E-dergi
e-dergi
Portre & Röportaj

Yılın Profesyoneli Bülent Çolak


Temmuz - Ağustos 2004 / Sayı 49

Yalıtım Sektörü Başarı Ödülleri kapsamında “Yılın Profesyoneli” seçilen Bülent Çolak, renkli, espritüel ve özellikle olumlu kişiliğiyle tanınıyor. Halen Sika Satış ve Pazarlama Müdürlüğü görevini yürüten Bülent Çolak, basketbol oynadığı öğrenim yıllarını, kayak takımı komutanlığı yaptığı askerlik günlerini, “Benim için ikinci bir okul oldu” dediği S. Arabistan’ı, “yerleşik bir düzen” kurmak amacıyla “Şantiyecilik”ten satış&pazarlamaya geçişinin öyküsünü ve “One Man Show” yapmak zorunda kaldığı Antalya’daki tecrübelerini Yalıtım Dergisi okurlarıyla paylaşıyor.  
Bireysel başarıda takım başarısının önemini vurgulayan Çolak, bilginin aktarılması ve paylaşılması gerektiğine inanıyor. Önemli olanın sistem detaylarıyla birlikte bir ürünü satabilmek olduğunu düşünen Çolak, “Sistem detaylarıyla birlikte bir ürün pazarlayabiliyorsanız, şantiye şefiyle ve proje müdürüyle ortak bir dil konuşabiliyorsanız başarılı olabiliyorsunuz; aksi takdirde sizi tencere pazarlayan bir adamdan farklı görmüyorlar” diyor. Çolak ayrıca yalıtım sektörünün geleceği üzerine de yorum yapıyor ve Türkiye ile çevre ülkelerdeki büyük projelerin “henüz” başlamadığını söylüyor.

Doğma büyüme Beykozluyum. Üniversite bitene kadar, yani çocukluk ve gençlik yıllarım boğazın bu güzel ilçesinde geçti. İlkokulu İshakağa İlkokulu’nda, ortaokulu Ziya Ünsel Ortaokulu’nda, liseyi de Ferit İnal Lisesi’nde okudum. Çok çalışkan bir öğrenci değildim ama hiç sene kaybım olmadı. Güzel resim yapardım. Bu yeteneğimi babamdan almışım. Özellikle kara kalem çalışmalarım çoktu. Ortaokuldayken Aşık Veysel’in portresini çizmiştim; çok beğenilmiş ve sergilenmişti. Kendimi ünlü bir ressam gibi hissetmiştim o zamanlar... Fakat bu yeteneğimi geliştirmek için özel bir çaba sarf etmedim ve sonuçta hobi olarak kaldı...

Boğazın suları oyun alanımızdı. Okuldan arta kalan tüm zamanımız denizde geçerdi. Sandal, motor, tekne... Ne varsa üzerindeydik. Balık tutar, suda ayıklar, temizler ve eve öyle getirirdik. Dalyan gazinosu denilen bir çay bahçesi vardı. En kalabalık saatlerinde önünden geçer, sandalı devirir, boğulma numarası yapardık. Sandalın altında kalan hava boşluğunda nefes alır, insanların bağırışlarını dinler, eğlenirdik. Şanslı çocuklarmışız; İstanbul’un içinde yaşayıp denize girmek için kilometrelerce yol kat edenleri düşündükçe o günlerin kıymetini şimdi daha iyi anlıyorum... Altı sene lisanslı basketbol oynadım. Ortaokuldayken başlamış ve devam ettirmiştim. Aralarda futbol denemelerim de olmuştu ama basketbolla birlikte pek sağlıklı yürümemişti. Birkaç kırıktan sonra da pes etmiştim zaten.

