E-dergi
e-dergi
Portre & Röportaj

Ozan, yazar ve yüksek mühendis-mimar... Cengiz Bektaş




Kasım - Aralık 2003 / Sayı 45

Cengiz Bektaş, yazar kimliğini mimar kimliğine; mimar kimliğini de yazar kimliğine “feda” etmeden ikisinin de hakkını fazlasıyla vermiş; daha da ötesi iki mesleği bütünleştirmiş bir “mimar-ozan”... Mimari ve edebiyat alanında önemli eserler yaratan Bektaş için “şiirlerinde bir mimari yapının sağlamlığı gözüküyor” deniliyor. Bektaş da bu görüşü desteklercesine, mimarlıkla edebiyatın ortak noktaları olduğunu savunuyor... “Edebiyat, ‘yoktan var etmek’; mimarlık da öyle...” diyerek bu yaklaşımın altını net bir şekilde çiziyor.
Cumhuriyet dönemi için örnek gösterilen, yerli ve yabancı literatüre girmiş yapıların yanında mimarlık, kültür ve edebiyat alanında da 67 kitaba imza atmış ve dört yıldır da Türkiye Yazarlar Sendikası’nın başkanlığını yürüten ünlü ozan-mimar Cengiz Bektaş’la hayatının bazı dönüm noktalarını konuştuk... Bektaş sektör hakkında da “Biz yapı yapmayı yeni yeni öğreniyoruz. Bunu kabul etmemek yanlış bir şey” diyor.

Önemli olan işini doğru seçebilmek

1934’te Denizli’de doğdum. İlkokula Denizli’de Gazi Mustafa Kemal İlkokulu’nda başladım. 4. sınıfta İstanbul’a geldim, burada 56. İlkokulu bitirdim. Sonra kimyager olmayı düşündüğüm için o yaşlarımda Almanca öğrenmek amacıyla İstanbul Erkek Lisesi’ne girdim. Lise 1. sınıfta mimar olmaya karar verdim. O dönemlerde bir kurum vardı; size bin tane soru soruyor ve hangi dalda başarılı olabileceğinizi söylüyorlardı. O kurumda bana ya mimar ya da diplomat olabileceğimi söylediler. Ama mimarlığı seçersem daha mutlu olacağımı da eklediler. Yaşamda önemli olan işini doğru seçebilmek. Bana mimarlığı önermelerinden ötürü  değil de mimarlığı gerçekten düşündüğüm için mimarlığı seçtim. Liseden sonra yalnızca mimarlık sınavına girdim.

15 yaşımda köşe yazarlığı yapmaya başladım

Yazdığım yazıya kızan birisi yanlışlıkla ağabeyimi dövmüştü

Denizli’de “Demokrat Denizli” adında bir günce (gazete) vardı. O günler için devrimci, ilerici bir yayındı. 1949 yılında 15 yaşındayken o gazetede köşe yazarlığı yapmaya başladım. Kimse ben olduğumu anlamasın diye “C. Bektaş” diye imza atardım. İki ağabeyimin adlarının ilk harfleri de “C” idi. Bir yazıma kızan birisi yazıyı yazanın ağabeyim olduğunu düşünüp onu tartaklamaya kalkışmıştı. Bir yazımda da Goncalı-Denizli trenini eleştirmiştim. Ankara’dan müfettiş yollanmıştı. Telefonla aradılar beni, ben ciddi ciddi her şeyi anlattım yetişkin biri gibi... Karşıdaki ses teşekkür etti. Ben de “bir şey değil bey amca” diyerek telefonu kapattım. Babam, “koca adam gibi konuşuyordun, bey amca deyip bir çuval inciri berbat ettin” diyerek beni ti’ye aldı. Ama sonuçta tren ulaşımı düzeldi. On dakikada alınabilecek bir yolu 50 dakikada alıyordu. İnsanlar sık sık trenden iniyor, gereksinimlerini gideriyor, gene biniyorlardı... O sıralarda İstanbul Erkek Lisesi’nde okumama karşın Denizli’ye çok sık giderdim. Bir biyoloji öğretmenimiz vardı. Denizli’de sevgilim olduğunu düşünerek  sık sık “kaynananla aran iyi mi?” diye takılırdı bana.
 
