzlerce adam yetiştirdiğimizi fakat bu adamların sonradan kaybolduğunu ve devlet desteği olursa çok daha iyi bir verim alacağımızı söylemiştim. Konuyla yakından ilgilenen Kahveci bana daha sonra müsteşarını yollamıştı ve biz de fayans veya hazır sıva uygulama filmlerimizi müsteşarla paylaşmıştık. Güzel bir atılım olmuştu. Bu filmler televizyonda gösterilmeye başlandığı sırada Adnan Kahveci vefat etmiş ve proje yarım kalmıştı.

Kale Grubu’nda 32 yıllık çalışma hayatının ardından bir buçuk sene de Aden-İspo’da çalıştım. Kaleterasit’teki genel müdürüm Selim Eğinlioğlu’nun emekliliğinden sonra oğlu genel müdür olmuştu. Oğlu ise elinden tutup okula götürdüğüm bir çocuktu. O’na “Genel Müdür” demek içimden gelmedi. O sırada Adnan Namyeter Aden-İspo firmasını kurmuştu ve kendisine yardım etmemi istiyordu. Ben de kabul ettim ve bir buçuk yıl orada genel müdür yardımcılığı yaptım. Bu süre zarfında Aden-İspo’yu bütün Türkiye tanıdı. Kale Grubu’nda o kadar tanınan bilinen bir insan haline gelmiştim ki insanlar Aden-İspo’yu da Demirkan Barlas dolayısıyla tanımıştı. Kale Grubu’ndaki çalışma hayatımda bütün medya, üniversite camiası, reklam dünyası, seramik ve boya sektörleri beni tanır hale gelmişti.

Yılda ortalama 10-15 bin boyacıya seminer veriyorum
1993 yılında Aden-İspo’da çalışırken eğitim ve fuar faaliyetlerini yürütmem konusunda Betek’ten bir teklif aldım. Eğitime önem vermeleri benim için önemli bir olaydı. Tek isteğim ise işte devamlılıktı;  oğlumun iyi bir eğitim almasını ve eğitiminin yarım kalmamasını istiyordum. Bu talebimi Betek Yönetim Kurulu Başkanı rahmetli Celal Akpınar ve Genel Müdür Tayfun Küçükoğlu’na ilettiğimde, onlar da bana güvence vermişti. Betek imajının yaratılmasında önemli bir payım olduğuna inanıyorum.

Betek, 1988 senesinde “Beton Teknolojisi” adı altında kurulan ve ilk ürünleri yalıtım malzemeleri ile beton katkıları olan bir firmaydı. 1993 yılında barajların durması ve yalıtım malzemeleri pazarının küçülmesi Betek’i bir arayış içine sokmuş ve yalıtıma en yakın sektör olan boya sektörüne girilmiş. Betek’in sahibi rahmetli Celal Bey’i bu konuda, evini boyayan bir boyacı olan Osman Şen yönlendirmiş; Şen, “Bu kadar güzel Sutut yapıyorsunuz, neden boya da üretmiyorsunuz?..” diye sorduğunda rahmetli Celal Bey’in kafasında bir ışık yanmış. Gitmiş Almanya’da Caparol ile Know-how anlaşması yapmış ve boya üretimine başlamış. Caparol yaklaşık elli yıldır Almanya’da yalıtım malzemesi de üreten bir firma. Türkiye’de ısı yalıtımı bilinci gelişince biz de yerimizi alalım dedik ve 2003 yılında Capatect Dalmaçyalı’yı üretmeye başladık. Dalmaçyalı da 2003 yılında Yılın Isı Yalıtımı Ürünü ödülünü aldı ve hızla pazar payını genişletiyor.

Yılda ortalama 10-15 bin boyacıya seminer veriyorum. Her yıl ortalama 15 fuara katılıyoruz. Her birinde de bilfiil başında duruyorum. Geçen sene Betek’te eğitim verdiğim insan sayısı 95 bin kişiye ulaşmıştı. Bu sene de yüz bini geçeceğiz zannediyorum. Akıl almaz keyif aldığım şeyler oluyor; yolda yürürken birisi geliyor “Hocam ben sizin seminerinize katıldım” diyor ya da trafikte giderken önüme koca bir tır geçiyor ve inen adam, “Hocam ben senin talebenim, boyacıyım” diyor. Bunlar beni oldukça keyiflendiren olaylar.

