E-dergi
e-dergi
Portre & Röportaj

Yapı Sağlığı Bilim Dalı’nın Kurucusu Olarak Tanınan Dr. Y. Mimar Yener Çakı




Eylül - Ekim 2004 / Sayı 50

Bu sayımızdaki “Portre/Röportaj” bölümümüzün konuğu yapı ve çevre sağlığı konularında yazdığı bilimsel makale ve verdiği konferanslarla tanınan, bugünlerde de Yapı ve Çevre Sağlığı Derneği’nin kuruluş çalışmalarına öncülük eden Dr. Y. Mimar Yener Çakı... 1960’lı yıllardan bu yana yalıtım sektörünün içinde yer alan Çakı, Yapı Sağlığı Bilim Dalı’nın yaygın kitleler tarafından tanınması ve yaygınlaşması için de uzun yıllardır yoğun çaba harcıyor. 1968 yılında kurduğu İzomer İzolasyon Merkezi ile birçok sanayi tesisinin yalıtım uygulamasını yapan Çakı, yetersiz ve art niyetli kişilerce kurulan yeni yalıtım firmalarının uzman firmalarla kolayca fiyat rekabetine girebildiğini, ihale sistemimizdeki eksik ve yanlışlıklar nedeniyle de bu durumun devlet tarafından “adeta” teşvik edildiğini ifade ediyor. Yener Çakı ayrıca proje ve danışmanlık firmalarının, büyük çaptaki uluslararası projeleri alabilecek güce erişememeleri halinde, Türk yapı malzemesi sektörünün dış ülkelere yeterince açılma şansının olamayacağını dile getiriyor...


Dr. Y. Mimar Yener Çakı, 1936 yılının “30 Ağustos” gibi anlamlı bir tarihinde, babasının görevli bulunduğu Kars’taki askeri doğumevinde doğmuş... Balkan Savaşı’nda, Çanakkale’de, Irak cephesinde savaşan, Kutül Amâre’de İngilizlere esir düşüp Hindistan’daki Bellary üsera karargahında iki yıl kalan, Sakarya Meydan Savaşı’nda, Büyük Taarruz’da, İzmir’in düşman işgalinden kurtarılmasında ve Kürt Sait İsyanı’nın bastırılmasında önemli görevler alan babası gibi subay olmayı arzulayan Çakı, ilkokuldaki yaz tatillerinin bir kısmını da babasının alay komutanı olduğu garnizonlarda geçirmiş ve küçük yaşta ata binmiş, silah kullanmış... Şemsipaşa’da, askeri doktor olan dedesi Çakır Osman Bey ve babasının dünyaya geldiği evleri ise Dolmabahçe Sarayı ile karşı karşıyaymış. Kabataş ve Beşiktaş vapur iskeleleri arasındaki panoramayı seyrederek büyüyen Yener Çakı, bütün sahil çocukları gibi yüzmeyi, Kız Kulesi’nde balık tutmayı, yelken, kürek ve motor kullanmayı da o yıllarda öğrenmiş. Çocukluğunda Kız Kulesi hizasına kadar açılıp akıntıya karşı kulaç atan Çakı, bu kadar “alternatif” eğlencenin içinde çok başarılı bir öğrencilik dönemi de geçirmiş. Hikayenin geri kalanını ise Çakı’nın ağzından dinleyelim...

İftihar listesine geçmek benim için olağandı
İlkokulu, evimize en yakın okul olan Ayazma İlkokulu’nda okudum. Öğretmenim Kemal Bey’in “Aktif Metot” ya da “Öğrenmeyi Öğrenmek” adını verdiği kendine has bir eğitim sistemi vardı; “Öğretmenin verdiği dersi değil, vereceği dersi çalışacaksınız” derdi. Birinci sınıftan itibaren bizi bu metoda alıştırdı. Ben bu sistemi çok sevdim, benimsedim ve tahsil hayatım boyunca kesintisiz uyguladım. Sınıfa daima öğretmenin vereceği dersi okumuş, çalışmış olarak girdim. Eğitim yılının sonunda, okul tatil olunca bir üst sınıfın kitaplarını alır, yaz tatili boyunca okur, ansiklopediler karıştırır, önemli kısımların altını çizer, kenar notları çıkartırdım. Bu metot, okul başlayınca sorduğum sorulardan öğretmenlerimin hemen dikkatlerini çekmeme ve bütün derslerden tam not almama neden olurdu. İftihar listesine geçmek benim için olağandı; övünmeye, kutlanmaya değer herhangi bir yanı yoktu...