Dağlarca’yı bir anlamda “şiir babam” sayarım
İstanbul Lisesi’nde duvar güncesi çıkartmıştık. Ama, “kırmızı elma” geçiyor bir yazıda diyerek gazeteyi indirdiler duvardan. İstanbul Lisesi’nde Edip Cansever, Arif Damar, Önay Sözer, Konur Ertop, Kemal Özer, Adnan Özyalçıner vardı bizim kuşaktan. Hepimiz aynı öğretmenlerin öğrencileriyiz. Daha lisedeyken çok iyi bir dergi çıkarıyorduk. Ben de orada gezi notları yazıyordum. İlk yazım “İngiltere Seyahatim” diye bir yazı idi. “A” dergisinin ilk toplantısına katılamadım, Almanya’ya gittim. Almanya’da öğrenci derneği vardı, Bavyera’da o sıralar zaten 200 kişi kadardık. Münih daha Türkiye’nin 68. ili değildi. Orada öğrenci arkadaşlarla “Dilmaç” dergisini yayınladık. Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın “Türkçe” dergisine şiirlerimi yollamıştım. Şiirim yayınlandı. Ardından Dağlarca’dan yanıt geldi, “bundan sonra her sayıda bir şiir istiyorum” diye... Çok yüreklendiriciydi. O yüzden Dağlarca’yı bir anlamda şiir babam sayarım. O’na uzun ömür diliyorum, doksan yaşında yazmayı sürdüren bir ozan... Türkçe dergisinin en önemli özelliği dile gösterdiği özendi. Şiirlerimin Türkçe dergisinde yayınlanmasından sonra Almanya’dan döndüğümde de Ankara’da Dönem dergisi bastı şiirlerimi, sonra da Dost... Kişi bir kitabı çıktıktan sonra, matbaa kokusunu ya da kağıt kokusunu aldıktan sonra bırakamıyor yazmayı. Şimdi sanıyorum 66. ya da 67. kitabım yayınlandı. Şu son ay içerisinde beş kitabım çıktı.

Akademi yılları...
“Bir mimarlık öğrencisinin bütün sanat dallarının bulunduğu bir ortamda yetişmesi gerekir”

O günlerdeki Akademi’yi, bugünkü Mimar Sinan Üniversitesi’ni yeğledim. Orada bütün sanatlar bir aradaydı. Dediğim gibi mimar adayı da bütün sanat dallarını bir arada görerek yetişiyordu. Bu ortama  inandığım için orada okudum. Öğrencilik yıllarımda yalnız kendi eğitimimle değil; iç mimarlık, resim, yontu, halıcılık, eski yazı vb. aklınıza ne gelirse hemen hemen tüm sanatlarla yakından ilgilendim... En yakın arkadaşlarımız birbirinden ayrı sanat dallarıyla uğraşan insanlardı. Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde mimarlık eğitimi, lise öğrenciliği gibi değildi. Okulun olanağı olmasa bile, öğrenim yapan insanların bunu kendilerinin sağlaması gerek. O çevrelerle birlikte olmayı bilmeleri gerek. Ben örneğin Akademi’de okurken İstanbul Teknik Üniversitesi’ndeki Sabahattin Eyuboğlu’nun Sanat Tarihi derslerini izledim. Siz gidip bulacaksınız... Üniversite lise değil. Bir yontucunun konferansı varsa, gidip dinleyeceksiniz. Sorumluluğunuz var.

Münih Teknik Üniversitesi’ne giriş
Fakat bir süre sonra bunlar da yetmedi... Çünkü bir kurumun içindeki insanlar arasında ayrı düşünenler de var. Bunlar bir de yönetici konumundalarsa sizin ilişkilerinizi çok aptalca nedenlerle engelleyebiliyorlar. “Ne işi var bir mimarlık öğrencisinin iç mimarlıkta ya da heykelde” diye düşünebiliyorlar. Bu tür insanlar, içinde bulundukları kurumlara da zarar verebiliyorlar. Ayrıca başka özel nedenlerim de vardı Almanya’da öğrenimimi sürdürmem için. Mimarlıkta üçüncü sınıfa Almanya’da başladım. Orada öğreniminizin ortasında bir sınav verirsiniz, aday mimar olursunuz. O önemli bir sınavdır, mimar olmanıza yeşil ya da kırmızı ışık yakarlar. Türkiye’deki gibi okula girdiniz illa bitecek diye bir şey yok. Beceremeyecekseniz gecikmeden değiştirmelisiniz. İnsan makinist de olur doktor da olur. Yeter ki Lois Armstrong’un da dediği gibi kişi yaptığı işi sevsin, “İnsanın sevmediği bir işi yapması, sevmediği bir kadınla evlilik yapmasına benzer”. Yani çekilesi bir iş değildir. Hem kendinize hem de başkalarına zarar verirsiniz. Almanya’da öğrenciyken evlendim. Eşim de iç mimardı. Bu bazılarına bir sakınca gibi gözükür. Hiç de öyle değil; tersine daha dirençli, daha istekli olabiliyorsunuz. Daha sorumlu olabiliyorsunuz. Evlilik beni iteleyen bir şey oldu. Münih Teknik Üniversitesi’nde öğrenimimi bitirdim. Şehircilik kurslarını izledim.

