E-dergi
e-dergi
Portre & Röportaj

Aydın Boysan: "Mimarlığın Çıkış Noktası Sanat Değildir"





Mayıs - Haziran 2003 / Sayı 42


Ünlü mimar ve yazar Aydın Boysan'ın evine konuk olduk...
Kendi deyimiyle 200 adet futbol sahasını dolduracak kadar bina yapan ve emeklilik günlerinin keyfini Boğaz'a nazır mütevazi evinde kitap okuyarak ve çiçek yetiştirerek geçiren Boysan'ı en çok İstanbul'un senelerdir göz göre göre "katledilmesi" ve son yıllarda ağır bir şekilde hissedilen "kültürel yozlaşma" rahatsız ediyor. Boysan ile eski İstanbul yaşantısını, mimar olma serüvenini, mimariyi ve tabii ki yalıtımı konuştuk. Ünlü mimar, "Mimarlığın sanat olmadığını" savunuyor, İstanbul'u da ne yazık ki "ırzına geçilmiş bir aile kızı" olarak nitelendiriyor.
Hayatı "dolu dolu yaşayan" ve mesleğinde de vasatın üzerine çıkıp Türkiye'nin belli başlı yapılarına imza atmayı başarabilen ender kişilerden birisi olan Aydın Boysan her zamanki tatlı diliyle anlattı, biz de O'nun dümen suyundan çıkmadık...

 

İstanbul'un tarihini kazıdılar

 

1921 İstanbul  Etyemez doğumluyum. Doğduğum yer falan ortada kalmadı, yol geçti, yok ettiler, zaten birçok şeyi yok ettiler ya, İstanbul'un tarihini, şehir yapısını perişan ettiler, tarihini yok ettiler, imar humması İstanbul'un tarihini kazıdı, ortadan kaldırdı...

 

İstanbul'un tarihi yapısında Suriçi bölge çok önemli... Suriçi bölgede, sur duvarları denize inerdi eskiden. Lodos dalgaları surlara çarpar havalara yükselirdi... Sonra dışından yol geçirdiler, o yolu neden geçirdiler?.. İstanbul'un büyük bölümünü yıktılar da o molozu nereye atacaklarını bilemediler, ondan yaptılar. Yani ahlaki bir sebebi de yoktu, o yolun...O yol şehrin karakterini ortaya koyan bazı şeyleri yok etti. Tabii yalnız dışını değil, içini de yok etti. İçinde vahşi genişlikte arterler açıldı ve yüksek katlar iznini vererek nüfus yığılmasına sebep olundu. Aslında İstanbul'un içi eski yapıların olabildiğince tamir edilip, eski mekanların korunup hiçbir şekilde dokunulmayacağı, yeni binaların yapılmayacağı bir bölge olmalıydı... Sultanahmetiyle, Ayasofyasıyla, Süleymaniyesiyle böyle bir bölge olmalıydı. 1850'lerde dünyaca ünlü bir bilgin ve coğrafyacı var, o İstanbul'a geldiğinde diyordu ki "dünyada üç tane güzel şehir var" Birincisi "Rio de Jenario", kara deniz oynaşmalarıyla müthiş bir şehirdir... İkincisi, "Napoli" diyordu, Napoli de tam yarı ay biçiminde yerleşmiş bir şehirdi, denize bakıyordu ve o yarım ayın içinde kubbeler, çan kuleleri çıkıyordu, yani yarım ayın düzeyini renklendiriyordu... Üçüncüsü, "İstanbul" diyordu. Yani bu ünlü  bilginin gördüğü şehirler içinde en çok beğendikleri bu üçüydü...