Basit çizim işlerinden küçük harçlıklar kazanmaya başladım

Sadece eğitim hayatımda değil iş hayatımda da hiçbir zaman kendim dışında hiç kimseyle yarışmadım; daha doğrusu yarışmak gereği hissetmedim. Ortaokulu Paşakapısı Ortaokulu’nda, liseyi Haydarpaşa Lisesi’nde okudum. Her iki okulda da eğitim mükemmeldi. Gerçekten dört dörtlük hocalarımız vardı. Ayrıca sosyal aktiviteler ve sportif faaliyetler teşvik ediliyordu. Öğrenci kulüpleri de çok faaldi. Ben de resim, edebiyat, tiyatro ve klasik batı müziği faaliyetlerinde aktif rol aldım. Bir grup arkadaşımla birlikte duvar gazetesi çıkartıyor, resimlerimizi ve yazılarımızı yayınlıyorduk. Tarama kalemi ve çini mürekkebi ile yaptığım resimler Türkçe Hocası Meral Hanım’ın dikkatini çekmiş; ve bir gün bana “Gel seni oğlumla tanıştırayım; sana bu işin tekniğini öğretsin” demişti. Aynı sokakta oturuyorduk. Oğlu İskender Ağabey İngiltere’den mezun olmuş bir mimardı.

Türkiye’deki İngiliz hükümetine ait binaların bakımı, onarımı ve restorasyonu için bir grup mimar arkadaşıyla birlikte İstanbul’a gelmişti. Annesinin evinde bir odayı büro olarak kullanıyordu. İllüstre (çizgi) resme son derece yatkın bir eli vardı. Esmer, ufak tefek, sevimli, sıcak kanlı ve sevecen bir insandı. Bana sadece illüstre resim değil, mimari çizim yapmayı da öğretti. T cetveli, yazı şablonu, trilin, guaj boya, grafos kullanmayı, perspektif resim çizmeyi ondan öğrendim.  İskender Ağabey’in odasında büyük bir kitaplık ve restorasyonda kullandığı malzeme numunelerini sakladığı eczane dolabı tipinde, sürme cam kapaklı bir dolap vardı. Onun resim masasına oturup akrobat lambanın ışığında çizim yapmak çok hoşuma gidiyordu. Bir süre sonra bazı basit çizim işlerini bana yaptırmaya ve küçük bir harçlık bile vermeye başlamıştı.

Şantiyelere gidiyordum
Zaman zaman beni de İstanbul’un değişik semtlerindeki şantiyelere götürüyordu. Özellikle Tepebaşı’ndaki Pera House dedikleri İngiliz Konsolosluğu şantiyesi çok büyüktü. Yerden çatıya kadar iskeleler kurulmuştu ve başı baretli bir yığın işçi bellerindeki emniyet kemerleri ile binanın cephesini temizliyor, doğal taşların üzerine şeffaf malzemeler sürüyorlardı. Subay olmaktan vazgeçmeye ve İskender Ağabey gibi mimarlık eğitimi görmeye daha o tarihte karar vermiştim. Bu beraberlik lise son sınıfa geçtiğim tarihe kadar sürdü. Sonra, İngiliz arkadaşlarının “İskender” sözcüğünü telaffuz edemedikleri için “Aleksandr” adının kısaltılmışı olan “Aleks” dedikleri İskender Ağabeylerin Türkiye’de kalma süreleri bitti. İngiltere’ye dönerken beni restorasyon çalışmalarına müşavir sıfatı ile katılan Sedad Hakkı Eldem Hoca’nın bürosuna yerleştirdi. Sedad Hoca o sıralarda İstanbul Hilton Oteli’nin proje ve mesleki kontrol işlerini yürütüyordu. Benim çok soru sormam dikkatini çekmiş, “Bu çocuk çok meraklı, şantiyeye verelim” demiş. Bir müddet sonra beni şantiyeye verdiler. Orada Hilton’un yalıtım işlerini yapmakta olan bir İngiliz firmasıyla tanıştım. Kullandıkları teknik ve malzemeler Pera House’da gördüklerimin aşağı yukarı aynısıydı.