Ödül alınca konumunuz da değişiyor
Almanya’da yarışmalara girdim. Ödül alınca konumunuz da değişiyor.  Bundan da önemlisi çok saygı duyduğum iki kişinin ortak bir işlerini yönetmemi istemeleriydi. Birisi Alexander Baron von Branca, öteki Prof. Dr. Fred Angerer... Birisi duygusal yönü, diğeri de matematik kafası ağır basan insanlardı. Çalışmamda ikisinin arasını bulmam gerekiyordu. Bunu başarabildim; asıl eğitimim belki de bu oldu. Sonra 1962 yılında beni öğretim görevlisi olarak Ortadoğu Teknik Üniversitesi Şehircilik Bölümü’ne çağırdılar... Geldiğimde ODTÜ’deki inşaatlar yarım kalmıştı. Rektörlük kentte, üniversitenin bitmemiş yapıları ise kentin dışında altı kilometre ötedeydi... Üniversite TBMM’nin bahçesinde, barakalardaydı. Uygulamayı becermiş bir insan olduğumu duydukları için beni alıp İnşaat İşlerinde Mimarlık Bürosu’nun başına getirdiler. Oradaki arkadaşlarla çok iyi anlaştık. Ve birdenbire yapılar büyümeye başladı. Behruz Çinici’nin çalışması kimi nedenlerle duraksamıştı, ona hız vermeye çalıştık. O da becerildi, çok önemli bir deneyim gerçekleşti. Ama ben 8 ay dayanabildim. Çünkü hem üniversitede olup hem de dışarıda çalışmayı, böyle bir yasa olmamasına karşın önlemeye çalışıyorlardı. Bir yarışmada ben 3. olmuşum, onlar girmişler derece alamamışlar, beni şikayet ediyorlar. Rektör Kemal Kurdaş kalmamı istedi, fakat ben “kusura bakmayın, bir şeyler yapmak istiyorum, üretmek istiyorum, bu tartışmalarla uğraşmak istemiyorum” dedim. Ve üniversiteden ayrıldım. Sevgili Oral Vural’la birlikte bir büro kurduk ve hemen yarışmalara girdik. O girdiğimiz yarışma furyasında üst üste önemli ödüller aldık.

Yarışma peşinde koşmanın elimdeki işe saygısızlık olduğunu düşündüm

O yarışma çağı önemli bir dönemdi, 5.5 yıl sürdü; sonra kendi kendime bir daha yarışmalara katılmayacağım diye söz verdim. Elinizde iş varken yarışmaya katıldığınızda yarış atına dönüşüyorsunuz. İkinci nedeni de yarışma peşinde koşmanın elimdeki işe saygısızlık olduğunu düşündüm. Ondan sonra da bir daha yarışmaya girmedim. Yaptığım yapılarda hep şanslı konularım oldu. Cumhuriyet dönemi içinde yerleri olduğu söylenen yapılar gerçekleştirdim. Örneğin 1978 yılında bitirdiğim Türk Dil Kurumu yapısı, cumhuriyet döneminin en önemli 20 eseri arasında sayıldı, mimarlık öğrencilerinin % 80’inin en sevdiği yapıydı o yıllarda. O beş yıllık sürede 25 ödül aldım. Ondan sonra da Ağa Han Ödülü, Abdi İpekçi Ödülü falan büyük bir ödül listem var...

Edebiyat bir anlamda “yoktan var etmek”; mimarlık da öyle...
Benim için birisi olmadan diğeri olamazdı
Edebiyat, sanat ve mimarlık çok ayrı, zıt konular değil. Edebiyat yapmak, var olanı yinelemek değildir. Sözcükleri öyle bir biçimde kullanıyorsunuz ki var olmayan bir şeyi yaratıyorsunuz. Herkesin bildiği sözcükleri kullanıyorsunuz, ama örneğin yeni bir kavram yaratıyorsunuz. Uzun sözün kısası edebiyat “yoktan var etmek”. Mimarlık da öyle... Çimento, taş vb. her şey var. Ama siz onu bir yaratı durumuna getiriyorsunuz. Şiir, dünyaya bakış, yorum biçimi. Ben şiirle uğraştığımda doğal olarak insana daha yakın oluyorum. 15 yaşında yazmaya başlamışım, mimar olduktan sonra da yazıyı bırakacak değildim. O nedenle benim için bir çatışma değil. Tam tersine mimarlık açısından çok sıkışık olduğum dönemlerde en iyi şiirlerimi yazmışım. Rahmetli Tahsin Saraç, “senin şiirlerinde bir mimari yapının sağlamlığı gözüküyor” diyordu. Şiirlerimin içinde bir mimarinin olduğu söyleniyor. Bu ne demektir, onu söyleyenlere sormak gerekiyor. Benim için birisi olmadan diğeri olamazdı.

Kamuya yararlı olacak şeyler yapmaya çalıştım

Özellikle son yıllarda daha çok belediyelerle çalıştım. 1969’dan beri de devletle çalışmıyorum. Kamuya yararlı olacak şeyler yapmaya çalıştım. Tasarımlarımda önceliğim kullanıcının kendisidir. Kullanıcıyı tanımak çok önemli. Kendi ağabeyimle bile 10 gün onun evinde, ailesiyle birlikte yaşadım. Çünkü kullanıcıyı yaşamın içerisinde tanımak başka bir şey. Toplum için çalışırken de ortalama değerler var. Ortak seçmelerin belirlediği bir kültürünüz var. Bu tek tip bir kültür değil. Bizim özelliğimiz çeşitlilik. O yüzden İstanbul’un benzeri yok. Şu anda ben dışarıya çıkmak istesem Avrupa’daki bir “kafe” benzeri yer bulabilirim; tam bizim alıştığımız bir çayhanede olmak istiyorum derseniz onu da bulabilirsiniz. Kafamı dinleyebileceğim bir kitaplık istiyorum desem onu da bulabilirim. Atina’da örneğin yalnızca Atina’yı bulabilirsiniz, Roma’da yalnızca Roma’yı bulursunuz. Ama İstanbul’da her şeyi bulursunuz...