Ben de bir çok şehir gördüm, ayak basmadığım kıta kalmadı. Ve bu şehirler içinde bu tercihler çok doğrudur. İstanbul demesinin bir sebebi şehir yapısı idi. Şehir yapısının kubbelerle, minarelerle, tepelerle, iniş çıkışlı biçimlenmesiydi, Boğaziçi idi, 30 kilometre dolaşan bir su yolu... İki yanındaki tepeler de yine değişkenlikleriyle, oynaklıklarıyla, tabiatıyla, ağaçlarıyla birlikte muhteşem renk katan bir su yolu ve boğazın kuzeyden güneye inip inip de Haliç'e girecekmiş gibi yapıp sola dönüp Marmara'ya girişi gibi "sürprizler"... Ve tabiiki Haliç... Haliç'in eski adı Altınboynuz'du... Altınboynuz sıfatını takan da Atina'lı coğrafyacı Aleksander Humboldt'tur. Neden öyle demişti?.. Elini sokan balık tutuyordu da ondan. Yani bir zamanlar Haliç balık hazinesiydi.


Gördüğüm şehirler içerisinde en güzelleri hangisi? "İstanbul, tabii ırzına geçilmiş aile kızına döndü", o başka iş... Fakat İstanbul, dünya şehirlerinin konumları içinde gerçekten müstesna olanlardan birisi. Mesela Lizbon, orada da 20 km'lik bir boğaz var ve Lizbon şehri bu boğazın bir kenarında tepelerde, bizim boğazın bir kenarı gibi yükseliyor, ama öbür tarafı yamyassı, pide gibi... Karşılaşma hali yok orada... Budapeşte de, gayet hoş bir şehir, Budin tarafı, "Nazlı Budin" diye anlatırlar ya, Budin tarafı bir tepe, öbür tarafı onun da yamyassı...

 

Mimari olarak eski İstanbul muhteşemdi

 

Mimari olarak İstanbul sadece eski yapılarıyla muhteşem... Örneğin Ayasofya, 1500 sene önce yapılmış bir yapı, tarihin en önemli birkaç yapısından birisi... Mimari kalite açısından da hayranlık veren, dehşet veren bir yapıdır... Denildi ki "Mimar Sinan da Ayasofya'ya benzetti..." Aslında benzetmek istemese bile benzeyecekti. Neden benzeyecekti, çünkü kagir yapı nasıl oluyordu, strüktürün, yani taşıyıcı sistemin biçimi kemerlerle başlıyordu, düz betonarme çelik, kiriş yok. Hepsini basınca çalıştıracakmış gibi böyle bir kemer yapılıyordu. Bütün yükler basınca, dönüşüm kolonlara intikal ediyordu. Ondan sonra o kemer, tonoz oluyordu, kubbe oluyordu, taşıyıcı sistem hikayesiydi hepsi. Kubbe ve kemer yapıldıkça binaların birbirine benzemesi engellenemezdi. Gotik kiliselerde biçimlerle o kadar çok oynandı ki, sanki benzemiyormuş gibi sanılıyor, oysa tıpatıp birbirinin aynıydı taşıyıcı sistem olarak. Sinan ne yaparsa yapsın, betonarme kullanmadıkça, çelik kullanmadıkça Ayasofya'ya benzeyecekti. "Taklit etti" sözünü doğru bulmuyorum ben, yakıştırmıyorum...


Ama O'nun da yaptığı Ayasofya'ya benzemeyen böyle kubbe ve kemerlerin dışında elbette muhteşem yapılar var, Edirne Selimiye dehşet verici bir mimaridir, kemerlerin, kubbelerin, yukarıdan aşağıya şelaleler gibi akıp da yere kadar inişi, dehşet verici bir mimaridir doğrusu.

 

İstanbul, bu haliyle ve 1950'ye kadar hiçbir zaman 1 milyonu geçmemiş nüfusuyla ölçüsü bilinen bir şehirdi. Bir impartorluk merkeziydi. Şehir yapısında da sur içi bölge canlıydı. Sur dışında da köyler vardı. Boğaziçi'nde köyler vardı, birbirinden kopuk köyler vardı. Ancak denizden vapurlarla kayıklarla ulaşılırdı. Karayolu diye bir şey yoktu, daha sonra tepeden de, sahilden de yol geçti. Hele hele kazıklı yollar yapıldı ki "o kazıklı yollar medeniyete atılmış kazıklardır". Ve bu, mimarlık medeniyetinin, şehir uygarlığının ırzına geçilmesinin bir başka biçimidir... Yollar yaparak daralttılar. Daraltma zamanında ben Bedrettin Dalan ile Hürriyet adına bir röportaj yapmıştım, hatta bir İstanbul dizisi yazdık 1980'lerde... "Neden daraltıyorsunuz bunu?" diyorduk, "birkaç metre daraltsak ne çıkar" diyordu. Ben de ona dedim ki "bekaretin izalesi de birkaç santimle oluyor zaten..." Santim rol oynamıyor ki, ne kadar az olursa olsun, izale edildiyse edildi demektir. Sahilin tarzı bozuldu...