Soluğu çalıştığım yerde alırdım
Lisenin ardından ilk sene İstanbul Üniversitesi Maliye Muhasebe Yüksek Okulu’nda bir sene okuduktan sonra tekrar üniversite sınavına girmiş ve Yıldız Teknik Mimarlık, yani o zamanki adıyla İDMMA Mimarlık Fakültesi’ni kazanmıştım. İdealimdi. Komşumuz Ender Ağabey Güzel Sanatlar Mimarlık Fakültesi’nden mezundu. O’ndan çok etkilenmiştim. Çizmek hobimdi zaten; hesaplar, rakamlar bana göre değildi. Ailemin çok hoşuna gitmemişti bu durum. Bir senemi boşa harcadım diye kızmışlardı. Üstelik 1976 senesi Türkiye’nin öğrenci olaylarının çok yoğun olduğu, siyasi çalkantıların yaşandığı bir dönemdi. Ve o sene üniversite gençliğinin çoğu bir senesini kaybetmişti. Dolayısıyla ben iki senemi kaybetmiştim. Memur çocuğuydum. Daha fazla babama yük olmamak için part-time çalışmaya başladım. Okuldan arta kalan zamanlarımda bir inşaat şirketine gidiyordum. Okul boykot edilir, dolayısıyla tatil olur, herkes sinema, tiyatro veya kafelere giderken ben soluğu çalıştığım yerde alırdım. Ama bu çalışmanın çok faydasını gördüm. Şantiyelere gider, çizimlere yardım eder, böylelikle pratik yapmış olurdum. Sınıfımdaki diğer arkadaşlar “aşık-mertek” kavramını anlamaya çalışırken ben hemen çizer ve yanımdakilere anlatırdım.

Bu çocuk boş zamanlarında neden işe gelmiyor?..
Fakültenin ikinci sınıfında şu an evli olduğum Deniz Hanım’la arkadaşlığım başladı. Beni oldukça uğraştırdı; “Evet” diyene kadar pes etmedim. Okul dışında da birlikte olabilmek için çalıştığım iş yerine gitmemeye başlamıştım ama durum hemen fark edildi tabii ki. Patron bir gün, “Bu çocuk boş zamanlarında neden şirkete gelmiyor“ diye sormuş. Arkadaşlar da “Kız arkadaşıyla birlikte olabilmek için” yanıtını vermişler. “Söyleyin, getirsin tanışalım” demiş. Duyunca uçtum tabii ki. Deniz önce çekindi ama ikna yeteneğim devreye girdi ve getirdim ofise tanıştırdım. O zamanki patronum Deniz’e “Sen de işe başlıyorsun” dedi. O gün bugündür Kars Göle’deki askerliğim de dahil olmak üzere birlikteyiz; bir oğlumuz var,  Dorukhan... Alman Lisesi son sınıf öğrencisi. Bu sene aile olarak sınav heyecanı yaşıyoruz. Umarım başarılı olacağı bir bölüm kazanır ve mesleğini ömrü boyunca severek yapar.

Komutanım, Göle neresi?..
Üniversite bittikten sonra askerlik için hemen müracaat ettim. Yurtdışında çalışmak istiyordum. Askerliğimi yaparak gönül rahatlığıyla gitmeliydim. Tuzla Piyade Okulu’nda 172. dönemde dört aylık eğitimin ardından yaptığımız kura çekiminde şansıma Göle çıktı. “247. Piyade Alayı Göle” yazıyordu kağıtta. “Komutanım neresi biliyor musunuz” dedim. “Benim geldiğim yer, merak etme güzeldir, Kars’ın bir ilçesi” dedi. Bende koptu ipler; bir gün kendime gelemedim. Hedefim dereceye girmek ve istediğim yer tercihini kullanmak, yani İstanbul yakınlarında kalmaktı. Son sınavda bir terslik yaşadım ve ortalamam düştü. Kuraya kaldım. Sağ olsun eşim “Evleniriz ve kalacak yer varsa ben de seninle gelirim” dedi. Evlendik, ardından alay komutanına “Eşimi getirmek istiyorum, lojman durumu müsait mi?” diye bir telgraf çektim. Cesarete bakın; asteğmensiniz ve alay komutanına telgraf çekiyorsunuz. Anlayışlı, iyi bir insanmış ki komutandan “Lojman durumu müsait, eşinizi getirebilirsiniz” cevabı geldi. Biz de önemli birkaç parça eşyamızla atladık trene. İki gece üç gün süren yolculuktan sonra gece yarısı Kars Garı’na indik. O gece otelde kaldık. Ertesi gün de 2,5 saatlik bir minibüs yolculuğuyla Göle’ye vardık.

