E-dergi
e-dergi
Portre & Röportaj

Mardav Genel Müdürü - ÇATIDER Yön. Kur. Bşk. Ve Yılın Profesyoneli Levent Pelesen


Mayıs - Haziran 2005 / Sayı 54

Yalıtım Sektörü Başarı Ödülleri organizasyonunda Yılın Profesyoneli seçilen Levent Pelesen yaşam öyküsünü dergimize anlattı... Pelesen’in anlattığı her küçük hikayede dilinden düşmeyen iki önemli kavram vardı; paylaşım ve takım ruhu...

1922 mübadelesiyle Türkiye’ye gelmiş bir ailenin çocuğuyum... Baba tarafım Selanik yakınlarındaki eski adıyla Vodina, bugünkü adıyla Edessa şehrinden... Orayı çok sonraları, 2003 yılında ziyaret edebildim. Pelesen de Edessa’da bulunan bir tepenin adı. Pelesia isimli bir de şelale var; soyadımız oradan geliyor. Anne tarafından ise köklerimiz Bursa’ya dayanıyor. Ben de 1964 yılında Bursa’da doğmuşum. Deniz astsubaylığından emekli olan babam ben doğduğumda Sümerbank’ta sosyal hizmetler yöneticiliği yapıyordu. Kıbrıs Savaşı’na kadar olan dönemim sürekli lojmanlarda geçti. Bursa Sümerbank Merinos fabrikası lojmanları, Petkim Yarımca seramik fabrikaları lojmanları ve son olarak da Bolu suni tahta fabrikası lojmanları... Lojman hayatı bambaşka bir şey; insanlar daha birbirine bağlı ve içli dışlı bir ortamda yaşıyorlar. Çocukların bu ortamda kaynaşma ve iletişim kurma becerileri oldukça gelişiyor. Yaramaz değil fakat çok hareketli bir çocuktum. Zaman zaman arkadaşlarla haylazlık yaptığımız da olurdu... Yarımca Seramik fabrikalarındayken lojmanlarda oturan bir komşumuz bir iş seyahatine çıkmıştı. Birkaç arkadaş fabrikanın antetli kağıdına “Eşiniz yolda iş kazası geçirdi, şu an durumu oldukça kötü” gibisinden bir şeyler yazıp evinin kapısının altından içeri atmıştık. Bir süre sonra komşumuzun eşi feryat figan ederek dışarıya fırlamıştı. Bu organizasyonu yapan diğer arkadaşlarımla birlikte hem ailelerimizden hem de fabrika yönetiminden protesto ve ceza almıştık.

Ağlayacaksan çek git!
İlkokulu üç ayrı okulda tamamladım. Bu okulların coğrafyası ve kültürel yapısı birbirlerinden çok farklı değildi. O yönden fazla zorlanmadım. Fakat Bolu Sakarya Deneme Okulu’nda yeni bir eğitim sistemi deneniyordu. İlkokul üçüncü sınıfta ortaokul kitapları dahi okutuluyordu. Program içinde forma mecburiyeti yoktu. Sıra düzeni ise öğretmen masasının ortada olduğu ve onun etrafına öğrencilerin dizildiği bir sistemdi. O okulda iki yıl kaldım. Başarılı bir öğrenci olmama rağmen yine de oldukça zorlandığımı hatırlıyorum. Beni okulun en disiplinli ve en iyi öğretmeninin sınıfına vermişlerdi. Sınıfa girdiğimde ilk gün sınıfın o kasvetli havası ve öğretmenin fiziksel görünümü beni çok ürkütmüştü. Hatta ilk gün ailem beni sınıfa bırakıp çıktıktan sonra ağlamaya başlamıştım; öğretmen de “Ağlayacaksan çek git!” demişti; ben de çantamı toparlayıp tam sınıfı terk ediyordum ki beni tutup yerime oturtmuştu.

O dönemde “Bırakıp gitmeyle” ilgili bir iki şey daha hatırlıyorum... Ailem enstrüman çalmamı istiyordu. Benim elime mandolin, arkadaşım Aziz’in eline de bir flüt verip bizi okulun kurslarına kayıt ettirmişlerdi. Fakat yanlış bir sınıfa yerleştirilmiştik; kayıt olduğumuz sınıfta belli bir seviyeye gelmiş ve enstrümanlarını çalabilen öğrenciler vardı. İlk derste sıra bize geldiğinde, öğrencilerin hazırlanıp gelmesi gereken parçayı doğal olarak çalamamıştık. Biraz da o dönemdeki çekingenliğimizden “Biz derse ilk defa geliyoruz, nota vs. hiçbir şey bilmiyoruz” gibisinden mazeretler de ileri sürememiştik. Ders bitip çıktıktan sonra da bu derslere girmemeye karar vermiş ve yaklaşık bir buçuk ay o kurslara gitmeden idare edebilmiştik... Belki böyle talihsiz bir şekilde başlamasaydı, müzik konusunda kendimi daha çok geliştirebilirdim.

