Portre & Röportaj

Mimar Mehmet Konuralp: “Kendini arayan bir toplumda, mimari de ‘arananın’ bir parçası oluyor”


Kasım - Aralık 2004 / Sayı 51

Mehmet Konuralp, ülkemizin önde gelen mimarlarından birisi... Mimarlık alanındaki mesleki başarıları bir yana müteahhitlik, eğitimcilik, helikopter pilotluğu, seyyahlık, fotoğrafçılık gibi bir çok farklı alanda da “bezi olan” Konuralp, dolayısıyla sadece mimarlıkla sınırları belirlenmiş bir hayat yaşamıyor. Zoomorfoloji veya başka disiplinlerden de bir takım materyalleri mimariye uyarlamak O’nun için çok renkli bir ilham kaynağı... Konuralp, “Farklı disiplinlerden malzeme alıp kendi mimarimi, felsefemi ve kavramlarımı yaratıyorum” diyor. Çengelköy’deki köşkünde ve Nişantaşı’ndaki ofisinde ziyaret ettiğimiz Konuralp’in biraz da “sivri dili” ile hayatın her alanına ilişkin yaptığı yorumlar oldukça ilgi çekiciydi...


 Mehmet Konuralp, Nişantaşı’nda 1939 senesinde doğmuş; çocukluk ve gençlik yılları ise anneannesinin babası Özdemiroğlu Servet Paşa’nın Göztepe’deki köşkünde, yani kendi deyimiyle “cennete” geçmiş... 19. yüzyılın sonlarında Avrupa’dan esinti banliyö yaşamının moda olduğu ve Haydarpaşa-“Erenkeuy” şimendifer hattının kurulduğu zamanlarda Servet Paşa tarafından mütevazı bir yazlık olarak inşa ettirilen köşk, 1907’de ise o dönemin ünlü mimarı Alexandros Novocosmos ile ortağı Kizyakidis’e tadil ettirilmiş. “Köklü” bir aileden gelen Konuralp’in anne tarafı bir taraftan Kafkasya ve Yemen Fatihi Özdemiroğlu Osman Paşa’ya (Acemler Adı Yaman derlermiş, şimdiki Adıyaman şehrinin adı buradan geliyor) diğer taraftan da Irak Beylerbeyi “Gözlüklü” Reşit Paşa’ya dayanıyor. Silistre müdafaasını yapan büyük dedesi Özdemiroğlu Mehmet Rıfat Paşa ve Reşit Paşa da Fransa Academie St. Cyre mezunu. Konuralp’in babasının ailesi ise Konuralp Gazi’nin torunu Kahraman Salih’ten, yani Mora’dan geliyor. Dedesi Mehmet Salih Bey ise Yıldız Sarayı’nın başhekimiymiş. Babası ise dünyanın en tanınmış plastik cerrahlarından birisi olarak yirminci yüzyılın neredeyse tümünü kapsayan meslek hayatında sayısız ilklere imza atan Prof. Dr. Halit Ziya Konuralp... Şu anda da yüz yaşında olan Halit Ziya Konuralp Türkiye’de dişçilik, eczacılık gibi fakülteleri kurmuş, doku bankasını başlatmış ve 99 yaşına kadar da ameliyatlara devam edebilmiş. Üsküdar Musiki Cemiyeti’nin kurucularından da olan babası ve annesi sayesinde gençlik yıllarında tıp, hukuk ve sanat alanında Cemil Topuzlu, Mim Kemal, Mazhar Osman, Selahattin Pınar, Emin Ongan gibi bir çok önemli şahsiyetle tanışma fırsatı bulan Mehmet Konuralp’e bir de Irak Beylerbeyi Reşit Paşa’ya Abdülmecit tarafından armağan edilen Sakal-ı Şerif intikal etmiş...

Şovenizm Türkiye’yi batırdı
İlkokulu Şişli Terakki İlkokulu’nda okudum. Arkasından babamın isteğiyle İngiliz Erkek Lisesi’ne başladım ve 1958 yılında da bu okulu bitirdim. Daha sonraki yıllarda İngiltere’ye gittiğim zaman İngiliz Erkek Lisesi’nin dünya çapında bir kültür verdiğini anladım. Şu anda maalesef Çağlayan’daki trafik adasının tamamı bizim futbol sahamızdı, nizami ölçülerdeydi. Her çarşamba günü nizami futbol öğreniyorduk o sahada. Sonradan bu liseyi de yok ettiler; Anadolu liseleri falan kuruldu. Şovenizm Türkiye’yi batırdı. Okulda çok da yaramazlıklarımız olurdu. Eğitim Bakanlığı kararıyla bir sınıfın tamamına disiplin cezasıyla tart verilmesini ilk ve son kez biz yaşamıştık. Nedeni de ölçüsünü fazla kaçırdığımız pis bir kokuyu kendi sınıfımıza atmamız ve kokunun tüm okula yayılıp okulun içinde durulamayacak hale gelmesi  ardından da okulun bir gün tatil edilmesiydi.

