E-dergi
e-dergi
Portre & Röportaj

Doğan Hasol: "Sorumluluk sigortaları zinciri oluşturulmadıkça yapı sektörünün iyiye gitmesi olanaksız"


Eylül - Ekim 2003 / Sayı 44

Türkiye'de yapı sektörünün duayenlerinden ve ilk akla gelen isimlerinden birisi Doğan Hasol... Sektöre Yapı Endüstri Merkezi gibi bir "olgu"yu kazandıran, ve halen Merkez'in Yönetim Kurulu Başkanlığını sürdüren Hasol'u serbest mimarlık çalışmalarını yürüttüğü Has Mimarlık'ta ziyaret ettik. Bugüne kadar kendi mesleğinin yanı sıra yayıncılık, dernek-birlik-oda yöneticilikleri ve Galatasaray 2. Başkanlığı gibi çok çeşitli işlerin altından başarıyla kalkan Hasol ile çocukluğundan başlayarak Galatasaray Lisesi ve İTÜ Mimarlık Fakültesi'nde geçirdiği öğrencilik yıllarına küçük bir gezinti yaptık. Fakat söz döndü dolaştı yine yapı sektörünün bugünkü durumuna geldi. Hasol, sigorta kapsamının genişletilmesi, sorumluluk sigortasının bir an önce yürürlüğe girmesi ve denetimin doğal olarak sistemin içinde var olması gerektiğini savunuyor. Hasol ayrıca bir mimarın karşısındaki en büyük engelin mal sahibi olduğunu vurguluyor, ve ekliyor "Mimar, mal sahibinin dostu; mal sahibi ise çoğu kez kendisinin düşmanıdır"...

Dört kardeştik, hepimiz de ayrı şehirlerde doğduk
Babam İstanbullu, annem Samsunlu. Ben 1937 yılında Sivas'ta doğmuşum. Dört kardeştik, ikisini ne yazık ki kaybettik. İlginçtir, kardeşlerimin hepsinin doğum yerleri farklıdır. Ablam Samsun; vefat etmiş olan küçük kardeşim Yalçın, Erzincan; kız kardeşim ise İstanbul doğumludur. Babam Galatasaray Lisesi'nde okurken o sıralarda Samsun Valisi olan dayısı Fahri Bey, kısa yoldan hayata atılması için O'nu tütün eksperi yapmak istiyor ve Samsun'a çağırıyor. Babam da bu teklife sıcak bakıyor ve Galatasaray Lisesi'ni 11. sınıfta bırakıyor, Samsun'a gidiyor. Fakat o yıl eksperlik okulu açılmadığı için okula giremiyor. Başka bir kötü gelişme de dayının eşkıya takibinde şehit düşmesi oluyor. Böylece babam geri de dönemiyor ve çalışmaya başlıyor. Bir arkadaşıyla birlikte büyük bir jeneratör getirtip Samsun'a ilk elektriği veriyorlar. Daha sonra bu işler belediyeye geçince babam da Demiryolları İnşaat Dairesine memur olarak giriyor. Demiryolları Sivas'a ilerliyor, bizimkilere Sivas yolu görünüyor. Ben orada dünyaya geliyorum. Sonra demiryolu Erzincan'a kadar ilerliyor aile Erzincan'a geliyor; erkek kardeşim de orada doğuyor. Demiryolu Erzurum'a gidiyor, ama biz artık oraya kadar gitmiyoruz. Birkaç yıl Erzincan'da kaldıktan, hattâ büyük depremi orada yaşadıktan sonra babam İstanbul'a dönmeye karar veriyor. Kız kardeşim de İstanbul'da dünyaya geliyor.

Öğretmenimin yüreklendirmesi üzerine hayat boyu çalışmaya başladım

Benim eğitimim üzerine fazlaca durduklarından ders yılı başında gönderdiler beni İstanbul'a. Babaannemin yanına geldiğimde daha yedi yaşındaydım. Kadıköy'de Gazi İlkokulu'nda ikinci sınıfı bir süre okudum. Ondan sonra aile İstanbul'a gelince Üsküdar'da bir ev tuttuk, ben de Üsküdar'daki 30. İlkokula, yani bugünkü Halil Rüştü İlkokulu'na gönderildim. Oradaki öğretmenim Perihan Ongan'ın benim yaşam çizgim üzerinde çok ciddi etkileri olmuştur. Kadıköy'deki ilkokulda başarılı bir öğrenci değildim, sürekli annemi ve babamı özlerdim; derslerde onları hayal ederdim. Üsküdar'daki okula başladığım gün öğretmen sınıfta, "Öyle bir çalışkan arkadaş geldi ki aranıza, onunla nasıl yarışacağınızı bilemiyorum" dedi. Öğretmenimin o yüreklendirmesi üzerine ben de hayat boyu çalışmaya başladım. Üsküdar Musiki Cemiyeti'nin önemli isimlerinden Emin Ongan'ın eşiydi ve tam bir Cumhuriyet öğretmeniydi. Ongan, hala hayatta, hala pırıl pırıl.

