E-dergi
e-dergi
Portre & Röportaj

BTM Yönetim Kurulu Başkanı Levent Ürkmez


Ocak - Şubat 2005 / Sayı 52

İzmir sevdası, futbol aşkı ve ilkleri yaratan sanayici kimliğiyle yalıtım sektörünün en renkli simalarından birisi olan BTM Yönetim Kurulu Başkanı Levent Ürkmez, çocukluğunda da üstün “ticari zekası”yla kendisinden büyüklere esin vermiş, yol göstermiş... Ortaokuldayken çizgi romanlar kiraya veren, gazete bayii işleten, sigara satan ve tekstil alanında piyasa araştırmaları yapan Levent Ürkmez’in Levent İzolasyon olarak bayisi olduğu BTM’yi ilginç bir “restleşmeyle” satın alarak Çayırova’dan İzmir’e getirmesini, “ring seferleri” yaptığı günleri, “tribünden” gelerek ülkemizin en önemli spor kulüplerinden Göztepe’nin başkanlığına kadar uzanan futbol aşkını, kulüp ve şirket yöneticiliğinin zorlukları ile hatırda kalan anılarını kendi ağzından dinleyeceğiz...


İzmir Kemalpaşa’da 1950 yılında doğmuşum. Doğduğum ev de şu anda fabrikamızın bulunduğu bölgedeydi. O tarihlerde İzmir’e üç buçuk saatte gidebiliyormuşsunuz; şu anda yarım saat bile sürmüyor. Büyük dedelerim de dahil ailemizde herkes İzmir Kemalpaşa’dan... Ben bir yaşındayken İzmir’e göç etmişiz. Ortaokul ikinci sınıfta bir coğrafya hocasıyla takışmam ve belge almam nedeniyle bir okul değişikliği yaşadım; liseyi Türkay Koleji’nde okudum. Daha sonra Ege İktisadi Ticari Bilimler Yüksek Okulu’na girdim. Üçüncü sınıftayken Ecevit Hükümeti devrinde özel okullar kaldırıldı, okulumuz da Ege Üniversitesi’ne bağlandı. Oradan 1973 yılında iyi dereceyle mezun oldum. İşletme eğitimi, ticari zihniyetimin gelişmesinde ufuk açma açısından oldukça etkili oldu. Zaten bilinçli seçmiştim; rakamları ve ticareti o zamanlar da çok seviyordum. Şayet yalıtım sektörüne girmeseydim, çok iyi bir tekstilci olurdum. 17 yaşındayken İstanbul’a gelip 45 gün yaya olarak dolaşarak nerede ne yapılıyor ve ne satılıyor diye kendi çapımda araştırmalar yapıyordum. İzmir’e döndüğümde de benden büyüklere bu izlenimlerimi aktarıp İstanbul’la ticaret yapmalarını sağlıyordum. Tophane’deki Amerikan Pazarı’na gider, bluejean falan alırdım. Kendi kendime blujeani Türkiye’de üretmenin yollarını araştırıyordum...  

Gazeteden sigaraya kadar bir çok şey sattım

Çocukluktan itibaren ticareti seven bir insanım. Ortaokuldayken okula biraz erken gidip kapının önünde tezgah açar ve Teksas, Tommiks tarzı kitapları 5 kuruşa kiraya verirdim. Bu iş çok iyi tuttu. O yaşlarda bir “ihtiyacı” görmüştüm; yani bir “görme” meselesi...  Babam otel müdürüyken de otelin önünde gazeteden sigaraya kadar bir çok şey sattım. Gazeteci bir ağabeyimiz vardı. Ben ortaokul birinci sınıftayken bir yaz dönemi hastalandı. Hastalanınca da gazete bayiini bir müddet benim çalıştırmamı teklif etti. Gazete 25 kuruşa satılıyor ve bunun 4 kuruşu bayiye kalıyordu. Bu dört kuruş kardan da benim payıma bir kuruş düşüyordu. Ben de bu teklifi kabul ettim ve iki ay boyunca o gazete bayiini işlettim Bir yıl da fuar zamanında Fuar Sigarası sattım. Fuarın sigara satılan yeri akşam 6’da açılıyordu. Gelen geçen de devamlı sigara soruyordu. Ben de babamdan 22.5 lira para istedim. Sigaralar 90 kuruştu. “Ne yapacaksın” dedi, “Sigara alacağım, çok talep var” dedim. “E peki paramı iade edecek misin?” diye soru, “Tabii edeceğim” dedim... Neticede bir akşamüstü 25 tane sigara aldım. Ertesi gün öğlene kadar sigaraların tümünü sattım. Tanesinde 10 kuruş kar etmiştim. Beni gören büyükler de bu işin karlı olduğunu gördüler. İş büyüdü, çevrede başka tezgahlar da kurulmaya başladı. Yani sürekli bir arayış içindeydim. Mesela üniversite sondayken de tekstil ve konfeksiyona karşı ilgim vardı. İzmir’de zamanım boş geçmesin diye herhangi bir ücret almadan tezgahtarlık yapıyordum.

