E-dergi
e-dergi
Portre & Röportaj

Dr. Şevki Vanlı




Mart - Nisan 2005 / Sayı 53

Türkiye’nin ilk uydu yerleşim projesi Or-an ve yurtiçi-yurtdışında yüze yakın projeyi hayata geçiren Dr. Şevki Vanlı’nın Konya-İstanbul-Floransa ve Ankara güzergahında yaşadıkları ve hayatı değerlendirişindeki farklı yaklaşımlar bizleri zaman zaman “sarstı”... Şevki Vanlı, “Toplumda kaybolmak değil var olmak isterim” diyor

1920’li yıllarda bütün Türkiye’de olduğu gibi Konya’nın da ekonomik şartları çok kötüydü. Şimdilerde ise iyice tadı kaçtı; uzun zamandır Konya’ya gitmiyorum; kimliği kalmadı. Kentlerin hepsi birbirine benzer oldu. Antalya’daki bina İzmir’de de var, Isparta’da da var. Her şey anonim ve başkalarına benzer oldu. Cumhuriyetin ilk yıllarında okul, bakanlık ve kültür yapıları titizlik ve önemle ele alınıyor, şehrin duyarlı yerleri ve ülkenin önemli mimarları seçiliyordu. Bugün ise aynı özen ticari yapılara gösteriliyor. Prestijin ağırlığı eğitim ve insandan sermayeye kaydı. O zamanlar Konya, gökyüzü hariç her şeyin topraktan olması nedeniyle yeryüzüyle bütünleşen ve insanoğlunu anlatan bir şiirselliğe sahipti. Belki çocukluğumun bir parçası olması nedeniyle toprağı, duvarı ve kendine özgü bu heykelimsi çevreyi çok severim. Genç cumhuriyet birkaç özenli okulla temsil ediliyordu. İnanılmaz zor koşullar içinde mimariyle ilgilenilmesi cumhuriyetin ciddiyetinin göstergesiydi.

Toplumda kaybolmak değil var olmak isterim
İlk gençliğimde insanların gözüne bakamayacak kadar utangaçtım. Bunu yenmek için yıllarca uğraştım. Utanmayı unutmadığıma memnunum. Belki bu nedenle doğallığı yeğlerim, gösteriden kaçarım. Ama düşündüğümü söylemek cesaretini öğrendim. Bir toplumun başarısının, başarılı bireylerle gerçekleşeceğine inanıyorum. Bireysel bilincin yaygınlaşması çok önemli. Kalabalığa inanmıyorum; demokrasinin halkın ve vasatın diktası olduğunu düşünüyorum. Düşünmeyi bırakmak için üç kişi olmak belki yeterli. Kalabalıkta kaybolma kolaylığı, düşünce ve karar verme sorumluluğundan kurtulmak, bazı toplumlarda daha yaygın. Doğruyu yanlışı kalabalıklar seçiyor. Sanki, ne kadar kalabalıksan o kadar haklısın. Toplumda kaybolmak değil, var olmak isterim. Bir kulübün, derneğin, partinin ya da herhangi bir dayanışmanın içinde olmak istemiyorum. Ne Amerika’da ne de Avrupa’da hayal edilen demokrasi var. Demokrasi seçimden seçime hatırlanır. Orada herkes ancak bileğinin hakkını alır. Bana göre herkesin eşit olması adaletsizliktir.

11 yaşındayken kimin aklına geldiyse beni Galatasaray Lisesi’ne yatılı verdiler. İlk yıllar kötü bir öğrenciydim; Konya’dan sonra İstanbul’a biraz zor uyum sağladım. Her yönüyle kendimi yabancı ve taşralı hissediyordum. Fransız hocalar şaşkınlığımızı affetmiyor, sıkıntılarımızı artırıyorlardı. Sekizinci sınıfta sağlık durumum biraz daha ağırlaştı. Romatizmam, bademciklerimde problemler vardı. Sağlığım ve derslerim bozuktu. Zaman zaman revire, hastaneye ya da eve bakıma gönderiliyordum. Orta sonda bu bir sene oldu. Ne bulursam okuduğum bu dönemde mimar olan amcamın mimarlık dergilerini de okumaya ve 15 yaşımda proje çizmeye başladım. Sekizinci sınıftan sonra derslerimi düzeltmeye başladım. Fakat bu iyileşme çok çalışmaya başladığımdan değil bilinçlenmemdendi. Resim yapardım, dergi çıkarırdık, dekor yapardık, edebiyatla meşgul olurdum. Edebiyat öğretmenimiz Nihat Sami Banarlı o zamanlar bütün liselerin edebiyat kitaplarını yazardı. Beni ve yazılarımı sever, yüreklendirirdi. Sadece Çetin Altan ve bana tam not verirdi.

