E-dergi
e-dergi
Portre & Röportaj

Türk Ytong Pazarlama ve Satış Koordinatörü Nuri Ertokat


Ocak - Şubat 2011 / Sayı 88

Hayata işportacılık ve gazete satıcılığı gibi işler yaparak başlayan Türk Ytong Pazarlama ve Satış Koordinatörü Makine Yüksek Mühendisi Nuri Ertokat, çocuk yaşlarda edindiğini hayat tecrübesini, akademisyenlik yıllarını ve Ytong&#8217' deki otuz yıllık hikayesini Yalıtım dergisi okurlarıyla paylaşıyor...


“Afyon’un Sandıklı ilçesinde 1949 yılında dünyaya gelmişim. Afyon, o yıllarda da ulaşım açısından Türkiye’nin bir kesişim noktası olmasına rağmen, gelişmiş bir ekonomiye sahip değildi ve çok göç verirdi. Ailem de bu durumdan etkilenmişti. Babam 60’lı yılların başında Sandıklı’daki ekonomik darboğaz nedeniyle mütevazı bakkal dükkanını kapatıp ticaret yapmak amacıyla ‹stanbul’a gelmişti. Ticarete yatkın bir kafası vardı. O zaman ticaret yapmak isteyenler için en geçerli meslek ise işportacılıktı. ‹stanbul’da işportacılığa başlayan babam, zaman geçtikçe büyük şehirde yalnız yapamayacağını anlayarak ilkokulu bitirdiğim yaz, ailenin en büyük çocuğu olarak beni de ‹stanbul’a getirmişti. Sandıklı’dan ilk defa çıkıyordum ve ‹stanbul’a gideceğim için büyük bir heves duyuyordum...”
“1961 yılının mayıs ayında Sirkeci’ye otobüsle geldiğimizde denizi ilk defa görüyordum. Büyük binalar ve kalabalık beni çok etkilemişti. Fakat babamla birlikte Zeytinburnu’nda kalacağımız yere gittiğimizde büyük bir hayal kırıklığına uğramıştım. Banliyö treninden inip ‘ev’e vardığımızda gördüğüm manzara şaşırtıcıydı: Yeni evim; terk edilmiş, bomboş, suyu, banyosu ve tuvaleti olmayan bir yük vagonuydu. Babam ayrıca vagonu bir arkadaşıyla paylaşıyordu. ‹lk birkaç gün babam sabahları işportacılık yapmak üzere ayrılıyor, ben de vagondan çok uzaklaşmadan çevreyi tanımaya çalışıyordum.”
“On gün kadar sonra beni de yanına almaya başladı ve beraber işportacılık yapmaya koyulduk. ‹ki ay sonra yanımıza annem ve iki kardeşim de geldi. Annemlerin gelmesiyle yine Zeytinburnu’nda tek odalı bir eve geçtik. Tek odada yaşamamıza rağmen beş kişilik aile fertleri birbirine kavuşmuş, özlem bitmişti. Büyük bir mutluluk içindeydik. Babamla sabahları işportacılık yapmak üzere evden çıkıyor, Sirkeci’nin neredeyse bütün işhanlarını toptan mal almak için dolaşıyorduk. Sattığımız mallardan birisi defolu mendildi. Mendilleri tanesini 15 kuruşa alıp, 25 kuruşa, bir buçuk metrekarelik dikdörtgen işporta kağıdının üzerine atıp satıyorduk. ‹şportacılık yasal bir iş de olmadığından, yakalanırsak mallarımıza el konacağı korkusuyla belediye zabıtalarıyla köşe kapmaca oynuyorduk. O yaz böyle geçti. Okulların açıldığı dönem Zeytinburnu Ortaokulu’na kaydımı yaptırdık. Ortaokul bitene kadar da her yaz tatilinde babamla işportacılık yapmaya devam ettim...”