Galatasaray Lisesi'nde tümüyle laik ve cumhuriyetçi bir eğitim gördük
İlkokulu orada bitirdikten sonra Galatasaray Lisesi'ne kaydım yapıldı. O zaman liseye kayıt sınavla olmuyordu. Babam, kendisi de Galatasaraylı olmasına rağmen beni kaydettirmek için başka yollara başvurmadı ve gitti akşamdan okulun kapısında bekledi. Sabah kapı açılır açılmaz içeriye koşmuş ve benim kaydımı yaptırmış. Böylece ben Ortaköy'de hazırlık sınıfına başladım. Bir yıl orada okuduktan sonra yukarı mektebe geçtim.

Galatasaray Lisesi başlıbaşına bir alemdir. Okulda yatılılıktan gelen, kardeşlik dayanışması çok önemlidir... Tabii burada Fransız ekolünün, Fransız hocaların da çok önemli bir yeri olmalı. Türk ve Fransız hocalardan, tümüyle çağdaş ve laik bir öğrenim gördük. Dini konular, tarih, felsefe ve sosyoloji derslerinin dışında hemen hiç söz konusu olmadı.

Aile bütçemiz yatılı okumama izin vermedi
Çalışkan bir öğrenciydim, daima sınıfın ilk grubuna giren öğrenciler arasında idim. Galatasaray Lisesi'nde tabii ki çok yaramazlıklar olurdu. Yatılı öğrenciler için o dönemdeki en büyük macera akşamları okuldan kaçmaktı. Ama ben onların hiçbirini yapamadım, çünkü hazırlık sınıfından sonra yatılı okumayı sürdüremedim. Aile bütçemiz yatılı okumama elvermiyordu. Ödenecek para çok büyük değildi, ama ona rağmen aile içinde dört çocuğun okutulması söz konusuydu. Babam bir firmanın muhasebecisi olarak çalışıyordu. Savaş sonrası yılları idi. Ben 1948 yılının Ekim ayında Galatasaray Lisesi'nin hazırlık sınıfına girmiştim. 1949-1950 yıllarında bile yeni bitmiş savaşın etkileri sürüyordu, gerçekten zor yıllardı. Dolayısıyla aile bütçemiz benim yatılı okumama izin vermedi. O nedenle ancak hazırlık sınıfını yatılı okuyabildim. Galatasaray Lisesi, bir devlet okulu olarak gündüzlüler için parasızdı. Aslında yatılılık esastı; gündüzlülerin sayısı çok azdı. Her gün  Üsküdar'dan vapurla karşıya geçer, Köprü üstünden ya tramvaya biner lisenin önüne kadar gelirdim ya da Karaköy'de Tünel'e kadar yürür, tünelle yukarı çıkar, Tünel'den de Galatasaray'a yürürdüm. Dönüşlerde de aynı yolu izlerdim. Akşamüstü  15.30'da çıkardık okuldan. Bazen arkadaşların siparişleri olurdu. Okulun karşısında Levent Çiftliği adında bir yer vardı ve çok güzel hardallı sosisli sandviç yapardı. Buradan alınan sandviçlerin bahçe parmaklıklarının arasından içerideki arkadaşlara ulaştırılması gündüzlülerin görevi gibiydi. Sonra bir koşuşturma, vapura yetişme telaşı başlardı.

İstanbul daha hoş ve yaşanabilir bir yerdi
Köprü'den kalkardı o zaman Üsküdar vapurları. Genellikle Tünel'e kadar gelirdim, ya tünelle ya da o zamanlar kademeli olan Yüksekkaldırım'dan inerdim. Çoğu kez 16.15 vapuruna yetişirdim. Üsküdar, Kuzguncuk, Beylerbeyi'ne uğrayarak Çengelköy'e kadar giderdi bu vapur. Öğrenci vapuru gibiydi. Vapurdakiler aşağı yukarı birbirlerini tanırlardı.

Köprüaltı, cümbüşlü ve çok renkli bir yerdi. Uzun Ömer'in piyango bileti gişesi vardı; kocaman elleriyle bilet uzatırdı insanlara. Galata Köprüsü üzerinden tramvaylar geçerdi. İstanbul 1950'de bir milyon nüfuslu bir şehirdi. Bu yüzden bugünkü büyük kargaşa pek yoktu. Trafik sıkışıklığı yer yer yine vardı. Örneğin Fındıklı - Karaköy arasında tramvaylarla taksilerle ciddi bir tıkanıklık olurdu. Otomobil sayısı azdı; daha çok toplu taşıma araçları kullanılırdı. Vapurlar, tramvaylar İstanbul'a nefes aldıran taşıtlardı. Bugün ise su yolu Üsküdar-Beşiktaş motorları dışında o günkü yoğunlukta kullanılmıyor. Köprüden İstanbul'un çeşitli yerlerine birçok vapur kalkardı, hatta Haliç tarafında da yoğun vapur seferleri vardı. Bir taraftan Boğaz, Kadıköy ve Adalar; öbür taraftan da daha küçük boyutlu Haliç vapurları köprüdeki iskelelere yaslanırdı. İstanbul daha hoş ve yaşanabilir bir yerdi. Deniz de çok temizdi o zamanlar. İstanbul'un kanal dökülen birkaç noktası dışında hemen hemen her yerinden denize girilebiliyordu. Örneğin Beşiktaş'a ve İstinye Koyu'na kanal dökülürdü, oralarda  pek denize girilmezdi. Haliç de kötüydü. Haliç'in yeşile dönmüş bir rengi vardı. Boğaz'da, Kadıköy'de, Adalar'da denize rahatlıkla girilebiliyordu.