Atatürk’ün cenazesinin Ankara’ya götürülmesi törenine okulumuz da katılmıştı. Ortaokul birinci sınıftaydım. Güzel bir kortej ve bol gözyaşı vardı. Dolmabahçe Sarayı’ndan Ankara Etnografya Müzesi’ne kadar olan bütün töreni Atatürk’e ve devrimlere inanan, uluslararası üne sahip mimar Bruno Taut düzenlemişti. Altı ay sonra da kendisi ölürken Türkiye’de kalmayı seçmişti. Türkiye’de yaşadığı birkaç yıl içinde başta Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi, birkaç çok güzel okul yapısı, hocalık emeği ve bir kitap bıraktı. Pier Loti ve Claud Farrer gibi beşinci sınıf masalcılara semt adı verilirken, Türklerin tekrar “Hayata dönüş devrimleri”ne inanan ve katılan bu sanatçı için hiç bir şey yapılmamış olması gerçekten çok üzücü...

Konya’da yaşıtlarım arasında uslu ve şehirli, Galatasaray Lisesi ve İtalya’da önce taşralı, Ankara’da ise hep biraz yabancı oldum ya da kendimi öyle hissettim. Sanatçı geçinenler ortam tarafından anlaşılmadıklarından şikayet eder ve mutsuz olurlar. Sanıyorum sanatçının en büyük sorunu kendine olan güvensizliği, yeteneğine olan kuşkularıdır. Sağlık sorunu, geçim sıkıntısı veya yalnızlık zor şeyler. Fakat sanatçıyı coşku ve düşleri mutlu yapar. Çevreye ve ortama aykırı olmam beni hiçbir zaman mutsuz etmedi.

Yeni ortamlara duyduğum istek ve Avrupa’daki savaş sonrası ucuzluk beni İtalya’ya itti...
Onuncu sınıfta Coğrafya dersi hocamız ülkeleri dağıtarak, bu ülkeler hakkında araştırma yapmamızı söylemişti. Bana da Brezilya düşmüştü. Brezilya ile ilgili kitapları karıştırırken Le Corbusier, Oscar Niemayer ve Lucia Costa’nın özellikle Sao Paolo’daki birkaç yapısı başımı döndürmüştü. Türkiye’de tıp, mühendislik ve mimarlık eğitimi almak için olgunlukta iyi bir derece almak gerekiyordu. Ben de mimarlık eğitimini garantilemek için yurtdışına gitmeye karar verdim. Anneme ortaokuldan beri felsefeci olacağımı söylerdim. Annemin de yüreğine iner ve ”Felsefeci olacak hiçbir işe yaramayacak” derdi. Mimar olmak istediğimi duyunca da “Eyvah, amcan gibi olacaksın, inşaatlarda işçileri mi kontrol edeceksin” diye eleştirmişti. Beyoğlu Lale Sineması’nın bir köşesine sıkışmış pek zavallı bir ofis olan Brezilya Konsolosluğuna giderek, Brezilya’da mimarlık eğitimi almak istediğimi söyledim. Konsolos da şaşırmıştı ve “Yirmi yıllık konsolosluğumda böyle bir şey duymadım; biz İtalyan ve Fransız mimarisi etkisi altındayız, burnunuzun önünde İtalya var” demişti. Ben de amcamın aracılığıyla Akademi duayeni A. H. Holtay’a danıştım; O da İngiltere, İsveç ya da İtalya’nın mimarlık eğitimi için uygun olduğunu söylemişti. Ben de en sevimlisi ve en pratiğini seçtim. Bu arada sınavlara hazırlanıyor, yurtiçinde mimarlık eğitimi alternatifini ilk sırada tutuyordum. Her şey yolunda gitti. Olgunluk sınavında da sınıfta “pekiyi”yi yakalayan iki kişiden biri oldum. Fakat yeni ortamlara duyduğum istek ve Avrupa’daki savaş sonrası ucuzluk beni İtalya’ya itti.

Okudukça, tanıdıkça ve anladıkça Floransa gözümde daha çok büyüdü
Sonuçta mimarlık okumak için Floransa’ya gittim. İstanbul’da yaşadığım şoku orada da yaşadım. İstanbul’da bop stil elbiselerimizi Rum terzi Konstantinis’e yaptırır, fötr şapka giyerdik. Zannediyorduk ki bütün dünya öyle yaşıyor. Orada insanlar normal elbise giyiyor ve başları açık geziyorlardı. Bazen Amerikalı zenciler gibi hissederdim kendimi. Yaşam biçimleri, düşünce biçimleri çok farklıydı. Floransa’nın adı şehrin boyundan posundan çok büyük, Rönesans’ın merkeziydi. Mimarlık öğrencileri felsefe, sanat, sosyal konular, din ve politikada fırtınalar estiriyorlardı. Konuşmalarda geçen isimleri çoğunlukla ilk kez duyuyordum. Lisenin iyi bir öğrencisiyken burada bilgi ve düşünce duvarına çarpmıştım. Önce dönmeye, sonra da savaşmaya karar verdim. Eksiklerimi tamamlamak için okumam gerekiyordu... Okudukça, tanıdıkça ve anladıkça  Floransa gözümde daha çok büyüdü. Floransa’da yaşamın boyutlarını duymaya başlıyordum. Bugün orada yaşayanları o büyük tarih içine ezildiklerini düşünür, hepsine acırım; tıpkı burada Sinan’ın yapıları önündeki duygularım gibi... Sinema kulüplerine üye olur, müzik festivallerine giderdik. Sabaha kadar mimarlık konuşurduk. Öğrencilerden Mussolini’nin hemşehrisi olan arkadaşım Agostini tam bir okuma delisiydi. Tanrıtanımaz olduğu halde yazları kitaplarıyla birlikte manastıra kapanırdı. Papazlar da onun tanrıtanımaz olduğunu bilir fakat ona yemek falan verirlerdi. Sonradan benim evime taşındı, gece gündüz tartışıyorduk. Bazen o kadar sıkılıyordum ki pencereden atlayıp kaçmayı düşünüyordum.