Arabesk, bir şeyin “olmadığı” bir şey yerine kullanılması
Arabesk çok tartışıldı. Ben arabeski bizdeki sözcük anlamıyla kullanmıyorum. Benim için arabesk, bir şeyin olmadığı bir şeyin yerine kullanılması anlamına geliyor. Örneğin bu plastik, ama görünüşü tahta gibi. Adam yüzbaşı ama kendisini Cumhurbaşkanı ya da Atatürk zannediyor. İbrahim Tatlıses kendi şehrinin türkülerini söylediği zaman ben de dinleyebilirim. Onun yaptığı şey, olmadığı bir şey yerine kendini koymaya çalışması ya da olmadığı bir şey olmaya çalışması. Bu mimaride de kötü, yaşamda da kötü, her şeyde kötü...

Kopyanın kopyasını yapmaya çalışıyoruz
Türkiye, baştan beri insanoğlunun elinden çıkmış tüm kültürlerin kesintisiz sürdüğü bir yer. En eski yerleşme, en eski kentler burada. Üç imparatorluk kurulmuş. İmparatorluk, bir sürü yerden bir sürü şeyin akıp toplandığı yer demek. Yalnız şarap, buğday değil, insan da akıyor. Üç büyük imparatorluğa yurtluk etmiş bir yerde bunca birikim elbette ayrı bir şey. Ne var ki Avrupalı gelip Grek kültürü diye Batı Anadolu kentlerinden aktarılmış bir sürü şeyi kopya ederek kendi mimarisini kurmaya çalışırken, biz de kopyanın kopyasını yapmaya çalışıyoruz.  Bu bilinçsizlik kötü. Ama böyle bir kültür kalıtının üstünde, böyle bir kültür kazanının içinde Sabahattin Eyüboğlu’nun dediği gibi “eriyen de biziz, eriten de...”, böyle olmak Türkiye’ye bir ayrıcalık veriyor. Osmanlı döneminde Bizans kenti Müslüman-Türk olmuş, yani İstanbul olmuş. İstanbul kelimesi de zaten “kente doğru” anlamına geliyor. Kent olarak gelişmiş, örneklik edecek bir silüet kazanmış. Şimdi bakıyoruz, oteller, yüksek yapılar... Büyükdere Caddesi’ndeki o anlayışı çok da yanlış bulmuyorum. Tamam, bir yerde olsunlar ama kendi alt yapılarını kendileri yapsınlar; kendi alt yapılarını ödesinler, ulaşımımızı bozmasınlar. Ama bütün bunların dışında bakıldığında Türkiye Amerika olmaya çalışıyor. Finans kapitalin merkezi olmaya çalışıyor. Varsıl, giderlerini varsıl olmayanlara yüklemeye çalışıyor. Şimdi bir kargaşanın içindeyiz. Değişim birdenbire olmuyor. İnsan ağzına bir lokma aldığında örneğin 25 kez çiğniyor. Bütün bu evreler geçip, durulma başlayıp da insanlar başka bir biçimde yeniden geçmişe dayanarak geleceğe baktıklarında başka bir yorum yapacaklar. Ben kendi adıma bu kültürün bilincinde olan bir mimarlık ortaya koymaya çalışıyorum. Bunun bugün pazar değeri olur ya da olmaz hiç ilgilendirmez beni. Ama Avrupa’daki bir mimarın ya da okulun Türkiye’deki “temsilcisi” olmaktan daha onurlu bir durumdur diye düşünüyorum.

Türkiye’de okulu bugün bitiren, yarın çok büyük bir yapının altına girebiliyor
Bir insan ancak kırk yaşına doğru mimar olabilir. Dört yıllık bir eğitim yetmez mimarlıkta. Dünyanın hiçbir yerinde Türkiye’de olduğu gibi dört yıllık bir eğitimden sonra mimarlık diploması vermiyorlar. Öğrenci önce stajını yapıyor ki bazen bu on yılı buluyor; sonra sınava giriyor, örneğin bu sınav ABD’de bir yıl sürüyormuş. Sınavı kazandığınızda mimarlar odasına girebiliyorsunuz. Mimarlar odasına alınmadan mimar sayılmıyorsunuz. Türkiye’de bugün bitiriyor okulu, yarın isterse çok büyük bir yapının altına girebiliyor. Böyle olunca görüyorsunuz işte kentlerimizin durumunu... Hepimiz yaşıyoruz bu çirkinlikleri.

İnsanın yaptığından çok yapmadığı önemli
Bugüne dek şanslı olduğumu düşünüyorum; çünkü parası bol fakat kültürü özümseyememiş insanlara bina yapmayabildim. Asıl sorun bu... “Eyvah, para kalmadı şu işe de peki diyelim, yapalım” diyebilirdim. Hayır; işsizliğe katlanarak, giderleri iyice kısarak ayakta kalmayı becerebildim. Bu nedenle insanın yaptığından çok yapmadığı önemli.