Beyoğlu’nda tarak sattım
“Bu süreçte neredeyse satmadığımız mal kalmadı. Mendil dışında en çok para kazandığımız şey ise paslanmaz çatal, bıçak, kaşıktı. O dönemlerin tahta kaşık kullanan Türkiye’si için yeni bir şeydi. Kırılmayan erkek tarakları da iyi para kazandığımız ürünlerden birisiydi. Beyoğlu’nda Emek Sineması’nın önünde bile tarak sattım. Hatta palamut akınının olduğu bir yaz günü, kıyıya yanaşan ve tek tek palamutları satan bir balıkçıdan, çiftini 1 liraya sattığı palamutları 80 kuruşa toptan alıp, 1 liraya sattığımız günü hiç unutamam. Galata Köprüsü üzerindeki işporta tezgahımızı köprünün altındaki dükkanlara emanet edip hemen balıkları satmaya koyulmuştuk. Balıkları naylon torbaya falan koymaya hiç gerek kalmadan, kuyruğundan tutup müşterilere veriyorduk. Beş yüz palamudu bir saat içinde satıp bitirmiş ve çok iyi para kazanmıştık. Fakat eve gittiğimizde, kazandığımız paranın neredeyse tamamını temizlenmek ve üstümüzdeki balık kokusunu yok etmek için harcamıştık...”
“‹şportacının gözü açık olmalı ve piyasayı iyi takip etmelidir. Biz devamlı aynı malı satma taraftarı değildik. Bir seferinde Beyoğlu’nda bir Cumhuriyet Bayramı arifesinde gece yarısına kadar çatapat, mantar gibi eğlencelik şeyler satmıştım. Müşterilerim, Maçka-Taksim-Tünel arasında çalışan tramvay raylarına mantarları dizdirip, tramvay geçerken bu mantarların makineli tüfek gibi patlamasından keyif alırlardı...”

Babam işportacılıkta gelecek görmedi
“Küçük yaşta ticaret hayatına başlamak bana büyük tecrübeler kazandırıyordu. Kadıköy, Çarşamba ve Bakırköy pazarlarına giderdik. Babamla işportacılık hayatımız, ben ortaokulu bitirene kadar sürdü. Fakat babam işportacılıkta pek de gelecek görmediği için 1964 yılında Almanya’da çalışmak için başvuruda bulundu ve kabul edildi. Bir Alman firmasının inşaatına demirci olarak kabul edilen babam, ailenin 15 yaşındaki en büyük erkeği olarak aileyi bana emanet ederek Almanya’ya gitti. Ortaokulu bitirmiştim. Tek başıma işportacılığa devam ediyordum. Babam gidişinden üç dört ay sonra geri geldi, pasaportlarımızı çıkarttı ve annemle beni de Almanya’ya götürdü. Bakırköy Lisesi’ne başladığım ay ne olduğunu da tam anlamadan kendimi Frankfurt’ta bulmuştum...”

Frankfurt’ta, lokalleri gezerek gazete satmak hoşuma gidiyordu
“Yine tek bir odada kalıyorduk. Gider gitmez de annemle ben bir terlik fabrikasında işe başlamıştık. Annem bir bantta çalışıyor, ben de fabrikanın katları arasında kutuları taşıyordum. Bir sene bu işi sürdürdükten sonra ustabaşı beni, ücreti daha çok ve daha rahat bir bölüm olan terliklerin içine taban yapılan tezgaha getirmişti. Bir an önce para kazanıp yurda dönmek için oldukça tutumlu davranıyor ve kazandığımız haftalıkların tümünü babama veriyorduk. Bir süre sonra daha da fazla para kazanmak amacıyla hafta sonları gazete satmaya başlamıştım. Fakat o zamanki aklımla, belirli bir noktada satmam gereken gazeteleri, saat 16 gibi matbaadan aldıktan sonra sırtımda çantayla gezerek satıyordum. Üzerimde üniforma, başımda şapka, sırtımda çanta lokal lokal gezip yeni yerler görmek hoşuma gidiyordu. Fakat gelen şikayetler üzerine gezerek satmayı bırakıp belirli bir noktada satış yapacağım gerçeği beni biraz hayal kırıklığına uğratmıştı. Halbuki ‹stanbul’da gördüğüm gazete satan çocuklar bağıra çağıra, keyişe gezerek işlerini yaparlardı. Bu işi belli bir süre sürdürdüm. Hafta sonları iki günde 15 mark para kazanıyor, harçlığımı çıkarıyordum. Aylık 60 mark büyük paraydı benim için...”
“Almanca’yı öğrenebilmek için her gün on kelime ezberleme hedefim vardı. Akşamları avuçlarıma beşer kelime yazıyordum ve gün içinde Alman ustabaşımın da yardımıyla bu kelimeleri kullanarak ezberlemeye çalışıyordum. Üç ay sonra Almanca konuşmaya başlamıştım. Ayrıca akşamları işten çıktıktan sonra Alman halk evlerinde dil kurslarına gidiyordum.”