Lise anekdotları
Galatasaray Lisesi'nde yatılı yaşama katılamadığım için yaramaz bir öğrenci olamadım. Fakat yaramaz öğrenciler vardı doğal olarak. Bir defasında müdürümüz rahmetli Macit Saner, bir akşam sınıflardan birinde bir arkadaşın sırasını açmış ve içerisinde küçük bir ispirto ocağı, cezve, kahve fincanları falan bulmuştu. Arkadaşımız kahveyi sadece kendisi içmekle kalmıyor, kahve servisi de yapıyordu. Zaman zaman böyle kontroller vardı. Müdürümüz de akşamları okulda kalırdı. Hatta daha önceleri okulun efsanevi müdürlerinden Behçet Gücer'in geceyarısı yatakhaneleri dolaşıp öğrencilerin üstlerini örttüğü anlatılırdı. Hem bir denetim hem de şefkat söz konusuydu Galatasaray Lisesi'nde. Macit Bey bir seferinde  yine sıraları yoklarken bir arkadaşımızın sırasında içi dolu bir şişe bulmuş. Arkadaşımızın ısrarla "o benim ilacım" demesine rağmen hocamız alkollü bir şey olduğunu tahmin ederek şişeyi başına dikmiş. Tattığı berbat bir şey... Yüzünü buruşturduktan sonra, "Bu ne biçim ilaç, nasıl içiyorsun bunu ?" diyerek şişeyi geri uzatmış. Arkadaşımız hınzırca gülerek, "hocam içmiyorum ki, ayağıma sürüyorum" demiş. Böyle gülünç sürprizler de olabiliyordu. Kaçmak için en çok arka taraftaki, eski İtalyan Lisesi'ne doğru inen istinat duvarı kullanılırdı. Yatılı arkadaşlar oradan inip çıkarlardı. O bir marifetti, hatta rekorlar tutulurdu, "bu akşam kim, kaç saniyede inip çıkacak" diye. Oradan kaçıp biraz dolanıp, Beyoğlu'nun ışıltısını görüp tekrar okula dönmek macerası çok mutlu ederdi öğrencileri.

Zihnimdeki diplomat veya mimar olmak arasındaki çelişkiyi babamın geçirdiği enfarktüs krizi çözdü

Babam Demiryolları İnşaat Dairesinde görevli olduğu için çevresindeki mühendislere sevgi ve saygıyla bakardı. Benim de mimar veya mühendis olmamı istiyordu. Bu düşünce bana da aykırı gelmiyordu. Fakat liseyi bitireceğim yıl, yurtdışında yaşayan diplomatlara özenmeye başlamıştım, çünkü o yıllarda yurtdışına çıkabilmek bugünkü kadar kolay olmadığı için o ayrıcalık çekiciydi. AÜ Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne girme fikri gönlümde biraz daha ağırlık kazanmaya başlamıştı. Ne var ki babam o sıralarda bir enfarktüs krizi geçirdi. Bu olay tabii aile düzenimizi bir hayli etkiledi. Yine de ben liseyi bitirdikten sonra hem Siyasal Bilgiler Fakültesi'nin, hem de İTÜ'nün sınavına girdim. Siyasal Bilgiler Fakültesi?ni burslu olarak kazandım. İlk kırk kişiyi burslu alırlardı; ben 29. olarak kazanmıştım. Daha sonra İTÜ sınavlarının sonuçları belli oldu. Mimarlık Fakültesi'ni kazanmıştım. Babam rahatsızlığından dolayı Ankara'ya gitmemi pek arzu etmedi, aileden uzakta olmamam gerektiğini düşünüyordu. İTÜ'yü kazanmak mutluluk verici bir şeydi benim için. O tarihlerde herkes İTÜ'ye girmek isterdi. Liselerin en iyi öğrencilerinin ilk gitmek istedikleri okul İTÜ idi.

İTÜ'yü kazandığımda sevinçten Kabataş'a kadar koştum
Mimarlık Fakültesi'ni kazandığımı bir akşamüstü Taşkışla'da öğrendim. Okulun girişine asmışlardı kazananların listesini. O listede ismimi görünce öyle sevindim ki, bir an önce eve gitmek için Kabataş'a, araba vapuruna kadar koştum. Haberi duyunca babam da İstanbul'da kalacağıma çok sevindi. Aileme bu anlamda destek olmak beni de mutlu etmişti.

Mimarlık Fakültesi'nin o zamanki atmosferi çok hoştu. Taşkışla yeni restore edilmişti, tertemiz, görkemli bir binaydı. Geniş koridorları ve büyük holleri ile çok hoş bir ortamdı. Bugün de çok güzel bir mimarlık fakültesi ortamıdır. Okulu bitirdikten sonra da bir süre asistan olarak kaldım.

