Portre & Röportaj

Türkiye'nin modern yüzünün mimarı; DOĞAN TEKELİ


Ocak - Şubat 2004 / Sayı 46

Günümüzün klişe laflarından birisidir; "............"ya adanmış bir ömür. Bir “meslek” sahibi olan çoğu kişi kendisini mesleğine adar; ya da en azından öyle görünür. Ama kaç kişi mimarlık gibi devamlı tetikte olmayı şart koşan, dinç bir kafa ve beden sağlığıyla birlikte üst düzey yaratıcı faaliyetler gerektiren bir meslekte elli yılı aşkın bir süre, üstelik tutarlılığını da bozmayarak görkemli işlere imza atabilir ki?.. Doğan Tekeli, Türkiye gibi “zor” bir ülkede bunu başarabilenlerden birisi...
 
Tutkulu bir meslek aşkı, bitip tükenmek bilmeyen projeler ve sürekli üretimle geçen bir ömür. İş Bankası Genel Müdürlüğü Binası (İş Kuleleri), Metrocity, Lassa Fabrikası, Oyak Renault Fabrikası, Chrysler Fabrikası, Eczacıbaşı İlaç Fabikası, Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığı, Halk Bankası Genel Müdürlüğü binaları gibi Türkiye’nin “modern” yüzünü ve silüetini oluşturan yüzü aşkın büyük ölçekli yapıya imza atan Doğan Tekeli, aynı zamanda bu elli yıl içerisinde tutarlı olabilmeyi başarması ve yarattığı yapıların görkeminin yanında “dingin” işler çıkartması ile de tanınıyor. Sadece ülke sınırları içinde değil, yurtdışında da büyük bir saygınlığı olan Tekeli, Ağa Han Mimarlık Ödülleri’nin jürisinde de sık sık yer alıyor. Emekli olmayı düşündüğü bugünlerde bile hala dört beş proje üzerinde çalışan Tekeli, mimarlığı bir gösteriş aracı değil; “hizmet mesleği” olarak tanımlıyor. Tekeli ayrıca, büyük yapıların proje ve üretilme sürecinde insanın nefesini tükettiğini söylüyor.
İşte Doğan Tekeli’nin ağzından 75 yıllık hayat hikayesi...  

Ailem Ispartalı bir aile. Hem hattat hem de Isparta İdadisi’nde hoca olan babamın babası Faik Efendi’nin üç oğlu varmış; iki oğlu babamdan büyük, babam ise en küçükleriydi. Büyük oğullarından birini İstanbul’da Eczacılık Fakültesi’nde, diğerinini de Mülkiye’de okutmuşlar; en küçük çocuk olan babamı okutmaya ise o zamanlarda maddi imkanları el vermemiş. Bu nedenle babam, kendi kardeşleri içerisinde tahsili en geride olandı. Babam Isparta İdadisi’nin ardından Maliye Meslek Lisesi’ni bitirebilmiş ve maliyeci olmuş. Mülkiyeli olan amcam valilik yaptı, İçişleri Bakanlığı Müsteşarlığı yaptı; diğeri de zaten bir eczacıydı. Ben de 1929 yılında Isparta’da doğmuşum. Babam, Ankara’da meslek lisesini okuduktan sonra maliye memuru olarak İstanbul’a tayin edilmiş. Dolayısıyla ben de 4 yaşımda İstanbul’a geldim. Kocamustafa Paşa’da çok küçük bir evde oturuyorduk. Cumhuriyet’in 10. yıldönümü kutlamalarını dört yaşımda olmama rağmen çok net hatırlayabiliyorum. Çünkü o zaman her evin sokağa bir ışık çıkarması zorunluluğu konulmuştu. Biz de Kocamustafa Paşa’daki evimizin kapısına iki üç tane kandil koymuştuk; o kandilinin ışıltılarını hala hatırlayabiliyorum...  

Babam, çalışkan bir eleman olması nedeniyle en küçük memurluktan zamanla terfi etti. Sirkeci’deki Kocapaşa Maliye Şubesi’nin şefi oldu. Biz de Sirkeci’ye taşındık. Sirkeci o zamanlar ikinci sınıf bir merkez niteliğinde değildi. Bu, ailemiz için de bir anlamda terfi olmuştu. Ve ben de ilkokula 48. Okul’da başladım. Eski bir taş medreseden okula çevrilmişti. O okulda Safiye Hanım adlı çok değerli bir hocamız vardı. O dönemin Cumhuriyet hocaları idealisttiler, çoğunun hem müşfik hem otoriter özellikleri vardı... Bizi okula canı gönülden bağlarlardı. Sonra babam İzmir Maliyesi Varidat Müdürlüğü’ne tayin oldu; ben de ilkokul 2. sınıfından lise son sınıfa kadar İzmir’de okudum. İzmir’de İnönü İlkokulu’nu bitirdim. İlkokuldan sonra Gazi Ortaokulu’nda, ondan sonra da İzmir Atatürk Lisesi’nde okudum.

Hocaların, ailenin ve çevrenin yönlendirmesi beni lisede fen koluna sevk etti

İzmir Atatürk Lisesi, öğrencilerini seçerek alan bir liseydi. Hocaları diğer okullara göre daha otoriterdi ve öğrenci sayısı daha azdı. Ortaokuldan liseye geçtiğimiz zaman yarı bir korku yaşadık; okulun binası bile daha görkemliydi. Bu tahsil döneminde genelde sınıf birincisi muamelesi görürdüm. İftihar kitaplarına geçiyordum; ki onları hala saklıyorum. Ama çalışkan bir öğrenci olmama rağmen arkadaşlarım arasında kızılan bir öğrenci de değildim. Beraber haşarılık da yaptığımız olurdu. Lisede edebiyat derslerine özel bir ilgim ve sevgim vardı. Sonradan profesör olan ve geçtiğimiz senelerde vefat eden Abdülkadir Karahan bizim edebiyat hocamızdı. Şimdi kızı milletvekili oldu. Ben O’ndan yüksek notlar alırdım. Münazaralarda da okulu temsil ederdim; ama edebiyat kolunda değildim. Çünkü bizim gibi çalışkan sayılan öğrencilerin fen kolunda olmasından başka çare yoktu. Hocaların, ailenin ve çevrenin yönlendirmesi beni fen koluna sevk etti.

Harp yılları olmasına rağmen bu sıkıntılı dönemler bizde acı anılar bırakmadı...
Lise yılları ekonomik sıkıntının devam ettiği yıllardı. Babamın orta halli bir memur olması nedeniyle imkanlarımız kıttı. Ayakkabılar pençeletilir, elbiseler tersine çevrilerek giyilirdi. Harp yılları olmasına rağmen bu sıkıntılı dönemler acı anılar bırakmadı. O dönemlerde İzmir’de herkes aynı koşullarda yaşardı. Zenginlerin zenginliği de fark edilmezdi. İzmir’in büyük zenginleri de ellerinde sefer taslarıyla tramvaya binerler, işlerine giderlerdi. Ailelerin de en büyük ilgi alanları çocuklarının eğitimleriydi. Lise hocalarımız arasında Sorbonne mezunları vardı. Fevkalade bilgili, saygın, vakarlı, şehir içinde otoriteleri ve kimlikleriyle temayüz etmiş insanlardı.