Hamallık yapmak ağır geliyordu
“Almanya bana ağır duygular da yaşatıyordu. Fabrikada yük taşımak, hamallık yapmak ağır geliyordu. Milliyetçi duygularla, neden burada hamallık yaptığımı sorguluyordum. Ama başka şansım da yoktu. Bir gün tuvalete gidip hüngür hüngür ağladığımı hatırlıyorum. Almanya’ya sırf para kazanmak için gitmiş ve başarılı da olmuştuk. Dakikası belli olan tramvaya biner, fabrikaya gider, aynı saatte eve döner, yan sokağa bile sapmazdık. Her şeyimiz otomatikleşmişti, robot gibiydik. Tutumlu davranırdık, paralar babamda toplanırdı. Amacımız gezmek, görmek, yemek-içmek değildi. Planlandığı gibi gidildi, para kazanıldı, para transfer edildi, çarçur edilmedi, ‹stanbul’da mülklere yatırıldı. Annem, haftalık aldığımız on kilo patatesle bir gün yemek, bir gün püre, bir gün haşlama yapardı. Almanların dilim dilim aldığı kocaman ekmeklerden üçer üçer alırdık. Domuz eti korkusuyla et de pek yemezdik...”

Bu sınıfın mümessili benim
“Almanya’daki üç senenin ardından babam, benim ‹stanbul’a dönüp okula devam etmemi istemişti. ‹stanbul’da, Sandıklı’dan gelen dedem ve babaannemle Kumkapı’daki üç katlı müstakil evimizde birlikte kalacaktım. 1967 yılında Pertevniyal Lisesi’ne kaydoldum. Eğitime iki yıl kadar ara verdiğim için sınıftaki en büyük öğrenci bendim. Bu avantajımı kullanıp, okulun başladığı ilk gün kürsüye çıkıp, ‘Bu sınıfın mümessili benim’ dediğimi hatırlıyorum. Kimseden de gık çıkmamıştı. Böylece üç sene sınıfın mümessilliğini yaptım. ‹ki sene okula ara vermek bende eğitime karşı bir açlık da yaratmış, derslere yoğunlaşmama neden olmuştu. Ayrıca sınıftakilerden büyük olmam dersleri kavrayışta avantaj sağlamıştı...”

Çalışıyor, durmuyordum
“Yaz tatillerinde de çalışmaya devam ediyordum. Almanca bildiğim için lise birinci sınıfın yaz tatilinde Turizm Bankası’nın Kilyos’taki tesislerinde resepsiyonist olarak çalışıyordu. Tanju Okan gibi birçok ünlü insanın geldiği tesiste Metin Oktay’lı Galatasaray takımı da on günlük bir kamp yapmıştı. Çok güzel bir yaz geçirmiştim. Diğer yaz tatillerimi ise Cağaloğlu’nda bir deri mağazasında tezgahtarlık yaparak değerlendirmiştim. Almanya’da kazandığımız paralarla aldığımız gayrimenkuller babamların da 1978 senesindeki kesin dönüşünden sonra hayat standartlarımızı üç beş basamak atlattırmış olmasına rağmen her fırsatta çalışıyor, durmuyordum...”

Fakültede de ticaret yaptım
“Liseyi bitirdikten sonra üniversite sınavına girmiş ve mühendislik istememe rağmen Sultanahmet ‹ktisadi ‹dari Bilimler Akademisi’ni kazanmıştım. Kaydımı yaptırdığımda içim rahat değildi. Girmeyi istediğim ‹TÜ ve YTÜ hem sınav sonucu hem de yaptıkları yetenek sınavlarından sonra öğrenci alıyordu. YTÜ’de önce teknik resim sınavına sonra da bilim sınavına girdim ve kazandım. 1970 yılında YTÜ Makine Fakültesi’ne başladım. Yine okulun ilk günü, lisede yaptığım gibi kürsüye çıkıp sınıfın mümessili olduğumu ilan etmiştim. O yıllar siyasi açıdan da sıkıntılı dönemler olmasına rağmen bu tür olaylara hiç karışmıyordum. Zaten eğitim hayatımda iki yıllık bir gecikmişliğim vardı. Geriden geliyordum ama büyük bir hayat tecrübesi edinmiştim. Sınıfı da bu tür çatışmaların içine sokmadım. Resmen inisiyatif kullanırdım. YTÜ’nün gece bölümünde beş sene okudum. Üniversite yıllarında da, hocaların ders notlarını çoğaltıp satarak ticaret yapıyordum. Prof. Dr. ‹skender Humbaracı’nın kitaplarını bütün ‹stanbul’daki okullara satıyor, yine boş durmuyordum...”