Eğitimlerde hayat ve felsefe dersi de veriyorum
Ben boyacılara eğitimlerde yalnız boyayı anlatmıyorum, hayat ve felsefe dersi de veriyorum. Derslerde iyiliği, sevgiyi ve hoşgörüyü anlatıyorum. Ahi evranları, Mevlanaları anlatmaya çalışıyorum ve hoşgörülü olmalarını, peşin hüküm vermemelerini, mesleklerine saygılı olmaları gerektiğini tavsiye ediyorum. Her mesleğin kutsal olduğunu anlatıyorum. Benim çocukluğumda ve gençliğimde her meslek kutsaldı. Bugün bazı meslekleri küçümsemeye başladılar. Boyacılarla dost olmaya çalışıyorum, boyayı niçin incelttiklerini, boyayı nasıl yapmaları gerektiğini anlattığımda otuz-kırk yıllık boyacıların bile gelip nasıl elimi öpmek istediklerini görüyorum, “Biz bunca yıldır bu mesleği öğrenmemişiz, senden çok şey öğrendik” deyip sonsuz saygı duyan insanlarla karşılaşıyorum, bu da bana keyif veriyor. Tüm bunlar bir sonraki seminere daha heyecanlı, daha mutlu bir şekilde gitmemi sağlıyor. Mesela 1997 yılında seminerler için bir CD hazırlamıştım ve dizüstü bilgisayarla birlikte fuar alanına gitmiştim. Boyacılara ve nalburlara CD’yi gösterip eleştirilerini almak istiyordum. O bilgisayar orada çalınmıştı ve bu da beni akıl almaz üzmüştü. Fakat aynı gün üç boyacının gelip, “Hocam seni her zaman anıyoruz, inşaata gitmeden teklif vermiyoruz, astar sürmeden boya sürmüyoruz, anlattıklarını her zaman anımsıyoruz” dediklerinde bütün üzüntümü unutmuştum. Bu eğitimler sayesinde çok tanındım ve İZODER’e de Orhan Turan beni bu özelliğimden dolayı davet edip kabul etti.

Zor durumda kalsam Konya’ya yerleşirim
Rahmetli babam, “Oğlum sofrada yemek bulduysan ye; yemesen de yedi gitti derler. Bir ortamda da bulunuyorsan mutlu ol; olmasan da oldu derler” derdi. Bu felsefeyle her anı iyi geçirmeye çalışırım. Yani çok güzel bir lokantada oturmuşsam, yemeğin lezzeti iyi olmasa bile o lokantanın güzelliğinden mutluluk duyarım. Oradan keyifle dönerim. Başkası birisi, en ön masada oturur, yemeği beğenmez ve garsonla kavga eder. Böyle bir derdim olmaz benim. İstanbul’un her semti benim için ayrı bir keyif. İstinye’de Sadık’ın kafesinde oturup çay içmek ya da kavaklarda balık yemek ayrı bir keyif. Her ortamda mutlu olmaya çalışırım. Beşiktaş’ta büyüdüğüm için her köşesi benim için çok önemlidir. Çocukluğumda Çırağan Sarayı’nın olduğu yerde denize girerdik. Arnavutköy, Bebek, Çamlıca, Emirgan ayrı bir güzeldir. Kandilli Balık İskelesi’nde veya Yeniköy’de Yalı’da balık yemekten büyük keyif alıyorum. Hisarüstü’nde oturup çay kahve içip boğazı izlemek de çok hoşuma gidiyor. Piyer Loti’de oturmak veya Sultanahmet Türbesi’nin yanında bir kahve içmek bana haz verir. Arabayla gecenin geç bir vaktinde boğazda arabayla müzik dinlemek de hoşuma gider. Konya’da Mevlana’dan kalma inanılmaz bir sevgi düsturu ve tasavvuf var. Konya insanı eli açık ve yardımsever. Ben İstanbul’da zor durumda kalsam muhakkak Konya’ya yerleşirim. Konya’nın manevi bir değeri var.

Küba, Ukrayna, Rusya, Ürdün, Suriye, Kızıldeniz, Fas, Cezayir, İspanya, Almanya, Tayland, Singapur, Malezya, Avusturya, İtalya, Yunanistan vs. her yeri dolaştım. Ama yine de Türkiye’ye döndüğüm zaman bir Türk olmanın gururunu yaşıyorum. Oralara hep kültür, medeniyet götürmüşüz; kimse bunun farkında değil. Köprüler, çeşmeler, camiler yapmışız. Bir süre önce National Geographic’te Mostar Köprüsü’nün restorasyonuyla ilgili bir belgesel gösteriliyordu. Orada, bizim yaptığımız Horasan çamurunu altı ay araştırma yapıp bulduklarını gördüm. O bilim adamları laboratuvarlarda ileri teknoloji kullanarak 6 ayda elde ettikleri çamuru seneler önce bir usta ilkel şartlarda yapıyordu. Biz o ataların çocuklarıyız. Boyacılara, sıvacılara, seramikçilere o kültürü anlatmaya çalışıyorum.