Mezun sayısı yüzde yirmiden fazla değildi
Bir gün okuldaki eski öğrenciler bana okulu ne zaman bitireceğimi sordular. Beş senede bitireceğimi söylediğimde hepsi bir kahkaha patlatmıştı. Aralarından bir tanesi dokuz senelik, bir başkası on üç senelikti... Moralim bozulmuştu. Terk edenleri saymıyorlardı bile... Birinci sınıfa 114 kişi başladık, ikinci sınıfta yarısı kaybolmuştu; o disiplini görünce kaçıyorlardı. İki Türk öğrenci geldi, fakat beş sene okuyup bir tek sınıf bile geçemeden geri dönmüşlerdi. Öyle asık suratlı bir disiplin de değildi. Üçüncü sınıfta da kalanın yarısı sınıfta kaldı. Son sınıfa gelince birkaç kişi kalmıştık. Mezun sayısı yüzde yirmiden fazla değildi. Ayrılanlar diğer fakültelere kolaylıkla girebiliyorlardı. Taşlar da böylelikle yerine oturuyordu.

İlk üç yıl vasat bir mimar olmayı kabullenmiş bir öğrenciydim
İlk üç yıl düşük notlarımla vasat bir mimar olmayı kabullenmiş bir öğrenciydim. Bir türlü yüksek not alamıyordum. Prof. Ricci, mantıkçı takımı hoca ve öğrencilerin uzak durduğu sinirli bir genç adamdı. Dördüncü yılın başında elimde yılın ilk eskizleriyle birlikte nasılsa onun karşısında buldum kendimi; çalışmalarıma baktı ve veryansın etti. Elimde bir tabanca olsa ya kendimi ya da Ricci’yi öldürebilirdim. Uzun bir fırça yedikten sonra direnmeye ve tepki göstermeye karar verdim. Benim tasarımda ne yapmaya çalıştığımı öğrenmeye çalışıyor, ben ise bir şeyler anlatmaya çalışıyordum. Ricci, tasarımı bir “istek” üzerine oturtmam gerektiğini bulduğumu anlamıştı. Birkaç ay içinde onun gruptan en çok izlediği öğrencisi olmuştum. Ricci, başarı için düşüncede istenenin bilinmesi, tasarımdaysa imgenin yakalanması gerektiğini anlamama yardımcı olmuştu.

Nihat Sami Banarlı zamanında yazı yazmaya başlamıştım. Daha sonra İtalya’da Architettura isimli yarı amatör bir dergide muhabirlik yapmaya başladım. Bir şey olduğunda beni de çağırırlardı; ayak altında dolaşırdım. Le Corbusier’le bir röportaj yapmak için Marsilya’daki bir inşaatına gitmiştim. Fakat inşaata dört siyah arabayla, öyle şaşaalı ve merasimli gelmişti ki ben de röportaj için cesaretimi yitirmiştim.

Herkesin bir dayanağı vardı
Altı yıl sonra Bolonyalı bir mimarın kızı, dört ay sonra da bir Türk, tek başımıza doktor unvanıyla okuldan mezun olduk. Bu dünya güzeli şehirden ayrılmayı gelecek için beslediğim hayaller kolaylaştırdı. Türkiye’de bir taraftan kendimi bir üniversite ortamında bilgi ve düşünce ağırlıklı çalışmaların içinde bulacak, bazı uygulamalarım ilgi görecek, mutlu bir yaşam geçirecektim. Mezun olduğum ay içerisinde Türkiye’ye döndüm. Asistanlık yapmak için okulların ikisinin de bulunduğu İstanbul’a geldim. Asistanlara 165 lira veriyorlardı. Bu maaş ile bir oda bile kiralayamıyordum. Serbest mesai ile de 500 lira kadar kazanabilecektim. Fakat bu derme çatma düzeni ancak ailesi İstanbul’da olan bekar bir kişi yürütebilirdi. Mimar olan amcamın olumlu haberlerinden sonra Ankara’ya yerleşmeye karar verdim ve 1954 yılının nisan ayında Ulus’ta bir oda kiraladık. Bir çok başarılı mimar da o sıralar Ankara’daydı. Amcamın aşırı yumuşaklığı nedeniyle onun sorumluluğunu yüklendiği uygulamalarda başarısız olduğumuzdan birkaç yıl sonra ayrıldık. Hayata atılır atılmaz diğer mimarlarla da tanışmaya başladım. Fakat çoğu Teknik Üniversite ya da Akademi dayanışması içindeydi. Ben ise aralarında yabancı kalıyordum; hala da yabancı sayılırım. Çok acı bir şey... Herkesin bir dayanağı vardı.