Haliç ve Gölcük tersanelerinde çalıştım
“Okulu bitirdikten sonra, 1975 yılında Fatih’te oturan kız kardeşimin komşusu Nilgün Hanım’la evlendim. Bahçelievler’de ev tutmuştuk. Yeni evli olduğumdan askere de gitmek istemiyordum. Üniversitede yüksek lisansa başladım ve askerliğimi üç yıl tecil ettirdim. Fakat para da kazanmam gerekiyordu. Prof. Dr. ‹skender Humbaracı’nın bürosuna gidip geliyordum. Ayrıca hocanın yardımlarıyla Denizcilik Bankası’ndan ayda 1100 liralık burs kazanmıştım. Toplam elime 1500 lira para geçiyordu. 700 lirası kiraydı. Ailemin, kayınpederimin de destekleriyle yüksek lisans eğitimini iki senede tamamladım. Ardından, Denizcilik Bankası’ndan aldığım bursun karşılığını vermek için Haliç Tersanesi’nde ‹stihsal (Üretim) Kontrol fiefi olarak çalışmaya başladım. 13 aylık çalışma dönemimde, altımda 15 kişi olmasına rağmen bana neredeyse hiç iş verilmiyordu. Sabah gidiyor akşam dönüyordum. Tersanede çalıştıktan sonra Deniz Kuvvetlerinde yedek subaylığımı yaptım. Eğitimi Yassıada’da, yedek subaylığımı ise Gölcük Tersanesi’nde tamamladım. Gölcük Tersanesi’nde dizayn büroda çalışıyordum. Orada yaptığım işler arasında Savarona gemisinin arızalı olan iskele jeneratörünü tamir etmek de vardı. Hafta sonları ‹stanbul’a gelirdim. Evlendiğim yılın hemen akabinde 1976 yılında ilk kızım Ebru dünyaya geldi. Diğer kızım da 1986 doğumlu...”

Akademisyenlik beni tatmin etmiyordu
“Askerliği bitirdikten sonra Prof. Dr. ‹skender Humbaracı’nın ısrarı ile YTÜ’de çalışmaya başladım. Hocaya çok da itiraz edemediğim için YTÜ Makine Fakültesi’nde Isıtma Havalandırma kürsüsünde asistanlık yapıyordum. Hoca, kendi ders notlarını anlatmamı istemesine rağmen ben kendime yeni ders notları çıkartmıştım. Almanca bildiğimden Alman kaynaklarından da yararlanıyordum. Çok titiz davranıyordum. Gece dersime çalışıyor, sabah gidip anlatıyordum. O dönemde Vatan Mühendislik, Kadıköy Mühendislik ve Galatasaray Mühendislik okullarında da dersler verirdim. Hatta bir ara Zonguldak Devlet Mühendislik Mimarlık Akademisi’nde 15 günde bir blok dersler vermiştim. ‹ki buçuk senem ders anlatmakla geçti. Güzel bir akademik çalışma dönemim olmasına rağmen doktora tezimi hazırlamaya başladığımda içim içime sığmıyordu. Akademisyenlik beni tatmin etmiyordu. Zaten biraz da bu süreci ‹skender Hoca’nın emrivakisiyle kabul etmiştim. Devamını getiremeyecektim. Sonunda hocaya gidip devam edemeyeceğimi, özel sektörde çalışmak istediğimi ve iş aradığımı söyledim. Tamam dedi ve iş arama sürecimde de büyük yardımları dokundu...”