27 Mayıs İhtilali'nde öğrenciydik
1960 yılında biz fakültenin 4. sınıfında iken ihtilal oldu. Zaten olaylar 28 Nisan'da İstanbul Üniversitesi'nde başlamıştı. Demokrat Parti'nin çok antidemokratik bir yönetim tarzı vardı. Demokrasiyi getirme vaadiyle işe başlamışlardı, ama sonra demokrasi dışı eylemlere giriştiler, gericiliğe ödün verdiler. 1950'de iktidara geldiklerinde ilk yaptıkları iş ezanın yeniden Türkçe'den Arapça'ya çevrilmesi olmuştu. Hemen ardından Anayasa'nın dilini değiştirdiler. Önceden biraz Türkçeleştirilmiş olan Anayasa dilini yeniden Osmanlıcaya çevirdiler. Örneğin, "Genelkurmay Başkanı" denilirken, tekrar "Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisi" unvanı kullanılmaya başlandı. Partinin "Her mahallede bir milyoner yaratacağız" şeklinde bir sloganı vardı, fakat ekonomide de başarılı olamadılar. Sonuç berbattı. Başarılı olamayınca da hırçınlaşarak "zorbalığı" seçtiler. Demokrasiyle bağdaşmayan türlü zorbalıklar yaptılar.

Bütün bunlardan sonra öğrenci hareketleri geldi. 28 Nisan'da İstanbul Üniversitesi ile Ankara Üniversitesi'nde olaylar patladı. 29 Nisan günü de İTÜ'ye sıçradı. Biz de doğal olarak katıldık bu protesto gösterilerine. Olaylar 27 Mayıs'a kadar sürdü. Zaten öğrenci hareketleri nedeniyle okullar da kapatılmıştı. Bazı öğrenciler memleketlerine gitmeye başladılar. O arada çok tuhaf olaylar yaşandı. Örneğin, bir İzmir Vapuru olayı vardır. Okulları kapatılan öğrencilerin memleketlerine gitmek üzere bindikleri İzmir vapurunda, o günlerin masum marşları söyleniyor, "hükümet istifa" sloganları atılıyor. Kaptan ya da bir başkası işgüzarlık yaparak İstanbul'a bir telsiz mesajı gönderiyor, "öğrenciler vapurda rahat durmuyorlar, marşlar söylüyorlar" yollu bir ihbarda bulunuyor. Böylece Çanakkale'den geri çevrilen vapur Galata rıhtımına yanaşıyor. Öğrencilerin tümü, bağıranlar da, bağırmayanlar da gemiden alınarak  Balmumcu Kışlası'na gönderiliyorlar. Oradaki misafirlik 27 Mayıs'a kadar sürüyor.

Buna benzer bir olay da 29 Nisan akşamı yaşanmıştı. İstanbul'daki bütün üniversite öğrencileri o gün İstanbul Üniversitesi'nin bahçesinde toplanmışlardı. Ben orada akşam sekize kadar kaldım. Arkadaşlar gecenin ilerleyen saatlerinde askeri kamyonlarla Davutpaşa Kışlası'na götürülmüşler. Fakat ilginçtir, Davutpaşa Kışlası'ndaki askerler öğrencileri çok iyi karşılamışlar, hatta pencerelerden kaçmalarını fısıldamışlar. Sonuçta yalnızca birkaç öğrenci kalmış kışlada. Sabah okula gittiğimizde "Ergun Köknar gelemedi" dediler. Ergun benim hem Galatasaray'dan hem de İTÜ'den arkadaşımdı. Çok iri yarı olduğundan parmaklıklardan sıyrılıp kaçamamış. Bir arkadaşımız da onu bırakmamak için kalmış. Sabah onları da kapıdan salmış askerler.  

Dördüncü sınıfın son bir ayını bu siyasi çalkantılı olaylarla geçirdik. Daha sonraki yıllarda ise politika dışına ittiler öğrencileri. Sonra da onlara politikayı tümüyle unutturdular. İyi mi yaptılar kötü mü, bunun üzerinde ciddi olarak durulması gerekir. Bence üniversite öğrencilerinin düşünsel olarak politikayla ilgilenmesinde çok büyük yarar var.

Yayıncılığa İTÜ'de başladım
Yayıncılıkla tanışmam 1961'de oldu. O tarihte başta Bülent Özer olmak üzere fakültedeki kimi öğretim üyeleri "Mimarlık ve Sanat" adında bir dergi çıkarmaya başlamışlardı. Dergiyi gördüm, heyecanlandım. O arada yayını yapanlara benim de bu tür ilgilerim olabileceğinden bahsetmişler. Son sınıfa yeni başladığımda kendilerine yardım etmem için öneride bulundular. Yayıncılığa başlayışım böyle oldu. Sonra bir ortaklık haline getirildi dergi ve beni de ortak ettiler. Toplam 10 sayı çıkarttık büyük güçlüklerle. Dergiyle profesyonelce ilgilenemediğimiz için soluğumuz tükendi, tıkandık. Abonelerimiz vardı ama satış rakamları yeterli değildi. Yeterince reklam bulamadık, sonunda  dergiyi kapatmak zorunda kaldık. Abonelere olan borçlarımızı asistan maaşlarımızı bir araya getirerek ödedik. Yine o günlerde Mimarlar Odası'nın dergisi "Mimarlık" çıkarılmaya başlanmıştı. Bize bu kez yayın uzmanı olarak orada çalışmamız önerildi. Mimarlık ve Sanat dergisindeki çekirdek kadromuz bu kez Mimarlık'ın yayın uzmanı oldu. Ben daha sonra derginin yazı işleri müdürlüğünü üstlendim. Askere gidinceye kadar da o işle meşgul oldum. Derginin 60 sayısında emeğim ve katkım vardır. Her ay dergi çıkarmak o zaman için başlıbaşına bir olaydı. Üstelik baskıya hazırlık ve baskı teknikleri de bugünkü gibi gelişmiş de değildi.