Atletizmde de takım ruhunu oluşturduk
İlkokulda iyi bir 800 metre koşucusuydum. Atletizm bireysel bir spor, ben ise bireysel sporları çok sevmiyorum. Takım halinde yapılan ve içinde top bulunan sporlar daha çok ilgimi çekiyor. Bireysel olmasına rağmen atletizmde de takım ruhunu oluşturduğumuzu hatırlıyorum; okulun takımında oldukça iyi koşan Barbaros adlı bir arkadaşımız vardı. Takım olarak 800 ve 1500 metre koşardık. Dereceye girildiği zaman okul puanı da önemli olurdu. Bu koşular kalabalık bir pozisyonda start alır ve iyi koşuculara çelme falan takılarak engellenmeye çalışılır. Biz ise Barbaros’a tekme atmasınlar diye start verildikten sonra onu takım halinde belli bir süre ortamızda koştururduk. Mesela 1000 metreyi bu şekilde koşardık. Ondan sonra da yarışın sonlarına doğru çıkıştaki kalabalık da kalmadığından halkayı açardık ve o da halkanın ortasından fırlayıp birinci olurdu.

Spor yaşantısı sürekli değil ama düzenli çalışmayı gerektiriyordu
Babamın emekliliğiyle Bursa’ya geri döndük ve ben de orta ve lise öğrenimimi Bursa Erkek Lisesi’nde tamamladım. İki kardeşiz; benden iki yaş büyük bir ablam var. Onunla liseye kadar hep aynı okullarda okuduk. Sonrasında o kız lisesine, ben ise erkek lisesine devam ettim. Bursa Erkek Lisesi çok köklü ve disiplinli bir okuldu. Lisede çok başarılıydım. İşi zamanında yapan, dersi sınıfta anlayan bir öğrenciydim. Zaten spor yaşantısı sürekli değil ama düzenli çalışmayı gerektiriyordu. Her dönem takdir belgesi alırdım. Bir dönemde, takdir ve teşekkür belgeleri konusundaki sistem değişmiş ve bana da teşekkür belgesi verilmişti. Takdir belgesi alamadığım için ağladığımı hatırlıyorum. Çok sık ağlayan birisi değildim, bir ağlayışım daha vardı; O dönemde yaşıtlarıma göre boyum kısa değildi fakat basketbol camiası içinde olduğum için kendimi zaman zaman kısa da hissedebiliyordum. Lise birinci sınıftayken antrenör “Levent, bacakların kalınlaştı; bundan sonra artık daha fazla uzamazsın, senin pozisyonunu bu boya göre ayarlayacağız” demişti. Bunun üzerine eve gidip, bacaklarıma bakıp bakıp ağlamıştım.

Üzerime çullanarak dudağımı patlatmış, gözümü morartmışlardı
Basketbol ile haşır neşirdik... Okul olduğu günlerde üç gün, okul olmadığı dönemde ise günde iki antrenman yapıyorduk. Yaz dönemlerinde yirmi günlük Uludağ’da kamplara katılırdık. Bunlar beni disiplin altında tuttu. Yoğun bir sporculuk hayatım olmasına rağmen dersleri de hiç aksatmadım. Ders, spor ve ev arasında bir üçgen kurdum. Mahalleler arasında futbol da  oynadığım bir dönem oldu. Fakat maalesef o turnuvalar kavgaya da çok açık ortamlar oluyor... Deplasmana gittiğimiz bir mahalle maçında biz galip gelmiştik ve maçta bir iki ufak tartışma da çıkmıştı. Maç bittikten sonra ortamda bizim takımdan sadece ben kalmıştım; bütün takım arkadaşlarım geri dönmüştü. O mahallede kötü bir dayak yemiştim. Üzerime çullanarak dudağımı patlatmış, gözümü morartmışlardı. O gün basketbola yöneldim. Basketbolda hiç mi yara bere almadım?.. Burnum kırıldı vs. ama basketbolda o mahalle futboluna göre kavga ortamı çok daha az oluyor...

Okulun kapısından elimi kolumu sallayarak çıktım
Bir tatil öncesi, öğrencilerin çoğunun gelmediği bir dönemde birkaç kafadar okula gelmiştik. Laboratuvarımız da yol ile eşit seviyedeydi ve “V” şeklinde demir parmaklıkları vardı. Biraz daha açık olan yukarıdaki genişlikten, teker teker birbirimizi kaldırıp ittirerek geçebiliyorduk. O gün de oradan dört arkadaşı yardımlaşarak geçirmiştik. En arkada da ben vardım; son arkadaşımı da tam parmaklıkların arasından geçirirken fen öğretmeni laboratuvara girmiş ve bizi o şekilde yakalamıştı. İşin en kötü tarafı herkes kaçmış sınıfta sadece ben kalmıştım... Anlayışlı bir öğretmen olduğundan benim de çıkmama izin vermişti. İşin ilginç tarafı, arkadaşlarım parmaklıkların arasından kaçak olarak ve tehlikeli bir şekilde çıkmışlar, ben ise öğretmen izniyle okulun ana kapısından elimi kolumu sallayarak ayrılmıştım.
Arkadaşlarımdan kopmamak için ikinci sınıfı tekrar okudum