Ytong’un iş başvuru formunu doldurdum
“Hocanın yardımları devam ediyordu... Durumumu o dönemin Ytong Satış Müdürü Ülkü Arıksoy’a bildirmiş. Ülkü Bey de bir satış mühendisi aradıklarını söyleyerek elinde bir iş başvuru formuyla üniversiteye gelmişti. Formu doldururken bir takım tereddütlerim vardı. Doğal olarak üniversitedeki 45 bin lira olan ücretimden daha düşük bir ücretli işte çalışmak istemiyordum. Tereddüt ettiğimi fark eden Ülkü Bey o kısma 90 bin lira yazmamı söylediğinde çok hoşuma gitmişti. Aylık iki misli ücret beni sevindirmişti. Ayrıca dört ikramiye ve diğer sosyal haklar vardı. Böylece 1982 yılında Türk Ytong’da ısı transferini, yönetmelikleri ve yalıtımı bilen bir akademisyen olarak Satış Mühendisi pozisyonunda çalışmaya başladım. Neredeyse 30. yılımı tamamlıyorum...”

Satış Şefi olduğumu çaycımız Fatma Hanım’dan duydum
“Ytong’un o dönemde sadece Pendik fabrikası vardı. ‹nşaat sektörü de bugüne göre zayıftı. Kapasitemizin çok azını kullanabiliyorduk. ‹şi, piyasayı öğrenme çabalarım ve merakım, yönetimin dikkatini çekmiş olacak ki müdürlerin ve şeşerin katıldığı bir satış toplantısına beni de davet etmişlerdi. Toplantıda, Genel Müdür Kudret Baban’ın anlattıklarından, önümüzde çok zor bir süreç olduğunu anlamıştım. Bana söz hakkı verdiklerinde ben de önerilerimi sıralamıştım. Önerilerimden birisi Ytong’un, proje şartnamelerinde yer almasını sağlamaya çalışmamız gerektiği olmuştu. fiartnamelere girmemiz gerekiyordu. O günden itibaren mühendislik bürolarını dolaşmaya başladım. Isı Yalıtım Yönetmeliği de yeni çıkmıştı. Makine mühendislerine gidip yönetmeliği anlatıyordum. Onların da, karşılarında işten anlayan birisini bulmak hoşlarına gidiyordu. Ellerinden ısı yalıtım projelerini alıp, ertesi gün teslim etmem kolaylarına geliyordu. Tabii bu arada projeye Ytong’u yazıyordum. Rahmetli mesai arkadaşım Salih Düzyol da beni, bir bilen olarak tanıdığı bütün müteahhitlerle tanıştırmaya başlamıştı. Çok da zevk alıyordum. Belediye otobüsüyle kar, yağmur, çamur demeden müteahhitleri dolaşıyorduk. Dış duvarlarda 15 santim kalınlığındaki Ytong’un ısı yalıtım projesini çözdüğünü anlatıyorduk. ‹stanbul’un yakın çevresini de dolaşıyorduk. Derken projeler tasdik edilmeye başladı, yürürlüğe konulunca da talep arttı. Artık müteahhitler bizi buluyordu. Biz de malımızı satıyorduk. fiirket yönetimi de bu faaliyetlerimi izliyormuş ki, işe girişimin dördüncü ayında beni Satış fiefi yaptılar. Bu terfimi de akşam yorgun argın şirkete döndüğümde çaycımız Fatma Hanım’dan duymuştum...”

Bülent Demiren imzalı bir zarf
“fiirkete girdiğimin ikinci yılında, Isı Yalıtım Yönetmeliğini mimar ve mühendislere daha iyi anlatabilmek için grafik bir metot geliştirmiştim. Fikri, otobüste eve giderken bulmuştum. Ertesi gün cumartesi olmasına rağmen erkenden şirkete gelip resim masasında çalışmaya koyulmuştum. Grafikleri çizerken tepemde dikilip, kim olduğumu, ne yaptığımı soran, daha önce hiç görmediğim kişinin patronumuz Bülent Demiren olduğunu ise ancak sonradan iş hanının bekçisinden öğrenmiştim. Metodu tamamlayıp bastırdıktan sonra da herkes çok faydalanmıştı. Kısa bir süre sonra da Bülent Demiren imzalı zarf içinde bir çek almıştım. Takdir görmek çok hoşuma gitmişti. Ytong’a girdiğimde cebinde çok da parası olmayan, üniversitedeki maaşıyla ancak evini geçindirebilen bir Nuri Ertokat’tım. Ama Ytong’a girdiğimin ikinci yılında borçla da olsa, şirketin destekleriyle bir ev alabilmiştim. Kiradan da kurtulmuştuk. Çalışma tempomuz giderek artıyordu. Fabrikalarımız çoğalıyor, ısı yalıtım sektörü büyüyordu. Bu süreçte birçok yerde konfersanslar veriyor, toplantılara katılıyordum. Isı yalıtım normları oluşturulurken TSE’de bazı komisyonlarda görev alıyordum. Fırsat bulduğum her yerde bilgilerimi paylaşıyordum. Yaptığımız hesaplara göre 45 yıldır Türk inşaat sektörüne hizmet veren Ytong olarak ürünlerimizle Türkiye ekonomisine yaklaşık yedi milyar dolar civarında bir enerji tasarruf sağladık. Bu çok büyük bir rakamdır...”