Çok gezdiğim için bir çok ilginç insanla da tanışıklığım var. Bir de anlatıp tanıttıklarım var... Mesela Ordu’daki Uzun Saçlı Nusret Doğan’ı ben anlatmışımdır Türkiye’ye... İnsanların gülmekten kırıldıkları Oflu Hoca’yı da ilk tanıtan benim.

Çok kişinin önünü kestim
Hoşgörünün her şeyi çözeceğine inanıyorum. Mevlana’nın hoşgörüsü çok önemli... İnsanlar hep başkalarını hakir görmüşler ve küçümsemişler. Mevlana der ki “Ne insanlar gördüm elbisesi yok, ne elbiseler gördüm içinde insan yok” Nasrettin Hoca bir yemeğe gitmiş kapıdan çevirmişler. Güzel kıyafetler giyinince de en ön masaya oturtmuşlar, “Ye kürküm ye, bu rağbet bana değil sana” demiş. Hayatın bu yönlerinden çok ders aldım. Ben insanı seviyorum. Kapıcıya da, çaycıya da, valiye de, başbakana da insanlığından dolayı saygı duyuyorum. Herkesle dostluğum var. Herkese insan olduğu için saygı duyuyorum. Hoşgörü oldu mu bir çok sorun çözülür. Trafikte hiç tanımadığın bir adam önüne giriyor, akıl almaz sinirleniyorsun, adam geri dönüp özür dilediği zaman ise iş bitiyor. Sevgiyle yaklaşmak çok önemli. Ben hayatımda hiç kimseyle kavga edip sopa yemedim. Çok kişinin önünü kestim ama sevgiyle kestiğim için inanılmaz derecede saygıyla ayrıldım. Birine selam verdiysem onu unutmam. Arada dostluğum devam eder, bir iş bitti mi onu kesip atmam. Herkesle dostum...

Hiç kimseyi kendi hırsım için bir şey yapmaya zorlamam
Hayatım boyunca çok hırslı değildim; hedefim hep iyi yaşamaktı. Bunda da başarılı olduğumu düşünüyorum. Çok güzel bir ailem oldu ama orada başarısız oldum. İsterdim ki ölünceye kadar eşimle birlikte yaşayayım. Ama bir nokta geldi ki, demek ki benim de hatalarım vardı, devam etmedi. Hayatta neyi istediysem fazlasıyla elde ettim. Oğlumun mastırını bitirmesi; Betek’te en üst seviyede iş görmek ya da Kale Grubu’nda uzun yıllar çalışmış olmak benim için akıl almaz bir keyif. Hayatımdaki hedeflere hep adım adım yürüdüm. Hayata olumlu yönleriyle bakıp mutlu yaşadım. En büyük arzum da yatalak olmadan, yataklara düşmeden sağlıklı bir ölüm sahibi olmak. Torun görmek gibi bir hırsım yok. Hiç kimseyi kendi hırsım için istemediği bir şeye zorlamak istemem. Oğluma da aynı şeyi söylüyorum; “Yalnız yaşamak istiyorsan yaşa. Ben de yalnız yaşıyorum. Senin de evlenip bir hayal kırıklığı yaşamanı istemiyorum, eğer mutlu olacaksan evlen; böyle mutlu olacaksan böyle devam et” diyorum. İnşaat sektöründe çalışmak isterse oğlum için de başkaları için de hep şunu söylüyorum, “Eğer bir insan işini doğru yaparsa, hangi işi yaparsa yapsın para kazanıyor” Türkiye’de bir işi yaparken o mesleğin sahibi olmak zorunluluğu yok. Türkiye sonsuz bir hürriyete sahip bir memleket. Her insan her işi istediği yerde yapabilme gücüne sahip. Bu bence Türkiye’nin demokratik ülke olduğunun en güzel örneği. Bir adam iyi köfte yapıyor ve insanlar da şehir dışından o köfteyi yemeye oraya geliyorlarsa bu çok önemli bir şey.