Yaz dönemi olmasına rağmen lisenin müdürü beni okula çağırdı; fakat mimar olmama engel olamadı...
O dönemlerde en gözde okul İstanbul Teknik Üniversitesi’ydi... Bütün başarılı çocuklarda arı rozeti takmak, “Teknik Üniversiteli” olmak bir ayrıcalıktı, çok prestijli bir okuldu. Liselerin en iyi öğrencileri İstanbul Teknik Üniversitesi’nin seçme sınavına girerlerdi. O yıl İTÜ’ye en çok öğrenciyi sokan lisenin matematik, fizik ve kimya hocalarına Ragıp Devres Ödülü verilirdi. Bu ödül de o hocaların üç dört maaşları toplamındaydı. Onun için hocalarımız bizleri derslerin dışında ücretsiz ayrıca bir kursa tabi tutar; sabahtan öğlene kadar normal ders yapılır sonra da gözaltında çalışılırdı. O mütalaaların çoğu kurs olurdu. Dolayısıyla fen sınıfını neredeyse günde 18 saat çalışarak bitirdik ve ben de bu kadar baskıdan sıkılarak mühendis değil de mimar olmaya karar verdim. Çünkü mimarlıkta sanat vardı, düşünce vardı ve bu kadar da matematik yoktu... İzmir 200 bin nüfuslu ufak bir yerdi, dolayısıyla bizim lisenin müdürü de bir yerlerden benim mühendis değil de mimar olacağımı işitmiş. Yaz tatili olmasına rağmen beni okula çağırdı ve “mimarlık, bizim lisenin edebiyat kolu gibidir, itibarı yüksek değildir; senin gibi çocuklar ya inşaat ya da makine fakültesine girer” dedi. Fakat ben ikna olmadım ve mimarlığa daha çok yöneldim. O sene imtihan sistemi değişti. Üniversiteler liselerin mezuniyet puanlarına göre öğrenci almaya başladılar. Halbuki bizim lisenin notları çok kıttı. Mesela Afyon’dan, Erzurum’dan yüz üzerinden yüz puan alan öğrenciler geliyordu. Sınıf birincisi olmama rağmen benim puanım ise 186’ydı; dolayısıyla 1947 Kasımı’nda üç veya dört arkadaş girebildik Teknik Üniversiteye.

Emin Onat en değer verdiğimiz hocalarımızdandı; iki doçent ve dört asistanla derslere girerdi
Mimarlık Fakültesi’ne 70 kişi kabul edilmiştik. Bu yetmiş kişinin 8 veya 9’u kız öğrenciydi. Birinci sınıf sonunda çok başarılı olamayan öğrenciler barajda kaldığından ikinci sınıfa geçemediler. Dolayısıyla bizim 70 kişilik sınıfımız ikinci sınıfa 30 kişi olarak başladı; aşağı yukarı o kadroyla da mezun olduk. Üniversitede önemli hocalarımız vardı. 2. sınıfta derslerimize giren Anıtkabir’in mimarı Emin Onat en değer verdiğimiz hocalarımızdan birisiydi. Emin Onat’ın iki doçenti ve dört asistanı vardı. Bizim 30 kişilik sınıfa onlar da 7-8 kişi olarak girerlerdi ve herkesin masasına otururlardı. Bire bir, usta çırak ilişkisi gibi verdikleri projeleri tashih ederlerdi. 3. sınıfta da esas mimari dersini Emin Onat’tan okuduk. 4. sınıfta da derslerimize Hitler’den kaçan ünlü Alman mimarı Profesör Paul Bonatz geldi. TBMM’nin mimarı Holzmeister ise mimari tarihi dersini veriyordu. Türk hocalarımız da çok değerli hocalardı ama yabancı hocalar daha etkili eğitirlerdi. Okulda rektörümüz Emin Bey’in seçkin bir yeri vardı. Fakültemiz bilgili, otoriter ve güven verici bir hoca kadrosuna sahipti.

Asistanımızın imzasıyla girdiğimiz yarışmada birinci olduk
Üniversitede öğrenim görürken mimari proje yarışmaları yapılıyordu. Asistanlarımız olan İsmail Utkular ve Doğan Erginbaş, öğrenciyken “Çanakkale Anıtı” için açılan yarışmayı kazanmışlardı. O örneği düşünerek ben de 3. sınıftayken İzmir Merkez Bankası için açılan yarışmaya girmeyi düşündüm. Sömestre tatilinde İzmir’den arkadaşım olan Ergün’le birlikte çalışmaya başladık. Fakat yarışmaya girebilmek için bir mimarın imzası gerekiyordu. Asistanlarımız içinde bize en yakın olan ve daha mütevazi görünümlü bir asistanımıza projeye imza atmasını teklif ettik; O da teklifimizi olumlu karşıladı ve son bir hafta bizimle birlikte çalıştı. O’nun imzasıyla girdiğimiz yarışmada birinci olduk. Bu birincilik okulda büyük bir etki yarattı. Emin Onat, o sene bizim projelerimize tam not verdi. O yarışma başarısı, mezun olduktan sonra da yarışmalara girmemizi teşvik etti.

Kongrede “çıtı pıtı hatip” diye adım çıktı...
Sami Sisa, sınıf arkadaşımdı; fakat en yakın olduğum arkadaşlarım arasında değildi. O’nun kendi arkadaş çevresi vardı. Ben bir yandan bu konkuru kazandığım Ergün’le arkadaştım, bir yandan da diğer bir arkadaşımla Mimarlık Fakültesi Talebe Cemiyeti’ni kurmaya çalışıyorduk. 3. sınıfta Teknik Üniversite delegesi olarak Milli Türk Talebe Birliği’nin Milli Talebe Federasyonu’nun Türkiye çapındaki genel kongresine gittim. Sonradan kamuoyunun yakından tanıyacağı Osman Fersoy, Orhan Arıman ve Can Kıraç bizim kuşağımızdandı. Onlar da o kongrede okullarını temsil ediyorlardı; iyi hatiptiler. Sonradan ANAP milletvekili olan Osman Fersoy kongre başkanı idi; Arapça terimler kullanıyor ve sanki Meclis Başkanı gibi kongreyi yönetiyordu. Kongrede en küçük hatip olmam nedeniyle “çıtı pıtı hatip” diye adım çıktı. O kongre sonunda Milli Talebe Federayonu’nun Yönetim Kurulu’na seçildim. Fakat federasyon  çalışmaları eğitim hayatımı etkilemeye başlamıştı. Halbuki ailem beni büyük fedakarlıklarla okutuyordu. Babama benim için burs teklifleri yapılıyordu, fakat babam onların hiçbirini, “ben memur oldum, oğlumun da memur olmasını istemiyorum” diyerek kabul etmedi. Neredeyse maaşının yarısını bana göndererek İstanbul’da okumamı sağlıyordu. Ben de federasyondan istifa ettim. Böylece siyasi hayattan bir bakıma çekilmiş oldum.