Ben ve kalfadan başka herkes işini biliyordu
İlk müşterim olan Muammer Aksoy’u İtalya’ya giderken İstanbul gemisinde tanımıştım. O zamanlar uçak da vardı fakat benim için çok lükstü. Üç gün süren yolculukta en alttaki ambarda kalıyordum. 1947 yılındaki seyahatimde Türkiye’nin en önemli hukukçularından Muammer Aksoy’u ve büyük sanayicilerden Mümin Erkunt’u tanıdım. Doğal olarak onlar ambarda değillerdi. Çok başarılı bir mühendis olan Mümin Erkunt ile Konya’dan aynı mahalledenmişiz. O beni tanıdı, ben onu tanıyamadım. Onunla sohbet ederken beni Muammer ile de tanıştırmıştı. Sonradan dost olduk ve O’na 1954’te iki buçuk katlı bir apartman yaptım. O zamanın en modern binalarından birisi oldu. Canla başla uğraşıyorduk. Taşçılar Gümüşhaneli, duvar ve kalıpçılar Geredeli, doğramacılar Bolulu, düz işçi Çorumlu ve Yozgatlıydı. Ben ve kalfadan başka herkes işini biliyordu. Bu ilk deneyimimde bayağı sıkıntı çektim. Bir gün kalıpçı, merdivenin kalıbını yapamadığını söyledi; merdivenin biçimini anlamadığını sandım... O zamanlar merdiven kalıpçısının ayrı olduğunu bilmiyordum. Hayrettin Usta ile birlikte uğraştık, dört kez söküp çaktık, sonunda yağmur altında akşama doğru başardık. Orada karıp, döktüğümüz betonun dayanıklılığını kontrol etmek için bir örnek alıp Karayolları’nın laboratuvarına götürmüştüm. Bir santimetre kareye 160 kg yüklenince kırılması gereken beton küp, 40 kiloda dağılmıştı... İlk yapı deneyimimi Muammer Aksoy gibi uygar bir işverenle yaşadığım ve Geredeli Hayrettin Usta’yı tanıdığım için çok talihliyim.

Forum Dergisi, amatörler tarafından çıkarılan bir tür uygarlık manifestosunu andırıyordu

Ulus’ta bir gün Galatasaray Lisesi’nden tanıdığım Metin And’a rastladım. Forum Dergisi’nde sanatla ilgili yazılar yazmamı teklif etti. Turan Feyzioğlu elebaşı gibiydi; iki haftada bir toplanırdık. Muammer Aksoy, Bahri Savcı, Sadun Aren, Turan Feyzioğlu, Turan Güneş, Ali Bozer, Metin And, Bülent Ecevit, Osman Okyar ve Coşkun Kırca gibi isimlerin olduğu çok iyi bir kadrosu vardı. Bir süre sonra yayın kuruluna katılmam önerildi. Başbakan Menderes’e plansız, programsız ve ayaküstü verdiği şehirleşme ve imar kararlarına karşı muhalefet yapmak bana düşüyordu. Forum, amatörler tarafından çıkarılan bir tür uygarlık manifestosunu andırıyordu. Bu kadrodan beş kişi meclise girdi. En amatör görünümlü Bülent Ecevit ve Mümtaz Soysal en koyu profesyoneller oldular. İhtilalden sonra Mümtaz Soysal ve Doğan Avcıoğlu Yön isimli dergi çıkardıklarında onlara katılmayı doğal bir görev saydım ve ikinci sayısına yazı verdim. Yeni yerel yönetimler de Menderes’ten geri kalmamak için plansız ve projesiz işler sürdürüyorlardı. Fakat derginin belki haklı olarak aşırı bir heyecanla yayın yapması bana ters geliyordu, sonunda ilişkimi kestim.