 

 

Yaşam artık yozlaştı, çocukluğumdaki sokak araları çiçeklerle doluydu şimdi ise çöpten geçilmiyor. İnsanlar mahallece yaşardı, genç insanlar nelerin yok edildiğini maalesef bilmiyorlar

 

Elimde eski İstanbul'a ait fotoğraflar var, adam sokak aralarında evinin önünde çiçek bakıyor gaz tenekesinin içerisinde, şimdi ise evlerin önünde çöpler duruyor. Samatya, Kumkapı sahili ne kadar güzel ve sakin...  İnsanlar denizle ne kadar içiçe, şimdi birbirinden koptu. Nelerin yok edildiğini genç insanlar bilmiyor... Biz balık tutmak için oltayı kendimiz örerdik, at kuyruğundan çifte yemek uğruna kıl koparır, önce üçer üçer burardık, sonra üç tane üçlüğü burardık, dokuzlu olta, ve ondan sonra örüp onu birbirine bağlamanın bir biçimi vardı. Onunla balık tutulurdu. Balık da çoktu o zamanlar. Ve iki tane dokuzluk oltası olana istediği kızı verirlerdi. Ve o zaman Samatya pazarında satılan balıkların çoğunu levrek, barbunya, tekir ve dilimlenerek kılıç oluştururdu... Palamut yiyene "vay ayı vay" derlerdi. Mesela Marangoz Tahsin Bey Amcam vardı, o balığa çok meraklıydı, ben onun kayığında ona yardım ederdim. Gider döner, gününe göre bir teneke- yarım teneke balık tutardık, bana da ciddi bir pay ayırırdı Tahsin Amcam.

 

Şimdi yaşama biçimi çok yozlaştı, rezilleşti. Narlıkapı Çıkmazı'ndaki komşularımı ben hala hatırlıyorum. Sağ tarafımızda müezzin Osman Efendi Amca, kahverengi tekesi vardı, bir de kara tekesi vardı, surların üzerinde toslaşırlardı bunlar, biz de seyrederdik, düşmezdi keratalar... Osman Efendi Amca gayet sert bir insandı, yaramazlık edeni döverdi sokak ortasında. O?nun yanında kuyumcu Sahak Efendi, oğlu Agop ise arkadaşımdı... O'nun yanında  piyano akortçusu Fasulyaciyan, kızı Suzi de arkadaşımdı ve İstanbul'da piyano akort etmesini en iyi bilen adam oydu. Onun yanında Talia Hanım, kocası yoktu, dünyanın en güzel kadınlarından birisiydi Talia Hanım, iki yanağında iki gamzesi vardı ki hala unutmamışım. Onbeş yaşımda ayrıldım ben Narlıkapı Çıkmazı'ndan, kadını hala hatırlıyorum. O'nun yanında İstihkam Mulazımıevvel İhsan Bey, sonra albay oldu, kızı Bedia ve oğlu Bülent arkadaşımdı. Onun yanında Mesadet ile Melahat otururdu, iki kız, hala yüzleri hatırımda, Mesadet kara kuru bir şeydi, Melahat da çok tatlı kıvırcık saçlı bir kızdı. Şimdi gelelim buraya, üstümde üç sene birileri oturdu yüzlerini görmedim. Şimdi de yine iki seneye yaklaştı birileri daha oturuyor, sanırım bir kere merdivende selamlaştık, fakat emin değilim o olduğundan. O zamanlarda insanlar birbiriyle mahallece yaşardı. Birbirine göz aşinalığı vardı, tanırlardı birbirlerini, selamlaşırlardı... 