“Mavi ve Siyah”
Fakültenin son yılında, bizim sınıfın diploma projeleri çok beğenildi; Emin Onat hem Rektör hem de diploma jürisinin başkanıydı. Projelerin başarısı üzerine bizim sınıfın tümünü mezun etmeye karar verdi. Ve böylece okuldan 1952 senesinde mezun olduk. Emin Hoca’nın bu jesti bizleri çok duygulandırdı ve sınıf olarak Emin Onat’a ayrı bir yemek vermek istedik. Onat, bu teklifimizi iyi karşıladı ve sadece bizim sınıfın 26 öğrencisi ve dört beş profesörümüz ile birlikte Lido’da güzel bir yemek yedik. Emin Onat’ın yanında oturuyordum, iyi içerdi Emin Onat... Her kadeh kaldırışta bana da “hadi paşa” diyerek içirirdi. Ama ondan sonra eve nasıl gittim doğrusu hatırlayamıyorum. Ben, o yemeği Halit Ziya’nın “Mavi ve Siyah” romanına benzetiyorum. O romanda Mülkiye mezunu Ahmet Cemil vardır. Mezun olduktan sonra arkadaşlarıyla bir temmuz gecesi Tepebaşı Gazinosu’na giderler. Gök, mavi ve pırıl pırıldır... Bütün istikbal önündedir Ahmet Cemil’in... Sonra kaymakam olur, doğuda Karadeniz kıyılarına gider. Bir takım başarısızlıklar, çekişmeler yaşar; ve simsiyah bir gecede gemiyle İstanbul’a döner. “Mavi ve Siyah”...  İşte ben o Lido’daki gecemizi hep o mavi geceye benzetirim.

İzmir’de kalırsam “Talat Bey’in oğlu” olmaktan kurtulamayacaktım
Mezuniyetin ardından doğal olarak ailemin yanına İzmir’e döndüm ve İzmir Belediyesi’nde Proje Bürosu’nda mimar olarak göreve başladım. Orada belediyenin İmar Müdürü ve aynı zamanda Proje Bürosu’nun başı Rıza Aşkan adında değerli bir mimar vardı. Kendisi Sedad Hakkı Bey’in öğrencisiydi. Bu büro iyi bir mimarlık bürosu gibi çalışıyordu, bugünkü resmi daireler gibi değildi; proje yapılıyordu, detay yapılıyordu. O büroda Rıza Bey ile beraber belediyenin İzmir Fuarı’ndaki pavyonunu, Bahri Baba Parkı’ndaki Şark Kahvesi’ni projelendirdik. Fakat İzmir, entelektüel aktivite bakımından özellikle o yıllarda İstanbul-Ankara aksının çok dışındaydı. Mimarlık faaliyetleri, yayınlar, dergiler, sergiler, kongreler falan hep İstanbul veya Ankara’da yapılıyordu. Düşündüm ki ben İzmir’de kalırsam hem mesleki gelişmelerden yararlanamayacağım hem de “Talat Bey’in oğlu” olmaktan, yani babamın oğlu olmaktan kurtulamayacağım. Bundan da gocunmuyordum ama meslekte daha ileri gitmek gibi güdülerim vardı. İstanbul’a askere gitmeyi düşündüm. O zamanlar mimarlar istihkam sınıfına ayrılıyordu. İstihkam yedek subay okulu da İstanbul’da idi. Mezun olduğum yaz İzmir Belediyesi’nde çalıştıktan sonra Kasım’da İstanbul’da yedek subay okuluna başladım.

Sami Sisa ile askerde daha çok yakınlaştık
Bizim sınıftan bir hayli arkadaşla askerde tekrar buluştuk. Sami de oradaydı. Sami’yle okulda çok yakın olmadığımız halde Halıcıoğlu’ndaki yedek subay okulunda altı ay beraber olduk. Orada gizliden yarışmalara girdik. Mesela İstanbul Belediye Sarayı yarışmasına girdik. Okulun tavan arasında pireli bir odaya resim tahtası, cetvel götürdük. Bazı sıkışık günlerde, bizim takım talime giderken orada çalışıyorduk. O yarışmada aynı zamanda sınıf arkadaşımız olan Tekin Aydın ile de beraber çalıştık. Sami ile orada bir yakınlığımız oldu. Sami’nin ağabeyi de Robert Kolej’den mezun bir makine mühendisiydi. O’na bir fabrika inşaatı işi teklifi gelmişti. O da kendisi yapamayacağından Sami’ye teklif etmiş; Sami de bana teklif etti. Ben de zaten İstanbul’da kalma amacında olduğum için memnuniyetle kabul ettim. Ve yedek subay öğrenciliğimiz döneminde o işle ilgili projeleri yapmaya başladık. Fabrikayı yaptıracak olan zat ise uluslararası ticaret yapan musevi bir tüccardı. Biz de bir gün yedek subay elbiselerimizin üstüne trench kotlarımızı giyerek bu zatın Sirkeci’deki hayli büyük ve şık olan yazıhanesine görüşmeye gittik. Bizimle konuşurken bir yandan da Paris’e telefon ediyor, Paris’teki evindeki aşçısına “yarın geleceğim, şu yemeği yapın” diyordu. O dönemde bizim için Paris zaten çok uzaktı; hele Paris’teki eve yemek ısmarlamak daha da uzak bir şeydi. Müthiş bir kültür şoku yaşamıştık... Fakat böyle bir zat, fabrikasını tanınmış bir mimara değil de bizim gibi henüz mesleğe yeni başlamış genç mimarlara işi vermişti. Sonuçta bu fabrikanın projelerini ve uygulamalarını biz yaptık.

Amerikalı Albay ile Türk Yarbay’ı kavga ettirdim
Yedek subay okul döneminden sonra görev yeri için kura çekiliyordu. O yıllarda Kore’ye çok sayıda İngilizce bilen yedek subay gönderiliyordu. İngilizce bilen birçok  yedek subay adayı ilk mülakat yapıldığında İngilizce bildiklerini söylemiyorlardı. Bende de böyle bir korku vardı; fakat bana “lisanın nedir” diye sorduklarında, “İngilizce” dedim. Sonuçta tercüman oldum. Fakat Kore’de harp esnasında bu yetersiz lise İngilizcesi ile ne yapacağımı düşünerek korkuya kapıldım. Yedek subay okulu döneminde İngilizce dersi aldım. Fakat  sonradan tercümanlara kura çektirmediler; tercümanlara tayin geldi. Kimi Kore’ye tayin oldu, kimi Afyon’a tayin oldu. Bana da şans eseri İstanbul Karaköy’deki Amerikan Yardım Heyeti’nin Liman Müfreze Komutanlığı çıktı.