Projelerimin hemen hepsini Sedad Hakkı Eldem’in atölyesinde yaptım
Lise öğrenciliği yıllarımda “Bilimsel Temalı İnceleme” konulu yarışmada birincilik kazanan ve duvar gazetemizin Mayıs 1953 tarihli sayısında yer alan “Yapı Sağlığı” başlıklı kompozisyonum, ileride geniş kapsamlı bir bilim dalına, bir kariyere dönüşecek uzmanlık alanımın ilk belirtileri niteliğini taşıyordu. 1954 yılında Haydarpaşa Lisesi’nden mezun oldum ve Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Mimarlık Bölümü’ne girdim. Birinci sınıftan itibaren Akademi’deki projelerimin hemen hepsini Sedad Hakkı Eldem Hoca’nın atölyesinde yaptım. Özellikle Türk mimarisi, tarihi eserlerin incelenmesi tekniği ve restorasyon konularında kendisinden çok şey öğrendim. Yapı Malzemesi Kimyası Hocası Tarık Artel ise güçlü bir altyapım olduğunu fark edince bana adeta dört elle sarılmıştı. Birlikte laboratuvara giriyor ve değişik malzemelerle çeşitli deneyler yapıyorduk. Özellikle perlit, bims, pomza gibi doğal agregalarla, bir tür çöp niteliğindeki atık malzemelerle ısı ve ses yalıtımlı, hafif, yangına dayanıklı harçlar, yapı blokları üzerinde çalışıyorduk. Tarık Hoca bende, Haydarpaşa Lisesi’ndeki Biyoloji Öğretmenim Halit Âvan’ın aşıladığı fiziksel ve kimyasal deneyler yapma zevkinin ömür boyu devam eden faydalı bir alışkanlık ve bir hobi haline dönüşmesini sağladı. Bugün hala fırsat buldukça şirketimdeki laboratuvara girer ve deneyler yaparım.

Antigone’da başrol oynamak...
Akademi’ye girişimin ikinci günü resim bölümünden iki genç ve güzel kız bizim sınıfa geldiler, ”Akademi Tiyatrosu’nu kuruyoruz, ilk olarak Modern Antigone’u sahneye koyacağız, başrol için sizin tipiniz çok uygun, bize katılır mısınız?” dediler. Kızlardan biri bugünün ünlü tiyatro ve sinema sanatçısı Çolpan İlhan’dı; Antigone rolünü o oynayacaktı. “Mimarlık bölümünün dersleri çok ağır, üstelik bir yabancı firmada çalışıyorum, beni mazur görün, yapamam”  dediysem de kızlar beni dinlemediler. “Biz size uyarız, teneffüslerde, öğle tatilinde çalışırız” diyerek beni rejisör Vedat Demircioğlu ve aralarında bugünün ünlü tiyatro sanatçıları Erol Keskin, Pekcan Koşar gibi gençlerin de bulunduğu Antigone ekibi ile tanıştırdılar. Akademi o yıllarda Hollywood gibiydi; baş döndürücü güzel ve şık kızlar ile filinta gibi yakışıklı delikanlılarla doluydu. Israrlarına dayanamadım, rolü kabul ettim. Eserin kalabalık bir kadrosu vardı. Özellikle Sezgin Burak’la çok sıcak ve zevkli bir arkadaşlık kurmuştuk; her ikimiz de illüstre resme meraklıydık, fırsat buldukça ortaya bir konu atıyor, “Bakalım kim daha güzel çizecek” diyerek çalakalem çalışmalar yapıyorduk. Sezgin’in yıllar sonra popüler bir resimli roman ve film kahramanı olarak ün kazandırdığı Tarkan karakterini o çalışmalar sırasında Haydarpaşa Lisesi’ndeki edebiyat hocam Nihal Atsız’ın Bozkurtların Ölümü romanından mülhem olarak ben oluşturmuştum...