 

Narlıkapı'da benim gittiğim okul 43. Mektep idi. O zaman sayıyla anılırdı mektepler. Adı sonra Yedikule İlkokulu oldu, şimdi binası büsbütün ortadan kaybolmuş. Benim annem o okulda öğretmendi, annem bana da dört sene öğretmenlik yaptı. Ud ve keman da çalıyordu. İnsanın annesinin öğretmen olmasının bir büyük zorluğu vardır, örnek olsun diye önce beni cezalandırırdı, ve akşam mesela "dersim yok" diyemezdim, "nasıl yok, şu var, bu var" diye başlardı itiraz etmeye...

 

Okulun önünde Şimendifer Takımı'nın futbol sahası vardı. Şimendifer Kumpanyası 1930'lu yıllarda Türkiye'de kalan son imtiyazlı şirketti. Bu şirket Trakya demiryolllarını yapmıştı ve işletiyordu... Futbol sahasında çim mim hak getire tabii, saha simetrik de değildi. Ortadan kayıktı, çamurda manda boğulurdu, ve biz orada futbol oynardık. Şimendifer Takımı'nın Kaptanı Ayı Hayri Bey idi. Hayri Bey deyince kim olduğu anlaşılmazdı, ille de "Ayı Hayri Bey" denilecekti. Kalecimiz de "Kör Ali" idi. Şimdi "körden kaleci olur mu?" diyeceksiniz. Ali öyle bir kaleciydi ki topu bırakır, karşı takım oyuncularının bacaklarına atlardı, bacak kırardı, kimse yanaşamazdı bizim kaleye...

 

Ortakokul ve lise yıllarım Şehzadebaşı ve Eminönü Halkevi'nde geçti

 

Ortaokul ve liseyi Pertevniyal'de okudum. Şehzadebaşı'nda sinemalara giderdik... Sinemalarda opera filmleri oynardı... Naşit Tiyatrosu'na giderdik, tuluat tiyatrosunu seyrederdik ve hatta Naşit'ten önce Hafız Burhan tek başına şarkı söylerdi Turan Tiyatrosu'nda. O kadar muhteşem bir sesi vardı ki, tiyatronun sıvaları dökülürdü neredeyse, usul de bilirdi. Tiyatroya Pertevniyal'deki arkadaşlarla birlikte giderdik, 8-10 kişi, en ön sıraya otururduk, hatta sahnedeki aktörlere laf atardık, Naşit de bizi severdi, "yine gelmiş bu hergeleler" diye... Bir gün Hafız Burhan'ın gazelinin en hassas bir yerinde localarda oturan içkili birisi "yaşa moruk" diye bir nara attı, biz sabrettik, konser böyle bitti, sonra gittik "yaşa moruk" diyeni yakaladık, ağzını burnunu kırdık "terbiyesizlik etti" diye.

 

Turan Sineması'nın karşısında Hilal Sineması vardı, Hilal'in karşısında Milli Sinema vardı, Milli'nin karşısında da Ferah Tiyatrosu vardı. Orada Çinli cambazları bile seyretmiştik. Cumartesi, yarımda veya birde başlardı, beş saat falan sürerdi. Üç film, Çinli cambazlar, kanto, düetto falan... Müşteri çekmek için bir kişiye 7.5, iki kişi 12.5, üç kişi 17.5 kuruş olurdu... Tabii Şehzadebaşı da yok oldu, eski hali falan kalmadı.

 

Laleli'de oturduk, 1936'dan 1950'ye kadar, baba evi vardı, babam Tekel'de muhasebeciydi, annem de öğretmendi. Tabi 30'lu yıllarda Laleli yeni bir semtti. Ama tutumlu insanların ve makbul insanların yaşadığı bir semtti. Laleli şimdi büsbütün çarşılaştı, bambaşka, kepaze bir yer oldu, ailelerin yaşayamayacağı bir yer oldu. O zamanlar oralarda namussuz bir şey yaşayamazdı, şimdi namuslu şeyler yaşayamıyor... Laleli Camisi'nin avlusunda da top oynardık.