Bir satıcının en mutlu anı...
“Satıcının en mutlu anı, satacak malının kalmadığını görmesidir. Sürekli mal istendiği anlar en zevkli dönemlerdir. Böyle dönemleri Ytong’ta çok yaşadım. Ülkenin ekonomik şartlarından dolayı zorlandığımız dönemler de oldu. Bu otuz yıl içinde benim en zevk aldığım gün, o ilk yıllarda, en büyük siparişi aldığımız gündü. Eski Fenerbahçeli yöneticilerden Mehmet Özbek’in Maltepe’deki kooperatifine yedi bin metreküplük mal satmıştık. O zamana göre bu rakam çok büyüktü. Rahmetli arkadaşım Salih Düzyol ile tahsilatı yapıp çeki cebimize koyup şirkete göbek ata ata gelmiştik. Büyük bir mutluluktu. fiirkete büyük bir motivasyon olmuştu. Sonrası da çorap söküğü gibi geldi. 1982’de 83 bin metreküp seviyesinde olan satış hacmimiz birdenbire 200 binlere fırlayınca büyük mutluluklar yaşadık...” 
“Satış Müdürümüz Ülkü Bey ile altı sene çalıştım. 1989 yılındaki emekliliğinin ardından da Satış Müdürlüğüne getirildim. Daha sonra Genel Müdür Yardımcılığı görevini yürüttüm. ‹şimi ve satıcılığı çok sevdiğim için pozisyonlara hiç önem vermedim. Hangi pozisyonda olursam olayım Nuri Ertokat olarak imza atarım...”

Hiç memur zihniyetiyle çalışmadım
“İlk zamanlarda ürünü anlatmak için zorlandık ama bu zorlukları usanmadan aşmak için can siparene çalıştık. Hiç memur zihniyetiyle çalışmadım. Ne gece, ne bayram, ne de izin dinledim. Ardından kadro yenilemesine başladık. Ürünün mühendislerle satılması gerektiğini anlamıştım. Normal satıcının bu işte başarı şansı pek yoktu. O dönemde tuğla yerine Ytong’u kullandığını zanneden çok insan vardı. Müşteriye neden daha fazla para vermesi gerektiğinin çok iyi anlatılması gerekiyordu. Dolayısıyla satış kadrolarını kurmaya başladık. Fakat bu süreçte satış ruhu olan mühendisleri bulmak çok kolay olmadı. Buna rağmen başarılı olduk. 1983 yılından itibaren üretim kapasitelerimiz aldı başını gitti. 1984’te konut kooperatişeri için kredi olanaklarının getirilmesi gibi şeyler Türkiye’yi şantiye haline getirdi. Yeni fabrika yatırımları planlamaları başladık ve ikinci fabrikamızı 1997 yılında faaliyete geçirdik. Daha da sonra da diğer fabrikalarımız üretime başladı. Halen Pendik, Saray, Antalya, Bilecik Ytong fabrikaları tam kapasite üretimlerini sürdürüyorlar...”

İşten kopamam
“Bir süre öncesine kadar, daha sakin bir yaşam sürmek amacıyla haftada iki gün şirkete gidip geliyordum. 2009 temmuz ayından beri tekrar tam mesai çalışmaya başladım. Bir süre sonra yine haftada iki gün çalışmayı düşünüyorum. Ben ölünceye kadar devam edeceğim bu işe. Yani kopamam, yaşam felsefem oldu artık. fiirketimizin başkanıyla konuşuyoruz zaman zaman, o da diyor, ben de söylüyorum; ‘Biz ölünceye kadar buradayız be Nuri. ‹şten koptuğumuzda ölürüz’. Ama belli bir dönem sonra, sık olmamak koşuluyla şirkete gidip gelmeler devam edecek...”