Sonunculuktan “çarpışarak” kurtulurdum
Çok başarılı bir öğrenci değildim. Zaman zaman sonunculuktan çarpışarak kurtulmuşumdur. Lisedeki başarı, kişinin yaşamındaki ilgi duyduğu alanda da başarılı ya da başarısız olacağı anlamına gelmiyor. Lise disiplini, insanın severek ya da bilinçli olarak adapte olacağı disipline pek uymuyor. Edebiyatta daha başarılıydım. Ama aynı zamanda jeoloji okuyorsun, botanik okuyorsun, cebir okuyorsun. Merak ettiğin, bildiğin ve sevdiğin tarafta belki yüz üzerinden doksan alırken öbür tarafta belki yüz üzerinden beş alıyorsun. Dolayısıyla lise hayatındaki başarıda her şeyi yarım beceriyorsun fakat hiçbir şeyin tam becerisine haiz olamıyorsun. Onun için pek tutturamadım. Ama sınıfta da hiç kalmadım.

Mimarlık, detaya ve etrafındakilere ilgi duymakla çok alakalı bir şey...
Karikatür ve resimler çiziyordum. Mimariye burnumu sokmam biraz da ablamın eşi Ali Rıza’nın mimar olmasından kaynaklanır. Taksim’de bürosu vardı, oraya gidip geliyordum. Mimarlık dünyası hoşuma gitti. Elim de yatkındı. Fakat çizmek veya iyi resim yapabilmekle mimarlık bire bir ilgili olan şeyler değil. Mimarlık daha ziyade yaratıcı güç ve senaryo yaratmakla, diğer taraftan da detaya ve etrafındakilere ilgi duymakla alakalı bir şey. Mesela yemek pişirmemle mimarlık arasında bire bir bağ var. İyi yemek yaparım, dedem öğretmişti.  Anneannem de Osmanlı mutfağını ve o geleneği biliyordu. Limonatanın nasıl yapıldığını anlatsam kimya formülü gibidir. Kafamda yarattığım bir lezzete etap etap giderek ulaşıyorum... Aynı şekilde mimaride de o etaplamalarla sonuca yaklaşıyor ve irdeliyorsunuz konuyu. Ve sonunda da bir lezzet yakalamaya çalışıyorsunuz. Mimari çok dikkat gerektiren bir konu. Yani çok atik olmak lazım, gözler devamlı gidip gelecek. O da benim helikopter pilotluğumla çok özdeşleşiyor. Çünkü “çapraz kontrol” dediğimiz aletlerin hepsinin aynı anda kontrol edilmesi gerekiyor. Bunların hiç birini eksik edemezsiniz. Mimaride de bu böyledir. Ben bir taraftan tesisat borusunu düşünürüm, diğer taraftan odanın rengini düşünürüm, diğer taraftan asma bir cephenin suya karşı davranış biçimini düşünürüm. Bu düzeyde beyin fırtınaları yaşamak ve yorgun düşmeden bunu devam ettirebilmek önemli.

Alman eğitimi bana çok yavan geldi
Liseden sonra Almanya’da eğitimime devam etmeye niyetim vardı. Ama İngiliz eğitiminden sonra Alman eğitimi bana çok yavan geldi. Çok ağır ve gereksizdi. Uzay geometriyi bir sene ders olarak veriyorlar ve ondan sonra üniversiteye alıyorlardı. Londra’da ise perspektifi bir haftada öğrettiler. Almanlarda İngilizlerin pratikliği yoktu... Daha doktrinlere sadıklar ve kalıptan kurtulmaları zor oluyor. İngilizler, adalı olmalarından dolayı adada yaşamanın zorluklarına karşı pratik çözümler yaratıyorlar.

Doğru zamanda doğru yerde olmak çok büyük bir şans
İngiltere’ye mektup yazdım, biraz da tesadüfler sonucunda galiba dünyanın en iyi okulunu buldum. Seçim yaparken de çok bilinçli değildim; Zürih’teydim, İngiliz kültür ataşesi bana bir liste çıkarttı ve okul seçmemi istedi. Listede Architectural Association School of Architecture “a” harfiyle başladığı için başlarda yer alıyordu. Onu seçtim. Meğerse dünyanın en iyi okuluymuş. Bir ay sonra haber geldi ve Zürih’den trene atladım İngilizce sınavına ve mülakata girdim. Ve 1960 senesinde de okula alındım. İngiltere’de mimarinin incelik ve tekniğinin yanında mimarı mimar yapan dünya görüşünü de (Weltanshaung) veriyorlar. Geniş bir kültürden yararlanıyorsunuz. Zaten mimariyi toparlayan en güzel şey de o görgüdür. 1960’lı yıllar İngiltere’de çok şanslı senelerdi. İnanılmaz bir sosyal transformasyon yaşanıyordu. Ve ben de tam bu olayların içinde Chelsea’de oturuyordum. Doğru zamanda doğru yerde olmak çok büyük bir şans. Tarihin tesadüflerinin bir anda senin lehine çalışması gibi.