Birlikte “Polyannacılık” oynadık; En büyük fedakarlığı ise eşim yaptı
Gençlikte insanın cesareti farklı oluyor, her şey toz pembe görünüyor. “Polyannacılık” oynadık birlikte. Zorluk ve imkansızlıklara gözümüzü kapattık. Çok güzel günlerimiz oldu. Doğuyu gezip görmüş olduk böylece. Güzel arkadaşlıklarımız oldu. Dostluklar kurduk. Alışkın olmadığımız hava ve çevre şartlarında yaşadık. Dokuz ay beyaz renkten başka renk görmedik. Fiziksel özelliğim nedeniyle merasim ve karşılama bölüğü komutanlığı ile kayak takımı komutanlığı yaptım. O zamana kadar kayak yapmamıştım. Nasıl yaparım diyecek oldum, Yüzbaşı “Ben sana öğreteceğim, sen de erlere...” dedi. Topladı bölüğü çıkardı tepeye, “Karları kayaklarla ezin” dedi. Tepeye çıkana kadar kan ter içinde kalmıştık, fanilalarla düşe kalka başladık kaymaya. Yirmi gün içinde teçhizatlı kayak yapacak hale geldiğimiz gibi alevli çemberlerden geçmeler, yüksekten atlamalar benzeri gösteriler bile yapıyor durumdaydık. İçini tek mumla ısıtabildiğimiz iglolar (kardan kulübe) yapmayı öğrendik. Kurt baltaları ve “hedik” denilen kar ayakkabıları ile tatbikatlara gider, günlerce gelmezdik. Bu arada ben hakiki anlamda askerlik yaparken en büyük fedakarlığı yapan da eşim oldu. İstanbul’u ve işini bırakarak güçlüklere tek başına katlandı ve bana destek oldu.
 
S. Arabistan benim için ikinci bir okul oldu
Askerlik dönüşü, öğrenciyken çalıştığım firmanın Libya ve S. Arabistan’da aldığı işler vardı. “İki ülkeye de yollayabiliriz seni, karar ver” dediler. Ben de Suudi Arabistan’ı tercih ettim ve  1983 yılında Cidde’de Saraçoğlu firmasının şantiyelerinde işe başladım. Dört ay çalıştım, oturma izni aldım ve eşimi de getirttim. Cidde’de yaklaşık beş sene çalıştım. 1985 yılında da oğlumuz oldu. 1986 yılında çalıştığım firmadan ayrılıp Adil Salim Mutabaqani Est. şirketinde teknik müdür olarak göreve başladım. Sorumlu olduğum dört şantiye vardı. Tamamladım ve Türkiye’ye döndük. Benim için ikinci bir okul oldu S. Arabistan. Çok zengin bir ülke... Orada her türlü yapı malzemesi ve uygulama detayını gördüm, öğrendim. Bir projede sistem detayları A’dan Z’ye kadar veriliyordu. Projeci, bütün detayları hazırlamış vaziyette eksiksiz olarak önünüze çıkartıyor ve işe başladığınızda projeye bakarak inşaatınızı yapabiliyordunuz. Kontrol mekanizması yerleşmişti. İşveren, işi bir danışman firmaya veriyor, danışman firma da işi inşaat firmalarına ihale ediyordu. İnşaatın her sürecinde bu kontrollük iş başındaydı. Temel yalıtımından kapı kilidine kadar her şey bu kontrole dahildi. Proje yapanların yüzde doksanı Amerikalı ve İngiliz’di. Yaşayarak çok şey öğrendim o yıllarda.

Tekrar sıcak yerlere gidiyoruz
Türkiye’ye döndüğümde Akatlar’da Maya İnşaat’ta çalışmaya başladım. Dokuz ay gibi bir süre sonra oradaki ev sahiplerinden olan Hakkı Tankut, Antalya’da on ay sürecek bir tatil köyü inşaatında birlikte çalışmayı teklif etti. Hiç düşünmeden kabul ettim. Akşam eşime “Topla valizleri, tekrar sıcak yerlere gidiyoruz” dedim. O da benimle aynı kafada olduğu için böyle zamanlarda kolay karar veriyorum. Turtel Sorgun’daki şantiye orman içindeydi. Proje çok güzeldi. Hiç ağaç kesilmeden tamamlanması hedeflenmişti. Hatta bazı ağaçlar çatılardan ve binaların içinden geçirildi. Çevre ödülü almış bir projedir. Oğlumuz Dorukhan da şantiyede çok mutluydu. Demircilerle demir büker, kepçeye biner, beton mikserlerini izlerken kendinden geçerdi. Deniz de boş durmamış, projenin maketini yapmış, çizimlerde yardımcı olmuştu. 748 yataklı tatil köyünün proje müdür yardımcısı göreviyle zamana karşı yarışarak işe koyulmuştuk. Mesela havuzlarda su yalıtım sistemleri tam değildi. Su tutucu bantlar pek kullanılmıyordu. Arabistan tecrübelerim ve ürünleri tanımamın verdiği cesaretle, katkı kullanalım, bantları yerleştirelim vs. derken ilk havuzu bitirdik. Diğerinde ise sezon başlayacak, yetişmeyecek endişesiyle maalesef yeterli yalıtım yapılamadı. Havuzun içine bakan pencereler vardı. Arkası ise diskotekti. Aceleyle seramikler döşendi, camlar takıldı ve kısa süre sonra işletmeye açıldı. Biz teslim ettik, görevimizi yaptık. Birkaç ay hesapları teslim edene kadar tatil köyünün misafiri olarak konakladık.