 

O zamanki hayatımızın önemli mekanlarından birisi de Eminönü Halkevi'ydi. Oraya yürüyerek gider gelirdik. Evlerimizde bir tane mangallı ya da sobalı oda olurdu, o odalarda ders çalışılamazdı, biz de Eminönü Halkevi'ne gider ders çalışırdık, sessiz ve sıcak bir yerdi. Kocaman bir sobası vardı, ısıtmasa bile gözümüzü ısıtıyordu, üşümezdik orada... Başka bir harika yanı daha vardı Eminönü Halkevi'nin, kitaplığı vardı, hazine gibi bir kitaplığı vardı. Hatta garip bir kitaba rastladım orada, ondan sonra bilene bir daha rastlayamadım, Maksim Gorki'nin "Ana" romanı eski yazıyla basılmıştı, ben onu orada okudum. 1940 yılından itibaren Milli Eğitim Bakanlığı klasikleri bastırdı, ama daha önce basılan kitaplar da vardı, bu büyük bir hazine idi bizim için, orada uzun saatler kalırdık, ama bir kısmında çalışır bir kısmında kitap okurduk. Kitap okumamak diye bir şey yoktu, hatta Pertevniyal'deki hocalarımızdan Felsefeci İhsan Bey vardı, Emre Kongar'ın babasıdır... İhsan Hoca'ya bir gün bir arkadaşı gelmiş ve "oğlum 15-16 yaşına geldi, okumaya alışmasını istiyorum, ne okusun?" diye sormuş, İhsan Hoca da O'na, "okusun da ne okursa okusun" demiş, ve ilave etmiş "seçmesini de kendisi öğrenir"...

 

Okuma sevgisini bizlere ailemiz aşılardı

 

Ufuk açmak için okumak esastır, "ben kitap okumam" diye övünen bir mimarlık profesörü vardı, öldüğü için yakışan kelimeleri söyleyemeyeceğim ve okumamakla övünen adam, mesleğinde de bazı yerlerde kafası çalışmaya alışkın olmadığı için tıkanır kalır... Okuma sevgisini bizlere ailemiz aşıladı. Bana da öğretmen annem okuma sevgisini aşıladı. Ve sonra bir daha bırakamadım ben okumayı, hala okuyorum... Hala binlerce kitabım var benim içeride. Boş vakit geçirmem ben, buradan denizi seyretmem, mehtap çıkar onu da seyretmem, biliyorum çünkü.

 

Ailemin değil, arkadaşlarımın zoruyla mimar oldum

 

Üniversiteye girme yıllarımda iki ihtimal vardı benim için... Ya mimar olmak ya da doktor olmak... Doktor olmak daha kolaydı. Çünkü lise ve olgunluk diplomasını alıp, mahalle muhtarından da ikametgah belgesini alan gidip kaydoluyordu. Ben Tıbbiye'ye kaydoldum, numaram da 5033'tü, hala aklımda o numara.  Bir yandan da mimarlık falan diye de tereddütler geçirmekte iken, liseden iki arkadaşım beni yaka paça sınava götürdü ve "kaçma, sululuk da etme, döveriz" dediler. O sınavı kazandık, Tıbbiye'den 15 gün önce açılıyordu mimarlık bölümü, okulun açıldığı gün o iki arkadaşım sabah gelip beni yine yaka paça mektebe götürdüler. Birinci derste bir hoca geldi, Türk bir hocaydı fakat Türkçesi yürekler acısıydı. Bir saat onu dinledim, ikinci saatte pencereden atladım, kaçacaktım. Almancası harikaydı, dehşet bir adamdı, Türkçesi berbattı, kaçamadım, çünkü yine yakaladı beni arkadaşlarım, tehdit ettiler "ulan döveriz seni" diye. Bir hafta geçti zar zor, bir hafta sonra ısındım bir daha da ayrılmadım. Mimar olmaktan çok memnunum, sebeplerin birincisi birşeyler "yapmış" olmak, o bir mutluluk, pişman olduğum bir iş de yapmadım mimarlıkta, tabii yanlış işler yapmadım mı?..  Yaptım da... Ama yanlışlıklar gayri ahlaki sebeplerden doğmadı, sürüklendiğim mecralardan doğdu.