Yirminci asrı yirminci asır yapan insanlarla tanıştım
Okulda en büyük avantajımız çok büyük mimarlarla tanışmak oldu. Daimi profesörlük yasaktı. Ders veren hocalar fiili proje yapan ve piyasada çalışan, yani pratikte de güçlü olan insanlardan oluşuyordu. Dolayısıyla Corbusier ile de tanıştık, Loui Kahn ile de tanıştık,  Buckminster Fuller ile de tanıştık. Bunlar büyük adamlar, büyük adam derken mimar olarak büyük değil, beyin ve kişilik olarak büyükler...

Yirminci asrı yirminci asır yapan insanlarla tanıştım. Babamın İngiltere’de çalışma ve araştırma sürecinde tanıdığı ve Londra Üniversitesi Rektörü de benim velimdi. Dolayısıyla İngiltere’nin bilim alanındaki üst düzey aileleriyle de beraberdim. Heykeltraş Henry Moore’un atölyesinde cumartesi günleri sohbet ederdik. Yürürken yere bakmamı önerirdi. “Muhakkak ilginç bir şey bulursun, o ilginç şeyden de sen bir şey yaratırsın” derdi. Kendisi de plajlardan, ormanlardan çeşitli objeleri alıp onlardan sanat yapan birisiydi. Nitekim ben de O’nun öğrettiği gibi hep yere bakarak yürürüm. Mesela Ordu’daki villaları yaparken yerde bir dana omuriliği gördüm. Şekli çok güzeldi. Masamda bir süre durdu. Bir hayvanın belkemiği o hayvanı taşıyorsa, ben de onu bir kiriş olarak kullanabilir miyim diye düşünmeye başladım. Ve sonunda Çerkezköy’de yaptığım tekstil fabrikasında kullandım o şekli. Zoomorfoloji veya başka disiplinlerden bir şeyleri bir araya getirebilmek, onları mimariye uygulamak çok renkli bir ilham kaynağı...  

Estetiğin kökeninde belli fonksiyonlar yatar ve o fonksiyonlar da estetiği üretirse, bir eser o zaman evrenselleşir ve zamansızlaşır
Uludağ Üniversitesi’nde ders verirken çocuklara, “Yaşadığınız konutla ilgili kırk tane  gözleminizi yazın” dedim. Tatmin edici bir cevap alamadım. Yani algılama... Evi ev yapan kapının önünde bıraktığın ayakkabılardır, yemek masasının başka nasıl kullanıldığını bilmek ve algılamaktır. Acaba eve aldığın haftalık erzak nerede saklanıyor? Kapıdan postaları atan postacı acaba bir posta kutusu bulabiliyor mu, yoksa mektuplar kapının altından mı atılıyor?.. Bütün bu problemler ve onların çözümleri de mimarinin tarifi, mimari budur... Estetik de kendiliğinden doğuyor. Bu konuda çok ciddi bir yanılgı var. Kimse uçağın güzel ya da çirkin olduğunu düşünmüyor, uçak zaten doğal bir sonuçtur. O sonuç ya güzeldir ya çirkindir; o hiç mühim değil. Ağacın güzel ya da çirkin olması da mümkün değil. Bütün mesele onu o noktaya getirebilmek ki onun güzel ya da çirkinliği tartışılmasın. Betonu bütün süslerinden arındırdığın zaman yine kendi hizmetini görüyor. Üstündeki süsler tamamen makyaj. Sen onu ilk önce vazifeleri için yap, sonra üstüne bazı makyajları eğer istiyorsan eklersin. Güzel bir hanımın dudak boyası gibi keyiftir. Çok iyi ayrım yapmak lazım. Esasında estetiğin kökeninde de belli fonksiyonlar yatarsa ve o fonksiyonlar o estetiği üretirse o zaman zaten evrenselleşiyor ve zamansızlaşıyor. Öbür türlü belli bir modanın ya da belli bir çağın sınırları içinde kalıyorsun. Bir akıma tabi olmak da güzel ama onun arkasında yapıtın zamana dayanır olması lazım. Zaten sen, “zamana dayanırı” ifade ediyorsan bugünün mimarisini, dolayısıyla bugünün bir yorumunu yapmış oluyorsun.

Farklı alanlardaki yayınları takip etmek çok daha yararlı oluyor
Babamın anatomi kitaplarından da esinleniyorum; denizden, havadan bir şeyler almak, bütün bunları arayacak disiplin ya da meraka sahipsen mümkün oluyor. Dolayısıyla mimariyi anlatmak bütün bunları tanımakla mümkün. Mesela ben Scientific American okuyorum, National Geographic’i de babam doğduğumda abone etmiş ve sonradan da kendim abone olduğum için okuyorum; Popular Mechanics okuyorum. Oralardan öğrendiklerim, mimarlık dergilerinde başkalarının yaptıkları mimariyi incelemekten çok daha yararlı oluyor. Onlardan malzeme alıp ben kendi mimarimi, felsefemi ve kavramlarımı yaratıyorum. Uzayın ya da farklı şeylerin toplamından algıladıklarımı başkasının yaptığı bir mimariden alamıyorum. Tabii büyük eserler hariç...