Üniversite öğrenimimi kesinlikle ODTÜ’de yapmak istiyordum. Hemen hemen bütün mühendislik fakültelerini yazmıştım; sonunda inşaat mühendisliği tuttu. Amcamın oğlu da benden iki yıl önce ODTÜ’ye girmişti. Böylece ilk dönemlerde, ortamı çok iyi bilen, benim de çok iyi ilişkilerde olduğum bir yakınımın rehberliğinde pek sıkıntı çekmemiştim. İlk defa kendime bir düzen kurarak yaşayacaktım. İlk etapta yurtlara giremedim ama hedefim yurtlarda kalmaktı. Okulun yurtlarında kalarak o okul içinde eğitim almak gerçekten zevkliydi. Yaklaşık dört yıl kadar yurtta kaldım. Okulu ise altı buçuk yılda bitirdim. Bunun bir yılı İngilizce hazırlıktı. ODTÜ’yü zaten kayıpsız bitirmek çok kolay bir şey değil. Bir dersi vermeden onun paraleli olan bir sonraki derse geçemiyorsunuz. Benimki biraz da yaşamla alakalıydı; sporu ve arkadaşlarla paylaşarak yaşamayı seviyordum. Arkadaşlarımın bir çoğu birinci sınıfı tekrar okumak zorunda kalmıştı. Ben de onlardan kopmamak için ikinci sınıfta bir tekrar yapmıştım; dolayısıyla hep beraber aynı sınıftan devam edebilmiştik.

Arkadaş grubumla bir çok bilgiyi paylaşarak ürettik; takım olduk

ODTÜ’de sistem, belli bir grubun başarılı, belli bir grubun ise başarısız olması esasına göre kurulmuş; dolayısıyla biraz bencillik gelişiyor. Sizin başarılı olabilmenizin kriterlerinden en önemlisi bir başka arkadaşınızın başarısız olması. Mesela ders notlarını kimse birbirine vermek istemez. Fakat biz özellikle üçüncü sınıftan sonra beş altı kişilik arkadaş grubumla bir çok bilgiyi paylaşarak ürettik; takım olduk. Arkadaşlarımızdan birisinin dayısının inşaat ofisi vardı. O ofis, mesai bitiminden sonra bir çok akşam bizim çalışma mekanımız olurdu. Dört beş kişi oraya gider ve herkes uzman olduğu konuda arkadaşlarına yardım ederdi. Benim uzman olduğum konu ise dinamik ve zemin mekaniğiydi. Bu sayede hem kendi konumuzda uzmanlaşır hem de zorlandığımız konuları arkadaşların yardımıyla daha kolay kavrayabilirdik.  

İnşaat mühendisliği konusunda pek bir bilgi sahibi olamadık galiba...

Mezun olmak üzereyken bir yaz tatilinde, Anadolu Üniversitesi’nde inşaat mühendisliği ikinci sınıfta okuyan ve bütünlemeye kalmış bir öğrenciye ders konusunda yardım etmem istenmişti; merdiven çözümünde zorlanıyordu. Biz ise ODTÜ’de merdiven ile ilgili bir ders almamıştık. Moralim bozuldu; içimden “Yahu bunlar merdiven çözüyor, biz neredeyse mezun olacağız, bu konuda hiçbir şey bilmiyoruz” demiştim. Çocuktan kitaplarını istedim, beş dakika zorlandığı soruya baktım, sonra çözümünü inceledim ve sonunda konuyu kavradım ve anlattım. O gün, “Biz bu okulda inşaat mühendisliği konusunda pek bir bilgi sahibi olamadık galiba” diye düşünmüştüm. Sonradan işin aslını, mezun olurken dekanın ağzından duydum; dekan, “Biz size burada inşaat mühendisliğini öğretmedik. Bir problemle karşılaştığınızda hangi kaynaklara başvurarak o problemi nasıl çözebileceğinizi düşünme yollarını öğrettik” demişti.

Son sınıftayken bir çok dersi verdiğim için şantiyede saha kontrolü yapabilecek bir pozisyondaydım ve bir iş görüşmesi yapmıştım. Bir depo inşaatının kontrolörlüğünü yürütecektim. İş sahibi aylık ne istediğimi sordu. Yeni mühendisler 200 bin lira civarında maaş alıyorlardı. Ben de 150 bin lira istediğimi söyledim. İşin sahibi istediğim ücreti yüksek buldu; “Sana ancak 80 bin lira veririm” dedi. Öğrencilik hayatı da güzel ve artık sonundayım. Şantiye ise okula oldukça uzaktı. Açıkçası alacağım maaş çekeceğim sıkıntıyı karşılamıyordu ve işi kabul etmedim. Bunun üzerine bana TED Koleji’nde okuyan oğluna ders vermemi teklif etti. Saati de beş bin liraydı. Ben de şantiyede çalışmam halinde bana vereceği o seksen bin lirayı birkaç ders yaparak almaya başlamıştım.    

Halı saha mı işleteceksiniz?