Bayındırlık ve Milli Eğitim Bakanlığı, tanınmış hakların geri alınmasını hem duygusal hem de politik  nedenle doğru bulmuyordu
Başbakan Menderes, makyaj nitelikli imar hareketlerinin alkışlanmasını istiyordu. O zamanlar  İstanbul’da olan Mimarlar Odası’nın merkezi ise bundan kaçınıyordu. Başbakan hemen gerekli değişiklikleri yaparak oda merkezlerinin Ankara’da olması zorunluluğunu getirdi. Mimarlar da zaten muhalefet yapmakta olduğum için beni seçtiler. 1958 yılında da beni zorla Mimarlar Odası Genel Sekreteri yaptılar. 1958 yılında Mimarlar Odası’nın merkezi Ankara’ya geldiğinde yer kiralayacak, personel alacak olanağı yoktu. Altı ay benim özel büromu kullandık. Bizden istenilen susmak ve Menderes’i desteksiz bırakmaktan ibaretti. Ben böyle bir bekçiliği kendime yediremiyordum.

O yıllarda Türkiye’de mimar sayısının çok az olduğu yıllardan kalma kurallar sürüyor ve tekniker, kalfa gibi elemanlar mimari proje yapabiliyorlardı. Bayındırlık ve Milli Eğitim Bakanlığı, tanınmış hakların geri alınmasını hem duygusal hem de politik nedenlerle doğru bulmuyordu. Çünkü bu kesimin oy sayısı mimarlardan kat kat fazlaydı. Biz de teknik hizmet yetkilerinin tekrar düzenlenmesi için Bayındırlık Bakanlığı’na başvurduk. Köklü düşüncelerimizi bilmeyerek bir komisyon kurdular. Az katlı ve yığma yapıları tekniker ya da kalfalara bırakan öneriler getirdiler. Biz de mimarlığı yalnız mimar yapar diye dayatıyorduk. Yüksek fen heyetindeki bir mimar, ortamın rahatsız olmayacağı şekilde basamakları alıştıra alıştıra çıkmamızı istiyordu. Ben ise sabırsızdım; “Bu iyi bir yöntem olsaydı Atatürk de halkı şapkaya alıştırmak için her beş yılda bir fese bir parmak genişliğinde kenar eklerdi” dedim. Büyük teknokratlar nasıl olsa geçmez diye önerimizi kabul ettiler.

Nitekim üç bakanlığın imzasını almasına karşın Milli Eğitim’de takıldı kaldı. Aylarca aracılar koyduk nafile. Deneyimli bir mimar, “Bakana git, yakında büyük kongremiz var, bu müjdeyi bütün üyelerimize verelim” de dedi. Ben de Bakan Benderlioğlu’yla görüşmeye gittim. Odasında da öğretmen tayinlerinden olsa gerek mahşer kalabalığı vardı... Söylenenleri de pek dinlemiyordu, benim söylediklerimden politik bir çıkar hissetti ve ilgili müsteşar yardımcısını azarlayarak kararnameyi imzaladı. Bir hafta sonra Ankara’da, aleyhte gösteriler başlayıncaya kadar bu olayın gerçekliğine inanamadım. Bakan, protestoları görünce “Kim yaptı bunu?” diye etrafı paylamış. Korktum ama geri dönülmedi.

Tac Mahal mi yapıyorsunuz?..

Yine 1960’lı yılların başında Ergun Unaran’la Mimarlar Odası adına Maliye Bakanlığı’na giderek diğer sanat erbabına tanınan ölçüde mimarlara da vergi muafiyeti istedik. Aldığımız yanıt “Tac Mahal mi yapıyorsunuz” oldu. Biz de ressamların Leonardo, yazarların da Shakespeare olmadığını söylemek istedik ve tartışmayı kaybettik. Halkın sahne ya da eğlence eylemlerini sanat kelimesi ile tarif ettiği, medyanın da çanak tuttuğu bir ortamda yaşıyoruz. Genelde tarihi mirasa ve özellikle Mimar Sinan’a gösterilen bilinçsiz saygı dışında ancak görkemli, güneşte parıldayan camların veya korku veren karmaşaların değerlendirildiği görülmektedir.

Kocaman maketi kaptım, bir kilometre kadar koştum...
1966 senesinde Tandoğan Öğrenci Yurdu yarışmasını kazanmıştık, haftalar geçmişti ama arayan soran yoktu. Mal sahibi TSK’nin bir vakfı, genel sekreteri ise bir albaydı. Albay, bu hayır işini bedelsiz yapmamı teklif etti. Sonra da aylarca konuşmalar sonunda Gen. Kur. Başkanı Tural Paşa’nın projeyi istemediğini söyledi. Tural Paşa ordu içinde sertlik simgesi bir efsaneydi. Askerliğimi yeni yaptığım ve ordunun üst kademelerinde de makul insanlar olduğunu bildiğim için Tural Paşa ile konuşmaya karar verdim. İkinci Başkan Tulga Paşa aracılığıyla kendisinden randevu istedim. Bir cumartesi günü haber geldi, kocaman maketi kaptım ve bir kilometre kadar koştum. Odada birkaç yüksek rütbeli subay daha vardı. Kendisi dahil herkes ayakta ve çıt çıkmıyordu. Projeyi anlatmaya başladım. Sözümü bitirdiğim zaman yine herkes susuyordu. Tural Paşa da makete bakarak düşünüyordu. Sonunda “Yapalım, çok güzel olacak, Anıtkabir’den dönerken görülen kötü manzara ortadan kalkacak, Atatürk’ün ruhu mutlu olacak” demişti.