Az gelişmiş ülkelerde üstün teknolojiyi tatbik ettiğiniz zaman bir süre sonra çökmüş tavanlar, yanmayan lambalarla falan karşılaşıyorsunuz
Türkiye’ye döndüğümde çok zorlandım. Bu mesleğin Türkiye’de “meslek” dahi olmadığını fark ettim. İngiltere’den sonra buralara gelip de bir taraftan Bayındırlık Bakanlığı’nın Yapı İşleri, bir taraftan Laz kalfaların dünyasının arasına sıkışmış bir mesleği sürdürmek bir hayli zor oldu. Mesela Zincirlikuyu’daki Karayolları 17. Bölge Müdürlüğü tesislerini 1974’te yaptım. Çatısının düz yapılmasında ısrar ettim fakat adam gibi yapılamayacağını tahmin bile etmemiştim. Adamlar bitümlü kartonla kapladılar... Bütün binanın çatıları aktı ve dolayısıyla “bir şey” öğrendim. Mesela detayda son derece yalın ve rasyonel çözümlere gitmeyi burada öncelikli olarak tatbik etmeye başladım. Çünkü belli şeylerin Türkiye’de yapılamayacağını, yapılırsa taklit, kötü olacağını ve çok çabuk bozulacağını anladım. Zaten çok gelişmiş ya da yapı teknolojisinde çok ileri olan ülkelerin malzemelerini ya da görüntülerini burada yaratmak istiyorsanız çok büyük yanılgıya düşüyorsunuz. Çünkü oranın teknolojisiyle yapılan bir şeyin ancak “özentisini” gerçekleştirebiliyorsun burada. Bütün az gelişmiş ülkelerde üstün teknoloji tatbik edildiği zaman çökmüş tavanlar, yanmayan lambalarla falan karşılaşıyorsunuz. Sadece yapım değil, onun yaşatılması ve bakım süreçlerinde de aynı beceriyi göstermek gerekiyor. Karayolları binasında Türkiye’de ilk defa asma cephe kullanıldı. Güneş ışınlarına karşı ısıyı yansıtan cam sisteminin ilk örneklerini uyguladık. Mesela Isıcam’ı yaptığım zaman Ankara’dan “Niye bir tane cam kullanmıyorsunuz, bir tane yetmiyor mu?” gibi tuhaf eleştiriler gelmişti... İptidai şartlarda çalıştık. Zaman zaman bazı şeyleri Türkiye’ye getirdim ama kolay olmuyor.

Şu anda Zincirlikuyu’daki Karayolları binasının cephesinde bir sürü havalandırma cihazı var, gecekondu gibi... Bir ülkenin böylesine bir noktasında ve devlete ait bir binanın üstünde bu tip şeyler görmek hiç uygun değil. O dönemde havalandırmayı ekonomik sebeplerden dolayı yaptırtmadılar. Ekonomik sıkıntıların yaşandığı bir dönemde o koca binayı yaptım. Havalandırmayı yaptırtmadılar; peki havalandırmayı yaptırtmadığın bir binada adamın havalanmak için bugünkü teknolojiden yararlanmasına ben nasıl karşı gelebilirim. Adam bana, “Senin mimarine saygım var, cepheye bir şey koymuyorum ve burada şarıl şarıl terliyorum” mu diyecek?..

Hayalle gerçeğin ne kadar bağdaşabileceğini görmek için müteahhitlik yaptım
Çala kalem müteahhitlik yapıp, fiyat kırıp, devletin verdiği herhangi bir işi almak için müteahhitlik yapmadım. Genelde kendi tasarladığımı gerçekleştirmek amacıyla çalıştım. Hayalle gerçeğin ne kadar bağdaşabileceğini görmek için müteahhitlik yaptım. Yerel şartları  öğrenmek için şantiyeye de gitmek lazım. Babam da çok yönlü bir insandı. Hem röntgen mütehassısı, hem genel cerrah, hem plastik cerrah hem de birinci sınıf jinekologdur. Bütün bunları bildikçe dünyayı daha global olarak görebiliyorsun. Müteahhitlikte imalatı atölyede, sahada öğreniyorsun; gerçekleri görüyorsun. Tasarımın bir rüyadan değil de çok ciddi bir parasal boyuttan geçen bir oluşum olduğunu öğreniyorsun. Parayla oynuyorsun. Bu parayı kimin cebinden alıyorsun, kimin cebine veriyorsun. Tüm bunlar bu mesleğin ciddi bir parçası. Bunları tartışmadan, bunların içine girmeden, hayal gücünle karaladığın şeyin pek bir anlamı yok. Bunun, üç boyuttan realiteye döndürürken geçireceği proses çok önemli. Senin işin bütün o safhaları tanımak ve tanıtabilmek. Tanıtabilmek, ders verirken analitik olarak fevkalade gerekli bir şey. Çünkü orada öğrenciye ne yaptığını ve hangi sorumlulukları beraberinde taşıdığını anlatabiliyorsun; bilmezsen anlatamazsın. Mesleğin ticaretini öğrenmek üzere müteahhitliğe merak sarmam çok yararlı oldu. Sadece Sabah Gazetesi binasında çok ciddi bir parasal kazık yedim. 1980’lerde Otosan’ı yaptık, o her yönden çok başarılıdır.