Herhangi bir tanıdığım veya torpilim olmamasına rağmen askerliğimi büyük bir şans eseri olarak Karaköy’de yaptım. Orada ilginç şeyler oldu... İlk günlerde İngilizcemin de zayıflığından dolayı Amerikalı bir Albay ile bir Türk Yarbay’ı kavga ettirdim. Amerikalı Albay’ın söylediğini Türk Yarbay’a, Türk Yarbay’ın söylediğini de Amerikalı Albay’a yanlış tercüme ettim. Fakat zamanla konuşulanları iyi anlamaya başladım; ve Amerikalılar oldukça üst düzey konuşmalara da beni götürmeye başladılar. Albay, sonunda üsteğmenlik yapabileceğime dair parlak bir sicil yazdı ve böylelikle terhis oldum.

İlk büromuzun iki odasından birisi benim yatak odamdı
Askerlik bittikten sonra Sami Sisa ile birlikte 1954’te Tünel Meydanı’ndan Şişhane’ye inen merdivenler üstünde küçük ve 2 odalı bir büro açtık. Bir odası benim yatak odamdı, diğer odası da büromuzdu. Büroya kolay kolay iş gelmiyordu. Mösyö Alguadiş adında Musevi bir mühendis kendi işlerinin ufak tefek çizim işlerini veriyordu bize. Ayda 150-200 lirayla kira paramızı çıkarabiliyorduk. Mecburen bir daktilo almıştık; daktilo 225 liraydı ve üç taksitte ödedik... Oldukça sıkıntılı dönemler geçirdik. Bu dönemler içinde başka bir sermayemiz olmadığı için proje yarışmalarına girmeye başladık. Sakarya Hükümet Konağı yarışmasında 2.’lik ödülünü kazandık. Sonra İzmir’de Konak merkezi kentsel tasarım yarışmasında birinci olduk. Bu birincilik bize İzmir Belediyesi’nde danışmanlık görevi getirdi. Bir yıl orada çalıştık. Bu arada da İstanbul’da da diğer yarışmalara giriyorduk.

1954’ten 1966 yılına kadar 65-66 kadar yarışmaya katıldık. Gece gündüz çalışıyorduk; bazı geceler hiç uyumadan çalışıyor ve yarışmalar kazanıyorduk. Bunların içerisinde önemli birinciliklerimiz oldu. Mesela 1959 yılında Rumelihisarı düzenlemesi, Adıyaman Hükümet Konağı... Belki en çok parayı da Adıyaman Hükümet Konağı işinden kazandık. O zaman bir projenin bitirilmesi için ne kadar çalışılması gerektiğini bilmiyorduk. Az sayıda pafta ile projeyi tamamladığımıza inandık. Bayındırlık Bakanlığı da kabul etti. Sonraki işlerimizin hiç birinde oran olarak o kadar para kazanamadık. Çünkü yapı yaptıkça deneyiminiz artıyor; bunu çizmek gerekli, bunu da düşünmek gerekli diyerek daha detaya iniyorsunuz. Proje yapmak, bir süreç. Biçimlendirmeye çalıştıkça amaca ya yaklaşıyorsunuz ya da uzaklaşıyorsunuz. Bazı yapılarda basit bir şiir söylüyormuş gibi kolayca sonuca ulaşabiliyorsunuz. Bu çok nadir oluyor. Ama bazı yapılarda da çalıştıkça sanki batıyorsunuz.

Yöre kültürüne ters düşen yapılar daha çok bozuluyor
1956’da yüz binlerce metrekarelik Erzurum Atatürk Üniversitesi kampusu için açılan yarışmada bir oy farkla ikinciliği kazandık. Sonraki yıllarda onu yapmadığımız için çok memnun olduk. Çünkü o yıllarda Erzurum gibi bir iklimde yapının nasıl yapılacağını bilmiyorduk. Nitekim onu yapan mimarlar da bilmiyordu. Sonradan Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde bazı yarışmalar kazandık. Biçim olarak fakülte gibi olsun ama Karadenizli kalfaların yaptığı yapılara da benzesin dedik. Yani tarak sıva, ahşap pencere... Yapıldıktan sonra  ilk defa geçen yıl gittim, aşağı yukarı yapıldığı gibi duruyorlardı. Ama yöre kültürüne ters düşen  ve çağdaş olmaya çalışanlar bozulmuştu.

1956 yılında birkaç yarışma kazandıktan sonra Mimar Sinan Üniversitesi’ndeki asistan arkadaşlarım benim de orada asistanlık yapmamı önerdiler. Arif  Hikmet Holtay adlı bir profesörün asistanlığı için müracaat ettim ve kabul edildim. Fahri asistan olarak bir sene çalıştım orada. Bizim üniversitemizdeki hocalarımızdan gördüğüm gibi öğrencilerle bire bir diyaloğa girerek asistanlık yaptım. Arif Hikmet Bey çok tutucu bir hocaydı. Halbuki bizde Emin Bey tashih yaparken espriler, şakalar yapar ve O’nu da herkes dinlerdi. Benim tarzım da biraz öyle olmaya başladı. O mu sebep oldu bilemiyorum ama sömestre sonunda beni kabul eden Mimar Sinan Üniversitesi, sonradan  benim için “fahri asistan kullanımına imkan görülememiştir” dedi. Ben de ayrıldım; doğrusu çok da hoşuma gitmişti, çünkü sıkılmıştım...

Emin Onat’ın kabrini yapmak bana kısmet oldu
Manifaturacılar Çarşısını (İMÇ) 1958 yılında yaptık. O proje yarışması herkese açık bir yarışma değildi, davetli bir yarışmaydı. Yarışmaya İstanbul’daki 12 mimarlık bürosu davet edilmişti. Biz o yarışmada birinci olduk. Hocamız Emin Onat ise bir oy farkla ikinci olmuştu. Yarışmadan sonra manifaturacılar bizimle uygulama projelerinin hazırlanması konusunda inanılmaz bir pazarlık sürecine girdiler. Çünkü o yıllarda yarışmada birinci olana işi vermek diye bir zorunluluk yoktu. Yarışmanın birincilik ücretini bize verip, uygulama projelerini istediklerine yaptırabiliyorlardı. Bir çok meslektaşımıza müracaat etmişler, fiyat almışlar ve bizim tarifemizin yüzde 70 tenzilatlısına projeyi uygulayacak meslektaşlar bulmuşlar. O fiyatlarla da bizi sıkıştırıyorlardı. Bir tek ikinci olan hocamız Emin Onat onlara fiyat vermemişti. Sonradan da Emin Onat’ın kabrini yapmak kısmet oldu bana. 1961 yılında 53 yaşında olmasına rağmen bir kalp krizi sonucu vefat etti. Ölümünden beş yıl sonra Teknik Üniversite, Mimarlar Odası’yla beraber kabri için bir yarışma açtı. Ben de çok çalıştım ve o yarışmayı kazandım. Emin Onat’ın kardeşi bizlere Emin Bey’in o yarışmada ikinci olduğu zaman, “benim öğrencilerim kazandı, kendim kazanmış kadar mutluyum” dediğini anlattı. Onun için okuldayken de zaten hayran olduğumuz Emin Onat’a bu hayranlığım iyiden iyiye pekişti. Küçük düşünceleri yoktu. Yeri ayrıydı bizim için; etik olarak, insan olarak büyük adamdı. Türkiye’de mimarlığın sembolüydü. Öğrenciyken Zürih’e burslu gittiği zaman bursunun yarısını okusunlar diye kardeşlerine gönderiyormuş. Mezun olduktan sonra İTÜ’ye geldiği zaman Mimarlık Fakültesi’ni kurmuş. Çok genç yaşta doçent, profesör ve yine çok genç sayılabilecek 42 yaşında da rektör olmuştu. Sonradan Emin Onat’ı bakanlık vaat ederek Demokrat Parti milletvekili yaptılar. Fakat sonra bakanlık vermediler. Bu olaya kırıldı. O parlak ve herkesi aydınlatan yüzü karardı. 1960 ihtilalinde üniversiteden çıkartıldı, bu olay yakın siyasal tarihte “147’ler” olarak bilinir.  