Reşat Nuri Güntekin, Cahit Irgat ve Muhsin Ertuğrul’dan iftiharla hatırladığım övgüler aldım...

Modern Antigone inanılmaz bir ilgi gördü ve başarı kazandı. 1955’in tüm ünlüleri gelip bizi izlediler. İftiharla hatırladığım olağanüstü övgüler aldım; örneğin Reşat Nuri Güntekin, “Çalıkuşu bir gün filme çekilirse başrolü sizin oynamanızı isterim”, Cahit Irgat, “Sahnede o kadar rahatsınız ki sizi gören kırk yıllık aktör zanneder; her rolün altından kalkabilirsiniz”, Muhsin Ertuğrul, “Sahneniz de ses torunuz da mükemmel, ancak şan dersi almanızda yarar var, yeni açtığımız İstanbul Opera Stüdyosu’na İtalya’dan, Almanya’dan çok iyi hocalar getirdik, mutlaka gelmelisiniz”, Haldun Dormen, “Küçük Sahne’yi kuruyorum, ilk oyun Kamp 17 olacak, sizin de önemli rollerden birini oynamanızı çok isterim” dediler. Muhsin Ertuğrul beni İstanbul Opera Stüdyosu Müdürü Nihta Kızıltan’la tanıştırdı; Apollo Granforte, Ruth Michaelis, Manfred Luther, Sabahattin Kalender gibi son derece değerli hocalarla çalışmaya başladım. Bu vesile ile sonradan Devlet Operası’nın assolistleri arasında yer alan Mete Uğur, Atilla Manizade gibi yetenekli gençlerle de dostluk bağlarımız oluştu. Haldun Dormen’in Kamp 17 oyununda da Metin Serezli, Erol Günaydın, Altan Erbulak, İzzet Günay, İlhan İskender gibi her biri sanat aleminde yıldız olan değerli aktörlerle sahneye çıkıyordum.

Beyoğlu’na çıkamaz olmuştum
 O sırada TRT tarafından açılan ve tiyatrocu dostların ısrarı ile katıldığım spikerlik imtihanını da kazandım. Film yapımcılarından başrol için teklifler gelmeye başladı. O yıllarda Ayhan Işık ve Turan Seyfioğlu’ndan başka pek jön yoktu. Fikret Hakan yeni yeni tanınmaya başlamıştı. Orhan Günşıray, Göksel Arsoy, Ediz Hun gibi şöhretler henüz film dünyasına girmemişlerdi. Artık yolumu çevirip imza isteyen gençler kızlar yüzünden Beyoğlu’na çıkamaz olmuştum. Bir yandan da Akademi’deki derslerimi aksatmamaya gayret ediyordum. Sonunda proje hocam Profesör Sedad Hakkı Eldem ve Yapı Malzemesi Kimyası hocam Tarık Artel’le birlikte durumu gözden geçirdik. Hocalarım “Sen mükemmel bir aktör olabilirsin ama aynı zamanda Akademi’nin en başarılı öğrencilerinden birisin; mimarlık mesleğinde parlak bir geleceğin olabilir; ama her ikisi de büyük çaba gerektiren bu meslekleri bir arada yürütemezsin. ‘İki karpuz bir koltuğa sığmaz’ sözünü unutma ve seçimini yap; biz şahsen senin mimar olmanı isteriz” dediler. Aileme de danıştım ve 1958 yılında aktörlük defterini kesinlikle kapatıp mimarlık tahsilime devam ettim ve de bu kararımdan dolayı hiçbir zaman pişman olmadım. Bugün sadece sahne ışıklarının öbür tarafını da tanıyan, çok iyi bir seyirciyim.