Kendini arayan bir toplumda mimari de “arananın” bir parçası oluyor
Binaların sonradan deforme edilmesi birkaç nedene bağlı... Yaşadığımız toplum çok dinamik, yerleşmiş bir kültürümüz yok; dolayısıyla toplumun devamlı yeni ihtiyaçları doğuyor. Adam, yüz liralık işe giriyor bir anda zengin oluyor, binanın dışını prestijini artırmak için cam kaplamaya kalkıyor. Yerleşik olmayan ve gelişme dinamizmi olan toplumlarda mimarinin kalıcılığını sağlamak çok güç. Binayı, oturmuş nosyonlar veya kültürlerin üzerine kuramıyorsun. O kültür zaten transformasyonun içinde. Kendini arayan bir toplumda mimari de onlarla birlikte “arananın” bir parçası oluyor. Mesela hala ısrarla yapılmakta olan köşe balkon ve bu köşe balkonların kiler ya da salonun bir parçası olması gibi kullanıcının ihtiyacından kaynaklanan ve halen mimar ya da mevzuat tarafından göz ardı edilen bir sorun var. Bir ihtiyacı mimar olarak sen karşılayamıyorsan, onu kendine uydurmak kullanıcının en doğal hakkı. Çünkü donmuş bir mimariyi yaşayan bir insanın eline bırakıp sonra da “Bunu böyle donmuş olarak muhafaza etmeni istiyorum” demek, kendine ait olmayan bir çocuğa bak demek gibi bir şey. Problemleri öyle gözlemek lazım, ihtiyaçları iyi irdelemen lazım ki sonuçta kullanıcı istediğine kavuşsun; sen de baştan onun istediğini ver. Sonuçta senin mimarin olsun, onun da kullanacağı bir mekan olsun. Bu da problemleri algılamakla mümkün oluyor. O balkonu ne için kapattığını irdelemekle mimarlık çözülüyor. Öbür türlü kullanıcı çözüyor, o da kendine göre bir mimarlık yapıyor.

Maçka Sanat Galerisi, “küçük” de olsa mimari prensiplerimi çok iyi yansıtıyor
Ordu’da yaptığım Sağra Evi’nin misafirhanesi hala bana çok ilginç bir deneme gelir. Yörenin yapılarından seranderlerden falan esinlenmiştim, sonra onu tamamen modern mimari içinde tefsir etmeye çalıştım. Dragos’taki villayı hala “yaşayan güzel bir ev” olarak görürüm. Çerkezköy’deki fabrika, çelik yapı olarak güzel doğdu. Bir de Sevim Butik vardı; ama maalesef artık yok. Türkiye’den Neufert’e giden tek yapıdır. Maçka Sanat Galerisi benim mimari prensiplerimi çok açıklayan bir yapıttır; çok küçük de olsa benim kişiliğimi yansıtır. İkitelli’deki Sabah binalarında da çok şey denedim. Türkiye’de akıllı bina sistemlerini kullandık. Görkemli bir içi vardı. Bir konteyner olarak düşündüm. Sabah Gazetesi’nin Nişantaşı’ndaki binasında ise çok ciddi bir cephe mimarisi egzersizi yaptık. Oradaki apartman dizisinin dokusal bir ritmi var. O dokuya uyum sağlamaya çalıştık.

Avrupa’nın ikinci sınıf mimarlığını yapıyoruz; Montaj başka bir şey, tasarım başka bir şey
Son yıllarda Türkiye’de malzeme ve yapısal ortam uluslararası boyutlara ulaştı. El işçiliğiyle üretimden endüstri ortamına girildi. Gönül isterdi ki sanayi devreye girsin ama el sanatı da az çok varlığını sürdürebilsin. Türkiye’de mevcut malzemenin ve materyalin karşıtı olan mimarlık değerini bulamıyoruz. Un var, şeker var ama helvada lezzet pek yok. Meslek eğitimini çok alt düzeye indirdiler. Bu yozlaşmanın arkasında 1970’li yıllarda ticari çıkarlar yatıyordu. Meslek standartları devalüe edildi. Para kazanmak için iki yüz mimara ihtiyaç duyulurken iki bin öğrenci alındı. Verilen sıfatlar aynı olabilir. Muz cumhuriyetinde de orgeneral var, Türkiye’de de var... Ama önemli olan kişinin uluslararası bir ortamda o yeteneklere haiz olup olmaması. Öbür türlüsü kendi kendine gelin güvey olmak gibi. Türkiye bu sorumlulukların peşinde değil. Türkiye’de medeniyeti yakalamak zannı çok kolay, ama maalesef “zan” olarak kalıyor... Şu anda fevkalade zengin bir ortam ve seçim alternatifi var; fakat maalesef tüm bunlara rağmen Avrupa’nın veya dünyanın ikinci sınıf mimarlığını yapıyoruz. Yükselen binalara bakın... Hangisinde bir özellik, yeni bir buluş ya da bir katkı var? Montaj başka bir şey, tasarım başka bir şey. İnsan, ufak da olsa bir şey katıp, bir değer verebiliyorsa bir bina o zaman referansa giriyor. Bu karşılıksız para basmaya benziyor...