Kademeler arasında iletişim olmalı
“Ekibimden kopuk değilim. Sabahları tüm arkadaşlarımla konuşurum, bölge müdürleriyle telefonlaşırım. Bu büyük bir sadakat, takım olma ruhu veriyor. Başarı bence böyle kazanılır. Kademeler arasında tatlı bir iletişim varsa, bu, takımı başarıya götürür. Çalıştırdığımız insanların hepsi üniversite mezunu. Bu insanlara saygı duymak, fikirlerini önemsemek, değer vermek lazım. Satış kadromuz da olanların hepsi işini bilen insanlar. Kendileriyle iletişim toplantılarını hiç ihmal etmem. Mutlaka bir vesile yaratıp, kendileriyle iletişimin kurulmasını sağlarım. Bu toplantılar aynı zamanda otuz yıllık tecrübemi aktardığım eğitim sohbetleridir. Günün önemli konuları tartışırız, verilecek mesajları veririz, herkesin en doğru ve taze haberleri almasını sağlarız. Ytong’da çalışıp, kendi işini kurmak isteyenlere de yardımcı oluruz. Ytong bayisi olmalarında kolaylıklar sağlarız. Böyle yedi sekiz tane iyi ciro yapan yetkili satıcımız var. Hepsi de başarılı iş adamı oldular...”
Yıllarca aynı işi yapacak adam istemiyorum
“Çalışma hayatımda kendi işimi kurma hayalim hiç olmadı. Yaptığım işi hep kendi işim olarak gördüm. Hiç ihtiyaç da hissetmedim. Çalıştığım arkadaşlardan hep destek gördüm. Ytong’da hem maddi hem manevi çok tatmin oldum. Ytong’daki çalışma hayatımda çok büyük dostluğunu kazandığım kişiler oldu. fiirketimiz içinde dayanışma içinde olduğumuz bir yığın meslektaşım, amirim, müdürüm var. Hepsini saymam mümkün değil. Birçok insan işe aldım. Bu arkadaşlar benim de işimi kolaylaştırdı. Satış ekibimiz aile gibidir. Herkes birbirine bağlı, ahenk içinde çalışır. Kimsenin memur zihniyetiyle çalışmasını istemem. Herkesin üst düzeylerde çalışabileceğini, o düzeylerde çalışma amacının olmasını arzu ederim. Girdiği pozisyonda yıllarca aynı işi yapacak adam istemiyorum. Gelişme lazım, başarıları kovalamak lazım, gayret sarf etmek lazım...”

İş yaşamında şansa inanırım; ancak...
“Başarıda şansa inanıyorum... Akademik kariyerimi bırakıp özel sektöre geçtim. Ytong’da benim için iyi imkanlar olduğunu gördüm, bu benim için şanstı. Çok süratle ilerledim. Öyle bir şirkete girebilirdim ki ilerleme fırsatları yakalayamayabilirdim. Başka bir şirket beni uzun yıllar monoton bir yaşama mahkum edebilirdi. Piyasada pırıl pırıl mühendislerimiz var. Ama bu insanlara belki şans yardım etmediği için süratle yükselen bir seyir izleyemiyorlar. İş aradığım günlerde Türk Ytong’da benim için bir pozisyon varmış. Bu şansı yakaladım ama sadece şans yetmez. Mutlaka çaba göstermek zorundasınız...”
Satış bir düellodur!..
“İnşaat malzemelerinin satış ve pazarlamasını yapacak insanların mutlaka mühendis veya mimar kökenli olması gerektiğine inanıyorum. Fakat teknik elemanların hepsi satıcılığı sevmeyebiliyor. Satıcılık herkesin seveceği bir meslek değil. Üniversite mezunu teknik bir adam olarak gidip adamın kapısını çalacaksın, randevu alacaksın, adam seni kabul etmeyecek, içine sindiremeyeceksin vs... Öncelikle satıcılığı sevmek gerekiyor. Satıcılıkta başarılı olmak için satılacak ürünün de her yönüyle iyi öğrenilmesi şart. Ürünü zaaşarıyla, avantajlarıyla iyi tanıyacaksın, rakipleri bileceksin. Bunlar da yetmez. Hedef kitlenin de iyi etüt edilmesi, tanınması, hazırlıklı gidilmesi şart. Muhatabı kimdir, nelerden hoşlanır, nelerden hoşlanmaz. Bütün bunları bilerek gidersen başarısız dönme ihtimali çok azdır. Satış bir düellodur. Satıcı hiçbir zaman karşısındakini vurarak öldürmemelidir. Sen, karşındakini ezersen, adam da fırsat bulduğunda seni ezer. Silahını çekmeyeceksin, çektiğin anda o iş bitmiştir...”