Altın bilezik...
Babamda da müteşebbislik ruhu vardı. Kemalpaşa’dan gelip hiçbir varlığı olmadan İzmir’e yerleşip bir şeyler yapma çabası içerisinde olması zaten O’nun girişimcilik ruhunu gösteriyor. Babam, İzmir’de bazı özel işlerde çalıştıktan sonra 1958 yılında bir otel müdürüyken yalıtım malzemeleri üzerine uzman bir ermeni ile tanışmış. Türkiye’yi terk etmek üzere olan bu Ermeni babama, “Lütfü, seni öyle bir konuyla tanıştıracağım ki tam bir ‘altın bilezik’, bunun kıymetini bil” demiş. Babam da Yeşilyurt’ta bir aparmanın altında küçük bir imalathane kurup likit ürünler ve ziftli kağıt üretmeye başlamış. O zamanlarda asfalt Batman’dan, ziftli kağıt ise İstanbul’dan geliyordu. Böylece günde 500 kilo kağıt üreten bir makineyle üretime başlanmış. Ben de eğitimimi ve kısa devre askerlik görevimi tamamladıktan sonra 1973 yılında İzmir Halimağa Çarşısı’ndaki Levent İzolasyon mağazamızda alt seviyeden işe başladım. Önce muhasebeyi biraz didikledim, daha sonra malzemeleri tanıdım ve satışa geçtim. Satışa başlarken satın almayı da üstlendim. Bunları yaptıktan sonra bir yıllık süreç içerisinde olayı kavrayıp, kendime belli hedefler belirledim.

Ring seferleri yapıyordum

1973’te şu andaki fabrikamızın içindeki alanda üç ton kapasiteli ve ziftli kağıtta kullanılmak üzere daha kaliteli kağıt üreten bir makine kurmaya karar verdik. O makine iki yılda kuruldu. 1978 yılında bu defa kağıt sektörünün karlı olması nedeniyle makinemizi büyültmeye karar verdik ve 20 ton kapasiteli bir kağıt fabrikası kurduk. En çalkantılı dönemlerdi... Günde altı saat elektrik veriliyordu, müthiş bir darboğaz sıkıntısı, karaborsa... Sağ-sol birbirine girmiş; çatışmalar, grevler, lokavtlar... Uzun yıllar bu fabrika ile işi götürdük. 1988 yılında da günde 60 ton temizlik kağıdı üreten kağıt makinesini devreye soktuk. O günlerde cumartesi ve pazar günleri de çalışırdım. Resmen “ring seferleri” yapıyordum. Cuma, cumartesi ve pazar günü İzmir’de, iki gün Ankara’da ve iki gün İstanbul’daydım. Tatil yapmıyordum, müthiş bir tempoydu... 1970’li yıllarda kardeşim kağıt fabrikasıyla, amcam da uygulama işleriyle ilgileniyordu. Ticari nosyon, pazarlama, dağıtım gibi faaliyetlere de ben bakıyordum. Hedeflerimiz dünya standartlarında üretim yapmak ve ihracata yönelmekti. Bir diğer hedefimiz de Türkiye yalıtım piyasasında satış lideri olmaktı. Bununla ilgili yapmamız gereken ilk iş ise Ankara’da bir mağaza açmak oldu. Çünkü o tarihlerde işlerin çoğu sadece devlet ihaleleriyle yürüyordu. Müteahhitlerin merkezi de Ankara’ydı. Bu amaçla da 1979 yılında Ankara’da ilk mağazamızı açtık...