Devlet, Or-an’da bütün görkemiyle karşımıza dikildi
1964’te Gazi Osman Paşa’da yaptığım ve bir bölümünü sattığım apartman, çevremdeki mühendisleri girişimci olmaya heveslendirmiş olacak, birlikte apartman yapıp satmak için ısrara başladılar. Ben de kamu ve özel müşterilerle yaşadığımız sorunlardan yorgun düşmüş ve yarışmayı kazandığımız halde bize yaptırılamayan Milli Kütüphane olayının tepkisiyle farklı bir üreticilik işine sıcak bakmaya başlamıştım. Konut sıkıntısının tek tek apartman yapımıyla giderilemeyeceği, toplu üretim için özel koşullar ve örgütlenme gerektiği belliydi. Ben de bir uydu şehir geliştirmek ve projelendirme hayalleri kurmaya başladım. Bir yapıyı değil bir çevreyi tasarlayacak, yolu, kaldırımı, evleri, okulu, merkezi ve her şeyiyle bir bütünü projelendirecektim. Hedefleri beni kışkırtanlara anlattım, her dediğimi onayladılar. Dostlarımla önce elli kişilik bir anonim şirket kurduk. Sonra ortak sayısını birkaç yüz kişiye çıkardık. Küçük birikimleri, sigorta ve Emlak Bankası kredilerini ve DPT’nin vaatlerini birleştirerek orta gelir grubunu iyi bir eve, daha önemlisi iyi bir çevreye kavuşturmak istiyordum. Sonuçta Çankaya’nın arkasında tamamı veresiyeyle yaklaşık 60 hektar yer aldık. Or-an yerleşiminde orta gelir grubu için asansörsüz dört katlı apartmanlar egemen olsun istiyordum. Ankara Özerk İmar Müdürlüğü projeyi hemen onayladı. Ve ondan sonra devlet bütün görkemiyle karşımıza dikildi.

Bakanlıktan, “Planlama sahanız baraj taşma alanında kaldığından tasdik edilememiştir” diye bir yazı geldi. Yazılar karıştırılmış olacak diye gülerek bakanlığa gitmiştim. Ama onlar ısrarla arazinin baraj taşma alanında olduğunu iddia ediyorlardı. Nasıl anladıklarını sordum, “Haritada maviye boyanmış” dediler. Hangi barajın taşma alanı olduğunu öğrenmek istediğimde ise cevap veremediler. “1200 metre yükseklikte baraj taşması mı olur?.. Bütün Türkiye sular altında kalmaz mı?” dedim yine cevap yok… Sonunda akıllı bir müsteşar yardımcısı yanlış boyamayı doğru boyama ile düzeltti ve imar sınırları dışında Türkiye’nin ilk mevzii imar planı onandı.

Önce su boruları patladı, ardından elektrik arızaları başladı

Altı çadır kurarak 1970 baharında inşaata başladık. Evlerin inşaatı bir heyecan; yol makinelerinin çalışmasını seyretmek bir başka coşku; orada yaşam başlamamış olsa bile her atılan adım benim için mutluluk oluyordu. Hele yaşama başlaması heyecanın ve korkunun zirvesiydi. Önce su borusu donarak patladı sonra da elektrik arızaları başladı. Daireleri biraz gecikmeyle, biraz kusurlu teslim ettik. Aralarında Ecevitler, Akyollar, Baykallar, birçok sanatçı, bilim adamı ve politikacı otuza yakın yıldır yaşıyorlar. Ben de çalışma yerim dahil Or-an’da yaşıyorum.

Or-an’a ilk taşınanlardanız... Bir gün elektrik kesildi, kaloriferler yanmıyor, evlerde donuyoruz... Kendimi sorumlu sayıyor ve üzüntüden kimsenin yüzüne bakamıyordum. Bir komşuyu yanıma alarak Konya yolundaki trafoların yolunu tuttum. Hem komşuya gayretimi göstererek kendimi savunuyor hem de küçük bir umudu deniyordum. Trafoların bulunduğu yere gittik, sıcacık bir odanın içinde beş altı kişi çay ve sigara içerek kağıt oynuyorlardı. Kapıyı açan, sesimizin acıklı titreşimlerinden etkilenerek birkaç kilometre bizimle geldi ve bir şalteri indirdi. Ve elektrik Or-an’a doğru akmaya başladı. Üç gündür yapılacak iş buydu, ama kağıt oynamak onlara dayanılmaz keyif veriyordu.