Toplumun, eserlerimize karşı tutumu içimizi acıtıyor
1959’da, yani mezun olduktan bir hayli sonra evlendim. Mesleki bakımdan ayağım yere basar hale gelmedikçe evlenmeyi düşünmüyordum. Oğlum da 1966’da dünyaya geldi. O da aynı gerekçeyle biraz geç oldu diyebilirim. Yani serbest çalışıyoruz, yarın işimizin olup olmayacağını bilmiyoruz. “Mali durumumuz daha iyi olsun, arabamız olsun, bayramda seyranda çocuğu tramvayda kucakta götürmeyelim” gibi düşüncelerim vardı. Oğlum mimar olmak isteseydi onu desteklerdim... Fakat, mimarlık sırf meslek olsun diye yapılacak bir şey değil; çok acı verir, hüsran olur. Eserlerimize karşı toplumun tutumu içimizi acıtır. Mesela Manifaturacılar Çarşısı ilk yapıldığı zamanlarda pırıl pırıldı. Bir de bugünkü haline bakın.. Camları, doğramaları değiştirdiler. Her biri kendine göre doğrama yaptı. Traverten kaplamaları yeşile boyadılar. “Telifi var, neden yaptınız bunu” diye sorduk; “sizin binanızı güzelleştirmek istedik” dediler. Eski haline getirilsin diye otuz sene sonra dava açtık, davayı da kazandık. Ama hukuk sistemimizde bir yapıyı eski haline getirmenin imkanı yok; varmış da onu da biz yapacakmışız ve sonra da İcra’dan parasını tahsil edecekmişiz...

Asistan mertebesine indirilmeyi kabul etmedim
1961 yılından başlayarak İTÜ’ye bağlı Maçka Mimarlık Okulu’nda haftada iki yarım gün veya bir tam gün olarak 9-10 yıl son sınıflara proje dersi öğretmenliği yaptım. 1968-69 üniversite olayları zamanında eğitimin düzeyi bozuldu. Forumlar falan oluyordu. Bizim orası da üniversiteye fakülte olarak bağlandı. Ve bize de “siz öğretim görevlisi olarak kalabilirsiniz” dediler. Halbuki ben bağımsız öğretmendim, kendi başıma ders veriyordum. Kendi asistanlarım vardı. Yani bir nevi beni asistan mertebesine indireceklerdi. O zaman da hem işlerimiz yoğundu hem de bağımsız hocalıktan öğretim görevlisi durumuna gelmeyi statü bakımından tercih etmedim. Bu sebeplerle 1970’te ayrıldım. Ama özellikle ilk yıllarda sonradan Türk mimarlığına çok hizmet edecek olan öğrenciler yetiştirdim.

“Fabrika yapan mimar” olarak ortaya çıktık
1965’e kadar çok sayıda konkura girdik, bir anlamda konkur kazanarak büromuzu idame ettirdik. Bu arada Türkiye’de yabancı sermayeli yatırımlar başlamıştı. Chrysler küçük bir kamyon fabrikası yapmak istedi. 1963’te başladı bu çalışma. Chrysler yetkilileri Türkiye’ye gelerek fabrika yapan mimar aradılar. O zamanlarda fabrika yok ki mimar olsun. Bunun üzerine mimarlık büroları arasında büronun düzenine, yaptığı işlere, kadrosuna falan bakarak bir seçim yaptılar ve bizi de fabrikanın mimarı olarak seçtiler. Yarışma dışında bize gelen ilk özel iş Chrysler Kamyon Fabrikası idi. Bu fabrika 1968’de bitti. Chrysler fabrikasını yapışımız ve “fabrika yapan mimar” olarak ortaya çıkışımızdan dolayı o yıllarda arkası arkasına irili ufaklı bir çok fabrika yaptık. Fakat biz sadece sanayi yapısı mimarı olarak tanınmak istemiyorduk. Gerçi sanayi yapısı da çok heyecanlı bir şey... Ekonomik olması lazım, hızlı yapılması lazım, strüktürel yenilikler gerekebilir.

Büyük yapı yapmak bizim tercihimiz değildi; önümüze gelen fırsatlar bizi o yola soktu
Sami Sisa ile birlikteliğimizin ve aramızdaki uyumun bir formülü yok. İkimiz de kavgacı kişilikte insanlar değildik; uyum sağlamak için gerektiğinde feragat edebiliyorduk. Başka türlüsü de olamazdı zaten. Yani iddiacı kişiliklerle bu kadar uzun süren bir birliktelik olamazdı. Bu nedenle muhtemelen yaptığımız yapılar da çok büyük heyecanlar taşıyan yapılar olmadı; daha sakin ve daha dingin yapılar ortaya çıktı. Çünkü O beni frenliyordu, ben O’nu frenliyordum... Bir konsensüs sonucunda çıkıyordu yapılar ortaya. Ama çok heyecansız olmaları manasız oldukları anlamına da gelmiyor tabii ki. Mesela Halk Bankası, Metrocity, İş Bankası... Bunlar hiçbir yerden kopya falan değildir; özgün olmaya çalışan yapılardır. Büyük yapı yapmak da bizim tercihimiz değildi, bir anlamda önümüze gelen fırsatlar bizi o yola soktu. İnsanın barfiks çektiği zaman hep kol adalesi güçlenir. Biz de hep büyük yapı yaptığımız için bu alanda geliştik. Küçük yapılarda daha fazla zorlanıyoruz diyebilirim.

Tercüman aracılığıyla kavga etmek zor oluyordu; zamanla Fransızca öğrendim
Oyak ile ortak olan Renault, 1970’li yılların başlarında Türkiye’de kuracakları fabrika için muhtelif mimarlardan teklif aldı. Sanıyorum en düşük fiyatı biz verdik ve sonuçta o fabrikayı yaptık. O fabrikada strüktürel bir sistem denedik. O sırada İtalyanların projesini yaptığı Fiat fabrikasının inşaatına da başlanmıştı. Oyak Renault da  hem ekonomik hem de zamanı kapatacak bir sistem arıyordu. Fransızlarla çok çekişerek sonraları çok uygulanan uzay kafes sistemi gibi bir çelik çatı sistemi uyguladık. Onun maketlerini yaptık, maliyetini gösterdik. Sonuçta Fransızları ikna ettik. Çok kavga ederek o binayı bitirdik. Ben o bina süresince idari kontrollüğünü da yapıyordum, zamanla Fransızca da öğrendim. Çünkü tercüman aracılığıyla kavga etmek iyice kötü oluyordu, direk kavga daha iyi sonuç veriyordu. Fakat sonunda Fransızlar bize “Fransa dışında en iyi fabrikamızı kazandırdınız” diyerek ayrıldılar.