Hiçbir zaman tek bir işim olmadı
Yapı-Endüstri Merkezi'ni 1968'de kurmuştuk. Benim hiçbir zaman tek bir işim olmadı. Mimarlık Fakültesi'nde asistan iken, gitmediğim bir genel kurulda beni Mimarlar Odası İstanbul Şubesi yönetimine seçmişlerdi, sonra da genel sekreter yaptılar. 28 yaşındaydım o zaman. Hem üniversitede asistandım, hem Mimarlar Odası'nda genel sekreterlik yapıyordum. Daha sonra asistanlıktan ayrıldım. Bu kez, bir yandan Oda'nın Mimarlık dergisiyle bir yandan da Yapı-Endüstri Merkezi'nin yönetimiyle meşgul oluyordum.

Diyarbakır'daki askerliğimden sonra doğrudan İstanbul'a dönmedim, Ankara'ya gittim. Dostum mimar Şevki Vanlı Ankara'da kendisine özellikle OR-AN İnşaat'ta yardımcı olmamı istiyordu. Bizim İstanbul'daki Yapı-Endüstri Merkezi'ne benzer bir merkezi onlar da Ankara'da kurmuşlardı. Ben Yapı-Endüstri Merkezi'yle meşgul olmayı tercih ettim. Dokuz ay kadar orada kaldım. Orada da OR-AN Yapı-Endüstri Merkezi için bir dergi çıkarttım. Daha sonra yine İstanbul'a Yapı-Endüstri Merkezi'ne döndüm. Geniş bir programı yürürlüğe soktuk: Yapı Dergisi, Yapı Kataloğu, fuarlar, kurslar, konferanslar, diğer yayınlar... 

O arada, özel okullar kapatılmış, Beşiktaş'taki mimarlık okulu Mimar Sinan Üniversitesi'ne bağlanmıştı. Bu okulda iki yıl kadar öğretim görevi üstlendim. Bazı danışmanlık görevlerim de vardı o dönemde. O bakımdan hep birden çok görevim oldu. Daha sonra da Has Mimarlık'ı kurduk. İşlerimin çeşitliliği nedeniyle bana o zamanlar, "maymun iştahlı" diyorlardı, şimdilerde, "çok yönlü" demeye başladılar.

Mimarlıkta, yaptığınız yapıların hepsini çocuğunuz gibi görürsünüz. Çocuğunuzdan tek farklı yönü ise yaptıktan sonra kusurlar bulmaya başlamanızdır

İnsan çocuklarının kusurlarını görmez, daha kolay bağışlar, ama mimarı olduğu bir yapıyı yaptıktan sonra birtakım kusurlar bulur. Çok büyük heveslerle başlarsınız, ama araya beklemediğiniz bazı sıkıntılar girer. Bunların en başında da, bugün Türkiye'de mimarlığın yaşadığı en önemli sorunlardan biri olan "malsahibi sorunu" gelir. Malsahibiyle her zaman aynı görüşlerde birleşemezsiniz. Türkiye'de ne yazık ki malsahiplerinin birçoğunun kültür düzeyi iyi mimarlığa elverişli değildir. Onların mimariyi algılamalarıyla, mimarların mimarlığı algılamaları arasında çok ciddi farklar vardır. Yaptığınız işe çeşitli çevrelerden pek çok müdahale gelir. Bu bakımdan çıkan sonuç da genelde mimarı mutlu etmez.

Beni mutlu edenler ise...
Beni mutlu edenlere baktığım zaman, örneğin, Çamlıca'da çok yakın arkadaşlarımıza yaptığımız bir ev vardır; onunla Mimarlar Odası'ndan da ödül kazandık. Evin sahipleri üst düzeyde kültüre sahip insanlardı ve yakın arkadaşlarımız olduklarından yaşama biçimlerini, ne istediklerini çok iyi biliyorduk. Bu ev yurtdışındaki mesleki dergilerde de basıldı. Beğendiğim çalışmalarımızdan bir başkası da Üsküdar'daki kendi evimiz. O evin özelliği sadeliğinde ve minimalist karakterindedir. Birçok ünlü mimarı evimizde konuk ettik. Onlar da beğendiklerini dile getirdiler. Örneğin, Charles Correa'yla nerede karşılaşsak, "ah senin o evin..." diye söze başlar ve çevremizdekilere uzun boylu bizim evi anlatır. Ama buna karşılık sanayici bir arkadaşımız bizim eve iki defa geldikten sonra bir karşılaşmamızda "ne oldu, evi bitirebildin mi?" diye sordu. Bize iki kez konuk olmuştu ve evin hala bitmediğini sanıyordu. Bunların dışında severek baktığımız Esbank Kadıköy Şube binası (Bugün TEB) var, Sur Oto tesisleri de ilginçtir. Son zamanlarda Has Mimarlık olarak, büyük boyutlu iki proje üzerinde çalıştık. Biri, Anadolu Eğitim ve Sosyal Yardım Vakfı'nın Gebze'de inşa edilmekte olan 200 yataklı hastanesi. Bu hastane sanırım Türkiye'nin en iyi hastanesi olacak. Bir de İzmir'deki Büyük Efes Oteli... Emekli Sandığı'nın diğer bazı otelleri ile birlikte yenileştiriliyor, onun projelerini yeni tamamladık.