 

İlk kitabım 63 yaşımda çıktı...

17 yaşında yazdığımı 18 yaşımda yırtıyordum, 18 yaşımda yazdığımı 19 yaşımda yırtıyordum...

 

Ben yazı yazmaya 61 yaşımda başladım. Beni yazı yazmaya yine arkadaşlarım sürükledi, Hasan Pulur sürükledi, o zamanlar Hürriyet'te yazıyordu Hasan Pulur... Hasan Pulur'la meyhane arkadaşıydık, o sebep oldu yazı yazmama... Bir şeyi gördüm, mimarlıkta kafada oluşturulan birşeyi çizeriz ya, bunca yıl bu alışkanlık büyük fayda getirdi, kafada oluşturduklarımı yazmaya başladım, hiç bir şey değişmedi... 63 yaşımda çıktı benim ilk kitabım. 63 yaşıma kadar da yazıyordum kendi kendime, fakat 17 yaşında yazdığımı 18 yaşımda yırtıyordum, 18 yaşımda yazdığımı 19 yaşımda yırtıyordum... Şiirler yazıyordum o zamanlar... Sonra da karıma mektup yazdım, o da onları yırttı attı... Daha çok okumanın içindeydim...

 

 

Mimarlık eğitiminde teorik yoldan gelip de aydınlatma yapılamaz, mümkün değildir

 

15 sene kadar mimarlık öğretiminde görev aldım. Ve biz bu işi yaparken İTÜ'nün Maçka'da bir bölümü vardı, Mimarlık Mühendislik Fakültesi... Oraya gidiyorduk. Dışarıda çalışan proje yapan mimarları topladılar oraya, Doğan Tekeli, Yılmaz Sanlı, Hayati Tabanlıoğlu gibi... Biz orada haftada altı saat derse gidiyorduk, dışardaki işimizi de yapıyorduk. Ve altı saat diye gidiyorduk, gece yarısına kadar çıkmıyorduk. Bu uygulama orada başladı ve bitti, çok güzel bir uygulamaydı. Teorik hocaların yaptıkları bazı yanlışlıklar oluyor, öğrencileri şaşırtıyorlar, heveslendirmiyorlar ve doğru yolları gösterme kapılarını her zaman açamıyorlar, çünkü "yapılan bir şeyi anlatmak" lazım. Mimarlık eğitiminde teorik yoldan gelip de aydınlatma yapılamaz, mümkün değildir.     

 

Mimarlığın çıkış noktası sanat değildir

 

Bir başka yöne gelirsek "mimarlığın çıkış noktası sanat değildir". Ben bu lafı söyledim diye beni öldürmeye kalkanlar bile oldu neredeyse... Mimarlık öncelikle bir "planlama" olayı. Doneler toplanacak, ihtiyaç nedir bilinecek, arsa nedir, şartlar nedir, bütün bunlar akılla ve bilgiyle yapılacak bir planlama hadisesidir. Burada böyle papyon kravatlı, uzun saçlı adamların züppece, dünyadan kopuk keyifleri rol oynayamaz, uçuk bir şeyler yapılamaz, bunu yapmaya çalışanların oynadığı bir ticari tiyatro var demektir. "İş görülecek", "bir ihtiyaç giderilecek"

Dünyanın en büyük mimari alçaklıklarından bir tanesi Sydney Opera Binası'dır. O bina plan olarak çok kötü bir plan. Sahne ağzı dar, irtibatlar kötü ve dışarıdaki o kabuk formları var ya, o da sahte. Kirişlerle yapılmış döşemeleri eğri. O boyutta kabuk olmuyor çünkü, betonarme kabuk formu olmuyor. Strüktürü sahtekarlık, dolayısıyla bu çeşit sahtekarlıkları ben mimarlıkta en büyük alçaklıklardan biri olarak görmekteyim. Aşağılık bir iştir bu, o ünlü yapı 20. yüzyılın en aşağılık yapılarından birisidir. Üstelik turizm kitaplarında falan Avustralya denilince hep o bina karşınıza çıkar. Bu neye benziyor, eşcinsel sanatçılar daha ünlü oluyorlar ya ona benziyor bu iş de...