“Yerleşik düzene” geçme zamanı gelmişti
Daha sonra Alarko’nun Belek Resort Oteli’nde ince işler şantiye şefi olarak çalışmaya başladım. Bir gün Sika Deteks’in Genel Müdürü Haluk İlkdemirci telefon açtı ve “Sika’nın Antalya Bölge Müdürlüğü’nü oluşturmak istiyoruz, bizimle çalışır mısın?” dedi. Haluk Bey’le S. Arabistan’dan arkadaşlığımız vardı. Turtel Sorgun’dayken de şantiye ziyaretine gelmiş, Sika ürünleri hakkında bilgi vermişti. Kafam karıştı... Senelerce şantiyelerde çalışmış biri olarak masanın bir tarafından diğer tarafına geçmek nasıl olurdu?.. Ben şantiyeciydim, nasıl pazarlama ve satış yapardım. “Sen yaparsın, yeter ki karar ver” dedi. Oğlan büyüyordu. Yerleşik düzene geçme zamanı yaklaşıyordu. Okul başlayınca “O şantiye senin bu şantiye benim” gezemezdik. Veya eşimden ve oğlumdan ayrı olarak çalışmam gerekecekti. Kararımı verdim ve kabul ettim. Fakat ayrılma isteğimi Alarko’da İzzet Garih’e nasıl söyleyecektim?.. İzzet Bey çok iyi insandır. Durumu açıklayınca anlayışla karşıladı ve ne zaman ihtiyacın olursa veya zor durumda kalırsan gel, Alarko’da işin hazır diyerek bana destek verdi. Bu güvence beni çok mutlu etti ve ben de gönül rahatlığıyla kolları sıvadım.

Pazarlama yapacağız ya; ıslanacaksın, çamura bulanacaksın, bekleyeceksin ve sonunda “görüşemeyeceksin”
İş hayatımın 15 yılını verdiğim Sika’da çalışmam 1989 yılının sonlarında başladı. Katalogları, broşürleri arabanın arkasına atıp, şantiyelere doğru yola çıkıyordum. İlk günler randevusuz gittim birkaç şantiyeye. Hiç unutmam, Kemer’deyim; bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor... Antalya’nın kışı. Girdim şantiyeye, “Proje müdürüyle görüşeceğim” dedim. Randevun var mı? Yok. “Sekretere git” dediler. Arabamı şantiyenin en uzak köşesine park ettirdiler. Pazarlama yapacağız ya; ıslanacaksın, çamura bulanacaksın, bekleyeceksin ve sonunda “görüşemeyeceksin.” Şok oldum. Motivasyon sıfır. Yanlış karar verdiğimi düşünmeye başladım. Şantiyecilik zamanımda ziyarete gelenleri geri döndürmemeye çalışır, ayakta da olsa beş dakikamı ayırır, görüşürdüm. Dünya tekerlek misali; bugün üsttesin, yarın altta. Zaman ne gösterir bilinmez diye düşünmüşümdür hep. Öyle de oldu. Yıllar geçti, altı sene sonra o proje müdürüyle bir şantiyede karşılaştık. Malzeme ihtiyacı vardı, benden bilgi almak istedi. Unutmamıştım yapılanı. O gün yaşadıklarımı, neler hissettiğimi anlattım. Hatırlamadı bile. Satış pazarlamadaki arkadaşlarımızın sıkça karşılaştıkları ve karşılaşacakları durumdu bu...