“Beni kızdırmayın; bizi bu fabrikanın sahibi yapacaksınız”

Levent İzolasyon olarak 1975’ten beri Cam Elyaf’a ait olan BTM’nin bayiliğini yapıyorduk.  1986 yılında ise firmanın ürünlerinin yüzde 75’ini satar konuma gelmiştik. BTM’yi Cam Elyaf’tan satın almamızın ilginç bir öyküsü var... Bir vade farkı olayından problem çıkmıştı. Bayağı tartışmalar yaşandı. Ben o toplantıdaki tartışmada çok sinirlendim; “Yahu beni kızdırmayın, bizi bu fabrikanın sahibi yapacaksınız” dedim ve toplantıdan ayrıldım. Çok mantıksız bir olaydı... Cam Elyaf, fatura altı % 15 ve otuz günlük çekle ödediğimiz takdirde de yüzde altı iskonto uyguluyordu. Biz, Cam Elyaf’a boş çek karnemizi veriyorduk, çeklerimiz onların muhasebe bölümündeydi ve çıkan malla ilgili miktarı kendileri yazıyorlardı. Biz de burada kayıtlarımıza geçiyorduk.

Bir gün müfettiş incelemesinde Levent İzolasyon’un ödemelerinin hepsinin bir gün geciktiğini fark etmişler. Bayilik anlaşmasında da “Ödeme geciktiği takdirde % 6 peşinat iskontosu iptal edilir, ayrıca geciken süre için de vade farkı alınır” diye bir madde var. Bu maddeye dayanarak bugünkü rakamla trilyonlarla ifade edilen bir meblağ çıkarmışlardı bize. Sebebi ise bir gün gecikmemiz... Biz gecikmemiştik; onların muhasebesi bu şekilde tahsil etmişti. “Çeklerin giriş tarihlerine bakın” dedim. Hadi onu da bırakın, madem siz uzlaşma düşünüyorsunuz, ben bir gün gecikmiştim... Bir gün gecikmeseydim sen benim bu yüzde 6’mı iptal etmeyecektin. O zaman sen benden bir günlük vade farkını al. Söz konusu olan 35-40 gün değildi. Saçma sapan bir nedendi... Cam Elyaf Yönetim Kurulu Başkanı da bizi haklı buldu, suçun kendilerinde olduğunu anladılar. Neticede olay tatlıya bağlandı. Ardından dört ay geçti ve bir gün genel müdürleri beni aradı. “Sen geçen gün fabrikayı satın alabileceğini söylemiştin, bu konuda ciddi misin?” diye sordu. Ben de ciddi olduğumu ve teklifimin arkasında durduğumu söyledim. Bunun üzerine beni davet ederek konuyu görüşmek istediler. Bizim için de sürpriz olmuştu. Hemen bizimkilerle konuştum. O tarihlerde bizim bu fabrikayı alacak maddi gücümüz yoktu. Atladım İstanbul’a gittim.

O tarihte İzmir’de bitüm üretimi yoktu; asfaltı, işbirliği yaptığım Mustafa Oran vasıtasıyla Batman’dan getirtiyorduk. Mustafa Oran ile de 1973 yılından o güne kadar gayet iyi diyalogumuz vardı. Kendisinden ortak olmasını istedim. O da, “Beni bu işe bulaştırma, senin ne kadar paraya ihtiyacın varsa ben vereyim, sen bana parça parça ödersin, nasıl olsa benden asfalt alacaksın ben de iş yapacağım” dedi. Ben her şeye rağmen kabul etmedim ve “Seni de  sanayici yapacağım” dedim. Sonunda O’nu da ikna ettim. 400 milyon lira istiyorlardı... Cam Elyaf, okside bitümlü örtüler üretiyordu. Bugünkü polimerik bazlı ürünler yoktu. Sonuçta yanıma Mustafa Bey’i de aldım, adamlarla sıkı bir pazarlık yaptık. Peşinatlarımızı, senetlerimizi verdik ve işi bitirdik...