1960’lı yıllarda ısı ve ses yalıtımı konuları Türkiye’de hemen hemen hiç bilinmiyordu

Akademi’deki öğrencilik yıllarım boyunca da bütün yaz tatillerimde Bradford Insulation’ın değişik ülkelerdeki şantiyelerinde çalıştım. Hamburg’ta, Berlin’de, Venedik’te, Yunan Adaları’nda ve Sheffield’de özellikle restorasyon ve renovasyon uygulamaları konularında tecrübeler edindim. Mezun olduktan sonra bir yandan şirketin Londra’daki merkezinde çalışmalarımı sürdürürken bir yandan da akademisyen müşavirimiz Prof. Bellamy’nin teşvikiyle üniversiteye devam edip Yapı Fiziği konusunda doktora yaptım.Beni yakından tanıyan bir Koç Holding yetkilisinin daveti üzerine İstanbul’a döndüm. Ülkemizde lisans altında üretilen ilk ısı ve ses yalıtımı malzemesi olan İzocam’ın benim niteliklerime sahip bir teknik müşavire ihtiyacı vardı. 1960‘lı yıllarda ısı ve ses yalıtımı konuları Türkiye’de hemen hemen hiç bilinmiyordu. Bu konularda temel bilgileri veren bir kitabın yanı sıra Türkçe broşürlerin, reklam tekstlerinin ve dizaynlarının hazırlanması gerekiyordu. İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük illerden başlayarak Türkiye’nin her tarafındaki mimarlara, mühendislere tanıtım konferansları verdim. Bu nedenle İzocam ismi Yener Çakı ismiyle birlikte tanınıyordu. İşin nazari tarafını anlatmasına anlatıyordum ama ortada bir uygulama firması da yoktu.

İzomer’in iş yoğunluğu sebebiyle 1970’te İzocam’dan ayrıldım

Yönetim kurulunun teklifi ve teşvikiyle 1968’de İzomer İzolasyon Merkezi’ni kurdum. Bu şirket kuruluş halindeki çimento, şeker, tekstil, kağıt, demir çelik fabrikalarının, rafinerilerin, petro kimya tesislerinin yalıtım uygulamalarını yaptı. 1970’te İzomer’in iş yoğunluğu sebebiyle İzocam’dan ayrıldım. Daha sonraki yıllarda part-time olarak Egelif Camyünü A.Ş.’nin, Pabalk Perlit A.Ş.’nin, Meges Boya A.Ş.’nin, Perkom Perlit Türevleri A.Ş.’nin, Tex-Cote Boya A.Ş.’nin, Şişe Cam tarafından kurulan BTM A.Ş.’nin, İzoyün Camyünü A.Ş.’nin, İZOKAM Prese Kamış A.Ş.’nin, Onduline A.Ş.’nin, bir İntes İnşaat A.Ş. kuruluşu olan BKM Beton Kimyasalları Ltd.Şti.’nin ve daha çok sayıda yalıtım, boya, çatı ve cephe kaplamaları, yapı kimyasalları firmasının teknik müşavirliğini yaptım. Tüm bu müşavirlikler nedeniyle sık sık yurtdışına gidiyor, Yarsley gibi büyük laboratuvarlarda testler yaptırıyor, TS 901 ve TS 825 gibi önemli standartların hazırlanmasında müşavir ve raportör sıfatı ile görevler alıyor, davetleri üzerine gerek kamuya ait gerekse özel üniversitelerde, Alarko, Tekfen, Enka gibi büyük inşaat firmalarında konferanslar veriyordum. Bugün Türkiye piyasasında gördüğümüz modern yalıtım malzemelerinin, çatı-cephe, zemin, tavan, duvar kaplama malzemelerinin önemli bir kısmını Türkiye‘ye ilk kez ben getirdim ya da getirilmelerine vesile oldum. Aktif iş hayatında 36. yılını tamamlamış bulunan İzomer halen su, ısı, ses, küf, korozyon, yangın, deprem yalıtımı; zemin, duvar, tavan, çatı kaplamaları ve teknolojik boya konularında büyük dünya markalarının Türkiye temsilciliğini ve uygulama hizmetlerini başarı ile sürdürüyor.  