Özal, Türk mimarlarının büyük bir fabrika yapamayacağını düşünüyordu...
1970’lerde kolay ortaya çıkan ve sonucundan memnun olduğumuz yapılardan birisi de İzmit’teki Lassa Fabrikası... Çok çabuk hareket edilmesi gerekiyordu. Sabancı Grubu Eximbank’tan borç almıştı. Turgut Özal o zamanlar Sabancı’nın koordinatörüydü. Böyle bir fabrikayı Türk mimarlarının yapamayacağını söylüyordu. Bir randevu ayarlandı ve görüşmeye gittim. Özal, Renault fabrikasındaki çalışmalarımızı 20-25 dakika dinledikten sonra ikna oldu ve “tamam yapabilirsiniz” dedi. Lassa Fabrikası, makine montajıyla birlikte neredeyse bir yıl içerisinde tamamlanan 100 bin metrekarelik bir yapı oldu.

Büyük yapılar yaparken insanın bir yerde nefesi tükeniyor
Büyük yapılar çok büyük bir kadroyla çalışılmasını gerektiriyor. Sadece mimari büro için değil, teknik danışmanlar anlamında da bu böyle... Akustik, elektrik, aydınlatma, işletme teknolojisi... Bütün bunlar çok geniş bir kadro gerektiriyor. Uzun nefes gerektiriyor. Ben bunu maratona benzetiyorum, insanın bir yerde nefesi tükeniyor. Özellikle İş Bankası Kuleleri’nde bu böyle oldu. Bu proje 1988 yılında geldi bize. Bu da bir yarışma idi. Biz yarışmayı kazandık fakat ondan sonra İş Bankası’nın fikrini toplayabilmesi 6.5 sene sürdü. 6.5 sene çeşitli alternatifler üzerine çalışıldı. Bu arada biz parasal açıdan ciddi bir şekilde zarar ettik. Bu iş durduğu sırada biz de Rusya’daki Gasprom Genel Müdürlüğü binası işini almıştık. O esnada İş Bankası çok kısa bir zamanda uygulama projelerinin tamamlanmasını istedi. Biz de artık bezmiş olarak ve öbür işle birlikte de yapamayacağımız için hukuki hakkımız da olduğu halde herhangi bir talepte bulunmadan projeleri İş Bankası’na bıraktık; istediğinize yaptırın dedik. Onlar da Swenka Hyden‘a yaptırdılar. Bizden üç ayda istedikleri projeleri Swenka Hyden 1.5 yılda ve bizim alacağımızın 4 mislini alarak tamamlayabildi. Yabancı mimar hayranlığı böyle bir şey. Onun için İş Kuleleri’nde bıraktığımız işi Metrocity’de de aksamalar olduğu halde bırakmamaya karar verdik. Sabır gösterdik. Sonuçta İş Bankası’nda bizim kompozisyonumuzu inşa eden Swenka Hyden, projeyi hakkı olmadığı halde fikir baştan sona onunmuş gibi Amerika’da yayınladı. İş Bankası, uygulama projelerini yapmadığımız için bize göre yeterli incelikte olmadı. Bir miktar kabalaştı, duyarlılığı azaldı.

Bu yapıları realize olduktan sonra seyretmek çok büyük zevk, ama mimar olsanız daima şu eksikliği hissederdiniz; “Acaba daha iyisi olamaz mıydı, şurada hata mı var?..” Çünkü bir eser bir defa veya iki defa tasavvur edilerek olmuyor. Zaman içinde yoğurarak yapıyorsunuz. Nihayet bir noktadaki formu inşa ediliyor. Fakat sizin düşünceniz gelişmeye devam ediyor... Mesela Metrocity’de bile kusurlu bulduğum bir nokta var.

Türk firması kazanınca hemen proje pazarlıkları başlıyor
Son dönemdeki büyük projelerimizden birisi de Metrocity... Burası Zincirlikuyu Mezarlığı’nın yanında eskiden Philips Fabrikası olan bir arsa idi. O arsayı Gümüşsuyu Halıları’nın sahibi Necmettin Bey ile Bursa’daki Bisaş’ın sahibi Muammer Bey iş merkezi yapma düşüncesiyle satın almışlar. Bu işi gerçekleştirmek için de bir şirket kurmuşlar. Bu şirketin başına da Savcı Eker diye bir zat getirmişler. Savcı Bey İMÇ’de bir müteahhitin şantiye şefiydi, kendisini oradan tanıyordum. Savcı Bey’le meslek hayatımız bir çok kere karşılaşmıştır. O işin başına geldiği zaman da bize “böyle bir iş var, yapar mısınız” diye teklifte bulundu. Biz de memnuniyetle kabul ettik ve çalışmaya başladık. Daha sonra işverenler başka mimarlardan da teklif aldılar. Fakat sonuçta yine bizim projemizin uygulanmak üzere seçildiğini bildirdiler. Bazı ufak tefek değişiklikler talep ettiler. Ardından, “biz şimdi Amerikalıları davet edeceğiz, siz de Amerikalılarla beraber tekrar yarışın” dediler. Üç önemli Amerikan bürosundan da proje aldılar. Biz de kendi projemizi bir kez daha revize ettik. Yine biz kazandık. Türk firması kazanınca doğal olarak proje ücreti pazarlıkları oldu. Bu işi yaparsak arkadan daha ne işler geleceğini falan söylediler. Ben de güldüm, çünkü 40 sene evvel Manifaturacılar da aynı şeyi söylüyorlardı. Bunu yapacağız bitecek de ona dayanarak başka işler gelecek falan filan... Pazarlık teknikleri... Sonra bu projenin mesleki kontrollüğünü de yaptık. Çarşının iç dekorasyonu için yine üç Amerikan bürosundan teklif istediler. Hatta bir tanesini seçtiler, fakat o seçilenin yaptığı projeler burada uygulanamayacak nitelikte çıktı. Çizimleri flu, ne ifade ettiği belli değil. Çok da para istiyorlardı. Ve bize “bunu da siz yapın” dediler. Sonuçte dekorasyonunu da biz yaptık.