Çayırova’daki BTM fabrikasını parça parça sökerek İzmir’e taşıdık
Çayırova’daki BTM fabrikasını parça parça sökerek İzmir’e taşıdık. Bunun birinci nedeni “İzmirlilik ruhu”ydu. O tarihlerde İzmir’deki şirketlerin merkezleri İstanbul’a gidiyorlardı. Biz de tam tersini yaptık. Ama bunun yan nedenleri de var. O tarihte Aliağa da bitüm vermeye başlamıştı. İzmir limanı vardı; liman, ithalat ve ihracatın çok kolay yapılmasına imkan sağlıyordu. İşçilik İstanbul’a göre bayağı ucuzdu. İzmir’i tercih ettik ve çok akıllı da bir iş yapmışız. İzmir, sanayiinin parlayan yıldızı olacak. Çünkü İstanbul altyapısı da dahil olmak üzere iflas etti. Artık sanayileşmenin imkansızlığı ortada, bunların yanında işçilik ve arazi fiyatları yüksek, ulaşım sorunları büyük... Dolayısıyla insanlar bu tarafa doğru kaçıyorlar. İzmir’de çok güzel organize sanayi bölgeleri var; elektriğin, yolun ve suyun hazır. İstanbul’da böyle imkanlar yok.

XPS’i ithal ettiğimizi iddia ediyorlardı
Bundan 30-35 sene önce ısı ve su yalıtımının Türkiye için ne kadar önemli olduğunu gördük. İnatla bu konuda ilerledik, adımlar attık ve yatırımlar yaptık. Türkiye’de ilk defa ekstrüde polistreni üreten firma biz olduk. Diğer büyük firmalar pazar araştırması yaparken ya da “Türkiye bunu kaldırır mı?”yı sorgularken BTM aradan sıyrıldı. İtalya’ya gittik, orada görüşmeler ve pazarlıklar yaptık, dokuz ay sonra da burada sistemi kurduk. Makineler devreye girdi; inanmadılar... Bizim XPS’i ithal ettiğimizi iddia ettiler. Polimer örtülerden shingla, XPS’den birçok yan ürüne kadar geniş bir yelpazede üretim yapıyoruz. BTM ilkleri yarattı ve kendini ilkleri yaratma mecburiyetinde hissetti. Sektörün en büyük sıkıntılarından bir tanesi iyi tanınamamak. Bunun nedeni de finansman... Sektörün içerisindeki firmalar çok büyük finans gücüne sahip firmalar değil. Bir çoğumuz hep ‘yoktan var olmuş’ firmalarız. Dolayısıyla da tanıtıma büyük paralar harcayamıyoruz. Bu işin temeli tanıtımdan geçiyor.

Getirin on tane şirketi “takır takır” yöneteyim; ama bana “kulüp başkanlığı” demeyin...

1983 yılında yani 33 yaşındayken Göztepe Spor Kulübü’nün yönetimine girdim. Bir anda bir yere gelmeyi sevmem, sindire sindire ve kademeli olarak ilerlediğim takdirde başarılı olacağımı düşünüyorum. İlk önce muhasip üyelik, mali işler başkanlığı, asbaşkanlık ve son olarak da başkanlık olmak üzere Göztepe’de bir çok görev yaptım. Mesela oğlum Bilgi Üniversitesi’ni bitirdi. Şu an İstanbul’da ihracat bölümümüzde ihracat sorumlusu olarak çalışıyor. O da çeşitli kademelerden geçerek ilerleyecek. Öyle paraşütle inmek yok...

Ben bu süreç içerisinde sistemin ne kadar sıkıntıyla yürüdüğünü, kulüp yöneticiliğinin ne kadar problemli olduğunu ve bir şirket yönetiminden çok daha meşakkatli bir iş olduğunu öğrendim. İş hayatında hiyerarşik bir sistem ve görev tanımları vardır. İnsanlar o görev tanımlarına göre hareket ederler. Futbolda ise öyle değil. Futbolda, kontrol altında tutamadığınız bir çok unsur var. Yöneticiyi kontrol altında tutamıyorsunuz. Herkes belirli bir katkı payıyla yöneticilik yaptığı için kendini kral zannediyor. Gazeteciler tahrik ederek kolaylıkla beyanat alabiliyorlar. Mesela hocayı göndereceksiniz, yeni bir hoca alacaksın, bilmem ne kadar para vereceksin; boşta hoca yok ya da adam tam bir showman olduğu için taraftar onu tutuyor... O kadar kriter var ki... Taraftarı da kontrol altına alamıyorsunuz. Nankör bir iş. Yirmi yıl hizmet edin, yirmi gün etmeyin, yandınız. Ticaret hayatında böyle bir şey yok. Dolayısıyla bana getirin on tane şirketi takır takır yöneteyim ama kulüp başkanlığı demeyin.