Bence Türkiye'nin eksiği mimarlarda değil, daha çok ülkenin mimarlığı algılayışında ve malsahiplerindedir. Genelde malsahibi elindeki kumaştan olabildiğince çok takım elbise çıkartmak istiyor, hatta yetinmiyor, bir takım da çocuğuna çıkartmak istiyor. Görüyorsunuz şehirlerimizin geldiği durumu. Bunda politikacıların da çok büyük kusurları var. Yıllardan beri, "Bırakınız yapsınlar" politikası uygulanmış, oy kaygısı çok fazla etkin olmuştur.

"Malsahibi  Kendisinin Düşmanıdır"
Türkiye'de iyi mimarlar var. Çok başarılı sayılmak için ille de çok büyük yapılar yapmış olmak gerekmez. Türkiye'deki mimarlara batıdaki kadar özgür çalışma şansı verilmiyor. Karşınızda sürekli engeller vardır. Birinci engel malsahibidir; mimarın rolünün ne olduğunun farkında bile değildir. Mimar, malsahibinin dostudur, malsahibi ise çoğu kez kendisinin düşmanıdır. Mimar malsahibinin dostu olarak çalışır, fakat malsahibi bunu algılayamaz, kendi yapısını kendisi bozar. Mimarla çalıştığı süreç içerisinde bozamazsa daha sonra bozar. Kendine göre eklemeler yapar. Mimarlık bir bütündür. "İçmimari", "dış mimari" birbirinden koparılamaz. Bir mimar işe başladığı zaman önce çevreyi ve koşullarını dikkate almak, çevreye ayak uyduracak bir bina tasarlamak zorundadır. İçmimari de tasarımın gözardı edilemeyecek bir parçasıdır. Oysa genelde yaşanan şudur : mimar arkadaşlarımız güzel evler gerçekleştirmektedirler, fakat malsahibinin beğenisine göre seçilip yerleştirilen mobilyalar tam bir çelişki yaratmaktadır. Mekânın içi dışından bağımsız değildir. Süleymaniye Camisi'nin içi de dışı kadar olgun değil mi?.. Başarı bence iç ve dış uyumunda yatıyor. Öte yandan, Kanuni gibi bir malsahibi olmasaydı belki Sinan da olmazdı. Görüldüğü gibi, mimarlıkta işveren, mimar kadar  önemli. Çamlıca?da yaptığımız eve koymayı düşündüğümüz mobilyaları seçerek eve taşıdık, yerli yerine koyduk; mekâna uyanları tuttuk, uymayanları geri gönderdik. Binalar içiyle ve dışıyla yaşıyor, binaların sadece dış kabuğu yok.

Eskiden Mimar "trio şefi"ydi, şimdi ise gerçekten "orkestra şefi" oldu
Mimarlık, özellikle çok büyük yapılarda büyük değişim gösterdi. Eskiden, "mimar bir orkestra şefidir" denirdi. O orkestrada mimarın yanı sıra,  statiker, mekanik tesisat mühendisi ve elektrik mühendisi vardı. Böyle baktığınız zaman mimar bir trio'nun şefi gibi görünüyor artık. Bugün gerçekten kalabalık kadrolu bir orkestra var. Örneğin, son yaptığımız projede bu mühendislerin yanı sıra zemin mekaniği, peyzaj tasarımı, can güvenliği, yangın güvenliği, asansör, akustik, vd gibi konuların uzmanları devrede oldu. Bütün bunları saydığınız zaman bugün mimar gerçekten özellikle büyük, akıllı binalarda tam bir orkestra şefidir. Daha önce trio veya kuartet şefiydi. Bu teknolojilerden pek çoğu yoktu ya da daha dar bir çerçevedeydi. Bu iş gittikçe zorlaşıyor. Bugün akıllı binalar var; ama o binaların akıllı olması için öncelikle onu yapan insanların da akıllı-bilgili olması gerekiyor.