Satış yöneticisi iyi takipçi olmalı
“Kendimi bir satışçı olarak gördüğümden, verilen unvanlar, makamlar hep ikinci kademede kalıyor. Ben satıcılığı çok seviyorum. Bazen arkadaşlarımdan satış görüşmelerine beni de yanlarında götürmelerini rica ediyorum, bundan çok zevk alıyorum. Bu benim yaşam iksirim. Satış ve pazarlama yöneticilerinin öncelikle insandan anlaması, insan haleti ruhiyesini iyi çözebilen bir karaktere sahip olması lazım. ‹nsan yönetmek kolay iş değildir, büyük zorlukları vardır. Sevk ve idaresini yürüttüğümüz arkadaşların hepsi ayrı karakterdedir. Yöneticilerin, bu ayrı karakterleri iyi çözmüş olması lazım. Çözemediği zaman o adamdan o yöneticinin verim alması mümkün değil. Bir fabrika yöneticisinin, sistemi çok iyi bilmesi, teknik bilgisinin iyi olması yeterli olabilir. Netice itibariyle vereceği talimatlarla işi yürütebilir. Çalışan gözünün önündedir. Aynı hacmin içinde yaşamlarını sürdürmektedir; ama bir satış pazarlama yöneticisi öyle değil. Satış pazarlama yöneticisi iş yaptırdığı insanları hep dışarıya gönderir. Takip çok kolay değildir. Bir satış personelinin başarılı olup olmadığı ancak üç ay sonra belli olur. Bu süreçte anlaşılamamışsa bu bir seneye mal olabilir. Satış yöneticisi iyi takipçi olmalı. Sadece ürünün satılması değil, paranın da şirkete zamanında, eksiksiz gelmesini sağlaması lazım. Eğer kendini sadece satışa kaptırır, parasal geri dönüşleri takip etmezse şirketini batırabilir. Satış zevklidir ama çok dikkat ister. Satış yöneticiliği bazı sektörlerde bu kadar zor değildir. Mesela ilaç sektöründe satış yöneticiliği disipline edilmiştir, programlanmış görüşmeler sevk ve idare edilir. ‹nşaat malzemeleri sektöründe ise böyle değil; şantiyeler, mimari bürolar, mühendislik büroları ve belediyeler gibi çok da sabitlenmiş olmayan noktalara gitmek zorundasın. Onun için biraz yorucu ve çok dikkat ister...”

Delegasyonu çok severim
“Çok girişkenimdir. Yedi kat yabancıyla hemen dost olabilirim. Mesela uçakta yanımdakini tanımak isterim, kart verir kart alırım. Nerede olursam olayım yanımdakiyle tanışmak, konuşmak için çaba sarfederim. Bu sonradan edinilen bir şey değil. Ayrıca kitlelere hitap etmekten çok hoşlanırım. Bu da bana üç yüz kişilik sınıfa ders anlattığım üniversite hayatının kazandırdığı bir yetenek. Hitap etmeden önce de dersime iyi çalışırım. Çalışkanım da... Çalışkanlık, bir insanda olmazsa olmazdır. Masamda kağıt bulundurmam, hemen delege ederim. Her şeyi kendim yapacağım gibi bir saplantım yok. Delegasyonu severim. Bu, insan yetiştirmede çok önemlidir. Bir önemli özelliğim de işimi bitirmeden dükkanımı kapatmamam...”

Ailemiz ufak ufak genişliyor
“Hayatım hep bir düzen ve disiplin içinde geçti. ‹ki kızım ve bir torunum var. Damatlarım da özel insanlar. Eşim, çocuklarım ve damatlarımla gurur duyuyorum. Küçük bir aileydik, bu aile ufak ufak genişliyor, büyüyor. Bu da çok hoşuma gidiyor. Pırıl pırıl yetişmiş olmaları beni çok mutlu ediyor. Amacım hep vatana, millete hayırlı ve faydalı insanlar yetiştirmek. Teşkilatımızda da buna azami dikkati gösteriyorum.”
Geri