Ne olursa olsun her dönemde bir şeyler yaratılıyor
Selimiye’ye gittiğim zaman arınıyorum

Selimiye’ye gidip oturduğumda her şeyi unutuyorum. Bu dinle ilgili bir durum değil. Selimiye’de gerçekten arınıyorum. Şemsi Paşa Camii’ne daha karşıdan bakarken heyecanlanıyorum. Ne kadar hoş, ne kadar oranlı, ne kadar güzel, insana saygılı. Neredeyse omuzlarından tutuyor insanı, “bak boğaz ne güzel” diyor, “ne kadar hoş değil mi burada yaşamak” diyor.

Süleymaniye’nin sokaklarında dolaşmak, oradaki kent yaşamının nasıl örgütlendiğini görmek az buz şey mi? Sedad Hakkı Eldem’in bazı yapıları var ki her defasında durup karşısında saygıyla bakıyorum. Örneğin Başbakanlık binası böyle bir yapı. Gerçekten her dönemde onca zorluk içerisinde gerçekleştirilmiş öyle hoş yapımız var ki... Gümüşsuyu’ndaki Üçler Apartmanı insanda saygı uyandırıyor. Ankara’da Pembe Köşk... Ne olursa olsun her dönemde bir şeyler yaratılıyor. Yanlış anlaşılmasın ama gökdelenleri yalnızca teknoloji olarak görüyorum; sanat eseri olarak göremiyorum.

Bazıları birisini eleştirdiği zaman kendisi ondan daha iyi yapıyor zannediyor

Benim yaptığım Mersin’deki gökdelen yalnızca bir gökdelen değil. Gününde Avrupa’nın en yüksek betonarme yapısı olması değil önemli olan. Ortadaki ruh, boşluk, rampayla insanların yürüyerek gidip gelebilmeleri... İnsanların o binayı eleştirmeleri çok kolay. Örneğin Gaziantep’te gencecik bir mimar sordu “neden böyle geri teknoloji kullandınız?” diye. Bir mimar, 175 metreye beton çıkarmayı geri teknoloji olarak biliyorsa ben ne diyeyim. Türkiye’de çelik yapı yapmak gerçekten insanları aldatmak. Çünkü paslanmaz çelik yok. Çelik, paslandığında çok tehlikeli olur. Öyle sanat tarihçileri ve mimarlık tarihçileri oldu ki gidip görmemiş, oturuyor yapı üzerine yazıyor. Mersin’deki gökdeleni dümdüz bir kule zannediyorlar. O yapının çarşısı var, altı var... Bir Mersinli “Bütün dağ köyleri artık Mersin’in nerede olduğunu biliyorlar” demişti. Bir başkası da “oğlumun evini artık şaşırmıyorum” demişti. Kimse Ankara’daki gökdelene bir şey diyebildi mi? O bir referans noktasıydı ve kentin özeği (merkezi) orası oldu. Mersin’in özeği artık çalışmıyordu. 130-200 binlik kentin özeği olabilirdi ama bir milyon nüfuslu Mersin’in özeği olmaya yetmiyordu. Onun için o özeği yukarıya doğru çekmek gerekliydi. Bu da başarıldı; on yılda olacak sanıyordum, beş yılda oldu. 

Yaptığım oylumu ne yazık ki kasap dükkanı durumuna getirenler var

“Olbia” (Cengiz Bektaş’ın 2001 yılında Ağa Han ödülüne hak kazandığı Akdeniz Üniversitesi Sosyal Kültürel Özeği,) bana sevinç veriyor. Yapılan bir araştırmada o yapı kullanılmaya başlandıktan sonra öğrencilerde başarının yüzde 25 oranında arttığını bilmek de beni gururlandırıyor. Ayrıca Mısırlı Profesör bir hanımın “ben hayatımda hiçbir zaman 12 saat bir yapının içinde kalmadım, ve hiç de sıkılmadım” dedi. Benim istediğim oylumların (mekan) birbirinin içine akması, her adımda, her saniyede bir başka şeyin ayrımında olmak, oylumların bütün bunları cambazlık, hokkabazlık yapmadan ve herkesin bildiği ahşap, taş, beton gibi gereçlerle yapmak... Etimesgut’taki camimi de çok severim. 1964’te yapmıştım. Türkiye’de ilk çağdaş cami olduğu söylenir. Her şeyin arı Türkçeleştirildiği gibi o kavramın da bir anlamda arılaştırıldığı bir yapıdır bana göre. Amerika’da yaptığım evin içinde de dolaşmayı çok seviyorum. Siz bütün gücünüzle çalışırsınız da kültürlü sandığınız birisi kalkıp benim yaptığım oylumu kasap dükkanı durumuna getirebilir. Ben yapılarıma sarılırım, koklarım. Halbuki o adam oraya kasap dükkanı gibi plastik borular döşedikten sonra o yapının içine girmez oldum. Şiirlerini ezbere bildiğim bir kişinin yapıda ortalık yere döşettiği plastik boruları görüyorum. Bir mimar için bundan büyük mutsuzluk olur mu?..

Türkiye bir uyarlama dönemi yaşıyor
Yapı bir orkestrasyon. Birinci kemanlar iyi çalmıyorsa, solistin çok iyi olması yetmiyor. Kalıpçıdan beton hazırlayıcısına, elektrikçisine dek hepsi bir orkestrasyonun içinde uyumlu olmalı... Orkestranın başında da mimar olmalıdır diye düşünüyorum.