Çalışmalarınızın fark edilmesi ve bir yerde takdir almak çok hoş oluyor
Mimarlar Odası’nın “Büyük Ödülü”nü 1995’te aldık. Bu dördüncüsüydü. Birincisi Sedad Hakkı Bey’e, ikincisi Turgut Cansever’e ve üçüncüsü de Şevki Vanlı’ya verilmişti. Çok gurur duyduğum bir ödüldü. Çünkü bir yandan yoğun olarak çalışırken, dolayısıyla kendimizin PR’ını yapamazken ve hiç takdir edilmiyoruz zannedilirken bir yerde takdir edildiğinizi bilmek çok hoş oluyor. 2000 yılında da kendi üniversitem İTÜ, bir fahri doktora verdi bana. O da beni çok sevindiren bir şeydi. Mesela Ağa Han ödülünü vermek için jürisine seçkin mimarları çağırıyorlar. Sadece İslam ülkelerinden değil dünyanın en büyük mimarlarıyla çalışıyorlar. 1992’de ben de bu organizasyonun jürisine çağrıldım. 1995’te beni yönetim kurulu üyeliğine tayin ettiler. Bir sonraki dönem tekrar jüri üyesi oldum. O dönem jüri başkanlığı da yaptım. Bunlar hep diğer ödüller gibi meslekteki çalışmalarının başkaları tarafından takdir edildiğinin göstergesi. Böyle evrensel bir yarışmada jüri üyeliği yapmak aynı zamanda güvenilirliğin de bir ifadesi.  

Meslektaşlarımı eleştirmekten hoşlanmıyorum, hepsinin iyi taraflarını seçmeye çalışıyorum
Mimarlık o kadar zor bir meslek ki, meslektaşlarımı eleştirmek istemiyorum. Bazı arkadaşlarımız çok kolay eleştirirler, beğenmezler. Ben de çektiğimiz sıkıntılardan olsa gerek çoğunlukla taktirle karşılarım yapılanları. O sebeple beğendiğim çok mimar ve eser var. Ama mesela eskilere bakarsak Ayasofya’yı belki dünyanın bir numaralı anıtı olarak görüyorum. Bu fikrimi paylaşan yabancılar da var. Ama çağımızda Türk mimarlarından Behruz Çinici, Turgut Cansever, Cengiz Bektaş, Mehmet Konuralp, bizim kuşağın kıymetli mimarları... Eser olarak Behruz Çinici’nin Orta Doğu Üniversitesi Kampusu, Meclis Camii... Bunlar hem özgün hem de Türk malı yapılardır. Turgut Cansever’in bazı yapıları ve Demir Tatil Köyü, Muharrem Nuri Bey Yalısı, Bodrum’da bir camisi var. Konuralp’in İkitelli’deki Sabah Gazetesi binası, Nişantaşı’ndaki de çok başarılı. Bunları beğenmemek mümkün değil. Yabancı mimarlardan ise bizim yapmak istediğimizin ustası sayılabilecek Japon Fumihiko Maki var; Fransız Portzamparc var, İngiliz Norman Foster, Frank Gehry... Bir kuşak evvel Saarinen ve Kevin Roche çok saydığım mimarlardan. Hepsi kıymetli insanlar, hepsini eşit derecede seviyorum. Mesela bazıları “benim ustam şudur” der. Ben hepsinin iyi taraflarını seçmeye çalışıyorum.

Projeyi yaparken önce bir “yaşam senaryosu” düşünüyoruz
Bir mimari projenin başarılı olması için güzel, işlevsel, dayanıklı olması ve bir yapıdan ne bekleniyorsa  hepsini taşıması gerekir. Ama öncelikle “amacına uygun” olması lazım. Amacına uygun olabildiği kadar da güzel olmalı. İçerisinde yaşayanlara ve dışarıdan bakanlara “ne güzel” dedirtebilmeli. Bununla beraber yapının ekonomik ve doğru inşa edilmesi gerekir. Hepsinin üstüne çevresine uyumlu, kent içinde yabancı durmayan bir şey yaratmak lazım. Biz projeyi yaparken önce bir yaşam senaryosu düşünüyoruz. Burada nasıl yaşanır, nereden girilir, sonra ne görülür?.. Bu senaryoyu kurgulayarak biçimlendirmeye çalışıyoruz. Bu bize daha kolay geliyor. Ama başka mimarlar başka türlü yapıyorlar.
Mimari, biçim olarak, malzeme olarak, detay olarak ne kadar değişse de esası aynı kalıyor. İçerisinde insan yaşıyor ve insanın fiziki özellikleri değişmiyor. Isısı 36.5 derece, kan dolaşımı, nefes alışı, oksijen ihtiyacı, boyutları... Mesela 1500 sene önceki Ayasofya bizi bugün yeni bir yapıdan fazla heyecanlandırıyor. Aynı derecede Gehry’nin Bilbao’daki müzesi de heyecanlandırıyor. Mimarinin esasının ve insanla ve mekanla ilişkisinin benzer kalacağını ama teknik değişimin olacağını söyleyebiliriz. Zaman zaman yapı teknikleri, modalar, malzemeler değişiyor ama insana heyecan veren nitelikleri olan ölçüsü, ışığı ve dokusu aynı kalıyor.

Uygarlık olmayan yerde mimari olmaz ama mimari olan yerde uygarlık olmayabilir
Mimarlığın uygarlıkların bir göstergesi olduğu kesin. Mimari ve uygarlık birbiriyle çok ilişkili, tavukla yumurta ilişkisi gibi. Uygarlık olmayan yerde mimari olmaz. Ama mimari olan yerde uygarlık olmayabilir. Yani Hitler’in de müthiş bir mimarisi vardı ama bugünkü anlamda uygardı diyebilir miyiz?.. Mimari toplumsal ürün olduğu için de uygarlığın göstergesidir. Çünkü bir organizasyon yeteneği gerektiriyor. Görgü ve hazırlık gerektiriyor. Türkiye ne yazık ki yıllardır bunu ihmal ediyor. Atatürk bu konunun üzerinde çok durmuştu. Yabancı mimar getirmiş, Türk mimarları teşvik etmiş ve mimarlıkla bire bir meşgul olmuştu. Ankara’da Türk-İslam mimarisi tarzında yapılan ilk yapıları gördüğü zaman, “Biz modern bir ülke kuruyoruz, bunlara mı kalacağız diye” kıyameti kopartmıştı. Yani çağa ayak uydurmak gerektiğine inanıyordu. Bunun üzerine Holzmeister’i getirdi. Ondan sonraki hiçbir devlet adamımız mimarinin düşünce, sanat ve kültür boyutuyla ilgilenmedi. Mesela Özal da, uzaktan akrabam olan  Demirel de mimarlığı bu boyutuyla değerlendirmediler. Daha çok “Kaç konut yaptık, kaç metrekare konut yaptık” konularıyla meşgul oldular. Mimarinin kültür boyutu onları ilgilendirmedi. Türk toplumun kültürünün göstergesidir mimari, o boyutunu göz ardı ettiler. Bu konu üzerinde ben çok duruyorum. Avrupa’daki Mitterand gibi, Pompidou gibi cumhurbaşkanları, devlet adamları bire bir mimariyle ilgilidirler.