Tribünden gelen bir kulüp başkanıydım
Tribünden gelen bir kulüp başkanıydım. Çocukken, ilk maçlara gittiğim zamanlarda cebimizde para olmazdı, maçlara kaçak girerdik. Küçük olmamız nedeniyle bir ağabeyimiz maça girerken biz de onlarla ya da futbolcularla beraber giriyorduk stada. Bazen de Alsancak Stadı’nın duvarlarından atlayıp giriyorduk içeriye. Evden de yürüyerek geliyorduk; yol parası bile yoktu. İzmir futbol takımları kendi aralarında maç yaparken taraftarlar yan yana oturuyorlardı. Sporun gerçek anlamda barış, dostluk ve kardeşlik olduğu tarihlerdi. Bugünlerde ise futbolun rant olması nedeniyle böyle şeyler kalmadı. Amigo, taraftar, yönetim, teknik direktör veya menajerler bir şeyler koparmaya çalışıyorlar. Herkesin bir beklenti içerisinde olması nedeniyle insanlar tahrik ediliyor ve birbirlerine düşman hale sokuluyorlar. Maalesef bu olaylara da çanak tutuluyor.

Bende 1964-65 yıllarından itibaren Göztepe aşkı başladı. 1960 ve 1970’li yıllar Göztepe’nin en başarılı olduğu devrelerdi. Göztepe, 1969 yılında Türkiye’de ilk defa Avrupa’da yarı finale kalan takımdır. 1967 yılında Göztepe’nin tur atladığı ve 3-0 aldığı Athletico Madrid maçını hatırlıyorum. Alsancak Stadı’nın kapasitesi 15 bin kişiydi ama statta biletli 20 bin kişi vardı. Hiç unutmam, kale arkasındaki duvarlarda dahi insanlar oturuyordu. Maç biter bitmez saha karıştı. Kale arkasındaki duvarın üzerine oturan bir adam yerinde duramıyor devamlı havaya zıplıyordu. Sevinçten nerede olduğunun farkında değildi. Oradan adamın aşağıya düştüğünü gözlerimle gördüm. Duvar yaklaşık dört metreydi. Adamın ayakları falan kırılmış ve hastanelik olmuştu. Öyle bir keyif ve coşku vardı.

Olayların çoğu yöneticilerin verdiği tavizlerden kaynaklanıyor
Karşıyakalıların, Atatürk Stadı’nda 1980 yılında “35.5” lafını çıkardıkları maçı hiç unutmam...  Karşıyakalılar kendilerini İzmirlilerden hep ayrı tutmuşlardır. O Karşıyaka ve Göztepe’nin oynadığı maçta seksen bin seyirci vardı. Bu, dünya tarihinde ikinci lig maçları arasında bir rekordur. O maç berabere bitmiş ve Göztepe bir hafta sonraki ligin son maçında galip gelerek şampiyon olmuştu. Onlar da Bandırma deplasmanında berabere kalmışlardı. Husumet oradan çıktı. Aşırı kızmışlardı. Her geçen gün de tırmandı; fanatik taraftarlar arasında müthiş bir çekişme var. Şu anda bütün İzmir takımları bir moral bozukluğu yaşıyor.  Geçen seneki Göztepe-Karşıyaka maçında bir çocuğun ölmesi nedeniyle tribünlerde seyirci azalması yaşandı. İnsanlar artık çocuklarını, eşlerini maça göndermiyorlar. İnsanların maça gittiğinde dönüp dönmeyeceği ya da dönerse nasıl döneceği meçhul olan bir sisteme doğru gidiliyor. Bu işlerin yüzde doksanı yöneticilerin verdiği tavizlerden kaynaklanıyor. Futbol ya da spor demek aynı zamanda ticaret demek. Galatasaray ile maç yaptığımızda elli bin kişiye oynuyoruz. Bu seyircinin büyük kısmı İstanbul’dan ya da çevre illerden geliyor. Gelmişken BTM ile ya da başka firmalarla olan işini de hallediyor.  