Fakülteyi bitirdikten sonra arkadaşlarla iki tane meslek dışı projemiz vardı. Bunlardan birisi Bursa’da halı saha işletmeciliği yapmaktı. Bu biraz da bizim sporcu ruhumuzdan kaynaklanıyordu. O zamanlar sadece İstanbul Topkapı’da Dinarsu’nun böyle bir tesisi vardı ve o da zaten reklam amaçlıydı. Bu konuda açıkçası ailelerimizden doğru dürüst destek alamadık. Ailelerimiz, “Okudunuz, mühendis oldunuz, şimdi halı saha mı işleteceksiniz” diye karşı çıkmıştı. Onlar, doğal olarak mesleğimizde kariyer yapmamızı istiyorlardı. Sermayemiz de yoktu, sermayeyi de ailelerimizden alacaktık. Bir süre sonra gönülsüz de olsa bir miktar yardım ettiler. Mudanya Belediye başkanının oğlu da bizim arkadaşımızdı. Belediyeden yap-işlet-devret modeliyle bir yer istemiştik, projelerimizi bile sunmuştuk. Belediye başkanı Ali Amca da ailelerimizle aynı düşüncede olduğundan bize istediğimiz yeri vermemiş ve projemizi rafa kaldırmıştı. O işi yapmış olsaydık bugün belki farklı yönde bir işletmeci olacaktım. İkinci projem ise restoran işletmeciliğiydi. Ankara’daki öğrencilik hayatımızda yemekleri ya okulun kafeteryasında ya da muhtelif yerlerde yiyorduk. Kebap 49, Tadım Pizza ve Villa bizim en çok tercih ettiğimiz yerlerdi. Bu mekanlara benzer bir yer açmak istiyordum. Tabağa, tabağın desenine, üzerindeki firma logosuna kadar bir takım çalışmaları arkadaş grubumla yapıp o projeye de başlayamayınca, ben de en iyisi şantiyecilik yapayım dedim.

Farklı il ve şantiyelerdeki yaşam düzeni hoşuma gitmemişti
Halı saha ve restoran hevesimiz yarım kalınca bir süre şantiyede çalışarak inşaatın tozunu yutmaya karar verdim. Libya’ya gitme konusunu düşünürken orada işleri olan bir aile dostumuz beni Türkiye’de iş yapan bir arkadaşına göndermiş ve şantiyenin tozunu koklamam için daha küçük ölçekli bir şirkette çalışmamı önermişti. Beni gönderdiği müteahhit olan arkadaşı da bana 450 bin lirayla bir şantiyenin sorumluluğunu teklif etmişti. Görevlendirildiğim şantiye Bergama’daydı. Daha sonra Ankara’daki diğer şantiyelerde görev yapıp Kuşadası’na geçmiştim. Kuşadası benim için oldukça cazip bir yerdi. Şu anda eşim olan nişanlımın ailesi de Kuşadası’nda yaşıyordu. Nişanlım da ODTÜ’de öğrenciydi; yaz süresince onunla beraber daha bol zaman harcama fırsatımız olmuştu. Kooperatif işini teslim ettikten sonra Kuşadası’ndaki işim bitmişti. Ben de tekrar merkeze dönerek Bergama’daki şantiyede işin başlamasını bekliyordum; fakat Bergama’daki projenin yıkma izinlerinin çıkması bir yıl sürebilirdi. O süreçte yerleşik olmayan, farklı il ve şantiyelerdeki yaşam düzeninden sıkıldığımı fark etmiş ve pazarlama sektörüne girmeye karar vermiştim. Bunun için ise öncelikle askerliği yapmam gerekiyordu.

İkinci gün güneşten kulaklarım açılmıştı

Askerliğimi sekiz ay denizci olarak yaptım. Bu dönemi açıkçası, bir an önce bitsin de planlamış olduğum iş hayatına atılayım diye geçirdiğim bir dönem olarak hatırlıyorum... Bursa’dan, 33 günlük eğitim yapacağımız İzmir Poligon’a otomobille dört arkadaş gitmiş ve dördümüz de arka arkaya, elimizde çantalarla Poligon’dan içeriye girmiştik. Arka arkaya olduğumuz için sıra numaralarımız ardışıktı; boylarımız da hemen hemen eşit olduğundan hepimiz aynı takıma düşmüştük ve arka arkaya dizilmiştik. Bu bizim için büyük bir şans olmuştu... İzmir çok sıcaktı, saçlarım da kısa olduğundan ve gün boyu güneş altında yürüdüğümüzden ikinci gün güneşten kulaklarım açılmıştı. Eğitim döneminde, birlik için proje çizmiş, dolayısıyla eğitimlere katılmamıştım; eğitimlere katılmadığım için de yemin töreninin yapılacağı ve ailelerimizin geleceği gün maalesef mutfakta bulaşık yıkamak zorunda kalmıştım. Eğitimden sonra gittiğim Tuzla Deniz Harp Okulu da ülke bütünlüğünü algılama anlamında benim için daha iyi geçmişti. Beni orada elektronik laboratuvarından sorumlu er yapmışlardı.