Yabancı bir yerde, insanın kendini emniyette hissedebilmesi belli bir seviyede olmayı gerektiriyor
Toplum, kendine göre bir yaşam biçimi benimsemiş ve yaşam felsefesine geçmiş değil. Türkiye’de toplumun yönlendirilmesinde gerek partiler gerekse ona benzer bir sürü kuruluşun çığırtkanlıkları rol oynuyor. Çeşitli sosyal akımları hedefleyen gruplar var. Anadolu esasında bir stok malzeme... Anadolu, kendi içinde belirli bir sosyal disiplini ifade eden bir güç değil. Birkaç tane büyük şehir Anadolu’dan devamlı stok çekiyor. Stok çekiyor, ondan sonra kendine yönlendirmeye uğraşıyor. Anadolu’da stoktan çekiyorsun, o çektiğin kadarıyla da büyük şehirlerde kendine göre formatif bir sosyal grup yaratıyorsun. Mesela insanlar varoşlarda çamaşırını dışarıda yıkıyor; sonra bu adamı çıkartıyorsun altıncı kata, altıncı katta kurbanı kesemiyor, götürüyor sahil yolunda kesiyor, küvette kesiyor. Kopenhag’da katın belli bir odasını pırasa yetiştirmek için toprakla doldurup pırasa yetiştiriyor. Yabancı bir yerde bir insanın kendini emniyette hissedebilmesi belli bir seviyede olmayı gerektirir. Bunlar ne kadar eksilirse bıraktığın, ayrıldığın kültür ve bağımlı olduğun alışkanlıklara daha çok itibar etmek zorunda kalırsın. Ancak o şekilde kendini emniyette hissedersin.  

İstanbul’un elden gitmesinin arkasında toplumun bilinçsiz seçimi yatıyor
Belediye başkanlığına soyunan insanların belli bir sınavdan geçirilmesi lazım. Aday olduğu konuya vakıf olup olmadığının ölçülmesi gerekiyor. Bu testten geçtikten sonra halk ne kadar yanılırsa yanılsın “arabacıdan kamyon şoförü” seçmez. Ben bir seçmen olarak, adamın suratına beş dakika bakıp ya da bir sürü “suratsız surat” afişiyle seçimimi hangi kriterlere göre yapacağım?.. İstanbul’un yıkılması da böyle başladı. İstanbul’un elden gitmesinin arkasında cehalete karşı savunusuz toplumun bilinçsiz seçimi yatıyor. Türkiye’de seçmenin kandırılması ileri ülkelere göre çok daha kolay. Her gelen bilgisizliğinden ötürü biraz daha tahribat yapıyor. Bu tahribatı ekonomiyle yorumlayamayız. Yani devletlerin idaresindeki beceri bunlarla tanımlanamaz. Devletin, daha mühim ve daha etik değerler üzerindeki başarısıyla veya başarısızlığıyla tartışılması gerekir. Türkiye bunu hiçbir zaman yapmadı. İş ayyuka çıktıktan, büyük hortumlamalardan sonra “Aman Allah!” deniliyor. Kültürel düzeyde Türkiye  geriye gidiyor. Bu saflıkta ve bu komplekste bir toplumun idaresinin çok daha ciddi olarak yapılması lazım, toplumu yönlendirecek kaptanlar lazım. Aristokrasi dediğimiz olayın burada geçerliliği çok fazla, yani toplumu yönlendirecek kişiler gerekli. Bunlar ne imanla ya da müezzinle ne de plastik Atatürk heykelleriyle olabilir.  