Türkiye’deki yapı gereci konusunu düşünmezsek, onu çözmezsek, yapı teknolojisine uyarlamazsak olmaz, yetmez. Biz bunların hepsinde ayrı ayrı iyi olabiliriz. Örneğin çelik dışında yapı teknolojisinde Avrupa’dan aşağı kalacak hiçbir şeyimiz yok. Piyasa ekonomisi içerisinde pencerenin kulpu dışarıdan geliyorsa bir şey eksik kalıyor. Hepsinin birbirine uyumlu yürümesi gerekiyor. Bugün biz bir uyarlama dönemindeyiz. Gençken trenle İtalya’dan İsviçre’ye gidiyordum. Yanımdaki İsviçreli ile karamsarca konuşurken İsviçreli “siz başkalarının 200-300 yılda yaptıklarını 25 yılda yaptınız, elbette biraz hazım zorlukları çekeceksiniz” dedi. Bugünkü durumu kötü görüyoruz ama 1923’ten önce daha kötüydük. Yüzde beş okuma yazma vardı. İkincisi, Osmanlı İmparatorluğu 600 yıl hüküm sürdü. Bizans’ın ömrü 1000 yıldan fazla değil mi?.. Bu tarihlerin yanında 80 yıllık bir uyarlama süreci geçirmek biraz kısa bile kalıyor.

Türkler yapı yapmayı yeni yeni öğreniyor
Buradan çok önemli bir noktaya varıyoruz. Biz Türkler yapı yapmadık. Niye yapmadık?.. Çünkü bizim işimiz savaşmaktı, vatanı savunduk biz. Şimdi ben duvar yapmaktayken askere çağırılıyorsam duvarı kim yapacak? Askere gitmeyenler yapacak, onlar da Rumlar, Ermeniler, Yahudiler... Yani “mübadele” olduğunda Anadolu’da insanların, kırılan saçağın tahtasını çaktıracak adamları yoktu. Biz yapı yapmayı yeni öğreniyoruz. Bunu kabul etmemek yanlış bir şey. Şimdi Rusya’da, Güney Afrika’da, Orta Asya’da iş yapıyoruz. Çok hızlı bir ilerleme.

Bir mimarın yanında otuz mimar çalıştırması mümkün değil

Şu günlerde ne yazık ki herkes parasına göre değerlendiriliyor. Örneğin deniyor ki “şu mimar senden daha başarılı; çünkü yanında 30 tane adam çalıştırıyor.” Halbuki 30 kişi çalıştırıldığı zaman orada mimarlık yapılamaz. Bir mimar ancak üç mimara iş verebilir. Onların da üçer yardımcıları olsa en çok 12 kişiyle çalışabilirsiniz. Bundan çoğunu denetleyemezsiniz; yalnızca bir “zanaat” yaparsınız. Böyle bir şeyin becerildiği söylendiğinde ben de onun değer yargısının yetersiz olduğunu anlarım. Bu yaklaşım o kişinin boyutunu gösteriyor, bilmiyor çünkü...

Para insanı baştan çıkartıyor
Bugün Avrupa’nın gereksinimini duyduğu insan yaratıcı insan. “Tek tip” düşünceyle civataları, vidaları yapabiliyorsunuz ama asıl makineyi yürüten yaratıcı gücü yaratamayabiliyorsunuz. Amerika’da bugün bin kişi bir kişi için çalışır. Para insanı iki türlü etkileyebiliyor. Birincisi insanı baştan çıkarıyor; bir de yavaş yavaş paranın yeterli olmadığını anlıyorsunuz. O zaman aile ağacına düşkünlüğünüz başlıyor. Kendinize aile tarihi yazdırıyorsunuz... Hatta asalet gösterilerine kalkışıyorlar. Bir de parasıyla kendisine konum sağlamaya çalışanlar oluyor. 1964’te Almanya’da Düsseldorf’ta belediye binası yarışması şartnamesinde “Essen Belediyesi’nden yüksek olacak” diye bir madde vardı. Ama içindeki insanların havasızlıktan rahatsızlanmaları falan önemli değil. O adamın ölçütü o...

Yalıtım bir “ciddiyet” işi...
İnsanlara altı ay için düşünmeyi öğretebilsek Türkiye’de her şey değişir

Yalıtım hiç bilmediğimiz bir konu. Ben Türkiye’ye geldiğim 1962’nin sonundan beri bu konuda savaş veriyorum. Bana ODTÜ’de şu söylenmişti “yahu biz bu güne dek şöyle yapıyorduk, başımıza iş çıkarıyorsun”... Ben “sıvalar insanların başına dökülecek, bu binada yaşayan insanlar hasta olacaklar” diye yazılar yazdım. Çünkü binada yalıtım yok. 20 cm çıplak beton olmaz yalnız başına. Dışarısı eksi 22, içerisi 20 derece ise sıcakla soğuğun karşılaştığı yerden şakır şakır su akacak. Bana gelen projelerin üzerine çatı yalıtımlarını yazıyordum. O zamanlar buhar kesici yoktu Türkiye’de. Biz de sazla buhar kesici yaptık. Eski evler örneğin yalıtım amacıyla hayvan tersi kullanmışlardı. Boğaz köprüsünün altında köprü vardır, onu yapan müteahhit bir gün telefon etti “burada rutubet var nasıl keseceğiz?” diye. Köprünün dışına yönlendirebilirsiniz ama o da çok zor. O zaman delin delikleri, aşağıya bir kanal yapın sular oradan sızsın. Şimdi de öyledir, o benim düşüncemdi.