Dow, Styrofoam’u Türkiye’ye getirmek üzere çalışmalara başlamıştı
Ben askerliğimi yaparken Dow, Marshall ile bir işbirliğine girmiş ve Styrofoam’u Türkiye’ye getirmek üzere çalışmalara başlamıştı. Dow’da çalışan bir tanıdığımın beni bu konuda bilgilendirmesi üzerine ben de Marshall ile görüşmüştüm. Askerliği bittirdikten sonra da 1989 yılında Marshall’da satış mühendisi olarak göreve başladım. Ayrı bir departman olduğumuz için o dönemdeki yöneticim, o departmanın müdürlüğünü yürütüyordu. Kadromuz üç kişiydi. Dow tarafında ise Sedat Arıman vardı. Satış ve pazarlamaya adapte olma konusunda zaman zaman sıkıntı da yaşadım ama bu sıkıntıları kolay aştım. Aynı meslek içinde olduğumdan müşterinin karşısına gittiğimde onunla aynı dili konuşabiliyordum. Sattığım ürün mesleğimin bir ürünüydü. Yapı fiziği konusunda belli bir eğitim alarak değil de sektörün içinde yetişerek uzman olduk. Bu da bana çok büyük haz verdi. Satışlarımızı da ürünün hep teknik yönünü ön plana çıkararak yaptığımız için çok fazla zorlandığımı söyleyememem.

İnsanlara yanlış detay gösteriyorsunuz!
Isı yalıtımı o zamanlar profesyonel kesim tarafından da çok az biliniyordu. Son kullanıcıdan daha çok profesyonellere ısı yalıtımını anlatmaya çalışıyorduk. Ters çatı sistemi Türkiye’ye getirdiğimiz yeni bir konseptti. Almanya’daki teknik merkeze gidip eğitimler alıyorduk. Bu bilgileri sonradan sektöre ve üniversite öğrencilerine anlatıyorduk. Ters çatı sistemini tanıttığımız İstanbul’daki bir fuarda Türkiye’nin önemli mimarlarından birisi “Fuara katılıyorsunuz, ürün tanıtıyorsunuz ama insanlara yanlış detay gösteriyorsunuz; su yalıtımı ısı yalıtımının altında olmaz” demişti. Türkiye için XPS çok yeni bir üründü ve insanların da bunu bilmemesi çok normaldi. Türkiye’de ters çatı sistemi, benim de şu anda içinde olduğum şirketin bir başlangıcı oldu. Ülkemizde bu sistemin tanıtılması ve bu sistemle birlikte yeni bir ürün olan XPS’in pazarla buluşturulması sürecini hep beraber yaşadık. Türkiye’de o dönemde ticari yapı ve otel yatırımları çok fazlaydı. Bu bizim için çok büyük bir avantajdı. Bu yapılarda da genelde teras çatı sistemi uygulanıyordu. Daha önceki sistemlerde, teras çatılarda hep sorun yaşanmıştı. Hızlı bir ilerleme kaydettik. Toplu konutların da artmasıyla teras çatılardan duvarlara doğru yöneldik. 

Marshall’ın içinde tohumlarını attığımız sistemi ayrı bir şirket olarak geliştirmek istiyorduk
Dow, 1992 yılında Türkiye’de yatırım yapma kararı aldı. 1993’te Gebze’deki arazi satın alındı. Dow bir dünya devi ve çevreye duyarlı bir firma olduğundan çok hızlı hareket edemiyor. Dolayısıyla fizibiliteler falan derken ilk Styrofoam levhayı 1995 yılının sonlarında çektik. O güne kadar ürünleri ağırlıklı olarak Yunanistan, zaman zaman da Macaristan fabrikalarımızdan getiriyorduk. Türkiye’de üretime başlayınca da 1995 yılında Mardav’ı kurduk. Kuruluş amacımızdaki ana hedef, o güne kadar Marshall içinde tohumlarını attığımız sistemi bundan sonra ayrı bir şirket olarak geliştirmekti. Mardav kurulurken satış müdürlüğü görevini üstlendim. Genel müdürlük tek elde toplanmıyordu. O güne kadar pazarlama yönetimi bizzat Dow tarafından yapılıyordu. İdari işler kısmı ise Mardav’daki diğer ortağımız Marshall Boya – Toprakçıoğlu Holding tarafından yürütülüyordu. Dolayısıyla genel müdürlük şapkası iki ayrı grubun elindeydi. 1997 yılında yeni ürün ve yeni sistemleri katıp Mardav’ı ve Mardav’ın kendi markası Blue’Safe’i de oluşturmaya başladığımızda şirketi tek elden yönetme kararını aldık ve ben de 1999 yılında Mardav’ın genel müdürlük görevini üstlendim. Pazarlama, personel, satış, finansman ve idari işler tek elden yönetilmeye başlandı. Daha hızlı büyüdük, ürün yelpazesini daha fazla genişlettik; daha müşteri odaklı ve hissedar için de daha fazla kar odaklı çalışma sistemini oluşturduk. Alt yapısı da zaten hazır hale gelmişti, o günden bugüne de başarılı bir şekilde ilerliyor.

Mardav’ın kuruluşundaki en büyük hedefimiz, Styrofoam’u Türkiye pazarına çözülmüş sistemler halinde sunmaktı. Ve inşaat sektörüne, kendi oluşturduğumuz ağın da sinerjisini kullanarak bir takım yan ürün, aksesuar ve tamamlayıcı ürünler katmak istiyorduk. 1997 yılında ilk olarak kendi markamız olan Blue’Safe markasını Blue’Safe sistem çözümleri olarak yarattık. Ki bugün Kalekim ile beraber pazarladığımız Blue’Safe Mavi Kale sistemi 1997 yılında doğan bir sistemin bugüne bir işbirliğiyle gelmiş halidir.