Neredeyse dış borcumuz kadar kullanılmayan yapı stoğumuz var
Yapı işi Türkiye’de birçok iş gibi ciddiye alınmıyor. Geçenlerde Silivri’den E5 üzerinden İstanbul’a geldim. 70 kilometre boyunca dağ taş yapı olmuş. Yarısı da boş bunların. Belki dış borcumuz kadar kullanılmayan yapı stoğumuz var. Ne bir plan var, ne bir yönlendirme var. Aklına gelen yapı yapıyor. Estetik de yok; daha da önemlisi ekonomik olarak yönlendiren de yok. Bütün Trakya dolmuş. Günah; kaynak israfı. Budapeşte’den Viyana’ya otobüsle giderken seyrettim; yapıların bittiği yerlerle tarlaların başladığı yerler kesin çizgilerle ayrılmıştı. Bizde ise tarlanın ortasında ev var. Her şeyi bozmuşuz. Buna kimsenin hakkı yok. Eskiden insanlar komşunun manzarasını kapatmayım diye düşünürdü, saygı vardı. Tüm toplumsal alanlardaki gevşeme yapı sektöründe de tam anlamıyla hissediliyor. Belediyelerde de merkezi yönetimde de disiplin yok. Arsa paylaşımı gibi bir kent planlaması yok.

Mücevher bile bir atlas ya da çerçeve içinde olursa güzeldir
Babanızın holdinginin yapılarını yapmıyorsanız mimar olmak genelde Türkiye’de üzüntü kaynağıdır. Mimarlık kendi başına yapılan bir sanat değil. Ressam oturuyor kendi kendine resmini yapıyor. Mimarın ise öyle bir şansı yok. İşveren, malzemeci, müteahhit, imar koşulları, mühendis, imarın getirdiği kısıtlamalar, genel düzensizlik... Bütün bu kentsel düzensizlik içerisinde mücevher gibi bir yapı da yapsanız sanki çöp tenekesine düşmüş bir mücevher gibi oluyor. Mücevher bile bir atlas, bir çerçeve içinde olursa güzeldir. Yoksa bir anlamı yok.
Türkiye’de eğer mimarın büyük bir yaratıcılığı varsa, toplum tarafından törpülense de bir şekilde ortaya çıkıyor. Kültürel ve ekonomik ortam mimarların en iyi verimi vermesine imkan sağlamıyor. Yani mimarlar topluma rağmen var olmaya çalışıyorlar. İstenmeyen bir işi yapmaya çalışıyorlar. Türkiye’de yatırımcılar için de aynı sorunlar yaşanıyor. Yatırımcılar da devletle, belediyeyle mücadele ederek yapı yapmaya çalışıyorlar. Mesela Çantaköy’de bir ilaç fabrikası yapıyoruz, belediye arsayı sanayi arsası diye vermiş; elektriği yok, “siz getirin” diyor. Yatırımcı bunlara rağmen yatırım yapmaya çalışıyor. Bunun için yatırımını gidiyor Bulgaristan’da Romanya’da yapıyor. Sermayeyi bile kaçırıyoruz.

Bir yapı su alıyorsa, dış etkenlerden korunmamışsa zaten yapı niteliğini yitiriyor
Üniversiteye ilk girdiğimiz günlerde o zamanki yapı dersi asistanımız Lami Bey, temellerde su yalıtımı föyleri çizdiriyordu. Yani okulda mesleğin teknik tarafına ilk olarak yalıtımla başladık. Fakat giderek yapı yaptıkça yalıtımın inanılmaz önemi olduğunu gördük. Yalıtım adeta mimarlığın en önemli bölümü... Bir yapı su alıyorsa, dış etkenlerden korunmamışsa yapı niteliğini yitiriyor zaten. Yapının amacı bu. Ama yalıtımla ilgili bilgiler de aslında o kadar derin ki insanın meslek içerisinde yalıtımı devamlı öğrenmesi lazım. Ses, ısı, su... Yalıtım başlı başına bir ilim. Buradaki kusurları da katiyen affetmiyor. En küçük bir kusur sonradan bir şekilde insanın önüne çıkıyor ve mahcup ediyor. Bu yaşıma geldim hala mimarlığın sonsuz bilgi gerektirdiğini öğreniyorum.

İsmet İnönü’nün yazarlık yönüne de hayranım
İş yaşantımın dışında hemen hemen hiçbir şey yapmıyorum. Bir tek haftada bir gün Behruz Çinici ile tavla oynuyoruz. Onun dışında da genelde büroda oluyorum. Zaman zaman yayın yapmaya çalışıyoruz. Meslekle ilgili toplantılara konuşmacı olarak katılıyorum. Edebiyat ise  benim çok sevdiğim bir dal. Okumaya şimdilerde daha az zaman bulabiliyorum. Lisede edebiyat öğrencisi olmak isterdim, hatta yazar olmak isterdim. Yetiştiğimiz dönemlerden çok sevdiğim yazarlar var. Mesela Falih Rıfkı’nın yazı stiline, üslubuna hayrandım. Çok yalın, vurucu bir üslubu vardır. İsmet İnönü’nün yazarlık yönü de beni çok etkiler. Çağdaş yazarlardan Orhan Pamuk’u zaman zaman güç gelmesine rağmen beğenerek okuyorum. Yabancı çağdaş yazarları pek izleyemiyorum. Daha eskilerden Tolstoy, Balzac gibi klasiklerle beslendiğimiz için zaman zaman geri dönüp onları okumak hoşuma gidiyor. Bertrand Russell’ı da yakından takip ediyorum.

Şu anda dört beş proje üzerinde çalışıyoruz. Antalya Havalimanı’nın yeni bir ünitesi  yapılacak. Bir ilaç fabrikası var, İzmir’de bir iş merkezi inşa ediliyor. Gebze Organize Sanayi Bölgesi’nde bir tekno park projemiz var. Eczacıbaşı’na daha önce yaptığımız fabrikaya ilave bir pavyon yapıyoruz...

Doğan Tekeli Kimdir?
1929 yılında Isparta'da doğdu. 1952 yılında İTÜ Mimarlık Fakültesi'ni bitirdi. Mezuniyetinden sonra bir süre İzmir Belediyesi Proje Bürosu’nda çalıştı. Sami Sisa ile birlikte geçen askerlik görevlerinden sonra 1954 yılında kurduklan SITE, Doğan Tekeli-Sami Sisa Mimarlık Kollektif Şirketi, bugün limited şirket olarak mimarlık çalışmalarını sürdürüyor. Doğan Tekeli, 1956 yılında Güzel Sanatlar Akademisi'nde Prof. A. Hikmet Holtay kürsüsünde asistanlık; 1957 yılında bir dönem için Mimarlar Odası Başkanlığı; 1961-1971 yılları arasında İTÜ Teknik Okulu Mimarlık Bölümü'nde proje dersi öğretmenliği yaptı. 1984 yılında Uluslararası Arap Birliği Genel Merkezi proje yarışmasında jüri üyeliği, 1985-1988 yılları arasında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Danışma Kurulu üyeliği yaptı. 1988 yılında Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Milli Komite üyeliğine seçildi. 1992 ve 1998 yıllarında Ağa Han Mimarlık Ödülü Jürisi'nde bulundu. 1995-1998 yılları arasında aynı kurumun yönetim kurulunda yer aldı. Bazı eserleri 1982 yılında Venedik Bienali'nde sergilendi. Dış ve iç mimarlık basınında çok sayıda yayında yapıları, projeleri yayınlandı. Tekeli’ye 2002 yılı Şubat ayında İTÜ senatosu tarafından Fahri Doktor ünvanı verildi.
         


Geri