Bazı olumsuzluklar devlet tarafından adeta teşvik ediliyor
Günümüz Türkiye’sinde maalesef her önüne gelen ya da aklına esen kolaylıkla bir yalıtım firması kurabiliyor, üretim ve uygulama yapabiliyor, uzman müesseselerle fiyat rekabetine girişebiliyor. İhale sistemimizdeki eksik ve yanlışlar nedeniyle de bu hiç olmaması gereken durum devlet tarafından adeta teşvik ediliyor. Toplum tamamen ticari amaçlı, teknik gerçeklerle ilgisi bulunmayan, yanıltıcı reklamların etkisi altında kalıyor; neyle neyi mukayese etmesi gerektiğini bilemiyor, en üstün kaliteyi en ucuza temin edebileceğini zannediyor ve genellikle yanlış seçim yapıyor. Bu durum yapı ve çevre sağlığı açısından son derece sakıncalı. İyi yalıtılmamış ya da yanlış yalıtılmış yapılar bu nedenle giderek çoğalıyor. Bugünlerde, çağdaş düzeydeki dost yalıtım firmalarının sahipleri ile zaman zaman yaptığımız sohbetlerde benim önayak olmam istenen bir dernek çatısı altında birleşme ve sektöre çeki düzen verme düşüncesi gündeme gelmiş bulunuyor.

Yeni bir derneğin kuruluş çalışmaları içerisindeyiz

Kanaatimce her kuşak, kendisinden sonra gelen kuşaklara kendi bulduğundan daha iyi, daha sağlıklı, daha yaşanılır bir dünya bırakmak için elinden geleni yapmalıdır. Bu düşünceyle şimdiye kadar mesleki çalışmalarım paralelinde Türk Akustik Derneği ve ÇATIDER’in kuruluşunda yer aldım. Halen her iki dernek de kendi alanlarında olumlu faaliyetlerini sürdürüyor. 1995’ten bu yana “Yapı ve Çevre Sağlığı” başlığıyla yazılarım yayımlanıyor ve okuyucularımdan çok sayıda mesaj alıyorum. Bugünlerde de meslektaş ve okurlarımın önerisi ve teşvikiyle yeni bir derneğin kuruluş çalışmaları içerisindeyiz. Bu derneğin faaliyet göstereceği alanları şu şekilde özetleyebilirim: Toplum ile genel ve yerel yönetim birimlerinin yapı ve çevre sağlığı konularında bilgilendirilmesi ve bilinçlendirilmesi için sistemli ve programlı faaliyet göstermek, yayınlar yapmak, basılı ve görüntülü medyada konu ile ilgili yayınların yer almasını sağlamak. Mimar, mühendis, tekniker, usta yetiştiren bütün eğitim müesseselerinde yapı ve çevre sağlığı ile ilgili konuların çağdaş düzeyde öğretilmesini ve kürsülerin, laboratuvarların, kitaplıkların, arşivlerin, bilgi bankalarının açılmasını sağlamak. Konu ile ilgili bilimsel araştırmaları, yayınları desteklemek ve ödüllendirmek. Yapı ve çevre sağlığı konularında ihtisas yapmak isteyen üniversite öğrencilerine ve mezunlarına yurtiçinde ve yurtdışında burslar temin etmek suretiyle uzman sayısının çoğalmasını sağlamak. Yapı ve çevre sağlığı ile ilgili konularda standartların, yasaların, yönetmeliklerin yayınlanmasına, teşvik ve denetim birimlerinin kurulmasına yardımcı olmak. Aynı konuda yurtdışında faaliyette bulunan vakıf, dernek, kamu kuruluşları ve özel müesseselerle işbirliği yapmak. Derneğin konusu ile ilgili eğitim müesseseleri, kurslar, laboratuvarlar açmak; seminer, panel, konferans, gezil, fuar ve sergiler düzenlemek. Yapı ve çevre sağlığı ile ilgili konularda derneklerin, vakıfların, meslek odalarının kurulmasına yardımcı olmak. Derneğin konusuyla ilgili ve amaçlarına yönelik iktisadi teşekküller kurmak, üretim tesisleri açmak ya da bu tür müesseselere ortak olmak. Derneğe gelir sağlayıcı her tür ticari faaliyette bulunmak; bu amaçla kitap, dergi, gazete, broşür, vs. yayınlamak, reklam ve promosyon faaliyetlerinde bulunma; proje, uygulama ve müşavirlik hizmetleri vermek...