Özellikle dini amaçlı yapıların yapım şekilleri beni çok etkiliyor
Deniz ve deniz mahsullerini çok severim; o sebeple İstanbul Boğazı benim için her zaman cazibesini korumuş bir yer. Ayrıca Beyoğlu’nda yürümekten de hoşlanırım. Doğduğum ve büyüdüğüm yer olması sebebiyle Bursa Setbaşı’nı da severim. Uludağ ise yazın ayrı kışın ayrı bir güzel olur. Bursa’nın hemen yanı başındaki Mudanya, Gemlik ve bunların sayfiye yerleri Burgaz, Kumla gibi yerler de sevdiğim yerlerdir. Ankara’da en çok sevdiğim yer ise ODTÜ kampusudur. Ama bunun yanı sıra semt olarak bir dönem yaşadığım Çankaya’yı da çok severim. İstanbul’daki iki boğaz köprüsünü hayranlıkla izlerim. İnşası sırasında gezme ve inceleme fırsatı bulduğum için özellikle Fatih Sultan Mehmet Köprüsü daha çok hoşuma gider. Mimar Sinan’ın bir çok eserinden ise etkilenmemek mümkün değil. Uluslararası yapılara baktığımda da özellikle Gaudi’nin Barcelona’daki eserleri oldukça çarpıcı gelir bana. Büyük iş merkezleri veya yüksek teknolojiyle yapılmış binalardan daha çok eski dönemlerden kalmış ve özellikle dini amaçlı yapıların yapım şekilleri beni çok etkiler.

Mardav’da kurguladığımız en önemli şeylerden birisi bilginin paylaşılmasıydı
Başarıyı sağlayan takım ve işbirliği şeklindeki bütünlüktür. Beraber çalıştığım ekip arkadaşlarıma son derece güvenirim. Onların tüm donanımlarla beraber çalışmalarına olanak sağlamayı hedeflerim. Bu hem onlara yetki vermek, hem de bu yetkiler doğrultusunda inisiyatif kullanabilmek yönündedir. Fikirlerinde serbest bırakmaya çalışırım ama paylaşılan her konudaki görüşümü de muhakkak söylerim. Başarıyı tabii ki ödüllendirir ve alkışlarız. Ama eksiklik ve yanlışları da kırıcı olmadan söylemek gibi bir eleştiri tarzım var. Çalışma hayatındaki en büyük prensip olarak da bunu görüyorum. Bilgi paylaşımına çok önem veriyorum. Mesela Mardav’da kurguladığımız en önemli şeylerden birisi bilginin paylaşılmasıydı. Her pazartesi sabahı yaptığımız toplantıda, her türlü konudaki bilgiyi paylaşır ve tutanak haline getiririz. Üç bölgemizde de bu toplantılar yapılır ve her tutanak diğer bölgelere gönderilir. Bilginin paylaşılması, bilginin analiz edilerek sağlıklı yönde değerlendirilmesi çalışma hayatında önemsediğim şeylerden birisidir. Paylaşılan bilginin başarıya doğru gideceğine inanıyorum.

Liderlik yapabilmek için ihtiyaçları ve problemleri görmek lazım
İyi bir yönetici öncelikle iyi bir dinleyici olmalı. Liderlik yapabilmek için ihtiyaçları ve problemleri görmek lazım; onları da sırf bakarak göremiyorsunuz. Dinlemek ve yakın olmak da gerekiyor. Kurumdaş dediğim bir kavram var; yurttaş, yoldaş gibi... İyi bir yöneticinin de bu kurumdaş mantığını şirket içerisinde yerleştirmesi lazım. Yöneticinin, farklı dünya görüşleri ve farklı hedefleri olan insanları bir araya getirip aynı hedef için motive etmesi gerekiyor.

Çocuklarımıza ve ailemize yeterince zaman ayıramadığımız inancındayım
Gerçek başarıyı iki yönlü görüyorum; birisi iş hayatındaki başarı, diğeri özel hayattaki başarı. Özellikle aileme yönelik olarak ayırdığım zamanı artırıcı yönde bir tempo izlemeyi, onlarla olan paylaşımı daha fazla artırmayı ve böylelikle başarıyı ikileştirmeyi hedefleyen bir politikam var. Kolay değil bunlar; çünkü iş temposu yoğun kişilerde karşı tarafın beklediği oranda zaman ayırmak çok zor oluyor. Bir kızım bir oğlum var. Kızım 14, oğlum da 3 yaşına girmek üzere. Eşimle üniversiteyi bitirirken nişanlandık, iki yıl sonra da evlendik. O da ODTÜ mezunu matematik bilimcisi. Aldığı pedagojik eğitimler sonunda şu anda matematik öğretmenliği yapıyor. Çocuk yetiştirmek belki de en güzel meslek; ama galiba en zor işlerden de bir tanesi. Yaşadığımız süreçte çocuklarımıza ve ailemize yeterince zaman ayıramadığımız inancındayım. Çocukların bazı ihtiyaçlarını zamanında algılama ve zamanında doğru dönüş yapabilme konusunda çok zorlandığımız oluyor. İş hayatında da üzerinde yoğun olarak çalışıp ve gerçekten iyi hazırlanıp sonucunu alamadığımız bir çok iş var...