Yabancı Mimarların Yaptıkları Ortada
Türk mimarları artık uluslararası mimarlarla yarışmak zorundalar, bundan kaçış yok. Küreselleşme düşüncesinin tam karşısında olabiliriz, ama bir olgu olarak küreselleşme tüm dünyaya egemen oluyorsa biz de geri kalmamak için bir an önce üzerimize düşenleri yapmak zorundayız. Ülkemizdeki büyük yatırımcılar son zamanlarda genellikle yabancı mimarlar getirmeye başladılar. Son zamanlarda yapılan üniversitelere bakın, onları gerçekleştiren mimarlar Türk mimarlarından daha üstün değil, yaptıkları da zaten ortada. Ben mimarlık dergisi çıkarıyorum; o binaları basılmaya  değer bulmadığımız için basmıyoruz. Yatırımcıda yabancı hayranlığı var, yabancıya daha çok güveniyor. Olabilir... Ne var ki iyisini seçmeyi bilmiyor. Gelenlerin çoğu sıradan mimarlar. Örneğin, Koç Üniversitesi?ni İran kökenli Amerikalı bir mimar yaptı. Binalar, vakfın isteği doğrultusunda İstanbul Üniversitesi Edebiyat ve Fen Fakültesi binasının tarzında yapıldı. İran kökenli Amerikalı mimar, Sedad Hakkı'nın yaptığı binalara benzer binalar yaptı. Son zamanlarda turizm tesislerinde de ünlü birtakım binaların replikaları, taklitleri yapılıyor. Bu gidiş, Türk mimarlığına hiçbir şey katmıyor.

Mimar Türkiye'nin en mutsuz insanıdır!
İstanbul'daki ana sorun şehircilik sorunu. Aslında bütün Türkiye aynı sorunu yaşıyor. İstanbul'a baktığınızda yapılaşmanın çok büyük bir bölümünün gecekondu olduğunu görürsünüz. Diğer büyük bir bölümü kaçak yapılar; başka bir bölümünü ise malsahibi ve kalfa işbirliğiyle yapılmış yapılar oluşturuyor. Bir kısmını da inşaat mühendisleri yapıyor. Yalnızca çok küçük bir bölümünde mimar katkısı var. Dünyanın pek çok ülkesinde de mimar katkısı az, ama oralarda işler bu kadar yozlaşmış değil. Ülkemizde mimar katkısıyla yapılmış çok hoş yapılar, ortadaki büyük çirkinliğin içerisinde kaybolup gidiyor. İstanbul plansız gelişen bir şehir oldu. Şehir kuzeye doğru gitmesin denildi, kuzeye doğru gitti. Bugün Boğaz trafiğinde büyük tıkanıklıklar yaşanıyor, çünkü iş yerleri ve konut yerleşmelerinin büyük bir bölümü kuzeye gitti. Yapılmaması gereken şeyler yapılması gerekenlerin yerini aldı. Bir milyonluk bir şehir hiçbir plan esasına dayanmadan 10 milyonluk bir şehir haline gelince başka şansınız kalmıyor zaten. Bu yozlaşmayı en yakından mimar görüyor, algılıyor. Bu nedenle "mimar Türkiye'nin en mutsuz adamıdır" diyebiliriz. Sonuçta üzülen de, suçlanan da mimar oluyor. Doğal ki suçlanacak mimarlar da var, her meslekte olduğu gibi...

Galatasaray 2. Başkanı olduğum zamanların ışıltılarını gittiğim ortamlarda hala görebiliyorum
1990 Mart ayında Alp Yalman'dan bir teklif geldi. Kendisi o tarihlerde Galatasaray yönetiminin ikinci başkanı idi. Önümüzdeki seçimler için başkan adayıydı ve benim de yönetim kurulunda görev almamı arzu ediyordu. O dönem benim açımdan çok yoğun bir dönemdi. O tarihlerde, YEM'in de üyesi olduğu Uluslararası Yapı Merkezleri Birliği (UICB)'nin başkanlığını yürütüyordum. Görevi kabul etmek istemediğimi gerekçeleriyle anlattım, gerekirse bir sonraki dönem katılabileceğimi söyledim. Dedim ki : "kazanamayacağınızı bilsem listenizde yer alırım, ama görüyorum ki kazanacaksınız". Seçimi Alp Yalman'ın kazanacağı açık olarak görülüyordu. Sonunda Yalman'ın ve diğer bazı arkadaşların yoğun baskılarıyla adaylığı kabul ettim. Görev aldığınızda kendinizi o işin tam ortasında buluyorsunuz. Kimi arkadaşlarım, "kulübe zaman ayırabiliyor musun?" dedikleri zaman ben, "sorunuz yanlış, kendi işlerine zaman ayırabiliyor musun?" diye sormanız gerekir diyordum. Her an, Kulübün önceliği vardı. Ve böylece altı yıl geçirdim Galatasaray'da. Hem kulübün 2. başkanlığını hem de sözcülüğünü yaptım. 1996 yılına kadar... Çok çalıştık... Çok da başarılı olduk. Benim için Galatasaray'da geçirdiğim yıllar mutluluk dolu yıllardır. İki yıl üst üste şampiyon olduk, Avrupa Şampiyonlar Ligi''e girdik, bir yılda dört kupayı birden aldık. O yıllar, Galatasaray'ın başarılarının pekiştirildiği yıllardır. Kulübün futboldaki yurtdışı başarıları Ali Tanrıyar döneminde başlamış, bizim dönemimizde gelişerek sürmüştür, daha sonraki dönemde zirveye çıkmıştır. Başarıların kökeni eskiye dayanır ve başarılar eklene eklene büyür. O yılların ışıltılarını, gittiğim ortamlarda hala görebiliyorum.