İstanbul’da, ısınmak için harcanan enerji en azından yarı yarıya azaltılabilir. Günübirlik düşünülüyor. İnsanlara altı ayı birden düşünmeyi öğretebilsek Türkiye’de her şey değişir. Altı ayımı görmeden nasıl bugünümü planlayacağım?.. Bizler AB’ye her zaman karşı olduk ama şimdi ondan medet umuyoruz; çünkü bazı standartlar geliyor. Yapı konusunda en bilmediğimiz şey yalıtım. Örneğin sesin bir insana ne yapacağını bilmiyoruz. Avrupa yakasında toplantıya gittiğim zaman buraya döndüğümde dayak yemiş gibi oluyorum. Çünkü 90 desibellik sesin içinde yaşamak zorundasınız Avrupa yakasında. Burada ise bizden başka ses yok. Yalıtım işi bir “ciddiyet” işi. Yalıtımı ciddiye alan ülke olarak Almanya’yı ve İngiltere’yi görebiliriz.

Büromda iki ay çalışmasına dayanamadığım birisi denetleme firması kuruyor ve beni denetlemeye geliyor...
Denetleme firmalarının olması zorunlu ve yararlı. Büroda benim yanımda çalışan fakat bir iki  ay dayanamadığım birileri bu furya çıkınca hemen denetleme firması kuruyor üçü beşi bir araya gelip... Verdiğim çizimi anlayacak nitelikte bile değil. Kısacası, bu büroların nitelikli kişilerce iyi kurulması gerekiyor.

İnsan kendi ortamını kurabilmek için savaşmalı
Denizli benim ilim. Denizli’ye gönül bağım var. İstanbul dışında da Trabzon akıl almaz bir kültür. Diyarbakır’ı 1955’te gördüğüm zaman kendimden geçtim. Öğrenciyken bir Alman profesörle birlikte gitmiştik. Ama ben o yaşımda Avrupa’nın belli başlı kentlerini görmüş birisi olarak Diyarbakır’da gerçekten kendimden geçtim. Ama şimdi rezil etmişiz.

İstanbul’un çözümü de bir örgütlenme işi. Sizin yanınızda sizin gibi düşünen en azından beş on kişilik bir küme olması gerekiyor. Kuzguncuk’ta benim ilk yaptığım şey buydu. Büromu buraya taşıyarak, birlikte bir şeyleri paylaşabilecek insanları toparlayarak ve de “bol kepçe yürek” denilen insanları çekerek bir küme oluşturuyorsunuz. Can Yücel’in de Kuzguncuk’a gelmesine ben yardımcı oldum. Kuzguncuk’un Can Babası oldu çıktı.
Öyle tek kişilik orduyla başarılmaz bu işler. Kişi kültüne dönüşmemeli iş. Kendi ortamını kurabilmek için savaşım vermeli insan. Kendi ortamının sağlığı için savaş vermek gerekli. Kuzguncuk’ta bu amaçla çocuklarla tiyatro gösterileri yaptık, basketbol alanı yaptık, şiir dinletileri düzenledik, kendi okulumuzu onardık, duvarlara resim yaptık, çocuk bahçelerimizi yaptık, yontu yaptık, İstanbul’u tanıttık, uçurtma uçurduk, aşure yapıp sattık... Çocuklarla gençlerle bir sürü etkinlik yaptık. Kendi yaşama sevincinizi paylaşmanız gerek biraz önce sözünü ettiğim etkinliklerde. İnsanın yaşama sevincini, çocukluğunu unutmaması gerek...

İstanbul dediğiniz zaman bir sürü örgütlenmenin içerisinde yaşayacaksınız. Bugünkü seçim yasasıyla falan olacak şey değil. Yani yüzde yirmi oyla gelmiş bir insanla olmaz Ama sivil toplum örgütlerinin doğru dürüst bilinçlenmeleri sonucunda elde edilecek güç çok daha başka bir güç.

Türkiye’de edebiyat müzesinin olmayışı büyük bir eksiklikti

P.E.N.’in ikinci başkanlığını ve altı yıl Türkiye Yunanistan Dostluk Derneği Başkanlığı yaptım. Dört yıldır da Türkiye Yazarlar Sendikası’nın başkanlığını yapıyorum. TYS olarak Yıldız Sarayı içerisinde bir edebiyat müzesi oluşturduk. Bizde ne yazık ki müze denilince yanlış anlaşılıyor. Müze bir anlamda okul. İnsanların bir araya geldikleri, bir şeyler ürettikleri bir yer. Edebiyat müzesinin olmayışı çok büyük bir eksiklikti. Böyle bir müze diğer ülkelerde de yok. Örneğin şiirde Beşiktaş dediğiniz zaman herkesin aklına Behçet Necatigil gelir. Kadıköy, Dağlarca demektir bir anlamda. Dışarıdan bir insan geldiğinde bu insanları görmek, ya da  yapıtlarına erişmek isteyecek. Bu yapıtları bir arada bulabileceği, ses ve görüntü kayıtlarını görüp dinleyebileceği bir oylum olsun diye yola çıkıldı. Edebiyat müzesine herkesin katkıda bulunması gerekiyor.