Hipodroma giderim
Senede iki ya da üç kere muhakkak hipodroma gidiyorum. At yarışı oynamak için değil de atları seyretmek zevk veriyor bana. Atların hırsla koşması, çevrenin yemyeşil olması, para hırsıyla avaz avaz bağıran adamların heyecanları bana çok ilginç geliyor. Sadece Veli Efendi Hipodromu’na gidiyorum. Orada sandviçimi, pastamı alıyorum ya da bir biramı veya kahvemi içiyorum. Benim için Açık Hava Tiyatrosu’nda müzik dinlemek de büyük bir keyiftir. Fotoğraf çekmek de çok büyük zevklerimden birisi. Yüz binlerce fotoğraf çekmişimdir. Fotoğrafı da keyif için çekiyorum. Beğendiğim şeyleri tespit etmekten müthiş keyif alıyorum.

Yapılan hatalar ve başarılar bana yol gösteriyor
Seramiği çok seviyorum. Bütün büyük seramik sergilerini izlemişimdir. Çanakkale Seramik’te Mustafa Tunçalp’le beraber çalışmış olmamın vermiş olduğu artılarla o camianın içinde de bir sürü dostum var. Türkiye’deki bütün şehir müzelerini gezdim. Resimde genel bir izleyiciyim; dostlarım var. Onların eserlerine farklı bakarım. Mesela Devrim Erbil, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Nuri İyem’in resimlerinin veya Haluk Tezonaran, Tankut Öktem, Erdinç Bakla ve Jale Yılmabaşar’ın seramiklerinin ayrı bir yeri vardır bende. İlhan Koman’ın eserlerini de yakından takip ederim. Çocukluğumda Teksas ve Tommiks yerine ekonomi kitapları okurdum. Hala da ekonomiyle ilgili şeyler okurum. Her ay ekonomi dergilerini düzenli olarak takip ederim. Başarılı insanların hayatlarını anlatan kitaplar da ilgimi çekiyor. Mesela Sakıp Sabancı’nın,Vehbi Koç’un, Selçuk Yaşar’ın ya da İbrahim Bodur’un yaşadıklarından çok şeyler öğreniyorum. Onları okuyarak ne yapmam gerektiğini idrak edebiliyorum. Yapılan hatalar ve başarılar bana yol gösteriyor.

Rahat ve hür ortamlarda başarı da kendiliğinden geliyor; ısmarlama iş olmaz
İyi bir yöneticinin öncelikle hoşgörülü ve bilgili olması lazım. İşini seven adam çalışırken yorulmaz, sabahlara kadar çalışsa bile yorgunluk nedir bilmez. Hoşgörü bütün hataları örter. Yöneticiler çalışanlarına imkan vermeliler. İmkan verme hoşgörüsüne sahip değilsen, yanında adam yetişmez.

İş adamları, çalışan personele yetki vermeli. Betek’i tercih etmemdeki en büyük nedenlerden birisi de bu oldu. Özgür bir ortamda çalışıyorum. Görev aldığım departmanda her türlü özgürlüğe sahibim. Betek’te işe başlarken Celal Bey ve Genel Müdür Tayfun Küçükoğlu bana “Ne istersen yap, neyi anlatmak istiyorsan anlat, biz karışmıyoruz” demişlerdi. Ben de şirketi kendi işim kendi evim gibi benimsedim. Hiçbir iş yerinde benim odam gibi bir çalışma alanı bulamazsınız. Böyle rahat ve hür ortamlarda başarı da kendiliğinden geliyor. Mesela Van Gogh deli bir insandı;  Michelangelo kendi kendine çalışan bir insandı, hürdüler. Sanatçılar hür ve rahat olabildikleri mekanlarda iyi ürün ortaya koyabilirler. Ismarlama iş olmaz...

Bir kere daha hayata gelsem mimarlığı tercih ederdim

Bir kere daha hayata gelsem mimarlığı tercih ederdim. Üniversite yıllarında Mimar Sinan Üniversitesi’nden bir çok kız arkadaşım olmuştu. Mimarlığı çok severdim, sergileri dolaşırdım. Mimarlıkta okuyan arkadaşlarımla birlikte çok zaman geçirir ve mimari yapılardan büyük zevk alırdım. Bir mimarda bendeki kadar mimari kitap ya da doküman bulamazsınız. Evimde Dünya Mimarlık Tarihi isimli büyük bir ansiklopedi var ve sık sık bu kitabı okurum.


Geri