 

Türkiye'de yanlış bulduğum yapılardan birisi ise Tercüman'ın Topkapı'daki eski binası. Mesela Ankara'daki Mebus binaları...  Bir yanlış yapı da Taşkışla'nın arkasındaki o cam kule... Türkiye'de mimarlık eleştirisi diye bir şey yok. Proje yapan, eser veren mimarlar birbirleri hakkında hiç laf etmiyorlar, birbirlerini sadece okşuyorlar. Şirretliklerden korunma çaresi gibi...

 

 

Memleket kaburgasız kaldı, ulusal ruh sürüngenleşmeye gidiyor...

 

Bizim çocukluğumuzda doymazdık, hele savaş içinde, karneli ekmek günde 150 grama indi, katık zaten azdı, açtık, üşürdük, sırtımız pek değildi, ayakkabılarımız patlaktı, ama biz "mutluyduk" diyorduk. Çünkü devletin tepesinde şaibeli insan yoktu, ezan Türkçe okunuyordu. Bakın bu benim için iki can noktadır hala, otuz sene önce ben bunu gençlere söylediğim zaman ortalık alkıştan yıkılıyordu, şimdi ise kimse tınmıyor. Siyasetteki gidiş ülke gençliğinin de uykuya sokulmasına neden oldu. Kimse takmıyor artık, "memleket ne olacak?", "istikbal ne olacak?" diye önemsemiyor, vız geliyor herkese herşey... Onun için bu memleket kaburgasız kaldı, sürüngenleşmeye gidiyor ulusal ruh ve kültürel olarak, bu yürekler acısı bir şeydir. Ben ülkenin halini, geleceğini parlak görmüyorum. Neredeyse bu günleri yaşamış olduğum için üzüntülüyüm, keşke "bunları görmeden daha önce terketseydim dünyayı" diyorum. Gitgide daha karamsar bakıyorum ülkenin geleceğine, maalesef gençler de umursamaz oldu.

 

Gazetecilikte herkesi bir haber nesnesi olarak görmeye başlıyorsun

 

Hürriyet'te on sene yazdım, Akşam'da üç sene yazdım, geçen yılın onuncu ayında o defteri de kapattık. Şimdi "gazetede yazı yazar mısın?" deseler, çok düşünürüm. Sürekli gazete yazısı yazmak, hele böyle haftada dört beş günü bulursa insanın yaşama biçimini değiştiriyor. Her gördüğün insanı bir haber nesnesi olarak görüyorsun. Kendi hayatını yaşayamayınca, insanın kendi akordunda bir takım değişmeler oluyor. Ben bir çeşit yazı da yazmadım, Hürriyet'te uzun diziler yazdım, İstanbul dizileri yazdım, şehirlerle ilgili yazılar yazdım, bir de 15 tane kadar dünya gezisi yazıları yazdım... Hatta "Akşam Sofrası" diye bir dizi hazırladım, bazı kişilerle oturup başlıyorduk kafa çekmeye, saat 11 oluyor, "yahu sorulara geçsene" diyorlar, ben de "yav ne sorusu, bitti bile" diyorum, "banta alındı hepsi..." Kimlerle yapmadım o söyleşileri, Adnan Kahveci dahil Gülriz Sururi...

Ben herkesle bütün ömrümde aynı biçimde konuştum, ona bir türlü buna bir türlü konuşmadım hiç bir zaman, onun için birbirine hiç benzemeyen insanlar benden hiç kaçmadılar, örneğin karşılıklı olsalar birbirinin gözünü oyacak insanlarla ben ikisiyle de ahbaplık ettim mesela... Örneğin Vehbi Koç ile de, Aziz Nesin'le de...Bu çeşitleme bana büyük zevk verdi.