Herkes ne zaman düşeceğimizi merak ederek heyecanla bizi seyrediyordu. Ölüm kalım savaşı verdik...
Uçak mühendisi büyük kuzenim Yavuz Kansu’nun ben beş yaşındayken Amerika’dan getirdiği bir deri pilot ceketi havacılık ruhuyla tanışmama vesile oldu. Maceraperest bir insan olduğum için ilk başlarda uçağa heves ettim ama daha sonraları helikoptere yöneldim. Helikopterde kendine kanat takmış gibi hissediyorsun; İkarus gibi... Daha zor olmasına rağmen helikopter daha zevkli geldi bana. Hala da uçuyorum. Bir iki tehlike atlattım. Mesela bir gün Sapanca’dan İstanbul’a dönüyoruz, yanımda da Ekrem diye bir arkadaşım var. İzmit’i geçtik Körfez’e geliyoruz, tam denizin üzerindeyken hava birden patladı; o kadar bastırıyor ki neredeyse denize çakılacağız. Ne kadar güç kullanırsanız kullanın yukarı çıkmamız mümkün olmuyor. Sahilde de herkes ne zaman düşeceğimizi merak ederek heyecanla bizi seyrediyordu. Onların karşısında ölüm kalım savaşı verdik. Neyse ben can havliyle helikopteri karaya atabildim. Bir futbol sahası gördüm. O sırada inanılmaz da bir yağmur başladı. Futbol sahasının ortasına indik. Oradaki futbol oynayan çocuklar da meğerse yağmurdan ağaçların altına sığınmışlar. Helikopteri görünce hepsi birden fırladı. Arkada pervane dönüyor, bir vursa paramparça olurlar. Baktım olacak gibi değil, bir kez daha havalandım. Ama havada kalmak çok zor, bu sefer Körfez’e kadar kör topal gittik; orada Ekrem’in bir arkadaşının zeytinyağı fabrikası varmış. Zembille iner gibi indim aşağıya. Tam kapıyı açacağım birden bire koskocaman azgın bir köpek havlayarak yanımıza geldi. Ben korkudan hemen kapattım kapıyı. Köpeğin bağırtısından bekçiler de koşup geldiler ve köpekleri tuttular. Gökten böyle acayip bir şekilde inmemize futbol oynayan gençler de şaşırmıştı, bekçiler de şaşırmıştı, köpek de şaşırmıştı...

Bazı yerlere yaşanan “dramı” görmek için de giderim
Çok yönlü yetiştirildim. Fotoğraf çekme işi babamdan gelen bir şey. Babam hem dokümanter hem de amatör olarak fotoğraf çekerdi. Çocukluğumda babamın hediyesi Leica I ile başladım fotoğraf çekmeye. Pentax’ı severim. Aynı zamanda silahlara olan düşkünlüğüm de babamdan gelir; ben dört yaşındayken poligonda atış yaptırırdı. Araba kullanmayı da çok severim. İstanbul-İtalya arasında hiç durmadan iki-üç bin kilometre giderdim. Yaklaşık yirmi sene Alfa Romeo (2000 GTV) kullandım. Bertone’nin dizayn ettiği bir otomobildi ve dünya klasikleri arasındaydı.

Fırsat buldukça dünyayı dolaşıyorum. Bir ülkeye giderken ne için gittiğimi bilerek gidiyorum. Seyahatlerimin amacı genelde eğlenmek değildir. Bazı yerlere dramı görmek için giderim. O da bir görgü ve birikim oluşturuyor. Cape Town olağanüstü bir yer. Kamboçya’daki harabeler bende hayranlık yaratıyor. Bangkok’u da severim. Amerika benim için New Orleans’tır, orada bir ruh var. Kuruluşunun arkasında yatan nedenler, Fransız ve yerli mutfağın karışımından oluşan mutfağı, deniz mahsulleri, müziği, eski mahalleleri çeker beni... İngiltere de çok güzeldi ama artık eskisi kadar sık gitmiyorum. Türkiye’de gittiğim şehirlerde yerel pazarları gezerim. Pazarlar çok şey gösterir. Diyarbakır, benim büyük dedem Özdemiroğlu Osman Paşa’nın çok sevdiği bir yerdi. Diyarbakır, çok da gerçekçi bir sebebi olmasa da benim de sevdiğim bir yer. Orada çok rahat dolaşıyorum. Babam Diyarbakır Numune Hastanesi’nde dört sene çalıştığı için o bölgenin aksanıyla çok güzel konuşabilir. Ben de ondan öğrendiğim gibi halkla o aksanla konuşabiliyorum. O mistik bölge beni çekiyor. Mardin’e de gidiyorum. Karadeniz’e de çok gittim. Belli yerlerin ürettiği şeylere çok düşkünüm. Gittiğim yere araştırmak için giderim. Muhakkak yemeklerine bakarım. Mesela Diyarbakır’dan ya da Ordu’dan dönerken pazara gelen köylüler gibi çuvallarla birlikte dönerim.