Sorumluluk sigortaları zinciri oluşturulmadıkça yapı sektörünün iyiye gitmesi olanaksız
Yapı sektörünün ekonomik sorunları Türkiye'nin içinde bulunduğu ekonomik sorunların tam paralelindedir. Ülke ekonomisi krize girerse, krize giren ilk sektör yapı sektörü olur, krizden en son çıkan da yine yapı sektörüdür. Yapı sektöründe sigorta kapsamının bir an önce genişletilmesi ve sorumluluk sigortasının getirilmesi lazım. Bu, yapıların kalitesi ve denetimi için olmazsa olmaz koşuldur. Mimarın, mühendisin, inşaatçının, müteahhidin mesleki sorumluluğu sigorta kapsamı içine alınmalıdır. Bu sistemde malzeme üreticisinin sorumluluğu da yine sigorta kapsamında olacaktır. Sorumluluk sigortaları zinciri tamamlanmadıkça yapı sektörü iyiye gidemez. Örneğin, mimarın mesleki sorumluluğu sigorta kapsamında olacak. Yaptığınız projeden doğan bir hata varsa bu, sigorta şirketince karşılanacak ve ertesi yıl sigorta şirketi size gelip diyecek ki "sizi ben sigorta etmiyorum". Veya  tıpkı Amerika'da doktorların yaşadığı durumdaki gibi, "şu işte yaptığınız hatadan dolayı sizin priminiz bu yıl üç katına çıktı" diyecek. Mimar o sigorta primini kendi maliyetlerine yansıtmak zorunda. Bu prim üç katına çıktığı zaman belki de iş alamaz duruma gelecek. Aynı şey üretici için de söz konusu. Üretici örneğin kanserojen malzemeyi, sağlığa zararlı malzemeleri üretemeyecek; çünkü sigorta şirketi bu tür ürünlerin sigorta sorumluluğunu kabul etmeyecek.

Bugünkü denetim sistemi polisiye önlem üzerine kurulu
Bugün getirilen denetim sistemi polisiye önlemdir. Oysa bu zinciri tamamladığınız zaman bu polisiye önlemlere gerek kalmayacak. Örneğin, bugün bir kat satın alacaksanız, yanınızda danışman olarak bir mimar ya da mühendis götürmenizin hiçbir yararı yok. Çünkü o mimar ya da mühendis de binanın sağlam olduğunu size söyleyemez. Satıcı, binanın yönetmeliğe, kurala uygun yapıldığını iddia edebilir. Peki ne kadar doğru yapıldı?.. Bilinemez... Ama sigorta kapsamında olsa, sigorta kurumu yapım sürecinin tümünü denetler. Ve işin sonunda, "bu binanın bütün hizmetleri ve yapımı sigorta kapsamında gerçekleştirilmiştir" türünden bir kalite belgesi verir o bina için. Batıda gayet güzel yürüyen bu sistem Türkiye'de kurulmadıkça inşaatta hiçbir şey yolunda gitmez. Denetimin doğal olarak sistemin içinde var olması gerekiyor. Batıdaki vaktiyle asbest kullanılmış yapılar için bugün sigortaların ödedikleri para korkunç tutarlara ulaşıyor. Çünkü o yıllarda sigorta şirketleri asbesti kabul etmişler. Sonradan asbestin kanserojen olduğu kanıtlandığı için, şimdi asbest bütün yapılardan sökülüyor.

Yalıtım, doğru bir projenin olmazsa olmaz koşuludur
Yalıtım, yapı için son derece önemli. Bırakın akıllı binaları, en aptal binalar için bile son derece gerekli bir önlemdir yalıtım. Isı yalıtımı yaptığınız zaman yakıttan tasarruf edersiniz, daha az kaynak tüketirsiniz, ayrıca çevreyi daha az kirletirsiniz. Yalnızca bir tüketim sorunu değil bu, yaşadığınız ortamı, soluduğunuz havayı kirletiyorsunuz. Sigorta kapsamına girildiği takdirde, "yalıtım" olmazsa olmaz koşullardan biri  olacaktır. Doğru bir projenin olmazsa olmaz koşuludur yalıtım. İyi bir mimari projeyi yalıtımsız düşünemezsiniz bile. 1970'li yıllarda Bayındırlık Bakanlığı, iyi su yalıtımı yapılamadığı gerekçesiyle kamu yapılarında düz çatıyı yasaklamıştı. Yasak  kalktı mı, bilmiyorum. Çağdaş mimarlığın  önemli bir öğesidir düz çatı. Örneğin, Le Corbusier'nin ünlü 5 ilkesinden biri de düz çatı ve çatı bahçesidir. Bir mimari form yasaklanabilir mi? Ama Türkiye'de yasaklandı... Gerçekten de o günlerdeki yalıtım malzemesi eksikliği nedeniyle kamu yapılarının bütün düz çatıları akıyordu. Artık, malzeme ve uygulama yönünden böyle bir sorun yok Türkiye'de. Ben de 7-8 yıl önce aynı bahçe içinde bir düz çatı bir de kiremit çatı yaptım. Zaman içinde düz çatı, kiremit çatıdan daha iyi performans gösterdi. Kısacası, yalıtım, yapının vazgeçilmez bir parçası. Temel suyuna, yağmur suyuna karşı mı önlemden vazgeçeceksiniz; ısı önlemi mi almayacaksınız, akustik önlem mi almayacaksınız? Yalıtım yapının olmazsa olmazıdır.


Geri