 

Televizyonun yararından çok zararı var

 

Bir pis gelişme daha var o da televizyon... Mesela bu odada televizyon yok. Televizyon aile bireylerini de birbirinden kopardı. Birlikte yaşamıyor artık insanlar, yanyana yaşıyorlar artık, konuşma diye bir şey kalmadı, aile içi sohbet diye bir şey vardı. Toplumumuzun batağa yönelişlerinin bir sebebi de televizyondur. Faydası da oluyor ama zararıyla faydasını yanyana koyunca herhalde zararı daha fazla oluyor.

 

Çiçek bakarım. Amerika'dan bir arkadaşımın çocukları bana yıldız soğanları ve tohumlar yolladı, onları ektim diktim. Sabah ilk işim onlar çıktı mı çıkmadı mı diye gidip bakmak. Çiçek bakmasını seviyorum, çocukluğumuzda da çiçek bakardık. Itır bakardık, Akşam Sefası bakardık, Fesleğen, Sardunya... Akşam Sefası'nın sarı çiçeklisi tohumlarını diktim daha çıkmadı...

 

Gurur duyduğum yapılar

 

Yaptığım için memnuniyet duyduğum yapılardan birisi Arçelik Çayırova tesisidir. İpekkağıt Karamürsel yapısı da düzgün bir yapı, Arçelik Fuar pavyonu, ömrümde dört tane ev yaptım, ev yapmaktan da nefret ederim, bütün akraba burnunu sokar her şeye. Nasaş, Hürriyet binası, mantıklıdırlar, planlamanın başlangıcı mantıkla başlar...

 

Yalıtımı ciddiye almamakta bir zeka zaafiyeti var

 

Yalıtımı ciddiye almamakta bir zeka zaafiyeti var, akıl buhranı var, olağanüstü etkili oluyor... Ben bizzat kendi evimde  yaşadım. Türkiye'ye çift cam geldi, yalıtım bir kademe atladı, hem sıcaktan koruyor hem soğuktan koruyor, mesela ben kendi evimde kuzeye bakan duvarı çift duvar yaptım, çok üşütürdü, ikinci duvarı da yaptık kurtulduk. Hem su yalıtımının hem ısı yalıtımının dehşetli önemi var, yaşama biçimlerinde önemi var, mesela oturduğumuz oda tek camlı iken oturamıyorduk soğuktan, kalorifer yetmiyordu, boydan boya radyatör koyduk, o da yetmiyordu, çift camı taktırdık yaşamaya başladık. Yalıtım konusunda tedbirler alarak yaşama olanaklarına kavuştuk. Yaşamı kolaylaştırmanın dışında masraftır da, "paralar nereye gidiyor?" diye çırpınıyor millet, nereye gittiğini bilmiyor, ancak çırpınmayı biliyor, tedbir almayı bilmiyor. Oysa tedbir almak görevdir, mahkumiyettir, çare yoktur...

 

Aydın Boysan Kimdir?

 

17 Haziran 1921'de İstanbul'da doğdu. Öğretmen Nevreste Hanım ile muhasebeci Esat Boysan'ın oğludur. 1939 yılında Pertevniyal Lisesi'ni, 1945'de Güzel Sanatlar Akademisi'ni (Mimar Sinan Üniversitesi Mimarlık Bölümü) bitirdi. Mesleğini 1999 yılına kadar aralıksız sürdürdü. Türkiye Mimarlar Odası'nın kurucuları arasında yer aldı; yönetim kurulu üyesi, ilk genel sekreteri ve İstanbul Şube Başkanı oldu. 1957-1972 yıllarında İstanbul Teknik Üniversitesi'nde ders verdi. Ulusal ve uluslararası mimarlık yarışmalarında ödüller kazandı. Aralıksız olarak on yıl Hürriyet ve üç yıl Akşam gazetelerinde köşe yazıları yazdı.

 

 

 

 


Geri