Fatih Terim’in fırlattığı şişeler duvarda patladı
1990’lı yıllarda Fatih Terim ile de çalıştık. Ondan önce başka bir hocamız vardı. Galatasaraylı Arif ve Mirsad gibi ünlü futbolcular transfer edince o tarihteki hocamıza ceket biraz bol geldi. Biz de Fatih Terim’e bir teklif götürdük; O da seve seve kabul etti ve bir yıl çalıştık. Sezon sonuna doğru Derwall’in kendisini milli takıma yardımcısı olarak istemesi üzerine gitti. Özellikle futbolcular üzerinde müthiş bir etkisi vardı. Bir gün İzmir’deki bir maçta 1-0 mağlubuz... Devre arası oldu, soyunma odasında tık yok, herkesin kafası önünde... Fatih Terim bir anda eline iki tane cam su şişesi aldı. Şişeleri karşı duvara bir fırlattı, şişeler duvarda patladı. “Göztepe tarihte ilk defa yarı finale kaldı; şu seyirciye bakın, nasıl yaparsınız bunu, çıkın bu maçı kendiniz için alın” falan gibi motive eden ifadeler kullandı. Sinirden köpükler saçıyordu ağzından. Millet bir anda gerildi. Oyuncular sarıldılar birbirlerine, hep birlikte yemin ettiler ve çıktılar maçı aldılar. Bu tarz bir motivasyon olmasaydı maçı almaya imkan ve ihtimalimiz yoktu. Futbolcuyla baba gibi ilgilenir, yeri geldiğinde fırçalar, yeri geldiğinde cebinden para verirdi. Maalesef çeşitli oyunlarla o tarihte Göztepe şampiyon olamadı. Dolayısıyla da Fatih Terim de bizi şampiyon yapamadan gitti ama Fatih Terim burada kaldığı süre içerisinde oldukça başarılıydı. Biz işin içine girdikçe öğrendik çeşitli oyunları ve hakem tezgahlarını...

Başkanlık sürecinde maddi ve manevi çok yıprandım
Göztepe’nin devamlı Süper Lig’de olması ya da Avrupa kupalarında oynaması en büyük ideallerimden birisiydi. Başkanlık süresince maddi ve manevi olarak çok yoruldum ve yıprandım. Sadece zaman ayırmakla bitmiyor, büyük paralar da ayırıyorsunuz. Ben Göztepe’deki görevimi kendime göre tamamladım. Sadece divan heyeti üyesiyim. Göztepe dışında takım tutmam. Fakat renklerinden dolayı ve Fatih Terim’in orada da hocalık yapması nedeniyle Galatasaray’a bir sempatim var ama kesinlikle Galatasaraylı değilim. Anadolu takımları üç büyüklerle maç yaptığı zaman hep Anadolu takımlarını tutuyorum. Türkiye futbolunu bu hale getiren üç büyük kulüp var. Televizyonlarda üç büyük kulüpten başka bir kulüp işlenmiyor. Çünkü o kulüpler rant getiriyor.

Sanayiciliği maraton koşusuna benzetiyorum
BTM olarak sürekli yatırımı seven atılımcı bir grubuz. Durmak bizim için düşmek demek. Ne kadar hızlı yol alırsanız o kadar arayı açarsınız. Ben sanayiciliği maraton koşusuna benzetiyorum. Çok uzun soluklu ve koşması çok zor bir yarış. Her geçen an süratini artırman gerekiyor. Artırmadığın takdirde rakiplerin sana yaklaşıyor ve seni geçiyor. Onun için bu yarışı devam ettirmek mecburiyetindeyiz. Bu da kapasitemizi artırarak, araştırma  faaliyetlerimizi geliştirerek, eğitimler vererek, ülkemize yeni ürün ve teknolojileri kazandırarak mümkün oluyor.