Pazarlamada ürüne önce kendinizin inanması gerekiyor. Kendin inanıyorsan ürünü pazarlaman kolaylaşıyor. Önemli olanın, sistem detaylarıyla birlikte ürünü satabilmek olduğunu düşünüyorum.Yani teknik pazarlama. Toplu, sistem detaylarıyla birlikte bir ürün pazarlayabiliyorsanız, şantiye şefiyle ve proje müdürüyle ortak dili konuşabiliyorsanız başarılı olabiliyorsunuz; yoksa sizi tencere pazarlayan bir adamdan farklı görmüyorlar. Yapı kimyasalları ve yalıtım sektöründe bu işi yapacak arkadaşların malzemeyi bilmelerinin yanında kesinlikle sistem detaylarını da çok iyi bilmeleri gerekiyor. Burada başarılı olacak kişinin bir inşaat mühendisi veya mimar olmasının avantajı da unutulmamalı.

“One Man Show” yapmak zorundaydım
Zamanla işe alıştım. Antalya’da “One Man Show” yapmak zorundaydım. Her şeyi benim yapmam gerekiyordu. Büroda bir sekreter vardı ve dışarıda sadece ben koşturuyordum.  “Bayilikler oluştur”, “Pazarla”, “Tanıt”, “Çözüm üret”, “Sistem detayları çiz”, “Öner”, “Kabul ettir”, “Sat” ve “Tahsilatını yap”... İlk seneler sistem satışları yerine su problemlerini çözmekle uğraştım. Hatta ilk problem Turtel Sorgun Tatil Köyü’nün Teknik Müdürü Yaşar Bey’den geldi. “Gel, şantiye zamanında şişirdiğiniz havuzun problemlerini çöz” dedi. Havuz camlarından ve duvarlarından diskoya sular giriyormuş. Çözdük tabii ki...

Yapılan iyilikler, verilen destekler hiçbir zaman unutulmuyor
Antalya’nın sıcağı malum, turizm sektörüne hizmet verdiği için de işleri hep acil. Havuzda problem var, haydi oradasın. Sen kravatlı, kumaş pantolonlu, insanlar mayolu... Tezat oluşturuyor tabii ki. Benim işe başlamamdan üç dört ay sonra Haluk Bey Sika’dan ayrıldı ve yerine şimdiki genel müdürümüz Murat Belen geçti. Antalya’da olduğum sürece çok desteğini gördüm Murat Bey’in. Sık sık ziyarete gelir, güç birliği oluştururduk. Bu arada eşim de Sika’da göreve başladı. Dorukhan, dördüncü sınıfın sonlarına geldiğinde Murat Bey, “Sizi artık İstanbul’da görmek istiyorum, Antalya Bölgeyi oturttun, İstanbul’da birlikte daha güzel işler yapacağız. Oğlun da daha iyi şartlarda eğitim alır” dedi. Teknik servis müdürü olarak İstanbul’da göreve başladım. Bir sene sonra pazarlama müdürü, daha sonra da satış ve pazarlama müdürlüğüne getirildim. Şu anda oğlumun Alman Lisesi’nde okuyor olması, seneler önce Murat Bey’in haklı olduğunun işareti. “İstanbul O’nun için çok daha iyi şartlar sunacak” demişti. Eşi Betül Hanım da okul seçiminde bize destek olmuş, tecrübelerini aktarmıştı. Yapılan iyilikler, verilen destekler unutulmuyor hiçbir zaman...

“Havuza çakıyla mı giriyorsunuz?” Ya da “Martılar PVC membran yer mi?..”
İstanbul bambaşka, mega şehir. Hiç durmak yok. Yeni ürünler, yeni sistemler, bayilikler, uygulamacılar, eğitimler, seminerler ve fuarlar derken zaman su gibi akıyor. Birçok şey yaşanıyor; kimi unutuluyor, kimisi akıllardan çıkmıyor. Unutamadığım, hatırladığımda gülümsediğim şeyler var. Mesela Almanya’da 1999 yılında Sika Trocal’de uygulayıcı bayilerimizle birlikte PVC Membran eğitimi alıyorduk. Teorik olarak bilgilendirildikten sonra uygulama alanlarını görmeye gittik. Olimpik bir havuzda PVC Membran uygulanmıştı. Sadece membrandı, hiçbir yerinde seramik ve yalıtım yoktu. Bizden bir arkadaş meraklı bir ilgiyle, “İyi güzel de bu membran çakıyla çok kolay kesilir” diye bir yorum yapmıştı. Almanlar da şaşkınlıkla, “Yoksa siz havuza çakıyla mı giriyorsunuz” diyerek şaşkınlıklarını dile getirmişlerdi.
Şantiyelerde de buna benzer şeyler sık sık yaşanıyor. Bir şantiyede, teras çatılarda veya hafif metal çatı üzerine buhar dengeleyici ve taş yünü koyduğumuzu, üzerine de PVC Membran döşediğimizi, bunun da endüstri yapılarında en çok uygulanan detay olduğunu anlatıyordum. Orada bulunanlardan birisi de “Biz martıların PVC membranları yediğini duyduk; var mı böyle bir şey?” demişti. Ben de “Hiç böyle müşteri şikayeti almadık ve bu martılara da rastlamadık” karşılığını vermiştim. Daha sonra o şantiyeye binlerce metrekare membran uygulaması yaptık. Doğrusu bunlar gibi biraz komik biraz da trajik anılar hayatımızı renklendiriyor.