Acemi nalbant işini fakirin eşeğinde öğrenir
1980’lerin başında bir büyük müteahhit adına Libya’yı hedef seçtik. Kaddafi, ülkesine kimlik kazandıracak bir düzen hayal etmişti. Bir buçuk yıl içinde belki on kez gittiğim Libya’da önce Türk Büyükelçilik yapısını projelendirdim. Cevahir başladı, Enka sürdürdü, Mesa bitirdi. Şimdi, kim yaptı bu binayı diye sorulunca oradaki personel son inşaatçının adını veriyormuş. Hazırlanan bir raporu kim yazdı diye sorduğumuzda nerdeyse sekreterin isminin verilmesi ya da bu tablo kimin diye sorulunca sahibinin ya da galerinin isminin verilmesi gibi bir şey… Acemi nalbant mesleğini fakirin eşeğinde öğrenirmiş. Libya’daki Türk müteahhitlerinden en az yüzü kendi ülkesinde ya da kasabasında bile inşaat yapamayacak tiplerdi.

Libya’dan birkaç yıl sonra Cezayir’de büyük bir yarışma kazanarak bu ülkeye gittim. Cezayirliler beni alışmadığım kadar iyi karşıladılar. Başkentte, Cezayir milli uygarlığını simgeleyecek bir politik/kültürel milli merkezin projesini yapacaktım. Cezayir’de aralıklarla yapılan toplantılar sonunda bir yılda sözleşme imzaladık. Kültür merkezi, plastik sanatlar, müzik ve dans okulu, opera, kütüphane ve sosyal bölümler, görkemli merasim salonları, önemli konuklar için misafir evleri, halka dönük çok büyük bir park ve tesislerden oluşan projelerin, yapılacağı alanda kurulacak büroda yapılması koşulunu koydular. Cezayirlilerin çok katı ve zor işveren olduklarını duymuştum. Tüm mühendislik hizmetleri ve mimarinin bir bölümü Ankara’da yapılıyordu. Sözleşme görüşmeleri devamınca bir yıl, projelerin tüm tasarım çalışmalarını hazırladım. İmzayı attığım ana kadar 1.5 yıllık tüm emek ve masrafı kaybetmeyi göze almış fakat her şey mutlu sona ulaştığında çok karlı çıkmıştım.

Dünyanın gözü ekonomik göstergelerden başka bir şey görmüyor
Ankara’ya döndüğümde hemen kendime Or-an’da güzel bir büro inşa ettim. Yurtdışında bu kadar büyük bir prestij programını projelendirmiş bir mimar olarak profesyonel etkinliğimizin artacağını düşünüyordum. 1980’lerin ortalarında ulaştığımız mali olanaklarla altı mankenle Ege’ye açılacak halimiz olmadığına, yaşam biçim ve düzeyini değiştirmek gereğini de duymadığımıza, bu olanakları da mimarlıktan kazandığımıza göre bu sanatın Türkiye’de daha başarılı olması için ortamın geliştirilmesine katkıda bulunacak bir vakıf kurmak istedim. Ve dostların desteğiyle Şevki Vanlı Mimarlık Vakfı’nı kurdum. Bütün dünyanın gözü ekonomik göstergelerden başka bir şey görmüyor. Ülkemiz vakıflarının hemen hepsi iyilik üzerine kurulmuş. Ölçüler nicelik sınıfından; bizim işimiz ise toplumun kültürel yaşamına, mimarlık ortamına düşünsel katkıda bulunmak; yani nitelik peşindeyiz. Mimarlık müzesi de kurmak istiyorum. Bunun, Rahmi Koç’un teknoloji müzesinden daha önemli olduğuna inanıyorum. İnsan zekası, görüldüğü gibi teknolojiyle ilişki kurmakta çok büyük sorun yaşamıyor. Ama sanatta, aklın ötesindeki muhayyelede yol almak zor oluyor. Vakfı çok güçlü ve uzun ömürlü kılmak için yepyeni bir yerleşim gerçekleştirmek istedim. Bu kez Erkeksu Çiftliği’ni yaklaşık 700 hektar üzerine Ankara için yeni bir uydu oluşturmakla uğraşıyorum.  

1988’de de İhracatçılar Birliği Dinlenme ve Toplantı Merkezi’ni yaptım. Amaç, yabancı ticaret heyetleriyle görüşmelerin bir özel tatil mekanı koşullarında yürütülmesiydi. Halbuki önce Çiller, sonra da Necmettin Hoca’nın zamanında av köşkü gibi kullanılması beni üzmüştü. Ne İhracatçılar Birliği ne de Dış Ticaret Müsteşarlığı’ndan Cezayirli yöneticilerin tebrik ve teşekkür ederek gösterdikleri uygarlığı ve duyarlılığı gördüm. Anlaşılan, ücretimizi vermekten öte kültürel bir alışverişin bilincini, isteğini daha çok bekleyeceğiz.