Bir süre önce ondüle çatı kaplama malzemeleriyle ilgili anlaşmalarımızı yaptık; 12 milyon dolarlık bir yatırım... Bu teknolojiyi yurtdışından transfer etme konusunda büyük zorluklar çektik. Biz bütün engelleri aşarak anlaşmalarımızı yaptık. Üretime geçmemiz nisan ya da mayıs ayını bulacak. Makinelerin montajı kolay bir iş değil. Üretecek olduğumuz malın yaklaşık yarısını yurtdışına ihraç edeceğiz. Bununla ilgili çeşitli görüşmeler yaptık, hepsinin alt yapıları hazır. Türkiye’de bu ürünü tek bir firma üretiyordu. Piyasaya ikinci bir firmanın girmesi nedeniyle kalite daha fazla artacak ve fiyatlar biraz daha düşecek. Tüketici de istifade edecek. Bunun haricinde Almanya’dan üçüncü bitümlü örtü makinesi bağlantısı yaptık. Bu da beş milyon dolarlık bir yatırım. Bununla bitümlü örtülerde kapasitemiz 36 milyon metrekareye çıkıyor. Şu andaki kapasitemiz ise 21 milyon metrekare. Bunun da üretim başlangıç tarihi mayıs ayı civarında olacak. Türkiye son beş yılda inşaat sektöründe bir gerileme yaşadı. 2003 yılında % 17 civarında inşaat sektöründe bir küçülme oldu. Bu yıl 2003 yılına göre ilk altı ay verilerinde ruhsat alımında % 56 civarında bir artış oldu. Bu 2005 yılına sirayet edecek. Ve talep patlaması yaşanacak. Yalıtım sektörünün de apayrı bir özelliği var. İnşaat sektörü küçülürken de yalıtım sektörü büyüyordu zaten. Çünkü insanlar yeni yeni yalıtım bilincine kavuşuyor. Eskiden insanlar bir binaya gittiklerinde ilk önce mutfak ve banyoya bakıyorlardı. Şimdi ise ısı yalıtımı var mı, su yalıtımı var mı diye soruyorlar.

2006’da 130 milyon dolarlık bir ciro hedefliyoruz
Bu yatırımlar haricinde shingle yatırımımızı yeni bitirdik. Amerika ile yaptığımız bir işbirliği çerçevesinde kapasitemizi dört misli artırarak dünya standartlarında shingle üretiyoruz. Kapasitemizi de dört misli artırarak da 9 milyon metrekare civarında bir rakama getirdik. Bugünkü şartlarda da Türkiye’nin ihtiyacının çok üstünde bir rakam. Bu da yurtdışına ihracat bağlantıları yapmak üzere çalışmalarımızı hızlandırdı. Hatta Avrupa’daki yapı marketlere mal vermek üzere çalışmalara başladık. XPS üretiminde iki tane makine kurduk. Kapasitemiz tam çalışıyor. Bir çok firma pazar hareketli diye bu tarz yatırıma girdi. Önümüzdeki yıl bu konuda bayağı bir rekabet olacağı görüşündeyiz.

2004 yılı ciro hedefimiz seksen milyon dolardı, fakat beklentilerimizin üzerinde gerçekleşerek 84 milyon doları buldu. 2005 yılı ciro hedefimiz ise yüz milyon dolar. 2006’da da 130 milyon doları buluruz. Türkiye’de yalıtım sektöründe lider konumundayız, bundan sonraki hedefimiz Avrupa’da lider olmak. Kapasite ve satış açısından Avrupa’yı yakalayacağız. Bu da bir iki yıl sonra olacak. BTM’nin en büyük hedefi Avrupa lideri olmak. Shingle’da en fazla üretimi yapan bir firma sekiz milyon metre mal üretiyor. Biz bunu da geçeceğiz. Bu arada yeni bir kağıt makinesi kurma planımız var. Bir diğer yatırım planımız da kojenarasyon.