Türkiye’de inşaatlardan gelen talepler hep acildir
Programlı çalışamıyoruz... Mesai saatlerine uymak zorundasınız ama satış pazarlamadaki diğer arkadaşlar gibi ben de çok programlı çalışamıyorum. Sebebi de Türkiye’deki inşaat sektörünün programsız olması. Diğer ülkelerde tahmini satışlar yapabiliyorsunuz ve ona göre hammadde temin edebiliyorsunuz. Ama maalesef Türkiye’de inşaatlardan gelen talepler hep acildir. Bu, sizin günlük hayatınıza kadar yansıyor. Birisi telefon ediyor ve “Şu şantiyede şu problem var, şunu şunu yapalım” diyor. Yani buna alışkın olarak gününüzün iki üç saatini böyle şeylere ayırmanız gerekiyor. Bileceksiniz ki benim iki saatim boş, o iki saatte programsız işleri yapacağım. Yoksa ben şu programı yaptım, bugün şunları yapacağım diyemiyorsunuz. Bu özel hayatınıza da yansıyor.  

Kendinize de vakit ayırmanız gerekiyor
Kendinize de vakit ayırmanız gerekiyor. Balık tutmayı çok severim ama balık tutamıyorum. İki beygirlik motoru olan zodiac botum var, arabanın arkasında durur. Beykoz’a gidip, botu şişirip koyda balık tutmak çok hoşuma gider. Geçen seneler bunu yapabiliyordum ama bu sene yapamadım. Vakit bulunca bisiklete biniyorum, yürüyüş yapıyorum, yüzüyorum. Haftada bir gün şirketteki arkadaşlarımızla voleybol oynuyoruz. Voleybol bir takım sporu olduğu için mesai arkadaşlarımla oynamak çok zevkli oluyordu. Bel fıtığı problemi yaşayınca ara vermek zorunda kaldım. Spor müsabakalarını izlemeyi çok seviyorum. Ailecek seyahat etmeyi de çok severiz. Özellikle eşim bu konuda iyi bir organizatördür. Kışa denk düşen bayram tatillerini daha ziyade sıcak ülkelerde geçirmek büyük keyif veriyor bize. Fotoğraf makineleri de hobilerim arasında...
Yalıtım sektöründe Orhan Turan’ın cesaretini ve azmini çok takdir ediyorum. Aynı yaş grubundayız. O noktaya gelene kadar nasıl uğraştığını da biliyorum. Türkiye’de yetişip tamamen Türk markası yaratmak çok önemli bir şey. İzocam’ın İYEM (İzocam Yalıtım Eğitim Merkezi) kanalıyla yaptıklarını da çok destekliyorum. İYEM’in Türkiye’deki yalıtım sektörüne gerçekten katkısı ve hizmeti çok büyük.  