Sadelik, modern mimarinin temel kriterlerinden birisi...
Sadelik, modern mimarinin temel kriterlerinden birisi. Klasizm, süse düşkün bir  görünüşle asırlarca dayandı... Fakat hayat değişti. İnsanların artık Dolmabahçe Sarayı ya da Paris Operası gibi binalarla ilgilenecek hali yok. Ayrıntıları seyredecek rahatlık kalmadı artık. İnsanlar hızlı yaşıyor. Onun için insanlar, her şey daha pratik, rasyonel, fonksiyonel olsun ama bir taraftan da özel olsun, anonim olmasın istiyorlar. Bunları mimar görmek zorunda. Sade ve az malzeme, kolay ve az detay ama coşkulu bir ana forma yönelmek, gerek tasarıma yaklaşımımızın gerekse yaşamdaki davranışlarımızın anlamı olabilir. Ayrıntıdan, yaşamda ve tasarımda korkarım; veya bir ölçüden sonra ayrıntı öze zarar verir endişesi taşıyorum. Sadeliğin erdemine olan inancım, büyük olasılık modernizmin ilkelerinden geliyor.

Satmanın, yapmanın önüne geçtiği bir dönemde şarlatanlık da yeteneği aşmaya çalışacaktır
İnşaatçılar mimariyi anlamak istemiyorlar. Tekstilcisi de, otomobilcisi de herkes batıyı taklit etme peşinde. Bu şekilde bir kişilik sahibi olamayız. Mesela bir gün bir kurumun başkanına binasını beğendiğimi söylemiştim. O ise iftihar ederek “Tabii, biz mimara emir verdik. Paris’e gitti ve falanca binanın santimine kadar ölçülerini aldı ve geldi burada uyguladı” demişti. Satmanın, yapmanın önüne geçtiği bir dönemde şarlatanlık da yeteneği aşmaya çalışacaktır. Mimarlar, yapılandan çok dergilerden öğreniyorlar. Öğrenmekle kopya çekmek veya bir tür çizim ile çözüm taşımak birbirine karışıyor. 1950’li yıllarda DSİ, bir baraj gölü kenarında yapacağı rekreasyon tesislerini yarışmaya çıkarmıştı. Kazanan projenin tamamen bir İsrail projesi olduğunu anlayan Doğan Hasol iki projeyi birlikte yayınlamıştı. Hepgüler, Hasol’u mahkemeye vermiş ve Hasol’u tazminata mahkum ettirmişti. Hakimlerin telif, müellif, sanat ve tasarım konusunda ne düşündükleri anlaşılamadı.

Mimari, bütün sanatlar gibi şiirselliği amaçlar; diğerlerinden farkı olan “fayda” unsuru bu amacı değiştirmez; zorlaştırır. Her sanatta “dil” temel kurucudur. Mimarinin de dili, dilleri vardır. Nasıl düşüncemizi onunla üretiyorsak mimariye yaklaşmak, onunla anlaşmak için de o dili bilmek gerekir. Okullarda tasarımın nasıl yapılacağı öğretilemez, mimarlığın dili ve birçok yaklaşımın bilgisi verilmeye çalışılır. Genç insan duyarlı ve yetenekliyse dili keşfeder, dilini seçer, büyük yetenekler özel dil oluşturanlardır. Yunus Emre altı yıl odun taşıdıktan sonra bir gün konuşmaya, o nefis şiirleri söylemeye başlamışsa, tasarım fenomenini keşfeden kişi de yeni bir dünya ile tanışır. Bu geçişi yapamayanlar her dalda ömür boyu odun taşımayı sürdürürler.

Türkiye, büyük bir şehirleşmeye ve inşaat eylemine hazırlıksız yakalandı. Gelişmiş ülkeler, zamanında ve az uygulamayla az hata yaptılar. Biz mimarı, mühendisi, kalfası, müteahhiti ve mal sahibini yetiştiremeden dev gereksinimler yaşadık, geçici yerleşim olarak gecekonduyu yönlendirmeyi başaramadık. Kendimizi her açıdan niteliksiz bir yapılaşmanın içinde bulduk.

Dr. Şevki Vanlı Kimdir
1926’da Konya’da doğdu. Orta öğrenimini Galatasaray Lisesi’nde, mimarlık eğitimini ve doktorasını ise Floransa Üniversitesi’nde tamamladı. Çalışmalarından ötürü Mimarlar Odası tarafından ödüllendirilen ilk mimarlardan oldu. 1970’li yıllarda Ankara’daki ilk özel uydu yerleşimi olan Or-an projesini yaptı ve yönetti. Yurtiçi ve yurtdışında aralarında Cezayir Ulusal Merkezi’nin de bulunduğu yüze yakın proje gerçekleştirdi. 1992 yılında Mimarlar Odası tarafından Büyük Sinan Ödülü’ne layık görüldü. Kendi adını taşıyan Şevki Vanlı Mimarlık Vakfı’nı ise 1989’da kurdu.


Geri