Deprem sorununa öncelikle ve elbirliğiyle eğilmemiz gerekiyor
Türkiye’nin bir deprem ülkesi olduğunu hepimiz biliyoruz. Televizyonda uyarı görevini yapan jeolog ve jeofizikçiler “Deprem öldürmez; bina ve yapılar öldürür” diyor ve de topu mimarlara, inşaat mühendislerine atıyorlar. Yapılması gerekenin depremden etkilenmeyen yapı sistemlerini devreye sokmak olduğunu vurguluyor ve çözümler üretmemizi istiyorlar. Son derece haklılar, “Deprem riski” sorununa bizim meslek grubumuzun öncelikle ve de elbirliğiyle eğilmesi gerektiği kanaatindeyim. Bu konuda Japonya ve Amerika Birleşik Devletleri örnek alınmalı ve de bu ülkelerin teknik uzmanlarının danışmanlık hizmetlerinden yararlanılmalıdır. Depreme dayanıklı bina demek öncelikle kütle ağırlığı olabildiğince az, hafif ve sünek (rijit olmayan, salınabilen) bina demektir. Betonarme tekniğine tam anlamıyla uygun nitelikte uygulanması halinde mükemmel bir sistemdir; fakat ağırdır ve yeterince sünek değildir. 1950’li yıllardan bu yana geri plana itilmiş bulunan çelik ve ahşap konstrüksiyon esaslı inşaat sistemleri gündeme getirilmeli, ön plana çıkartılmalı ve teşvik edilmelidir. Çatı, duvar, döşeme gibi taşıyıcı sistem dışında kalan yapı elemanları, sıvalar, şaplar, duvarlar, çatı-cephe ve zemin kaplamaları mümkün olduğu kadar hafif malzemelerle oluşturulmalıdır. Ve de en önemlisi yalıtıma gerekli önem verilmelidir; özellikle toprak seviyesinin altında kalan yapı kısımları sülfatlı, korozif yeraltı suları ile bitki köklerinin bozucu, çürütücü etkilerinden HDPE ve sodyum bentonit esaslı yalıtım malzemeleri ile çok iyi korunmalıdır. Yeni betonarme inşaatlar için ilk ve acil önlem olarak, birinci derecede riskli bölgelerdeki binaların yüksekliği, asansöre ve yangın merdivenine gerek bulunmayan dört katla sınırlandırılmalıdır.

Projelendirme aşamasında en önemli görev mimara düşüyor
Yaklaşık olarak yüzölçümünün %90’ı ve nüfusunun %92’si deprem kuşağı içinde kalan ülkemizde ayrıcalıksız her binanın projelendirme aşamasında en önemli görev mimara düşmektedir. Deprem güvenliği açısından yetersiz olan bir mimari tasarımda depreme yüzde yüz dayanıklı bir taşıyıcı sistem oluşturulması hemen hemen imkansızdır. Yapı planı basit, düzenli ve simetrik olmalıdır. Her ne kadar karmaşık biçimli bir yapının statik hesabını yapmak her zaman mümkün ise de deprem riskine tamamen dayanıklı bir taşıyıcı sistemin temini ancak hem düşey hem de yatay yüklere uyumlu bir dengenin sağlanması ile mümkün olabilir. Projelendirme aşamasında bu basit prensip kesinlikle göz ardı edilmemelidir.