Proje gruplarına, mimar ve mühendislere çok büyük sorumluluklar düşüyor
Yalıtım sektörü son beş senedir tüketiciyi bilinçlendirmek için çok emek harcadı. Tüketici oldukça bilinçlendi fakat yine de yeterli düzeyde değil. Bu bilinci sürekli geliştirmemiz gerekiyor. Bu da standartları geliştirmekle mümkün. Standartları yükseltirseniz tüketiciyi de bilinçlendirirsiniz. Burada üretici firmaların ve İzoder’in çok büyük emeği var. Ama proje gruplarının emeği herkesten daha fazla olmalı. Bizim mimar ve mühendislere çok büyük ihtiyacımız var. Onlara çok büyük sorumluluk düşüyor. Yani sadece İzoder’le ya da üretici firmalarla bitmez bu iş. Proje gruplarının gelişen tüm ürünleri ve sistemleri projelerine koymaları gerekir. Avrupa normlarının Türkiye’ye gelmesi burada çok önemli. Yeni CE kavramının Türkiye’de oturması gerekiyor. Bunun sonucunda da senelerdir bizim uğraştığımız taklit ürünler ve haksız rekabet ortadan kalkacak. Yalıtım sektöründeki firmalar pazardan pay alabilmek için çok büyük emek ve para harcıyor; pazarı büyütmek için de yeni yeni talepler yaratmaya çalışıyorlar. Agresif fiyat politikalarıyla, kalitesiz ürünlerle veya faturasız satışlarla uğraşmamamız gerekiyor. Pazarlama faaliyetlerine para ayırmadan, eğitimlere katkıda bulunmadan, tüketicilere yönelik bir takım bilgileri aktarmadan üretim yapan merdivenaltı firmaların varlığı halen devam ediyor. İnşaat sektöründe zaten son beş yıldır büyüme yok. Bir de haksız rekabet olunca sizin artık bir noktadan sonra gücünüz zayıflıyor.

Depremi beklemememiz gerekiyordu
Deprem sonrasında gördüğümüz tablo çok acıydı. İnşaat sektörü ve inşaat sektörüne verilen önemin sonuçları çıktı ortaya. Doğal olarak, sonrasında yapılan inşaatların kalitesinde artış yaşandı. Korozyonun önemi, beton sınıfı, zemin durumu, kolon kiriş hesabı vs. konuşulur oldu. Bunun için depremi beklemememiz gerekiyordu. Keşke acıları, üzüntüleri yaşamadan tedbirimizi alsaydık.

Büyük projeler bizi bekliyor

Türkiye’de henüz başlamayan otoyol, baraj ve altyapı projeleri var. Avrupa’daki bir ülkede yılda bir tane baraj yapılıyorsa bütün firmalar malzemelerini satabilmek için sıraya giriyor. Türkiye’de ise yılda ona yakın baraj inşaatı devam ediyor. Konut ihtiyacı fazla. Arıtma konusunda çok eksiğimiz var. Sırada bekleyen enerji yatırımları var, termik santraller, limanlar ve devamlı ötelenen endüstri yapıları var. Ayrıca Türkiye’nin bulunduğu konum itibariyle etrafındaki ülkelere verecek çok büyük desteği söz konusu. Afganistan, Irak, Türki cumhuriyetler... Buralardaki büyük projeler bizi bekliyor. Biz Sika olarak bu sahanın da sorumluluğuna sahibiz. Genel müdürümüz o bölgenin de bölge müdürü. Azerbaycan ve Kazakistan’da önümüzdeki aylarda başlayacak yeni yatırımlarımız var. Öte yandan İskenderun’daki fabrikamız iki ay önce üretime başladı ve Mersin, Adana, Güneydoğu, Kıbrıs ve Irak’taki savaş sonrası yapılanmaya çok büyük desteği olacak. Tuzla Organize Deri Sanayii Bölgesi’nde 18 bin metrekare kapalı alanı olan yeni fabrika inşaatımız devam ediyor. Faaliyete 2005’te geçecektik fakat İsviçre’nin Türkiye’de çok daha fazla ve detaylı ürünlerin de üretimini kapsama alma isteği nedeniyle mimari anlamda bazı değişiklikler yapılıyor. O yüzden bu fabrikayı 2006 yılında faaliyete geçireceğiz.  

Başarı için topluca mücadele edilmeli
Ast ve üstlerimle şirkette iyi ilişkiler içerisindeyim. Genel müdürümüzle şirket içinde tam bir destekleşme içindeyiz. Ondan aldığım disiplini astlarıma yansıtıyorum. Bizde “açık kapı” politikası uygulanır. Ben, nasıl genel müdürümün odasına istediğim zaman girebilirsem benim çalışma arkadaşlarım da odama çok rahat girebilirler. Odamızın kapısı hiçbir zaman kapanmaz. Başarı için çalışma ortamını huzurlu bir ortam olarak tutmak gerekiyor. Hiyerarşik bir yapımız vardır ama herkes eşittir. Takımdaki arkadaşlarıma da devamlı çok çalışmalarını, birbirlerinin ayaklarına basmamalarını, güçlerini birleştirerek firma başarısı için uğraşmalarını  tavsiye ediyor, bu konudaki tecrübe ve bilgilerimi daima paylaşıyorum.