Toplu sporları ve dostlarla yapılan aktiviteleri seviyorum
Toplu sporları ve dostlarla yapılan aktiviteleri seviyorum. Basketbol oynamak hala en büyük zevk alarak yaptığım bir spor. Fakat yaş ve fizik olarak baktığımızda, insan farklı sporlara doğru da yöneliyor. Tenis bunlardan birisi. Eşim de tenisi çok seviyor. Tenis severlerden oluşan bir grubumuz var. Tatile çıkarken bile gideceğimiz otelde mutlaka tenis kortunun olmasını şart koşuyoruz. Teniste de çift maçı daha çok seviyorum. Çünkü takım ruhunu orada daha çok hissediyorum. Yanımdaki partnerimle bir takım olup karşı takıma karşı mücadele etmek single maç yapmaktan daha fazla zevk veriyor bana. Kayak da sevdiğim sporlardan birisi.

Felsefecilerin yorumlarından faydalanmaya çalışıyorum
Devamlı okumaya çalışıyorum; felsefe ilgimi çeken bir konu... Düşüncenin insan üzerindeki etkilerini görüyorum ve bireyin kendisini “tam insan” yapabilme konusundaki çabalarında felsefenin çok önemli bir yeri olduğuna inanıyorum. Kendi kişisel gelişimimi sağlarken felsefeden ve geçmiş dönemdeki felsefe düşünürlerinin yorumlarından faydalanmaya çalışıyorum. Eflatun çok değer verdiğim bir felsefeci. Yakın tarihe de merakım var. Hayatımızda hem ekonomik hem de siyasi sürekli bir takım değişikliklerle karşı karşıya kalıyoruz. Fakat bunlar kendiliğinden olan şeyler değil; geçmiştekilerin ve yaşanmışlıkların devamı. Dolayısıyla tarihte yaşananlar bugün gerçekleşenlerin hazırlayıcısı... Cumhuriyet tarihi ve Osmanlı’nın son dönemlerindeki olaylara yaklaşım tarzları ilgimi çekiyor.

Son tüketicini artan bilinci büyük bir avantaj
Yalıtım sektörünün önünün açık olduğunu herkesin bilmesi gerekiyor. Bugün Türkiye’de en çok bilinen yalıtım su yalıtımı; o bile bir çok yeniliğe girmemiş durumda. Isı yalıtımı konusunda son tüketici daha yeni yeni bilinçleniyor ve önü oldukça açık. Ses yalıtımı ya da yangın yalıtımı konusunda ise sıfır noktasındayız. Yalıtım sektöründe çalışacak insanların da önü açık. Bir konuda uzmanlaşmanın faydasına inanıyorum. Ülkemiz ısı yalıtımı konusunda güzel bir gelişme yaşıyor. Yaklaşık üç yıl öncesine kadar hissedarlarımıza yaptığımız sunumlarda, son tüketicinin ısı yalıtımı konusundaki bilinçsizliğini bir dezavantaj olarak gösterirdik. Şimdi ise son tüketicide artan bilinci bir avantaj olarak görmeye başladık. Bu çok önemli. Ama sektörün böyle hızlı büyümesi ve bilincin artmasına rağmen bir çok sektörde yaşanan sorunlar maalesef bizim sektörde de yaşanıyor. Bunlardan birincisi haksız rekabet,  diğer bir nokta da ara eleman eksikliği. Ama bu yönde hem İZODER hem de ÇATIDER tarafından atılan çok ciddi adımlar var. ÇATISEM ve İYEDAM eğitim merkezleri çok faydalı olacak...

Türkiye’de girişimciler fizibilite yapmadan çok hızlı hareket ediyor. Rağbet gören sistem veya ürünü üretmeye başlayıp, kah kaliteden taviz vermek, kah haksız rekabet unsurlarını kullanarak pazardan pay almak isteyen bir yatırımcı modelimiz var. Bu yönde gelecek yatırımlarda, eğer ülkenin o yatırıma ihtiyacı yoksa bu konudaki birimler tarafından belli kısıtlamalar getirilmesi gerektiğine inanıyorum. Bu, pazarın sağlıklı büyümesini de engelliyor.

İnsanlar, yalıtım sektöründe yıllarca özveriyle çalıştı
Yalıtım sektörünün içinde bulunan tüm profesyonel ve yatırımcıları takdirle karşılamak gerekiyor. Çünkü insanlar bu sektörde yıllarca özveriyle çalıştı ve halen çalışıyorlar. Sektör içinde takdir ettiğim insanlardan birisi Syrofoam’un oluşmasına büyük katkısı olan Sedat Arıman... İZODER’de yaptığı çalışmalarla da yalıtım sektörünün son tüketici bazında bilincinin artırılmasına çok büyük desteği var. Beşiktaş’taki küçük bir ofisin bugün geldiği yer olarak baktığımızda Orhan Turan’ı da takdir ediyorum; hem sektöre katkısı olmuştur hem de kendi şirketinin büyümesini sağlamıştır. Durmuş Topçu, kişisel ve şirket menfaatlerini bir kenara bırakıp sektör menfaati için çalışabilmeyi başarmış ender insanlardan birisidir. Ertuğrul Şen ise İZODER’in çehresini çok daha ileri boyutlara taşıdı. Cazım Özal da Türkiye’ye iyi tesisler kazandırdı; özellikle Türkiye’nin en sıkıntılı olduğu dönemde taş yünü yatırımı yapması oldukça anlamlıydı.