Osmanlı mimarisi Ayasofya kompleksiyle yarıştı
İstanbul’u fethinden sonra Ayasofya kompleksiyle yarışan bir Osmanlı mimarisi var. Daha büyüğünü yapmak gibi bir yarışa giriliyor. Tabii yarışın sonunda mesela Sultan Ahmet Camii çıkıyor. Fakat ne Sultan Ahmet, ne Süleymaniye ne de Selimiye camileri Ayasofya’nın yanında maket olamazlar. Arada 900 sene fark var. 900 sene sonra onu yapmaya uğraşıyorsun ve bunu da tam başaramıyorsun. Bugün yaptığınız bir eserin bin sene sonra taklidiyle uğraşacağınızı düşününce olayın boyutunu daha iyi anlayabiliyorsunuz. Helikopterle uçtuğum için yukarıdan yakalayabiliyorum bazı şeyleri; mesela Sultan Ahmet’in o dramatik minarelerinin arasından geçip Ayasofya’ya yaklaştığım zaman Ayasofya heybetli bir ahtapot gibi bekliyor beni. Bambaşka bir his. O yaygınlığı ve stabil görünümü... O ruhlu eskimenin verdiği duygunun yanında öbür taraftakiler birer maket izlenimi yaratıyor. Böyle bir eserin yanında olmanın kadersizliğini yaşıyor o camiler. Çok üstün bir kişinin gölgesinde yaşamak gibi bir şey... Bu ifadeleri Sinan veya Sinan ekolünün mühendislik hizmetlerinin değerini azaltmak için söylemiyorum. Edirne’deki Selimiye Camii’nin de inanılmaz bir görüntüsü var. Ama Ayasofya’nın yanında o parıltılar birden bire azalıyor. Şanssızlık orada...

Yalıtımı ağır bedeller ve dersler alarak öğrendim
Yalıtım Türkiye’de daha yeni yeni anlam kazanıyor. Ben Türkiye’de yalıtımı ağır bedeller ve dersler alarak öğrendim. İngiltere’den geldiğim zaman düz çatı yaparak başıma aldığım dertler saymakla bitmez. Karayolları tesisleri mahvedildi... O yıllarda Türkiye’de var olduğunu zannettiğim yalıtım bilgisi ve sanayi sektörüne güvenerek binalar yapmanın bedelini çok ağır ödedim. Ama o benim kabahatimdi. Çünkü Türkiye’deki mühendislik hizmetlerinin ve kullanılan çatı malzemelerinin o dönemde olmadığını anlamış olmam gerekiyordu. O zamanlar yalıtımın çok mühim bir konu olduğunu ve henüz yeni yeşermekte olan bir sektör olduğunu idrak ettim. Sonrasında yaptığım düz çatılar oldukça sağlamdır. Çünkü üstüne çok düşüyordum, ağzım sütten yanmıştı bir kere... Yoğurdu üflemeye başladık ama zamanla süt hakikaten yoğurt oldu. Şu anda düz çatı veya düz çatıya benzer tasarımların artık başarısız olacağını zannetmiyorum. O zamanlar yalıtım sektörü de yoktu. Şimdi yalıtımı yalıtım olarak üreten ve uygulayan çok ciddi bir sektör doğdu.

Yalıtımı entegre olarak düşünmek gerekiyor. Montaj ve panel sistemlerde yalıtımın entegre edilmesi lazım... Bir malzeme seçerken o seçtiğim malzeme otomatikman yalıtımı da içermeli. Sandviç sistemlerin daha geliştirilmişinde yarar var. Mesela sese karşı alınacak önlemlerin artık malzemenin kendi özünde oluşturulması gerektiğini düşünüyorum. Yani bir malzeme seçtikten sonra bir de yalıtımcı aramayayım. Türkiye’deki yalıtım sektörü de bunun gelişmesini sağlayacak düzeye artık ulaştı. Önümüzdeki yıllar kabuk sistemlerine, monokok panellere doğru gelişiyor, uçak ve gemi gövdeleri gibi binalar da daha mükemmel malzemelere olanak sağlayacak. Yalıtım, mimarın ve tasarımın değil teknolojinin sorunu olacak...

Mehmet Konuralp Kimdir?
(1939-İstanbul) Şişli Terakki İlkokulu ve İngiliz Erkek Lisesi’ni bitirdi. Münih'de dil öğrenimi gördü. 1960-65 yılları arasında Londra The Architectural Association School of Architecture'da mimarlık, Leverhulme Department of Planning and Urban Design'da da şehircilik öğrenimini tamamladı. Proje mimarlığı, iç mimarlık, müteahhitlik ve eğitimci olarak mesleğin hemen her alanında faaliyet gösterdi. Başlıca yapıtları arasında İstanbul Karayolları Zincirlikuyu Tesisleri, Ordu Sağra Fabrika Tesisleri, Sabah Gazetesi Medya Plaza Tesisleri, Yemen Marib Vadisi Tasarımı, Çerkezköy ATK Tesisleri Entegre Tesisleri, Sabah Gazetesi ve ATV Nişantaşı Tesisleri gibi sanayi ve idari yapıların yanı sıra çok katlı konut, villa, sanat galerisi gibi çeşitli tasarım ve iç mimari uygulamaları yer alıyor. Ağa Han Vakfı'nın 1993-95 dönemi "Mimarlık Ödülleri" seçiminde büyük jüri üyesi olarak yer alan Mehmet Konuralp, 1995 yılında Ulusal Mimarlık Ödülü’nü de kazandı. Ünlü mimar ayrıca Uludağ Üniversitesi Mimarlık Bölümü'nde bir süre ders verdi.


Geri