Bireysel başarıda en büyük etken takım başarısıdır
Bir futbol takımında herkes takım oyunu oynuyor. Ama burada en önemli unsur taktiktir... Başarıyı sağlayan taktiktir. Sonuçta belli bir strateji ve hedefiniz olması lazım. Ortaya koyduğunuz stratejiler doğruysa ancak o zaman hedefinizi gerçekleştirebiliyorsunuz. Ama iyi strateji belirlemediyseniz takımdaki diğer arkadaşlar istediğiniz noktaya gelemiyorlar. Orkestradaki yanlış bir ses bütün armoniyi bozuyor. Firmalar da böyledir. Satış-pazarlama grubu başarılı olabilir; ama üretimden, araştırma geliştirmeden yeterli desteği alamazsanız, müşteriye söz verdiğiniz zaman malınızı zamanında teslim edemezseniz başarısız olursunuz. Satış ve pazarlamadaki herkesin birinci derece sorumlu olduğu kişi müşterisidir. Siz, müşterinize karşı bire bir sorumlusunuz. Ama bu sorumluluğu başarıyla yerine getirmeniz için şirketiniz bünyesindeki tüm departmanlardan çok iyi destek almanız gerekiyor. Üretimden, ambardan, lojistikten, muhasebeden her yerden destek alabilmeniz gerekiyor. Eğer bu desteği alabiliyorsanız o zaman başarılı olabiliyorsunuz. Biz satış ve pazarlama grubu olarak yeterli desteği alabiliyoruz. Bireysel başarı çok önemli ama bireysel başarıda takım başarısı en büyük etken.

Firma güvenilirliği dışında kendinizin de kişisel olarak güvenilirliğe ihtiyacı var. Öncelikle çalıştığınız firmanın iyi bir firma olması gerekiyor. Firmanın, dünyadaki üretim standartlarında üretim ve satış yapan bir firma olması, uluslararası normlara sahip olması gerekiyor. Siz uluslararası normlarda üretim yapan, araştırma geliştirme departmanıyla, teknolojisiyle kendini destekleyen bir firmada çalışıyorsanız kendi kişisel dürüstlüğünüz, çalışkanlığınız, imajınız ve vizyonunuzla bunu kuvvetlendirebilirsiniz. Şirket prensiplerinin yanı sıra kendi prensiplerinizin ve değerlerinizin de olması lazım. Bulunduğunuz topluma hizmet vermeniz gerekiyor. Son derece başarılı bir kişi olmak bence yeterli değil. Çevrenizdeki insanlara faydalı olabiliyor musunuz?.. Gerekli yardımlarda bulunabiliyor musunuz? Bilginizi paylaşabiliyor musunuz? Aktarabiliyor musunuz? Tüm bunlar çok önemli şeyler...

Bülent Çolak Kimdir?
1958 yılında Üsküdar’da doğdu. Yıldız Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi mezunu olan Bülent Çolak askerliğini 1982 yılında yedek subay olarak tamamladı. 1983-86 yılları arasında Suudi Arabistan’da Saraçoğlu Cons. Co. şirketinde mimar olarak iş hayatına başladı. 1986-1988 yılları arasında yine S. Arabistan’daki Adil Salim Mutabagani Est. firmasında teknik müdür olarak; 1988 yılında Maya İnşaat Akatlar’da şantiye şefi olarak; 1988-1989 yılları arasında Turtel Sorgun Tatil Köyü inşaatında proje müdür yardımcısı olarak; 1989 yılında da Alsim Alarko Antalya Belek Resort Hotel inşaatında ince işler şantiye şefi olarak görev yaptı. 1989 yılında Sika Yapı Kimyasalları A.Ş.’de Antalya Bölge Müdürü olarak göreve başladı. Çolak, halen Sika Yapı Kimyasalları A.Ş. Satış ve Pazarlama Müdürü olarak görevini sürdürüyor ve beş yıldır İZODER Yönetim Kurulu’nda görev alıyor. 1996 yılından bu yana yalıtım ve yapı kimyasalları konusunda pek çok seminer veriyor. Evli ve bir çocuk babası olan Çolak iyi derecede İngilizce biliyor.


Geri