En önemli görevimiz sağlıklı bina ve yerleşim bölgeleri planlamak...
Mimarlık eğitiminde bence tıp tahsili örnek alınmalı; nasıl altı senelik tıbbiyeyi bitiren bir kimsenin uzman olmayıp, pratisyen olduğu herkes tarafından biliniyorsa, dört yıllık mimarlık eğitimini tamamlayan bir kimsenin de uzman mimar sayılamayacağı bilinmelidir. Uzmanlık eğitimi tıp mesleğindekine benzer bir sistem uyarınca yapılmalıdır. Bütün mimarlık fakültelerinde yapı ve çevre sağlığı kürsüleri, bu bilim dalları ile ilgili laboratuvar ve kitaplıklar açılmalı; öğrencilere, mimarın ilk ve en önemli görevinin tam sağlıklı binalar, yerleşim bölgeleri ve kentler planlamak, üretmek olduğu anlatılmalıdır. Mimar, mesleği ve uzmanlık dalı ile ilgili konulardaki yayınları rahatlıkla okuyup anlayabilmeli, başka uluslara mensup meslektaşları ile konuşup anlaşabilmelidir. Bu nedenle eğitim dili artık uluslararası bir dil durumuna erişmiş bulunan İngilizce olmalıdır. Bu husus proje ve danışmanlık firmalarımızın dış ülkelere açılabilmesi açısından da son derece önemlidir. Çok iyi bilinmeli ve unutulmamalıdır ki proje ve danışmanlık firmalarımız büyük çaptaki uluslararası projeleri alabilecek güce ve düzeye erişmedikçe Türk yapı malzemesi sektörünün dış ülkelere yeterince açılma şansı yoktur; bu iki önemli konu birbiriyle  sıkı sıkıya bağlantılıdır.

21. yüzyıl, kendi işini sürdüren bireylerin yüzyılı olacak...
Bence bir insanın meslek hayatında kendisini kelimenin tam anlamıyla başarılı hissedebilmesi için iki temel faktörün gerçekleşmesi gerekir: İnsan öncelikle sevdiği, ilgi ve heyecan duyduğu işi yapmalıdır; eğer bu mümkün olamıyorsa yaptığı işi sevmelidir. “Aşk olmadan meşk olmaz” özdeyişi bu konu için üretilmiş ve de son derece doğrudur. İkincisi de en iyisi insan kendi özel işini yapmalıdır ya da hangi statüde, hangi pozisyonda olursa olsun hizmet verdiği müessesede kendi özel işini yapar gibi benimseyerek özveriyle çalışmalıdır. Unutulmamalıdır ki 21. yüzyıl kurumsallaşmış şirketlerin, müesseselerin değil kendi işini sürdüren bireylerin yüzyılı olma eğilimindedir. Müşavirlik hizmetlerini üstlendiğim müesseselerle ilgili çalışmalarımı, hatta vatani hizmetim sırasında bana verilen görevleri hep bu anlayış içinde sürdürdüm ve hem başarılı hem de son derece huzurlu, mutlu oldum. Yapmak istediklerimin hemen hepsini gerçekleştirdim. Son derece önemli bir bilim dalının oluşturucusu ve geliştiricisi olarak gerek Türkiye’de gerekse dış ülkelerde yaygın şekilde tanınıyor, saygı görüyor ve önemli projelerin danışmanlığına davet ediliyorum. Yetiştirdiğim çok sayıda öğrencim, bulundukları bölgelerde mesleklerini başarı ile sürdürüyor ve Yapı Sağlığı Bilim Dalı’nın yaygın kitleler tarafından tanınmasını, uygulanmasını ve yaygınlaşmasını sağlıyorlar. Bir deprem ve erozyon ülkesi olan Türkiye’de bu bilim dalının tüm eğitim tesislerinde ders olarak okutulması, öğretilmesi, toplumun bilgilendirilmesi, bilinçlendirilmesi gerektiğini düşünüyor, Yapı ve Çevre Sağlığı Derneği çatısı altında sürdürmeyi amaçladığım sosyal faaliyetlerimde tüm meslektaşlarımı benimle işbirliği yapmaya davet ediyorum...









Geri