Sırf üye olmak bile derneklere büyük katkı sağlıyor
Bu ocak ayında yapılan ÇATIDER 2. Olağan Genel Kurulu’nda sektörün temsilcileri benim yönetim kurulu başkanlığı görevini yürütmemi uygun gördüler. Dernek olarak bundan önceki dönemde sektöre bir ihtisas fuarı kazandırmıştık. Bir diğer nokta da halihazırda devam etmekte olan Çatı Sistemleri Eğitim Merkezi (ÇATISEM) projesi... Derneğin kuruluş dönemlerinde yüzde on zamanımı harcıyordum, başkanlığı alınca bu oran yüzde ellilere kadar çıktı; şimdi ise yüzde yirmi beşlere falan düşürdüm. Bunda kadrolaşmamızın da etkisi var. Bu çerçevede tüm sektör oyuncularını kendileriyle ilgili olan faaliyet konularındaki derneklere üye olmaya çağırıyorum. Derneklerin asıl gelirleri üye aidatları, dolayısıyla sırf üye olmak bile derneklere büyük bir katkı sağlıyor. Derneklerin yaptığı faaliyetler sonuç itibariyle sektöre ve kendilerine dönüyor. Bir de derneklerdeki çalışma grupları ya da komisyonlar içinde yer almaya çalışırlarsa sektörün büyümesine ve toplumsal gelişime çok büyük katkıları olacak. Uygulamacı, satıcı veya üretici olan herkesin kendi alanlarındaki derneklere üye olmasını rica ediyorum...

..................................................................................................

Çalışma arkadaşlarının ağzından Levent Pelesen
Levent Bey, öncelikle çok dikkatli, titiz, sabırlı ve beklentileri yüksek olan bir yönetici. O’nunla bu kadar yakın çalışarak ve her gün ondan bir şeyler öğrenerek kendimi sürekli geliştirebiliyorum. Evren Çabuk/Asistanı

On yıllık çalışma hayatım boyunca satış mühendisi, satış şefi, satış müdürü ve en son olarak da genel müdür Levent Pelesen ile çalışıyorum. Bu süreç içinde öğrenen, öğreten, sorgulayan, geliştiren, daima başarıyı hedefleyen, gerektiğinde Mardav çalışanlarını bir arkadaş olarak da çok iyi dinleyebilen ve Mardav’ı daha ileriye taşıyacağına inandığım Levent Pelesen’e başarılar diliyorum. Hayriye Tezcan Özgönül/Muhasebe Müdürü

Levent, birlikte olduğu ve zaman geçirdiği tüm insanlara her zaman kendinden bir şeyler katmayı çok sever. Onunla başladığınız bir sohbette, yanından her zaman elinizdekinden fazlasıyla ayrılırsınız. Günümüzde bilginin en değerli kaynak olduğunu düşündüğümüzde,  onun böylesine paylaşmaya hevesli olması bence gerçekten çok güzel bir meziyet... Müge Demirkesen/HR Danışmanı

Yedi yıldır güvenle aynı yolda yürüyoruz. Bir çok engelleri aştık. Önümüzde güzel bir gelecek var. Samimi ve güven duygusu içinde, işimizi severek çalışıyoruz. Onu en çok insancıl yanı, samimiyeti ve şevkati açısından beğeniyorum. Sorunları kolay aşan, çabuk düşünen ve çözüme ulaşan bir dimağı var. Alper Doğruer/Satış Müdürü

İnce eleyen sık dokuyan yapısıyla her zaman herşey için en güzeli sorgulayan ve bulan dost insan... O’nunla çalışmak bir zevkti. Gökhan Korkmaz/Mardav’ın eski teknik müdürü

Çok yönlü bir yapısı var. Buna rağmen her konuya titizlikle yaklaşır. Konumu ve beklentisi her ne olursa olsun her arayana, her sorana aynı ciddiyetle cevap için geri döner. Tek sıkıntısı zaman; ama sanıyorum, yoğun olmayı seviyor. Çünkü işini seviyor. Onunla çalıştığım yedi yıl  boyunca hem bana hem de çevresindekilere önce inşaat ve yalıtım sektörünü öğretti. Aynı süreçte kendisinin de azmi, dostane ama seviyeli yaklaşımı ve çalışma şekli ile örnek olduğu, şirket kültürümüzü oluşturan değerleri aşıladı. Onunla birlikte hepimiz Mardav’lı olma ayrıcalığını hissettik, ve bu namımızı hak etmek için hep daha çok ve canı gönülden çalıştık.  Başarısı ise doğal bir sonuç. Gülay Dindoruk/Pazarlama Müdürü


Geri