İşini sevmeyen adam allame-i cihan olsa başarılı olamaz
Kapıda duran görevliden servis yapan çalışana, sekreterden pazarlama müdürüne kadar herkesin bir vizyonu olması gerekiyor. Ben yıllardır firmaların da takım oyunu oynadıklarını söylerim. Takımda herkesin kendine göre bir rolü vardır. Bununla ilgili size bir hikaye anlatayım; Çanakkale’de maça çıkmaya yarım saat kala üç futbolcunun ayakkabısının getirilmediğini fark ettik. Çanakkaleli yöneticilerle görüştük ve pazar günü bir spor mağazası açtırdık, ayakkabıları oradan temin ettik. “Malzemeci” deyip geçmeyeceksiniz. O ayakkabıları temin edemeseydik ne durumlara düşerdik düşünebiliyor musunuz?.. O üç tane futbolcu oynayamayacaktı... Futbol da takım oyunu, bizim işlerimiz de takım oyunu. İşbirliği olacak, dayanışma olacak, iletişim olacak, bir aile ortamı olacak. İşlerini ve birbirlerini sevecekler ve eğitilmiş olacaklar. Girişimcilik veya diğerleri arkadan geliyor. Yoksa işini sevmeyen adam mehter takımı gibi iki ileri bir geri giderse, allame-i cihan olsa başarılı olamaz.

Krizler gelip geçici

Kriz dönemlerinde iki nedenle yatırımlarımıza devam ediyoruz. Türkiye sürekli nüfusu artan bir ülke. Bu krizler gelip geçici. Bu krizlerde yatırım yaparken avantajınız, yüz liraya mal edeceğiniz bir yatırımı seksen liraya mal etmek oluyor. Kimsenin de elinde iş olmadığı için  yaptıracağınız işleri daha ucuza yaptırabiliyorsunuz. İkincisi, her sistemin bir pik noktası vardır. Bir iş, tabana vurduğu zaman “yo yo topu” gibi tekrar yükselmeye başlar, bir noktaya kadar gelir, tekrar alçalır ve sonra tekrar yükselir. O yükseldiği andaki yoğun talebi de piyasanın durgun olduğu dönemlerde daha ucuza yaptığınız yatırımlar sayesinde karşılayabiliyorsunuz.

Tekneyi bir alırken sevinirsiniz bir de satarken...
İzmir’e aşığım. Gece hayatını sevmem,  dolayısıyla buradaki mütevazı yaşam tarzı bana çok uygun. Ulaşımı çok rahat. Çeşme yakın olduğundan tatil ihtiyacı da hissetmiyorsunuz. Çeşme’de mümkün olduğu kadar balığa çıkıyorum. Daha önceleri on beş metrelik bir teknem vardı. Fakat tekne olayı çok gariptir; tekneyi bir alırken sevinirsiniz bir de satarken sevinirsiniz. Ben her iki sevinci de tattım. Sattım tekneyi rahatladım. Şimdilerde  arkadaşlarımızın tekneleriyle ya da kiraladığımız teknelerle o merakımızı gideriyoruz.

Demokratik ortama bayılıyorum, daha fazla tahrik oluyorum...

Dürüstlük, dünyadaki en büyük sermaye... İnsanların size güvenmesi, dünyadaki en değerli kazanımlardan birisi. Ben hayatım boyunca bunu sağlamaya çalıştım. Ondan sonra insanların  hedeflerinin olması, çok çalışması, işini sevmesi, kadrosunu aile ortamı gibi bir araya getirmesi gerekiyor. Takım oyunu oynanmalı, yani “biz” diyebilmeliyiz. Demokratik bir ortam oluşturmak da çok önemli. Zaman zaman arkadaşlarımdan beni eleştirmelerini istiyorum. Çünkü iş yapan adam hata yapar. Hiç hata yoksa iş de yoktur. Demokratik ortama bayılıyorum, daha fazla tahrik oluyorum... Bulunduğunuz yer sizi hiçbir zaman tatmin etmemeli.

Ekonomik anlamda hala bıçak sırtındayız

İzmir yabancı sermaye için bir cennet. Türkiye’ye de istikrarsızlık nedeniyle gereği kadar yabancı sermaye gelmiyor. Siyasi istikrarsızlık şu anda tek parti iktidarıyla çözümlenmiş gözüküyor. Ama ekonomik anlamda hala bıçak sırtındayız. Bugün başbakan bir sendelese bakın dolar kaç para olur... Bizde her şey insanlara endeksli. Ama AB nedeniyle yabancı sermaye akışının daha hızlanacağını düşünüyorum. İzmir de bundan nasibini alacak. Çünkü İstanbul’da artık yatırım yapılmaz. Burada doğalgazım, elektriğim vs her şey var... Liman otuz kilometre aşağıda. Dolayısıyla ben yabancı yatırımcı olsam gelir İzmir’de yatırım yaparım...


Geri