Yunus Emre şiirleri başucumda durur
O kadar çok yazar var ki beğenerek okuduğum... Ben çeşitli kitapları bir arada okuyan bir insanım. Aynı anda dört beş kitabı okuyorum. Örneğin Ayvalık’tan bir gencin şiirlerini okudum, çok beğendim. Dergilerde yayınlanan şiirlerin yüzde doksanını sollar. Özellikle genç kuşakta bayağı pırıltı var. Feyza Hepçilingirler “Akmerkez kitapları ve Akmerkez yazarları” diye çok güzel bir deyim buldu. Postmodernizmin ne olduğunu anlamayan bir takım insanların çok satar gibi gösterilen kitaplarıyla o çocukları bozmasak müthiş şeyler çıkar ortaya.

Şu günlerde severek okuduğum Afşar Timuçin’in estetik, felsefe üzerine yazdıkları, o devamlı başımın ucunda. Şiir dersem benim kuşağımdan kendi arkadaşlarım var. Gençlik dönemimde Nazım Hikmet, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Cahit Külebi, Ceyhan Atıf Kansu gibi ustalar var. Orhan Veli, Oktay Rıfat, Melih Cevdet var... Örneğin Tarantababu’yu okuduğum zaman, 1935’te basıldığına inanamadım. Nazım Hikmet çok etkilendiğim bir ozan... Edip Cansever’in capacanlı duruşu; İlhan Berk’in bir türlü yaşlanmayışı ne kadar güzel... Ama başucu kitabım hep Yunus Emre’dir.

Cengiz Bektaş’ın, Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın yayımladığı “Türkçe” dergisinde yayımlanan ilk şiiri

Bir Nen Yürür Topraktan Ayaklarıma

Bir nen yürür topraktan ayaklarıma
Yalan beni örteli uykusuzum, açım
Yalanı bilir mi bu yüz
Bu soluk

Bir Nen Yürür Topraktan Ayaklarıma
Neden bu sıcaklık
Bu büyümek durmadan
Bu ben

Bir Nen Yürür Topraktan Ayaklarıma
Nasıl bunca kişi susar
Nasıl bunca kişi dağılır
Bunca kişi

Bu ben
Yaprak suda çürüyecek
Damla damla geldi daldan
Her yalvarı bir damla

Bir Nen Yürür Topraktan Ayaklarıma

Cengiz Bektaş Kimdir?

1934’te Denizli’de doğdu. İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi İç Mimarlık, Mimarlık bölümlerinde okudu. 1959’da Münih Teknik Üniversitesi Mimarlık Bölümünü bitirdi. 1960 Alman Şehircilik Akademisi kurslarını izledi. 1959-1962 yılları arasında Münih’te Prof. Dr. Fred Angerer ve Alexander Baron von Branca’nın ortak oluşturdukları bir büroyu yönetti. Serbest mimar olarak çalıştı. 1962’de ODTÜ’ye öğretim görevlisi olarak çağrıldı. Orada İnşaat İşleri Mimarlık Bürosu’nu yönetti. Üniversiteden isteğiyle ayrıldı. 1963’ten beri kendi işliğinde çalışıyor. 1966-69 yılları arasında Zafer Mühendislik Mimarlık Yüksek Okulu’nda öğretim görevliliği yaptı. Trakya Üniversitesi’nde iki yıl “Halk Yapı Sanatı” dersi verdi. 1999 güzünden beri Mimar Sinan Üniversitesi’nde lisansüstü öğrencilerine “Kültürün Planlamaya Etkisi” konusunda ders veriyor. Çağrılı olarak gittiği Makedonya, Amerika, Almanya’da kısa süreli hocalık yaptı, konferanslar verdi.  Uluslararası ve ulusal mimarlık yarışmalarında 25’in üzerinde ödül aldı. Cumhuriyet dönemi örnekleri arasında sayılan yapılar gerçekleştirdi. 4 yıldır Türkiye Yazarlar Sendikası Genel Başkanlığını yürütüyor. 6 yıl Türkiye-Yunanistan Dostluk Derneği Başkanlığını ve Türkiye P.E.N. Yazarlar Derneği’nin ikinci başkanlığını yaptı. Mimarlık, kültür ve edebiyat alanında yaklaşık 67 adet kitap yazdı. Adını kendi koyduğu “Halk Yapı Sanatı” konusunun Halk Bilimi konuları arasına girmesini sağladı, üniversitelerde bu konuda dersler verdi. “Akdeniz Üniversitesi Olbia Sosyal Kültürel Özeği” yapısıyla 2001 yılında Ağa Han Mimarlık Ödülü’nün sahibi oldu. 



Geri